Başkasının Parmağındaki Yüzük

Başkasının Parmağındaki Yüzük

Bugün, yaşadıklarım öyle taze ve ağır ki, yazmazsam içim şişecek gibi hissediyorum. Belki de bu satırlara bakınca, bana gerçekten ait olanı bulabilirim. Saat akşam altı sularıydı, yağmur hafifçe yağıyor, camda belli belirsiz damlalar iz bırakıyordu. Otomata park ücreti için butona tam basmıştım ki, telefonum çaldı. Ekranda “Alper” ismi çıktı. Bir an cevaplamak istemedim, o kadar alışıldık bir isim ki… Her zamanki gibi davranmak, her zamanki gibi konuşmak zor gelmeye başlamış. Gözüm, parkomatın titreyen rakamlarına takıldı. Sonra telefonu açtım.

Merhaba Esin. Biraz gecikeceğim. Toplantı uzadı, ardından görüşmeler de eklenince burada kalmam gerekecek. Yarın akşama doğru dönerim.

İstanbulda mı?

Evet, İstanbulda. Zaten biliyorsun, nasıl oluyor bu işler

Evet, biliyordum. Otuz yıllık evlilik, insana eşinin sesindeki gölgelere kadar öğretir. Yorgunken sesinin çatallanmasını, “biliyorsun işte” demeden önce verdiği o kısa arayı, huzursuz olduğunda evet derken sesindeki tedirginliği. Ama o akşam bir şeyler farklıydı.

Telefonu çantama koyup arkamı döndüm ve alışveriş merkezinin otoparkında Alperin arabasını gördüm. O lacivert sedan, arka tampondaki ufak göçük, Alperin tam iki yıldır yaptırmaya üşendiği Arabam gidecektim, geri döndüm. Olduğum yerde durdum. Koşmadım, tekrar aramadım. Sadece bakakaldım. Bu araba bizim şehrimizdeydi, İstanbul neredeydi?

Yavaşça kendi arabama yürüyüp motoru çalıştırdım ve eve döndüm. Hiçbir telaşa kapılmadım. Evde önce çay koydum. Bir parça ekmek kesip yağ sürdüm, masaya oturup yemeğe çalıştım, ama midem bulanıyordu. Dışarda ekim yağmuru saçaklardan akıyor, pencere pervazına tıkır tıkır vuruyordu. O ses, içimdeki tuhaf, donuk boşluğa tam anlamıyla yakışıyordu.

Ve sonra, hissetmediğimi fark ettim. Beklediğim gibi panik, gözyaşı, öfke yoktu. Sadece bir boşluk. Sanki uzun zamandır ısıtılmayan bir odadayım.

Ertesi gün, Elifi aradım. Elif kız kardeşim. Aramadı, cevap vermedi. Oysa her zaman açardı. O hızlı, tedirgin alosunu duyardım yine de. Aradım, tekrar aradım. Üçüncüde mesaj geldi: Esin, yoğunum biraz, sonra arayacağım.

Ama sonra üç gün sürdü.

Biz Elifle hiç bu kadar uzun konuşmadığımız olmamıştı. Aramızdaki on yıl her zaman hissedilirdi belki; Elif benden daha tez canlı, daha pervasızdı, sabahın yedisinde elinde börekle gelebilen, hayatını bana anlatmak için sabırsızlanan biri

Ama şimdi üç gün sessizlik.

O günleri beklemedim. Geçen ay Elifin doğuma giden bir arkadaşına hastane eşyası bıraktığını hatırladım. O gün yolu ezberlemiştim. Hemen aynı hastanenin yakınından geçerken, küçük bir parktaki sararmış çalılar dikkatimi çekmişti. Ne güzel demiştim içimden. Neden oraya gitmek istedim, neye inanmak istedim, bilmiyorum. Gittim.

Arabayı park edip ceketimi sıkıca ilikledim. Hava soğuktu. Sonbahar artık dişini gösteriyordu.

Alper hastanenin yan kapısından çıktı. Elinde bir demet çiçekle, telaşlı ve kambur yürüyordu. Çiçeklerin ambalajı ince bir naylondu, pembe ve beyaz. Gözüm, yıllardır ona ait olmayan bir rahatlığı yakaladı; sanki geride kalan onca yıldan sonra, bu adamı ilk defa dışardan izliyordum. Kapıdan yeniden içeriye girdi.

