Babamın Yaptıklarını Anlayana Kadar Ailemizi Rezil Ettim Düşüncesiyle Yaşadım
Bölüm 1: Eskisinden Daha Ağır Bir Sırt Çantası
Babam kapıyı ağır ağır açmıştı o gün. Sanki karşısında kendi suçunu değil de sıradan bir komşuyu görecekmiş gibi bir hali vardı. Kapıda ise oğlum durmuştu: uzun boylu, geniş omuzlu, koyu kabanıyla, yüzünde ancak kararını tamamen verdiğinde gördüğüm o ciddi ifade vardı.
Arabadaydım, emniyet kemerini öyle bir sıkmıştım ki, sanki bayılmama engel olacaktı. Duyduklarımı pek seçemiyordum ama her hareketi net bir şekilde izliyordum.
Oğlum gözlerini yere indirdi, yavaşça sırt çantasının fermuarını açtı. Ne bir dükkandan alınmış hediye, ne de sıradan bir çikolata kutusu çıkardı. Kalınca, lastikle sarılmış belgelerle dolu bir klasör ve küçük tahta bir kutu çıkardı. Sonra mühürlü bir zarf uzattı.
Babam bir adım geri çekildi. Yüzü, her şeyi anlamıştı artık; bu ziyaret oturup güzelce konuşalım ziyareti değildi. Bu andan sonra hiçbir şeyi görmezden gelemeyecekti.
Oğlum başını kaldırdı, sakin ve meydan okuma olmadan konuştu; dudaklarından okudum:
Merhaba, dede.
Babam sanki o kelimeyle yanmış gibi irkildi.
Benim torunum yok, dedi. Sesi, üniversite yıllarımdaki günden farksızdı: Soğuk ve acımasız.
Oğlum başıyla onayladı, sanki tam da bunu bekliyordu.
O zaman anlatayım, dedi sessizce. Ama öncelikle, yıllar evvel evden attığın şeyi alman gerekiyor.
Zarfı uzattı.
Bölüm 2: Dört Kelimeyle Koca Duvarların Çatlaması
Babam almak istemedi. Kapı kolunu sımsıkı tutmuş, kapatmaya hazırlanıyor gibiydi. Fakat oğlum olduğu yerde dimdik durdu; bir talep değil, doğrudan bir seçenek sunuyordu.
Babam sonunda zarfı aldı. Açtı, göz gezdirdi. Ve yüzü… yüzü griye döndü.
Oğlum klasörden bir belge daha çıkarıp öylece gösterdi; babam gözünü alamazdı.
Bu DNA testi, dedi. Sen bizim çocuğumuz değilsin dememeniz için. Ama açıkçası, kabullenip kabullenmemeniz umurumda değil. Ben bunun için gelmedim.
Babam yutkundu.
Kim verdi bunu sana? diye tısladı.
Oğlum gayet normal konuşuyordu.
Kendim yaptım. Annemi evden atıp, kim olduğumu bile sormadan nasıl dışladığınızı anladığımda.
Kısa bir sessizlik oldu.
Ve daha da var bu da bir mektup.
Küçük kutudan zamanla sararmış, dikkatlice katlanıp saklanmış bir kağıt çıkardı, yere bıraktı.
Babam el yazısını tanıdı; dudakları titredi.
İşte o anda oğlumun söylediği dört kelime herkese, bana bile ağır geldi:
Babam kaybolmadı.
Babam bir hayvan gibi köşeye sıkışmışçasına başını kaldırdı.
Ne dedin? diye fısıldadı.
Oğlum sakince tekrarladı:
Kaybolmadı, kaybolmaya mecbur bırakıldı.
Bölüm 3: On Sekiz Yıl Saklanan Hakikat
Araba kapısını nasıl açtım, nasıl indim hiç hatırlamıyorum. Ayaklarım sanki bana ait değildi. Ama yürüdümçünkü oğlumun sesinde babamda asla duymadığım bir kesinlik vardı.
Oğlum beni gördü ama dönüp bakmadı. Konuşmaya devam etti, sanki anlatmayı bırakamazsa kopacak bir ipi kaybedecekmiş gibi.
