Bir zamanlar, yıllar önce, gençken, ben yani Ali, şöyle bir hikaye yaşadım da şimdi anlatınca insan içini buruk bir huzur kaplıyor O zamanlar, Ankaranın kenar mahallerinden birinde, küçük bahçeli evimde biraz kestirmek için uzandığımda, aniden kulakları yırtan bir köpek havlamasıyla bütün huzurum altüst oldu. Aslan, benim sadık Kangalım, genelde sessiz sakin bir hayvandır, ama o gün sabahtan beri huysuzlanıyor; öyle bir havlama ki sanki kendi kıyametini yaşıyor.
Birazdan bakayım diye birkaç kez çıkıp baktım, ama ne kapının önünde ne bahçede bir gariplik göremedim. Belki sadece komşunun köpekleri geçmiş, Aslan da onlara diş gösteriyor diye düşündüm. O öyle pek sever bölgesinin yabancılardan temiz olmasını. Doğrusunu söylemek gerekirse, dışarı çıktığımda ya kimse olmuyordu, ya da olan da havlamalarla kendine yol bulmuş oluyordu.
Aslanın sesi öyle yankı yapar ki, yüreği zayıf olan bir daha uğramaz bu eve! Sanki komşunun köpekleri de bu yüzden uzak duruyordu. Onlar bilmezdi ki Alinin “ayı” dediği Kangal gündüzleri hep kafeste tutulur, daha güvenli olsun diye. Ama gece olup karanlık bastı mı, salıverirdim dışarı – ondan sonrası ise “herkes kendi başının çaresine baksın”.
Bir defasında, bizim köye yakın bir köyden üç tane kabadayı hırsız bahçeye girmeye kalktı. Birinin pantolonu kafesin dikenli teline takılıp kaldı, diğerinin ayakkabısı çitin altında kaldı, üçüncüsü ise korkudan ağaca tırmandı ve ancak itfaiye çağırınca kurtarıldı. Aslan o gece onlara ders verdi, ömür boyu unutmazlar.
Aslan öyle bir hayvandır ki, haksız yere asla havlamaz. Fakat o gün sanki çılgına dönmüş gibi. Aslan, yeter artık! Sus biraz, diye seslendim, yataktan kalkıp pencereye yürüdüm. Köpek susar gibi oldu ama anca birkaç saniye geçti, tekrar havlamalara başladı.
Çaresizce bahçeye çıktım; koskoca Kangalımı bu kadar sinirlendiren neydi acaba? Düşündüğüm gibi, bahçede yabancı yoktu ve Aslan beni görünce havlamayı bıraktı. Ne bu şenlik, oğlum, neye havlıyorsun sen? dedim gülerek, kafese yaklaştım.
Aslan sevinçle kuyruğunu salladı, biraz mahcup bakışlarla bana döndü. Belli ki dinlenmeme pek izin vermediği için üzgün. Ama havlaması boşuna değildi. Tam o anda Aslan kafasının ucuyla bahçe kapısına bakıp bir daha havladı.
Ben de başımı çevirdim, ve süratle bir gri gölge sıvışıp uzaklaştı. Kapıdan çıkıp sokakta bakınca ne gördüm dersiniz? Kocaman gözlü, kendinden emin bir sokak kedisi! Ne işin var burada dostum? diye takıldım. Bak, benden kediye insan diliyle öğüt buraya çok sık gelme, benim aslanım kedilere hiç tahammül etmez. Şayet yakalarsa…
Kedi yüzünü ekşitti, ve hatta sanki bana alaylı bir gülümseme attı. Yakalarsa diyorsun ya, daha kafesten çıkamadı, ben çoktan tüyüyorum. Senin köpeğin biraz şişman, fazla mama vermişsin ona! diye, bakışından okudum.
Kedinin o hamlesiz küçümsemesi canımı sıktı. Yallah! deyip elimi salladım, bahçeye dönüp kapıyı kapattım. Ama ne sandınız, o kedi insan sözünü dinlemedi. Her gün bahçeye gelmeye başladı. Sıradan yürüyüp kafesin yanında oturur, Ben buranın kralıyım, yanınızda lafım geçer! der gibiydi. Aslan ise ancak havlardı.
Başlarda sinirlenip kediyi kovmaya çalışırdım; ama ben içeri girer girmez, kedi geri gelirdi. Anlayacağınız, ne yaptıysam fayda etmedi. Kedi zafer kazanmış gibi iyice kendini “bahçe padişahı” saymaya başladı.
Bir gün, Aslanın yorgun havlamalarını fırsat bilip, kafeste duran köpek mamasından büyük bir et parçasını çalıp afiyetle yemeye başladı. Üstelik bunu Kangal’ın gözleri önünde yaptı! Ben de gözlerimle gördüm, içimdeki öfke kabardı. Vay! Demek böyle Sana gününü göstereceğim, köpeğime hakaret edenin sonu güzel olmaz, diye içimden geçirdim.
O günden sonra, Aslanın kafesinin kapısını gündüz açık bırakmaya karar verdim. Canı isterse kapıyı itip dışarı çıkabilsin dedim. Artık bahçede düzen kurulsun, diye iç geçirdim. Kedi hem beni hem köpeğimi usandırmıştı.
Ama işte beklediğimiz gün, gri kedi ortalarda görünmedi. Sanki bir şey hissetmiş gibi bir daha uğramadı; hatta ertesi gün de, sonraki gün de gelmedi.
Aslan şaşkın bakışlarla bana döndü, ben ise omuz silktim. Belki de iyi oldu artık gelmiyor, dedim gülümseyerek. Sakinlik, huzur geldi.