Bir yirmi dakika bekledim. Sonra Elif ana kapıdan çıktı. Yanında genç bir hemşire, önünde bir bebek arabası vardı. Elifin yüzünde, tam ismini bulamadığım, tuhaf bir hal: Hem yorgunluk, hem şefkat, hem de hayatına sahip çıkmanın gölgesi. Sadece sevgi değil, daha karmaşık bir şey.

İlerledim.

Başımızdan sert bir rüzgar geçti. Elif durup bana baktı. Hemşire arabayı kenara çekti. Aramızda birkaç adımlık mesafe

Esin, dedi Elif. Sesi sakindi, ama elini arabanın kenarında öyle sıktı ki, eklemleri bembeyazdı.

Merhaba Elif.

Bir süre sessizlik. Sonra Elif:

İçeri geçelim mi? Üşüdüm.

Ziyaretçi odası küçük ve kasvetliydi. Radyatör fazla ısınıyordu. Paltonu çıkarıp sandalyeye astım, oturdum. Elif ayakta kaldı. Hemşire arabayı dışarı çıkardı.

Benim geleceğimi biliyor muydun?

Hayır. Ama er ya da geç

Gözlerini yere çevirdi.

Esin, düşündüğün gibi değil. Taşıyıcı annelik, sana sürpriz yapmak istedik. Sen çocuk istiyordun, sağlığın

Sağlığım, diye tekrarladım, soru değildir.

Doktorlar Hani çocuk olamaz dediler ya O yüzden ben ve Alper karar verdik, sana hediye olsun dedik. Ben doğurup sana verecektim. Hep birlikte

Elif, dedim ve elini tuttum, ama susturdum. Annemin yüzüğünü görüyorum parmağında.

Başparmağında yüzüğü gördü. Sol elin dördüncü parmağında eski bir granat taşlı yüzük. Annemizden kalma, ince, oymalı, yirmi yıldır sırayla taktığımız yadigar. Ben üç yıl önce Elife vermiştim. Şimdiye kadar geri vermemişti. Kaybettim demişti.

Ama işte yüzük oradaydı. Düğün yüzüğü gibi

Elif, dedim usulca. Alperin koridorda bıraktığı evrakları bana ver. Dosyayı gördüm.

Elif cevap vermedi. Sadece ellerine baktı.

Koridora çıkıp dosyayı aldım. İçindekiler, bir tıp merkezinden alınmış sahte tıbbi raporlar: Esin Göktaş, primer yetmezlik tanısı, gebelik mümkün değil, doküman altı ay önce hazırlanmış. Ben Sağlık Ötesi kliniğine hiç gitmedim. Hatta iki yıldır kontrole bile gitmemiştim. Bunu Alper biliyordu.

Dosyayı masaya koydum, uzun süre baktım.

Bu sahte, dedim sonunda.

Kardeşim bakışlarını kaçırıyordu.

Kaç yıldır sürdürüyor Alper ve sen?

Elif sustu, ardından:

Yedi yıl.

Başımı salladım. Yedi yıl. Elif otuz sekiz, ben kırk sekizken başladı demek ki. O zaman biz yirmi üç yıl evliydik. Yirmi üç yıl ve kardeşimle başlamış Alperin hikayesi.

Daha fazlasını konuşmadan kalkıp paltonu giydim, çantamı aldım. Kapıdan çıkarken:

Annemin yüzüğünü, dedim. Bu hafta getir. Yoksa hırsızlık diye şikayet ederim.

Eve dönerken ağlamadım. Radyoyu açıp gelişigüzel dinledim, aklım başka yerde. Kırmızı ışıkta yanımda duran arabadan yüksek müzik geliyordu. Market alışverişinde patates kalmadı, yarın almalı diye düşündüm. Sonra yedi yılmış dedim kendi kendime.

Akşam Alper döndü. Suratında zor bir konuşmaya hazırlanan adam gerginliği vardı; demek ki Elif aramış. Valizi antreye bıraktı, paltoyu astı, mutfağa geçti. Çayımı içiyordum, camdan dışarı bakıyordum.

Esin, dedi.

Otur, dedim.

