Bugün yaşadıklarım hâlâ zihnimde yankılanıyor. Yıllarca biriktirdiğim korkular, endişeler ve suskunluklar, bu yılbaşında bir kapı önünde patlak verdi.
Kendi evimin kapısında, elimde iki büyük poşet, çocuklarımla birlikte yılbaşı için eve döndüm. Kapıyı açan, Sabahat Hanımdı; o sevdiği pembe bornozuyla karşımdaydı. O bornozu ben almıştım kendime geçen baharda. Sabahat Hanım bana öyle bir yüzle baktı ki, sanki dilenci gelmiş. Sesi soğuk ve keskin çıktı:
Burada sizin için yer yok, dedi.
Bir an ne dediğini anlayamadım.
Ne demek istiyorsunuz? diye sordum.
Yer yok dedim, Burcu Hanım. Biz her şeyi ayarladık, misafirlerimizi çağırdık. Oğlum Kaan izin verdi. Annenize gidin siz.
Arkadan, salonun içinden kahkahalar ve kadeh sesleri geliyordu. Evin diğer tarafında Yasemin, Kaanın kız kardeşi, elimdeki elbisemle salona girmiş. Elinde şampanya vardı.
Off, Sabahat Hanım, boşverin konuşmayı, dedi Yasemin, Burası bizim ortamımız, siz başka yere gidin.
Öyküm, sekiz yaşındaki kızım, kolumdan çekti:
Anne, neden babaanne bizi içeri almıyor?
Eymen, beş yaşındaki oğlum, sessizce yanıma sokuldu.
Bir süre poşetleri yere bıraktım. İçimden fırtınalar geçti. Çocuklara bakınca öfkem yerini derin bir nefese bıraktı.
Siz arabada bekleyin, hemen geleceğim.
Sabahat Hanım arkamdan bağırdı:
Eh, işte böyle, gidin buradan!
Arabaya çocukları oturttum, çizgi film açtım, kapıyı kilitledim. Öyküm camdan bakıyordu, elimi kaldırıp her şey yolunda dedim.
Sonra telefonumu çıkardım, sitesi güvenlik şefi olan Arifi aradım.
İyi akşamlar Arif Bey. Evimde yabancılar var. Kapıyı hırsız gibi açıp içeri girmişler, bana ve çocuklara agresifler. Beni içeri almıyorlar, çocuklar korktu. Yardım istiyorum.
Burcu Hanım, emin misiniz izinsiz olduklarına?
Ev sahibi benim. Kimseye giriş izni vermedim. Lütfen durumu kayda alın.
Tabii, geliyoruz.
Telefonu yerine koyup evime baktım. İki katlı, büyük pencereli ev. Her taşını, duvar kâğıdını, avizesini ben seçmiştim. Kaan ne yaparsan yap, bana karışma dedi hep. Burada pek kalmazdı; iki yaz gelirdi, sonra tekrar İstanbula giderdi.
Ben ise her hafta sonu evi düzenledim. Bu evde, kimse bana yanlışsın diyemezdi.
Üç ay önce, Kaanın annesiyle yazışmasını tesadüfen görmüştüm: Anne, yine sınır konusunu açtı, sıkıldım artık. İyi ki ev ona ait, yoksa çoktan taşınırdım.
O gün anlamıştım; kavga etmek değil, düzgün ve onurlu bir ayrılık gerekliydi.
Site güvenliği sirensiz bir minibüsle geldi. Önde ben, arkada Arif ve bir başka güvenlikçi.
Salonda Sabahat Hanım, Yasemin ve üç misafir oturuyordu. Masada hindi, mezeler, salatalar vardı. Sabahat Hanım arkamdaki güvenliği görünce dondu kaldı.
Bu ne böyle Burcu? Güvenlikle mi geldin?
Oğlum bana izin verdi! Kaan kodu verdi! Sabahat Hanım bağırarak ayağa kalktı.
Ben bir adım öne çıktım. Yavaş ve net konuştum:
Kaan bu evin sahibi değil, burada ikamet etmiyor. Ev benim paramla alınmış, tapu bende. Üstünüzdeki bornoz, Yaseminin üzerindeki elbise bana ait. İkisini de izinsiz aldınız. Beş dakikanız var; yoksa polise ihbar edeceğim.
Yasemin çıkıştı:
Sen kimsin be?!
Bana saldırmak istedi ama Arif elini tuttu.
Rahat olun, dedi Arif, Ev sahibine saldırmak suçtur.
Misafirler hemen montlarını aldı. Güvenlikten korktular. Sabahat Hanım gözyaşlarıyla bağırmaya başladı:
Yılan! Sana kızım gibi davrandım, sen bizi yılbaşıda dışarı atıyorsun! Vicdansız!
Salatayı ve hindiyi alın, onları siz getirdiniz. Diğerlerine dokunmayın.
Hoşça kal! Yasemin elbisemi yere fırlatıp kendi hırkasını giydi. Sabahat Hanım bornozu çıkarıp önüme attı.
Herkes sessizce çıktı. Yasemin yemek kabını, Sabahat Hanım hindiyi taşıyordu. Misafirler hızla ortadan kayboldu.
Onları kapıya kadar uğurladım, eski bir Tofaşa her şeyi yüklediler. Yasemin bağırarak bir şeyler dedi, ama duyamadım. Sabahat Hanım elleriyle yüzünü kapadı.
Kapıyı kapadım. Arif hafifçe öksürdü:
Olası bir sorun olursa arayın, bir daha içeri giremezler.
Teşekkürler.
Güvenlik ekipleri gitti. Kapının önünde titreyen bir iç rahatlamasıyla kaldım. Yıllardır üzerimde taşıdığım yükü, bu gece indirdim.