Dede, onu beş para etmez diye çağırmıştınız. Ama komik olan ne biliyor musunuz? acı bir tebessüm etti. Onu tanıyan insanları buldum. İnşaatlarda çalışıyormuş, geceleri ek iş yapıyormuş, biriktiriyormuş. Anneme resmî olarak talip olmaya gelmek istiyormuş. Hazırmış.
Babam hala susuyordu. Sadece elleri bembeyaz olmuştu.
Sonra, devam etti oğlum, birden hayatımızdan kayboldu. Annem geceleri ağlıyordu ama benim yanımda değil. İki işte çalıştı. Kuytu köşelerde yüzüğünü sattı, bana kışlık ayakkabı almak için.
İlk defa bana baktı oğlum. Bakışında öyle bir şefkat vardı ki gözlerimden yaşlar süzüldü.
Ben büyüdüm, Herhalde babam beni istemiyor diye düşündüm. Bu, insanın içini acıtır. Çok acıtır.
Babam sertçe çıkıştı:
Yeter…
Hayır, dedi oğlum. Yeter, on sekiz yıl önce, hamile kızını kapı dışarı ettiğin gün bitti. Bugün bitti yok. Bugün… bugün başlıyor.
Klasörden bir belge daha çıkardı.
Burada el yazın var, dedi. Paranın makbuzu. Emineye bir daha yaklaşmasın diye imzalamışsın.
Adımı anınca havaya bir bıçak değmiş gibi hissettim.
Avukatın arşivinden buldum. O avukat öldü, ama belgeler duruyor. Bir de mektuplar var…
Oğlum bir deste eski zarf çıkardı. Her birinde yurt adresim, üzerinde kırmızı damga: İletilemedi.
Ağzımı elimle kapattım. Kimse bana hiç mektup yollamamıştı, kimse.
Babam zarf deyince sanki karşısında canlı bir şey varmış gibi bakıyordu.
Bölüm 4: On Sekiz Yıl Sonra İlk Kez Sözüm Çıktı
Sen… sen ona para mı verdin? dedim kısık bir sesle. Sesim çatladı. Gerçekten… sırf ortadan kaybolsun diye mi para verdin?
Babam bana döndü, gözlerinde pişmanlık yoktu; yalnızca yakalandığı için öfke vardı ilk önce.
Sizi kurtarıyordum! bağırdı. O serseriydi! Geleceği yoktu! O adamla mahvolurdun!
Zaten mahfoldum, dedim sessizce. Ama sen göremedin. Kurtardım diyerek kendini rahatlattın.
Babam laf atacakken oğlum elini kaldırdı.
Anne, dedi, yumuşakça, bir bekle lütfen. O da duysun istiyorum. Buraya bunun için geldim.
Sustum. Anladım ki, oğlum büyümüş. Misillemeye gelmemişti; adalet için, sükûnetle gelmişti.
Bölüm 5: Hayattayken Toprağa Verdiğim Adamdan Bir Mektup
Oğlum, kutudan o sararan mektubu aldı.
Babamın, Alinin mektubu bu. Beş yıl önce yazdı. Ölmeden önce. O zaman artık bir oğlu olduğunu biliyordu. Çünkü beni bulmuştu sizi değil.
Dedemin tam gözünün içine baktı:
Anneme gelmek istedi ama yine insanlarınızı yolladınız. Tehdit ettiniz. Ve gitti. Çünkü sorumluluktan korktuğu için değil, annemi mahvetmekle tehdit ettiğiniz için gitti.
Babam titredi.
Yalan dedi ama sesi çok daha zayıftı.
Oğlum okumaya başladı. Az, ama herkesin, duvarların bile duyacağı kadar:
Emine, seni terk etmedim. Yabancı eller beni hayatından attı. Bunun utancıyla yaşadım. Eğer Burak bir gün sorarsa ona söyle: Onu görmeden önce bile çok seviyordum
Dizlerim tutuldu. Ben Aliyi hayattayken toprağa gömmüştüm, nefret etmiştim, çıldırmamak için O ise mektup yazmıştı.
