Ruh Hâli
Çok yıllar önce, Sabiha Hanım mutfakta oturup pencerenin ardından dışarıya bakarken gökyüzünde baharın ince çizgileri görünse de, onun iç âleminde derin bir sonbahar hüküm sürüyordu. Eşini kaybedeli üç yıl olmasına rağmen acısı bir türlü hafiflememişti. Alışmış gibi olsa da, içinde bir boşluk vardı. Sanki içinden en önemli parçası alınmış da, geriye sadece zorla dönen bir mekanizma kalmıştı.
Çocuklar uzaklardaydı. Oğlu Ankarada, kızı İzmirde yaşamını kurmuştu. Torunlar büyümüş, herkesin kendince bir hayatı olmuştu. Bayramlarda arar, arada sırada mesaj ile fotoğraf gönderirlerdi. Sabiha o fotoğraflara bakar gülümser, sonra tekrar pencere kenarındaki koltuğuna gömülür, dışarıya dalıp giderdi.
Komşu teyzeler gel beraber çay içelim, parkta dolaşalım diye çağırırdı ama ne çayı, ne parkı? Oturup hastalıklardan mı konuşacaklardı? Anlamsız geliyordu artık. Halbuki eşi hayattayken, birlikte parka çıkar, hafta sonları sinemaya ya da komşu ziyarete giderlerdi. Şimdi ise, ne gidecek biri vardı ne de gitmek için bir sebep.
Buzdolabında pek az yiyecek olurdu, çünkü tek başına insana pek bir şey gerekmezdi. Televizyonda dönen aşk dizileri ise morali daha da bozuyordu.
Sabiha, böyle yaşayarak kendini bitiriyorsun vallahi, derdi yakın arkadaşı Münevver, haftada bir uğradığında. Çık artık evden biraz. Bir kulübe yazıl, dans kurslarına falan git. Çok eğlenirsin vallahi!
Hangi dans Münevver? El alemle dans mı edeceğim ben o yaşta? Hem kime ne gerek?!
Münevver başını sallar çıkardı, Sabiha ise tekrar pencereye dönerdi.
***
Mayıs ayı sonuna doğru torunu Bade geldi memlekete. Üniversitenin ikinci sınıfında okuyan, enerjisi yerinde, kulaklıkla dolaşan bir genç kızdı. Eve bir fırtına gibi girdi:
Babaanne, selam! Bütün yaz buradayım! Ankaradan sıkıldım, sessizlik ve senin böreklerin lazım bana!
Sabiha Hanım canlandı. Börekler, çorbalar, köfteler Hepsini yaptı. Torunu iştahla yerken ona üniversiteden, arkadaşlarından, hoşlandığı Emir diye bir çocuktan bahsediyordu, ama çocuk hiçbir şeyi anlamıyormuş.
Bir akşam mutfakta çay içerken Bade sordu:
Sen nasılsın babaanne, keyfin yerinde mi?
Ne keyfi kızım Oturuyorum işte, seni dinliyorum. Yarın camları sileceğim onu planlıyorum.
Çok sıkılıyor musun?
Özlüyorum Bade, çok özlüyorum.
Bade bir süre ona dikkatle baktı. Sonra bir anda yerinden fırladı:
Babaanne! Hadi sana tanışma uygulaması yükleyelim!
Sabiha Hanım çayını içerken az kalsın boğuluyordu.
Kızım aklını mı kaçırdın, ne aşkı ne tanışması? Altmış sekiz yaşındayım!
Olsun! Senin yaşında bir sürü insan var o uygulamalarda, çoğu yalnız, sohbet etmek istiyorlar. En azından bir yürüyüş arkadaşı bulursun.
Ben elli yıl evli yaşadım, şimdi telefondan adam mı bakacağım? Ayıp vallahi!
Kimse bilmeyecek ki! Gizli kalacak, inan bana. Hem sırf eğlencesine deneriz!
Sabiha güldü, el hareketleriyle geçiştirdi. Ama gece Bade arkadaşlarıyla mahalleye çıkınca, Sabiha da telefonu eline aldı. Meraktan sadece Bakalım nasılmış bu uygulama.
Buldu, indirdi, kaydoldu. Fotoğraf olarak eskiden, rahmetli eşiyle sahilde çekildiği bir kareyi koydu; yiğidini kadrajdan kesti. Yazdı: Sabiha, 68 yaşında. Sohbet ve yürüyüş arkadaşı arıyorum.
Ve unutup uyudu.
***
Ertesi sabah telefon öttü. Uygulamadan bir mesaj gelmişti:
Merhaba Sabiha Hanım. Benim adım Emine, 64 yaşındayım. Yürüyüşleri ve temiz havayı çok severim, yalnız kaldığım için sohbet edecek bir dost arıyorum. Belki birlikte yürüyüş yaparız?
