Sen emeklisin artık, torunlara sen bakarsın, dedi kızı. Annesinin cevabı ise hafif şok etkisi yarattı.
Şermin Yıldız emekli olduğunda günlerden cumaydı. Pazartesiye geldiğimizde ise, bunun bir tuzak olduğunun farkına vardı.
Cuma günü pek bir şatafatlıydı iş arkadaşları gül şeklinde süslenmiş bir pasta ile geldi, muhasebe ona bir demet karanfil ve tüm çalışanların imzaladığı bir kart verdi, tabii ki dahil güvenlikçi Ramazan da imzaladı, ki on beş yılda bir kere olsun Şermin Hanımın adını doğru hatırlayamamıştı. Şermin gülümsedi, pastadan yedi, kendini film gibi izledi.
Pazar akşamı ise kızı Berrak aradı.
Anneciğim, Zaferle konuştuk da Artık emekli oldun. Özgürsün, boş vaktin bol değil mi?
Yani, biraz var aslında dedi Şermin Hanım, temkinli bir şekilde. İçindeki bir mekanizma hafiften çıt etti.
Çok güzel! O zaman çocukları erkenden kreşten alır, biz gelene kadar da onlarla ilgilenirsin.
Hergün mü? diye sordu Şermin Hanım.
E ne var ki bunda? Nasıl olsa evdesin.
Nasıl olsa evdesin. Öyle bir tonda söylendi ki, sanki zaten hiçbir işin yok” denilesi var. Şermin Hanım sadece:
Olur Berrak, dedi.
Tam o anda içinin bir yerlerinde ufak bir şey kaynamaya başladı. Göbek deliğinin orada bir yerlerde.
Çünkü aslında pazartesi günü saat tam onda, ilk defa Yetişkinler İçin Dans kursuna gidecek, kursun taksitini ödeyip kaydını başlatacaktı. İki yıl önce sokakta dik duruşlu, özgüvenli, yürüdükçe sanki yerle bütünleşen altmış beşlik bir kadın görmüştü. İşte, ben de böyle olmak istiyorum, diye içinden geçirmişti o zaman.
Ama pazartesi günü soluğu kreşte aldı ve torunları eve götürdü.
Elif, daha kapıdan girer girmez Anneannem, Elsa gibi saçımı ör, diye tutturdu. Kerem ise kompostoyu halının ortasına, üstelik bembeyaz yere döktü. Akşam olunca, Şermin Hanım adeta ilkokul matematik kitabı gibiydi: Yıpranmış, sayfaları kıvrık.
Berrak çocukları saat yedi buçukta aldı, annesinin yanağına küçük bir öpücük kondurdu:
Teşekkürler annecim, tam bir başyapıtsın!
Tabii, başyapıt, diye iç geçirdi Şermin Hanım, kapanan kapıya bakarken.
Bu üç hafta boyunca böyle devam etti. Üç hafta, tabii ki bir ömür değil. Ama ne amaçla baktığınıza göre değişir.
Ev tadilatı için üç hafta az; diyet için de öyle. Ama birinin hiçbir art niyet olmadan sizi yavaş yavaş bedava asistan statüsüne soktuğunu anlamak için, üç hafta gayet yeterli.
Sistem mükemmel çalışıyordu. Berrak sabah arıyor, tatlı ama kesin bir tonla:
Anne, bugün alırsın değil mi çocukları?
Sanki soru sormuyor da, bildirim yapıyordu. Bankadan gelen paranız çekildi mesajı gibi.
Şermin Hanım altmış üç yıllık sorun çıkarmama refleksiyle otomatik tamam diyordu. Çok kullanışlı bir alışkanlık en azından çevresindekiler için.
Dans kursunu iptal etti. Kursu aradı, belki sonra devam ederim dedi. Sekreter dedi ki: Endişe etmeyin, ödemeniz ay sonuna kadar geçerli. Ay bitti. Kurs bir daha başlamadı.
Eski iş arkadaşı, emekli olmuş Latife ile sinemada Fransız komedisi izlemeye gideceklerdi, hatta Latife, yeni yeni Nordic yürüyüşleri yapıyor, bektaşi üzümü reçeli kaynatıyordu. O plan da yattı.
Sağlık olsun, dedi Latife, Bir dahakine olur.
Bir dahakine. İnsan avuntusu cümleciği. Gerçekte kim bilir ne zaman, belki de asla anlamına geliyor.
Günler hep aynıydı artık. Öğleden sonra kreşe. Elif ilgi ister, hiç susmazdı. Kerem ise kendi başının çaresine bakar ama daha tehlikeliydi sürekli bir şeyi düşürür, devirir, döker Hep o şaşkın, fizik kurallarından feci halde mağdur olmuş ifadeyle.
