Babamın cenazesine geç kalan eşim… Aynı gün gerçekten nerede olduğunu gördüm
Babamın cenazesine eşim geç kaldı. Tören başlamadan on beş dakika önce aradı; İstanbul trafiğinde sıkıştığını, günün ne kadar uğursuz olduğunu, “tam geliyorum” diye mırıldandı.
Simsiyah pardösümle cami kapısında duruyordum, soğuk ellerim çantama sıkı sıkı sarılmıştı. Başımı salladım, sanki beni görebiliyormuş gibi. Oysa sesini bile yorgun duyuyordum.
İnsanlar ağır ağır içeri giriyordu. Birisi mendil uzattı, bir başkası sessizce omzuma dokundu. Herkes oradaydı. Sadece o yoktu.
Tabut mihrapta duruyordu. Ona bakarken aklımdan babamın hep sorduğu o sorular geçiyordu: “Senin eşin bu kez yetişecek mi, yine bir şey çıkar mı acaba?” Hep ona söz vermiştim, Bu kez kesin olur, demiştim. İşe, akşam yemeğine, doğum gününe geç kalsa bile, böylesine bir güne asla…
Mevlid onun yokluğunda başladı. Cep telefonum cebimde titredi, bir kez, sonra bir daha. Açmadım.
Tören bittiğinde birisi fotoğraf çekmişti. Normal bir kareydi; insanlar, çiçekler, gri bir gökyüzü. Akşam internette görür görmez bir başka fotoğraf gözüme takıldı aynı gün, aynı saat. Konum, mezarlıkla alakası olmayan bir yerdi.
Telefon ekranında o kareye bakakaldım, ne gördüğümü anlamam zaman aldı. Fotoğraf aydınlık, kahkaha dolu, renkli balonlar ve yemeklerle dolu bir masaydı. Mekânı etiketlemişlerdi, saat yazıyordu, birkaç kalp işareti. Her şey canlı, neşeli ve yaşadığım günle tamamen zıt.
Arka planda, biraz kenarda onun yüzünü gördüm. Gülüyordu, rahat görünüyordu, uzun zamandır görmediğim bir halindeydi. Yanında bir kadın vardı, varlığından habersizdim o ana kadar, ama içim onu hemen tanıdı. Rahat bir şekilde elini eşimin omzuna koymuştu; işten biri ya da arkadaşın arkadaşı diye geçiştirilemeyecek kadar samimi…
Fotoğraftaki saat, cami kapısında onu bekleyip telefonda Yaklaştım, birazdan döneceğim, birkaç dakika kaldı… dediği ana denk geliyordu.
Eve nasıl döndüğümü hatırlamıyorum. Sadece dairenin sessizliğini, komodinin üstünde duran babamın fotoğrafını ve kafamda yankılanıp duran tek soruyu hatırlıyorum: Zamanı böyle yanlış hesaplamak nasıl mümkün olabilir?
Eşim Berk nihayet gece eve geldiğinde her şey bitmişti. Cenaze, taziye, ilk şok Sessizce içeri girdi; sanki beni görmeyeceğini umarak. Üzerinde daha önce hiç görmediğim bir gömlek, üstünde tanımadığım bir parfüm ve alkol kokusu…
Özür dilerim, dedi kapıdan girerken. Gerçekten istemedim…
Devam etmesine fırsat vermedim. Telefonumu masaya bıraktım, ona doğru ittim. Önce anlamadı, sonra dikkatle baktı. Yüzündeki gülümseme yavaşça söndü.
Düşündüğün gibi değil, diye atıldı. Sadece arkadaşların doğum günüydü. Biraz uğradım, yetişirim sandım…
Yetişemedin, dedim. Babamın cenazesine.
Yorgun bir şekilde sandalyeye oturdu. Saçlarını elleriyle düzeltti, hep stresli olduğunda yaptığı gibi. Konuşmaya başladı: Kötü planlama, beklenmeyen trafik, zamanın yanlış hesabı… Bana zarar vermek istemediğini söyledi. Bugün, ve hiçbir zaman.
Onu dinlerken her kelimesi bana yabancı geliyordu; sanki başkasının hikâyesini anlatıyordu. Benim aklımsa hâlâ babamdaydı; kravatını düzeltişini, Hepsi bir şekilde yoluna girer, deyişini düşünüp duruyordum. O gün gördüm ki, her şey yoluna giremiyor.
Git, dedim sonunda.
Nasıl yani? diye hayretle baktı. Konuşabiliriz.
Konuştuk, dedim sakin bir sesle. Şimdi git.
Apar topar toplandı, birkaç eşya, şarj aleti, gömlek Kapıda durdu; bekledi, belki onu durdururum diye. Yapmadım. Sonraki günler aradı, mesajlar attı. Özürler, açıklamalar, sözler, yeminler Yanlış yaptım, bir daha asla seni yarı yolda bırakmam dedi. Anladım, dedi.
Bir kez daha buluştuk. Karşıma oturdu; bitkin, birkaç günde yaşlanmış gibi. Dönmek istiyorum dedi. Her şeyi düzelteceğim, seni seviyorum. Ona bakarken içimde sadece bir duygu vardı: Yorgunluk. Ne öfke, ne nefret… Sadece, başkasının doğum gününü benim kederime tercih edebilen bir insandan derin bir yorgunluk…
Bugün hayatın hesaplarını, insanın güvenini ve sabrını tekrar düşündüm. Zamanın geri alınamadığını, bazı şeylerin özrü olmadığını öğrendim.