Sabiha iki kere okudu. Emine Yani kadınmış, adam değilmiş.
Bade! Gel bak bak, bir kadın arıyor beni.
Hangi kadın? diye atıldı Bade, telefonu inceledi. Bak babaanne, senin yaşında biri. Yürüyüş için çağırıyor seni!
Ne yapayım peki?
Tabii ki buluş! Ne duruyorsun ki?
Üç gün sonra buluştular. Sabiha Hanım heyecandan çocuk gibi oradan oraya koşturdu, üç hırka, iki etek denedi. En sonunda alışık olduğu şeyleri giyip çıktı.
Emine küçük, zayıf, gözleri pırıl pırıl, sesi yüksek bir kadındı. Hiç lafı dolandırmadan konuya girdi:
Sabiha, çok sevindim tanıştığımıza! Evde oturmak ölüm gibi vallahi. Aynı dertten muzdaribiz. Sen de dul musun? Ben de öyleyim. Çocuklar? Oğlum Almanyada, yılda bir anca görüşürüz. Arkadaş olalım mı?
Üç saat boyunca yürüdüler, bankta oturdular, sohbet ettiler. Meğerse Emine de örgü örmeyi severmiş, eski Türk filmlerini izler, merhum eşini özlermiş. O da günlerini dolduracak bir şey bulamazmış.
Yine görüşelim mi? diye sordu Emine ayrılırken.
Görüşelim, dedi Sabiha. Cumartesi buluşalım mı?
Ve uzun zaman sonra, içinden gelerek gerçek bir gülümseme yayılmıştı yüzüne.
***
Bir ay sonra neredeyse her gün görüşmeye başlamışlardı. Park, sahil, bazen mutfakta çay eşliğinde koyu sohbet Emine tam bir fikir kaynağıydı.
Sahi, başka kadınlar da bulsak ne dersin? dedi bir gün Emine. Uygulamada bir sürü var, hepsi evlerinde yalnız sıkıntıdan patlıyor. Biz de onlara kucak açsak?
Nasıl yani, topluluk gibi mi?
Evet! Bir ilgi kulübü canım. Beraber yürürüz, çay içeriz, filmleri tartışırız. Ben mesela yürüyüşü tek başıma yapınca sıkılıyorum.
Sabiha başta çekingen davransa da, Emine ısrarcıydı. Sonunda iki kadın daha buldular; Gülizar ve Reyhan. Bir hafta sonra üç kişi daha dahil oldu.
Böylece Hafif Adımlar Kulübü doğdu. İsmini, eski öğretmen Gülizar koydu; organizasyona bayılırdı.
Pazartesi, çarşamba, cuma yürüyüş! diye programını açıkladı. Salı kitap ve çay günü, perşembe sinema ya da sergi. Hafta sonu isteyen buluşur, istemeyen dinlenir.
Başlarda Sabiha sadece katılımcıydı ama bir süre sonra, grup sohbeti açmaya, yeni gelenleri kaydetmeye başlamıştı. Sonra fark etti ki, herkesin gözünde başkan olmuştu. (Yine Gülizarın fikri.)
Sabiha, sende doğuştan yönetici ruhu var! dedi Emine bir gün. Hepimizi toparladın, ilham oldun. Sen olmazsan bu iş yürümezdi.
Sabiha itiraz etti, ama içi ışıdı.
***
Mahalli gazetenin haberi oldu kulüp. Genç bir muhabir geldi, ince ince sohbetler etti, fotoğraflar çekti. Bir hafta sonra başlık şöyle çıktı: Aktif Yaşlılık: Emekliler Dayanışmayla Hayatı Değiştiriyor
Sabiha Hanım, gazetede bastırılan kendi fotoğrafına inanamadı. Elinde yürüyüş bastonuyla grubun tam ortasında gülümsüyordu. Ve yüzündeki o tebessüm, gençlik yıllarındaki kadar ışıl ışıldı.
Sonra yerel televizyondan aradılar.
Sabiha Hanım, kulübünüzle ilgili belgesel çekmek istiyoruz, kabul eder misiniz?
Korkudan içi titredi, kabul etmek istemedi. Ama Emineyle Gülizar bırakmadı:
Bu iş için şart! Belki birileri daha ilham alır, katılır. Sen yalnızların sesisın Sabiha!
Mecburen razı oldu.
Çekimler üç saat sürdü. Muhabir genç bir kızdı, Gülay adında, nezaketliydi. Sohbet sırasında sordu:
Sabiha Hanım, insan kaybı yaşayınca hayat bitiyor sanıyor. Özellikle çocuklar uzaksa kendini istenmeyen hissediyor. Ama aslında… İnsanın kendisine de ihtiyacı var, topluma da. Biz birbirimizi bulduk ve şimdi sabahları uyanmak için bir nedenimiz var. Birlikte yürüyoruz, buluşuyoruz, yeni bir hayata merhaba diyoruz.