Açıkçası, biraz da içimde eksiklik hissettim. O yaramaz kediye alışmıştım, garip bir özlem bile oldu. Aslan da alışmıştı, sanki havlamayacak bir şey bulamıyordu artık; ikimizin de keyfi kaçmıştı.
Birkaç gün sonra, Aslan bakışlarıyla bana Gel bir bak, gri var mı? demeye başladı. Ben de Diyorsun ki bizim gri kabadayıya bir şey oldu? diye seslendim. Aslında, öyle karakterli bir kedi başına bela açabilir. Hadi, gel bakalım, yolda bir görelim belki buluruz.
Kapıları açtık, sokakta dolaştık. Aslan burnunu yere yakıştırıp gri kedinin kokusunu aradı ama, komşu bahçelerden gelen gübre kokusu her şeyi bastırıyordu. Bir sağa bir sola gidip döndük, Aslan bahçe kapısına yöneldi. Tam geri dönmek üzereydim ki, garip bir ses duydum. Çılgınca miyavlar ve köpek havlaması bir arada!
Az sonra, yolun başında gri kedi koşarak çıktı, bir patisiyle topallıyordu. Peşinden bir köpek fırladı – şehirden gelen asil bir Doberman. Doberman sahiplerini biliyordum; yazın Ankaradan köyümüze gelirlerdi. Anlaşılan gri kedi Dobermana kabadayılık yapmak istemiş, ama işler ters gitmiş.
Kedinin tüylerinde mitral bir kan lekesi gördüm. Gri kedi bana doğru koşarken, o kadar kendimi Aslanın heyecanına kaptırmışım ki, o da izinsiz, daha önce hiç yapmadığı gibi kediye doğru fırladı.
Aslan! Dur oğlum! diye bağırdım; Dobermandan dayak yemiş kediye bir de Kangal saldıracak diye ürktüm. Ama Aslan, beni dinlemedi, hızla kediye koştu.
Kedi de, korkudan yolun ortasında dondu kaldı. Hayatının pamuk ipliğinde olduğunu anlamıştı sanki. Ama ne oldu dersiniz? Tahmin edersiniz. Aslan önce kokladı, sonra hırlayıp Dobermana doğru atıldı. Doberman korkudan dönüp kaçtı.
Gri kedi ise bu fırsatı kullanıp gözden kayboldu. Akşam bahçeye çıktığımda Aslanın yanında kediyi buldum. Gözleri minnet doluydu, kafasını Kangalın yanağına yaslayıp mırıldanıyordu. Aslan öyle bir baktı ki, kahkahalarımı tutamadım.
Affet patron, ama onu kurtardım, ömrümce korumam gerekir şimdi, bakışında yazıyordu. Şaka değil; Aslan artık gri kedinin koruyucusu olmuştu. Birkaç gün boyunca, kedinin köpek mamasından yemesine bile izin verdi! Eskiden ezeli düşmanlardı, şimdi ise can yoldaş Bahçe artık huzurlu, tuhaf biçimde mutlu bir yerdi.
Ama hikaye burada bitmedi. Kedi, ciddi bir yara almıştı; Ali onu veterinere götürdü. Uzun bir operasyon gerektirdi – dikişten sonra bir süre evde bakım yaptım. Hem ben, hem Aslan, gri kabadayıyı kollarımızda tuttuk. Düşmanın dost olması da böyleymiş demek!
Bir süre sonra, bahçe kapısında genç, güzel bir kadın belirdi. Aslan havlayacak gibi oldu ama kendini tuttu. Ben de dışarı koşup geleni selamladım.
Merhaba Sizi tanıyor muyum? dedim. Kadın, kayıp bir gri kedi aradığını sordu, ve Benim Minel çok yaramaz oldu, evde tutamıyorum, hep bahçelerde dolaşıyor. Her zamanki gibi eve geliyordu ama birkaç gündür yok, dedi.
Ali gülümseyip Bence sizin Minel nerede olduğunu biliyorum. Gelin içeri, köpeğimden korkmayın, size bir şey yapmaz, dedi.
Kadın başta çekinse de, bakışımdaki samimiyeti görünce ikna oldu. Kafese yaklaştığında, bir yanında Mineli görünce şaşkınlıkla, Minel! Ne oldu sana, paçan neden sarılı? dedi.
Hayır hayır, köpeğimiz değil, Doberman saldırdı. Biz kurtardık, diye açıkladım. Ve her şeyi sırasıyla anlattım; adı Zeynep olduğunu öğrendiğim bu kadın gülmekten kendini alamadı.
Kediye günlerce eziyet etmesine rağmen onu kurtarmanız ne acayip! diye gülerek teşekkür etti. Artık Minel hem sağlığında hem moralinde iyiye gidiyordu, Aslan da ona dost olmuştu.
Bazen bahçemize buyurun, Minelle beraber gelin, dedim biraz mahcup. Zeynep de Düşünürüm, diye gülümsedi.
Yarım yıl sonra, köyde düğün oldu. Ali ile Zeynepin düğünü. Minel ile Aslan da baş başa şenlikteydi. Hatta o Doberman bile vardı; Minele bakınca bir an tereddüt etti, ama Aslana göz göze gelince, hemen başını çevirdi.
İşte, eskiden ezeli düşman oldukları halde, yıllar sonra köyde dostluğun ve aşkın nasıl filizlendiğine dair bir hikaye… Aslan ve Minel, Ali ve Zeynep ile birlikte, köyümüzün yeni huzurunu kurdu. Hayat bazen böyle, şaşırtıcı dostluklara ve güzel günlere kapı açar.