Altıya doğru sırt ağrısı, baş ağrısı; yedi buçukta ise hepsi bir arada.
Teşekkürler annecim! Gerçekten harikasın! derdi Berrak çocukları götürürken ve hemen kaybolurdu. Şermin Hanım koltuğa çöküp, Acaba burada bir gariplik mi var? diye kafasında gezindi.
Ama ne olduğunu bir türlü bulamadı.
Sonra, garip ama, televizyondaki talk showdan çıktı ipucu. Orta yaşlı bir kadın kameraya bakıp: Hep başkaları için yaşadım. Yetmişimde anladım ki, insanın kendi hayatı üzerinde de hakkı var, diyordu.
Şermin Hanım ekrana bakakaldı.
Ne garip dedi kendi kendine.
Ardından çekmeceden Yetişkinler için dans kursunun programını çıkardı. Sezon nisan sonu bitiyordu. Bir buçuk ay vardı. Yani, isterse yetişirdi.
Şermin Hanım karar verdi.
Ertesi gün kursu aradı, kaydını yaptırdı. Programı buzdolabının üstüne İstanbul manzaralı magnetle iliştirdi. Latifeyi aradı: Cumartesi kesin sinemadayız.
Latife bir şaşırdı, bir sevindi: Süper, olur tabii.
Ve işte bu kadar. İki telefonla Şermin Hanımın tekrar kendisine ait bir hayatı doğmuştu.
Pazar günü yalnız başına dolaşmaya çıktı. Ne torun, ne pazar çantası, öylesine Sahil boyunca yürüdü. Bir kafede, denize karşı kahve içti. Yan masada, yaşıt bir çift kendi aralarında kahkahalar atıyordu. Şermin Hanım onlara bakıp düşündü: Emekli olmak, hayatın sonu falan değil. Sadece yeni bir başlama şekli. Artık fişini kapattın, yaşama başlıyorsun.
Pazartesi yine kreşe gitti.
O akşam Berrak çocukları almak için uğradığında, annesine neredeyse şaşkın bakışlarla baktı.
Anne Hayırdır, çok keyifli görünüyorsun?
Başka bir şey yok, havam iyi bugün, dedi Şermin Hanım.
Hı, tamam dedi Berrak ve pek üzerinde durmadı.
Yanlış yaptı.
Çünkü cuma akşamı yeniden aradı. Ses tonu sakin, telaşsız, tipik bir bana bir şey olmaz havasıyla:
Anne, biz Zaferle çarşamba günü üç günlük küçük bir kaçamak yapacağız. Çok yorulduk. Çocuklara sen bakarsın, değil mi?
Ama Şermin Hanım o günler için Latife ve diğer iki arkadaşıyla Kapadokya turu ayarlamış, ödemesini yapmıştı bile. Otel kahvaltılı, rehberli, balon turu, hatta yerel pekmezli kahvaltı. Tüm her şey dâhil.
Şermin Hanım telefona baktı.
Sonra buzdolabındaki programına.
Sonra da turdan alınmış çıktıya. İkisi yan yana duruyordu, minik bir suikast gibi ya da sessiz bir başkaldırı.
Ve üç hafta önce kaynamaya başlayan içindeki o bir şey, artık mükemmel fokurdayan tencereye dönüşmüştü.
Hemen cevap vermedi.
Normalde tamam, derdi. Veya olur, ya da mecburuz işte. Üç seçenekten biriyle muhabbet kapanırdı. Ama bu sefer kısa bir sessizlik aldı üç saniye kadar. Üç saniyelik sessizlik, telefonda resmen asırlık bir bekleyiştir.
Berrak, dedi, bu sefer imkânsız.
Karşıda sessizlik.
Nasıl yani? deyiverdi Berrak. Ne bozulmuş, ne yüksek sesle. Sadece şaşkın.
O tarihler için tur aldım. Kapadokyaya gidiyoruz. Latifeyle.
Sessizlik.
Sen ciddi misin?
Evet, ciddiyim.
Anne. Sen emekli oldun ya. Şimdi tek işin torun bakmak olmalı, dedi Berrak. Sanki dünyanın kanunuymuş gibi bir netlikle Emekliysen, toruna bakılır. Tartışması yok. Hayat böyle kurulmuş.
Şermin Hanım bir kez daha sustu.
Berrak, ben anneanneler kategorisindeyim, ücretsiz dadı kategorisinde değil.
Ne dedin sen şimdi? dedi Berrak. Sesi hem cılız, hem ince oldu birden.