O akşam haberlerde hepsi ekrana çıktı. Sabihaya telefonlar yağdı: Mahalleli, eski dostlar, eski meslektaşlar aradı. Bir haftada gruba yirmi yeni üye eklendi.
***
Sabiha Hanım yetmiş yaşına girdiğinde, bunu kutlamak istemiyordu. Neyin kutlamasıydı bu yaşta? Ama kulüp farklı düşündü.
Sabiha, sana şahane bir gün hazırlayacağız! dedi Emine. Pastalı, müzikli, bol danslı. Sen artık bizim yıldızımızsın!
Önce karşı çıktı ama içinde küçük bir sevinç vardı. Kendine gençliğindekilere benzer mavi, çiçekli bir elbise ve alçak topuklu ayakkabı aldı.
Ve bir gün oğlu aradı:
Anne, doğum gününe biz de geliyoruz. Ben, Ayşe ve çocuklar.
Nasıl yani oğlum, işiniz gücünüz?
Hepimiz izin aldık. Hem çok özledik. Bunu da kutlamak istiyoruz.
O gece Sabiha Hanım uyumadan evi topladı, hazırlık yaptı. Sabah ailesi geldiğinde, onları yıllardır ilk kez böyle bir arada gördü. Torunları büyümüş, bambaşka olmuştu.
Babaanne! dedi kız torunu. Sen… yenilenmişsin. Gençleşmişsin!
Tabii, güldü Sabiha. Bizim kulüpte yaşlılığa yer yok. Aktif hayat başlatıyoruz biz!
Kutlama bir mekânda yapıldı. Tüm kulüp üyeleri geldi, ellerinde renkli çiçekler, güzel hediyeler vardı. Emine programı sundu, Gülizar kendi yazdığı şiirleri okudu, Reyhan saz eşliğinde halk müziği söyledi.
Oğlu annesini izlerken inanamadı. Üç yıl önceki o bitkin, soluk, omuzu düşük kadın gitmişti; yerine başka biri gelmişti.
Anne, sen misin? dedi bir ara.
Benim oğlum, diye gülümsedi Sabiha. Eskiden yalnızdım. Şimdi dostlarım, bir işim ve sabaha uyanmak için bir nedenim var. Anlıyor musun beni?
Anlıyorum. Affet, az geldik.
Boşver, dedi ela gözleriyle. Sizin yolunuz ayrı, benimki ayrı. Artık hayatım var oğlum Hem de ne hayat.
Tam o sırada Bade görüntülü aradı:
Babaanne, iyi ki doğdun! Bak, sen uygulama fikrini saçma buluyordun.
Saçma tabii, dedi Sabiha. Ama bazen en saçma işler hayatımızı değiştiriveriyor.
***
Epilog
Bir yıl sonra Hafif Adımlar Kulübü tüm şehirde tanındı. Televizyona çağrıldılar, gazetelerde röportajlar çıktı. Kadınlar birkaç ayrı kulüp daha kurdu: örgü, resim, hatta bir tiyatro grupları bile oldu.
Sabiha Hanım artık sadece bir katılımcı değildi; tüm hareketin koordinatörlüğünü yürütüyordu. Yardımcıları, yıllık planları, kalabalık bir programı vardı.
Oğlu ve ailesi daha sık gelir oldu. Torunlar mesaj yazıyor, yardım istiyor, fotoğraf gönderiyordu. Bade, okul bitince yerel gazetede staja başladı; Senin gibi aktif yaşlılardan yazmak istiyorum dedi.
Sen bana ilham oldun babaanne, diyordu gururla.
Sabiha Hanım gülümsedi, pencereye bakarken artık karşısında sonbahar değil, şahane bir ilkbahar görüyordu.
Hayat devam ediyordu. Üstelik güzeldi.
Hâlâ o uygulama dururdu telefonunda. Ara sıra açıp yeni başvurulara bakar, ama başkasını aramazdı artık. Çünkü en önemlisini bulmuştu: kendini. Gerisi ise nasılsa gelir.
Kızlar, derdi kulübe yeni gelen, çekingen hanımlara, Korkmayın. Hayat düşündüğümüzden uzundur. Her yaşta baştan başlamak mümkün. Bitmiş sandığınız yerde yepyeni bir yol bulunabilir.
Hepisi inanırdı ona. Çünkü önlerinde neşeyle açan, canlı, mutlu bir kadın dururdu: Yetmişinde şehrin yıldızı olmuş, yaşın sadece rakamdan ibaret olduğunu kanıtlamış biri. Çünkü hayat, gerçekten, bir ruh hâlidir.