Oğlum kağıdı katladı.
Öldü, dedi sessizce. Ne dramatik, ne şairane. Çalışırken, kalp kriziyle.
Ve ekledi:
Mezarı başında durabildim. Annesi bana, hayatı boyunca senin fotoğrafını sakladığını söyledi. Annemin.
Sessizce ağlamaya başladım. Bu, kırgınlık değil, geç kalmanın acısıydı.
Bölüm 6: Dedem İlk Defa Yaşlı Bir Adam Olmuştu
Babam kapının eşiğine çöküp oturdu. Yıllar önce beni kapı dışarı eden eller, şimdi titrekti.
Ben dedi ve yutkundu.
Oğlum yanına çömeldi; dede-torun gibi değil, iki yetişkin gibi.
Ben ne hazine, ne soyadı, hiçbir şey istemeye gelmedim, dedi. Sadece bir şey istiyorum: Annemin gözlerinin içine bakıp doğruyu söylemeni. İçinde zerre kaldıysa, af dilemeni.
Babam başını kaldırdı, yıllardır ilk kez bana yukarıdan değil, aşağıdan bakıyordu. Bu tarif edilemez bir şeydi.
Ben sanıyordum ki kurtarıyorum
Kendi egonu kurtarıyordun, dedim. Doğru baba rolünü. Beni ise gözden çıkardın.
Babam yüzünü elleriyle kapattı. Bir an yine öfkeye dönecek sandım. Ama alçak bir sesle:
Korktum, dedi.
En çok bu ürküttü. O korktumun ardında gençliğime mal olan on sekiz yıllık bir gurur vardı.
Bölüm 7: Oğlumun ŞartıBir Daha Geçilmeyecek Sınır
Oğlum ayağa kalkıp klasörden son belgeyi uzattı.
Babam tedirginleşti.
Yine ne bu? dedi boğukça.
İntikam değil bu, dedi oğlum. Sınır bu.
Kağıdı verdi.
Burada yazıyor: Eğer konuşmak istiyorsanız, saygılı olacaksınız. Kendi suçu, Ben daha iyi bilirim yok. Hazır değilseniz, gideriz, bizi bir daha görmezsiniz. Sonsuza dek.
Babam acı bir şekilde gülümsedi:
Şart mı koşuyorsun? Benim evimde mi?
Oğlum dimdik durdu.
Evet. Çünkü biz de sizinle olmak isteyip istemediğimize karar verme hakkına sahibiz.
Sakince baktı.
On sekiz yıl boyunca anneme şart koştunuz. Şimdi biz koyuyoruz. Büyümek böyle bir şey.
Oğluma baktım; tüm yaşadıklarımın buna değdiğini ilk defa anladım. Hiç yıkmayan, koruyan bir insan olmuştu.
Bölüm 8: Hep Beklediğim O Sözler
Babam yavaşça doğruldu, yanıma bir adım attı. İçimden hemen bir adım geri çekildim; bedenim hala eskiyi hatırlıyordu.
Özür dilerim, dedi.
Olduğum yerde kaldım. Kelime hiç hayal ettiğim gibi değildi. Süslemeden, sinematik de değildi. Kaba saba. Ama gerçekti.
Özür dilerim attığım için. Seçimini elinden aldığım için…
Oğluma baktı.
Senden de özür dilerim. Sanıyordum ki baban umurunda değil. Haklı olduğuma inanmak istedim.
Oğlum sustu. Sonra sessizce dedi ki:
Mazaret istemiyorum. Harekete geçmeni istiyorum. Küçükten başla. Yalan söyleme. Aşağılama.
Babam başıyla onayladı. Gözleri dolu doluydu ama ilk defa silmek yerine serbest bırakıyordu.
Tek başıma kaldım, dedi içini çekerek. Anneniz eşim yıllar önce vefat etti. Ev bomboş. Bugüne dek hep sen suçlusun sandım. Daha kolaydı.
Acı acı gülümsedim:
Suçlu kızı kabul etmek zor değil, suçlu baba olmaktan daha kolaydı.
Babam başını eğdi.