Çocuklar arabada bekliyordu. Öyküm pencerenin arasından sordu:
İçeri girebilir miyiz?
Evet.
Eymen eve koştu. Öyküm elini tuttu:
Babaanne yine gelecek mi?
Hayır.
Öyküm başıyla onayladı; akıllı kızım, her şeyi anlayan.
Evde masayı toplamaya başladım. Öyküm yardım etti, Eymen tabakları taşıdı.
Masamız temizlenince, telefonu çıkardım; Kaanı aradım. Geç açtı; arka planda müzik ve sesler vardı.
Ne oldu, neden arıyorsun? Şirketteyim.
Annenle kardeşin sitenin girişinde, onları al. İstanbuldaki dairenin anahtarını evde bırak. Dokuzunda boşanma davası açacağım.
Sessizlik. Müzik kesildi.
Ney? Boşanma ne demek?
Normal. Ev, araba benim. Paylaşacak bir şey yok.
Burcu, bu ne şimdi? Annem sana yılbaşı kutlamaya geldi, sen onları dışarı attın?!
Annen bana Burada yerin yok dedi. Çocukların önünde, bu evin kapısında. Hem bornozumu, hem elbisemi giyip misafir çağırdı, beni dışladı.
Anne yanlış anlamış! Konuşmalıydın, güvenlik çağırmak niye?!
On yıldır anlatıyorum Kaan, bana hayatımı anlatmasından, çocuklarıma kötü anne demesinden rahatsız olduğumu. Sen hep sabret dedin.
Ama o benim annem! Yaşlı biri!
Elli sekiz yaşında. Kira tutup ayrı yaşayabilir. Ben de öyle yapıyorum, örneğin. Üç ay önce ona yazdın, Burcu bana yeter artık, tapu onda iyi ki, yoksa gitmiştim dedin.
Uzun bir sessizlik.
O öyle, sinirle yazıldı
Fark etmez. Kaan, yoruldum. Hayatımı savunmak ve var olma hakkımı kanıtlamak zorunda değilim. Anneni al, nereye gidersen git. Ben artık bu oyunu oynamıyorum.
Burcu, öyle kafana göre
Yapabiliyorum. Hoşça kal.
Telefonu kapattım. Artık ellerim titremiyordu. İçimde, boşalmış, ferah bir his vardı kayıp değil; yıllardır yabancılaşan bir şeyden kurtulduğum için.
Öyküm kanepede bana bakıyordu. Eymen arabasıyla oynarken, göz ucuyla bizi izliyordu.
Anne, babam artık bizimle yaşamayacak mı?
Yanına oturdum:
Zannedersem, hayır.
Bizi görecek mi?
Elbette. Siz onun çocuklarısınız.
Öyküm sustu, sonra usulca:
Babaanne gelince hoşlanmıyorum. Ödevimi yanlış yapıyorum diyor, bir de kilolu olduğumu söylüyor.
İçim sıkıldı. Bunu bilmiyordum.
Neden söylemedin?
Sen zaten üzülüyordun. Üzmeni istemedim.
Kızımı sarıldım, sımsıkı.
Önceden koruyamadığım için özür dilerim.
Bugün korudun, dedi omzuma yaslanıp.
Eymen yanıma geldi, dizime tırmandı:
Anne, yeni yıl ışıklarını yakacak mıyız?
Gülümsedim:
Elbette.
Işıkları açtım, mantı çıkardım. Öyküm salatalık doğradı, Eymen dili dışarda tabak koydu.
Geceyarısı terasa çıktık. Gökyüzü kapkaranlık, yıldızlar parlaktı. Uzakta patlayan havai fişekler duyuluyordu. Burada, sadece biz vardık.
Mutlu yıllar, anne, dedi Öyküm.
Mutlu yıllar, çocuklarım.
Eymen esnedi:
Kanepeye uzanabilir miyim?
Tabi.
İçeri girdik. Eymen uyudu, üstünü örttüm. Öyküm yanımda kitapla oturuyor, ama okumuyordu.
Anne, artık güzel olacak mı?
Yanına oturdum:
Bilmiyorum, nasıl olur Ama artık kimse bize burada fazlasınız, çekip gidin demeyecek. Bu ev bizim, sahibiyiz.
Öyküm gülümsedi:
O zaman güzel olur.
Başını okşadım. Eymen derin uykudaydı, Öyküm gözlerini kapadı.
Telefon titredi. Kaandan mesaj: Annem ağlıyor, kalbi sıkıştı. Ne yaptığını anlamıyor musun? Yasemin diyor ki, bizi herkesin önünde rezil ettin. Nasıl böyle davranırsın?
Ekrana baktım. Eskiden korkardım, açıklama yapardım, özür diler sabaha kadar uyuyamazdım.
Şimdi sadece numarasını engelledim. Artık mesaj yok, vicdan yükü yok; kendi hakkımı savunduğum için suçluluk yok.
Avukatıma yazdım: Marina, mutlu yıllar. Dokuzunda buluşuyoruz, boşanma belgelerini hazırlayın.
Yanıt: Burcu, her şey güzel olacak. Rahat edin.
Pencereye gittim. Kar, bembeyaz ve saf, toprağı örtüyordu.
Yarın işyerimi arayacağım. Sonra avukata gideceğim. Boşanma başvurusu yapacağım. Kendi hayatımı savunup, var olma hakkım için hiç kimseden özür dilemeyeceğim.
Nasıl devam edecek, zor mu olacak bilmiyorum. Ama artık kimse bana burada yerin yok diyemeyecek.
Çünkü burada, benim yerim var. Kendi emeğimle, kendi hakkımla. Ve onu kimseye bırakmayacağım.