Dediğimi dedim.
Anne, biz çalışıyoruz! Sana güvenmemiz gayet doğal!
Anlıyorum, dedi Şermin Hanım, gayet sakin. Yardım ediyorum da. Her gün, üç hafta boyunca. O da büyük bir yardım.
Nasıl olsa evdesin!
İşte, yine aynı cümle.
Nasıl olsa evdesin.
Berrak, dedi, otuz beş yıl senin için yaşadım. Tek başıma, düzgün tatil görmeden. Hiç şikayet etmedim, tercihimi öyle kullandım. Ama şimdi biraz da kendim için yaşamak istiyorum.
Berrak böyle bir çıkış beklemiyordu.
Anne, bu bencillik!
İstersen öyle de, dedi Şermin Hanım.
Ve telefonu kapattı.
Kendisi de şaşkındı.
Telefonu masaya bıraktı. Çay koydu, pencereye kurulup dışarıyı izledi.
Yirmi dakika sonra, Berrak bir daha aradı.
Anne Şimdi ne yapacağız biz?
Bilmiyorum. Ben de gençken bilmiyordum. Ama insan, bir şekilde hallediyor.
O başka şimdi!
Nesi başka?
Berrak sustu. Çünkü verecek cevabı yoktu, ya da vardı da, yüksek sesle söylemek istemedi belki.
Yine de Evdesin sonuçta, başka ne işin var?
Varsa, onlar! dedi Şermin Hanım. Dans kursuna gitmek, geziye çıkmak, kafede manzaraya karşı kahve içmek, Fransız filmi izlemek Hatta camda oturup dışarı bakmak bile benim hakkım. Sen bana pazar ne yapacaksın diye hiç sormuyorsun.
Ben çalışıyorum!
Ben de otuz yıl çalıştım.
Uzun bir sessizlik.
Anne, değişmişsin.
Evet, dedi Şermin Hanım. Biraz geç oldu ama, yine de iyi ki.
Hiç anlayamıyorum seni.
Biliyorum. Bir gün mutlaka anlarsın.
Soğuk bir veda ettiler. Hoşça kal anne ne de öptüm yoktu; iki yabancı asansörde selamlaşır gibi hoşça kalın.
Şermin Hanım camdan bakıp bir süre hiçbir şey düşünmedi.
Ne torun, ne Berrak, ne de kararının doğru olup olmadığı.
Sonra telefonu aldı, Latifeye kısa bir mesaj: Gidiyoruz. Yerini ayır.
Latife bir dakika içinde, üç ünlem işaretli mesajla cevapladı.
Yaşasın!!!
Şermin Hanım gülümsedi. Dışarıda nisan tam gaz, ağaçlar hızla tomurcuklanıyor, telaşsızca, hayat dolu görünüyordu.
Sanki dış dünya da aynı kararı vermişti: Yeter, beklemek yok!
Berrak dört gün boyunca aramadı.
Şermin Hanım bu sürede Kapadokyada geziyor, sıcak pekmez yudumluyor, balon fotoğraflıyor, Latifeyle öylesine, saçma sapan şeylere kıkırdıyordu. Uzun yıllar sonra, zamanla yarışmadan, keyifle vaaaay dediği saatler geçti.
Eve pazar gecesi döndü.
Berrak ertesi gün aradı. Kendi aramıştı hem de. Cümleler yavaş geliyordu, sessizlikler uzundu demek ki öncesinde zihninde prova etmiş ama canlıda yine de takılıyordu.
Anne, galiba biraz haksızdım. Tabii ki hakkın, kendi istediğini yapmakta.
Anladığına sevindim.
Hep alışmışız ya sen hep varsın diye
O benim de hatam.
Biraz daha sustular.
Arada, yani arada yardımcı olur musun? Her gün değil, fırsat bulduğunda
Elbette, dedi Şermin Hanım. Torunlarımı çok seviyorum. Arada demek, her an, nasıl olsa evdesin diye değil.
Haklısın, dedi Berrak. O bambaşka.
Şimdi Şermin Hanım, torunlarını cuma günleri alıyor. Gönüllü, mutlu mutlu. Hep birlikte mantı açıyorlar, animasyon izliyorlar; bazen de Kapadokyayı anlatıyor balonlar, sıcak kumlar, üzüm pekmezleri hakkında.
Salı günleri ise dans kursuna gidiyor.
Keremle Elif şimdi kreşte herkesin ortasında Bizim anneannemiz dans ediyor! diye hava atıyor. Gururlu ve öyle bir mutlulukla
Dans eden anneanne, kabul edelim, hep evde oturan anneanneden epey havalı.