Düzeltmem için… dedi, hâlâ bir şey yapabilir miyim?
Oğlum bana baktı. Bu bakış, bir soruydu: Hazır mısın?
O an hissettim: affetmek ona hediye değil, bana özgürlüktü.
Hemen olmaz, dedim. Ama gerçekten istiyorsan, yıllarca rezil ettin dediğin herkese itiraf et. Beni sen attın. Ve Ali garip biri değildi.
Babam başını salladı, zorlanarak.
Söyleyeceğim.
Bölüm 9: Doğum GünümKutsama Değil, Dönüm Noktası
Evde çay içmeye gitmedik. Oğlum izin vermedi; Yara açıkken, aile saadeti yok dedi.
Arabada ikimiz yan yana oturduk. Elindeki klasörü dizinde, camdan bakıyordu.
Tüm bunları nasıl buldun? diye fısıldadım.
İçini çekti.
Babam ortadan kaybolduna hiç inanamamıştım. Anne, insan acı çekince ya kendini, ya da sevdiğini suçlar. Bir başkasının yıktığını kabul etmek çok zor. Ben senin nefretle yaşamana izin vermek istemedim. Gerçeği aradım. Senin için. Kendim için de.
Elini tuttum.
Çok erken büyüdün, yavrum.
İnsan oldum, dedi gülümseyerek. Senin sayende.
O akşam kutlama yapmadık. Küçük bir pasta aldık, bir mum yaktık, mutfakta sessizce oturduk.
On sekiz yaşın kutlu olsun, dedim.
Senin özgürlüğün de, dedi.
Bölüm 10: Hiç Beklemediğim Son Sahne
Bir hafta sonra, babam kendisi geldi, haber vermeden. Kapımızda elinde bir poşet, sanki ilk kez girdiği bir yere adım atıyormuş gibi tedirgindi.
Söyledim, dedi içeri girmeden. Kız kardeşine, yıllarca dedikodu ettiğim komşuya, herkese söyledim.
Poşeti uzattı.
Burada senin çocukluk fotoğrafların var. Saklamıştım. Bir de… şu…
Bir kutu çıktı. Açtım, küçük bir gümüş kaşık. Üzerinde Burak yazıyor.
Benim kaşığım. Doğduğumda hediye edilen, yıllardır kayıp bilinen.
Babam başını indirdi.
Hemen affetmeni istemiyorum. Sadece kalan ne varsa geri vermek istiyorum. Aptaldım.
Uzun süre sustum. Sonra dedim ki:
Gel. Beş dakika otur. Bir çay iç.
Ekledim:
Ama bir kez bile incitici bir söz söylersen… bir daha bizi göremezsin.
Babam başıyla onayladı. O sallayışta gururdan çok teslimiyet vardı.
Epilog: Bazen Gitmek Sevgisizlikten Değil, Mecburiyettenmiş
Aylar geçti. Babam mükemmel biri olmadı. Reklamlardaki gibi bir dede de olamadı. Ama şunu öğrendi: Özür dilerimi bahanesiz demeyi, emir vermeden dinlemeyi, sessizce ziyarete gelmeyi.
Oğlum üniversiteyi kazandı, okumaya uzaklara gitti. Gitmeden önce sımsıkı sarıldı:
Anne, artık sadece benim için değil, kendin için de yaşa.
Bir akşam babam eski bir albümü getirip yanında oturdu. Eskisi gibi bir hakim gibi değil, sıradan bir insan gibi.
Gurur sandığımdan daha ağırmış, dedi. Olsa olsa bir duvar, onun ardında yaşadığım ise koca bir boşlukmuş.
Ona bakarken, eskisi gibi içim sızlamıyordu. Sadece dingin, yorgun bir hakikat vardı.
En önemlisi, artık duvarı örmüyorsun, dedim.
Oğlum tatilde yine eve geldiğinde, bana arabada bekle demedi. Elimi tuttu, birlikte o evin kapısından girdik.
Kimseye bir şey kanıtlamak için değil.
Bir daha asla sürgünde yaşamamak içinne dışarıda, ne içimizde.