Karşıma oturdu. Bekledi. Sonra:

Biliyorum, bu dışardan kötü görünüyor

Alper, lütfen bana taşıyıcı annelikten ya da olmayan hastalıklarımdan bahsetme. Sadece gerçeği anlat.

Ellerini masaya dayadı. Dili döndüğünce, utanarak:

Evet, yedi yıl. Hiç planlamadım. Kendi kendine

“Kendi kendine oldu” demeyi bırak.

Sustu, sonra:

Çocuk çocuk benim. Yani ben baba olacağım. Elifle birlikte olmak istiyoruz.

Çayımı yudumladım, soğumuştu. Masaya bıraktım.

Çocuk gerçekten senden mi? diye sordum.

Saniyelik bir tereddüt, bunda bir gariplik vardı. O tereddüt içime ince bir ok gibi saplandı.

Tabii ki, dedi. Biraz fazla kısa, fazla çabuk.

Başımı salladım.

Gece, Alper salonda uyurken ve ben yatakta tavana baka baka, düşündüm. Elifi kırk beş yıldır tanıyordum. Hatırladım: İki yıl önce Elif bir şirkette çalışan Murata deli gibi aşık olmuştu. Ancak Murat başka bir şehre taşınıp aramayı kesmişti. Elif çok üzülmüştü o zaman. Sonra toparlandı gibi görünmüştü.

İşte şimdi bu detayı anladım. Sabahı bulduğumda parça yerine oturdu.

Eski arkadaşım Sibele Muratın telefonunu sordum. Sibel, Muratın numarasını verdi. O gün Elif, yüzüğü getirmeye geldiğinde doğrudan sordum:

Çocuk Murattan mı?

Elif bir an donup kaldı. Sonra:

Nereden bildin

Elif, sormuyorum artık. Murattan mı diyeceğim sadece.

Uzun bir suskunluk, pencereye döndü. Dışarıda biri köpeğini gezdiriyordu.

Gitmeden önce hamile olduğumu öğrendim. O ise bir anda kayboldu, cevap vermedi.

Alper?

O, beni seviyor. Çocuğu kendi çocuğu gibi büyütmek istiyor. Onun için sorun yok.

Elifin güzel profiline, kıvırcık saçlarına, annemin yüzüğünü çekmeceme koyuşuna baktım. O sırada hâlâ içimde bir cümle uğuldayıp duruyordu: Demek sevgi dedikleri buymuş? Yedi yıl yalan, şimdi açıklama var diye iyileşmiyor.

Hiçbir şey söylemedim. Masadaki bardakları kaldırdım, yüzüğü elime aldım.

Çık, Elif, dedim.

Bir süre bekledi, adımı sevgiyle söyledi; Esin, seni seviyorum dedi, sesi titikte.

Kapı ardından kapandı. Yüzüğü avucuma aldım. Annemin, ondan önce büyükannemin emaneti, solan bir yakut gibi parlayan o taş Yüzüğü orta parmağıma geçirdim. Babamı aradım.

Babam, Önder Bey, hemen açtı telefonu.

Esin, ne oldu? Sesin garip.

Baba, seninle konuşmam lazım. Gelebilir miyim?

Her zaman. Hadi gel. Hemen gel.

Beni çocukluğumun evi, Ataşehirdeki apartman dairesinde karşıladı. Babam mutfağa geçip hemen çay suyu koydu. O eski perdelere, raflardaki baharat kutularına, beş yıl önce değişen masaya baktım. Sabırla, detaylarıyla anlattım. Arabadan, hastaneden, yüzükten, Alperin tereddüdünden, Murattan, yedi yıldan

Babam sustu, uzun süre Sonra, kendi dünyasındaki sessizliğiyle:

Biliyorsun, Alper benim şirkette. Yıl oldu neredeyse iki.

Biliyordum. Alper, babamın inşaat şirketinde finans müdürüydü. O dönemde her şey aile içinde diye düşünmüştüm.

Onu çıkaracağım Esin. Usulüne uygun, sessizce. Hukuki zemin var, avukat bakacak. Sorun çıkarsa ona göre davranırım.

Baba, bunu ben istemiyorum

Seninle ilgili değil. Onun seçimi. Ayrıca Elif Onu seviyorum, evet kızım. Ama yaptığını kolaylıkla kabul edemem.

Senin onunla aranı açmanı beklemiyorum baba.

Bu bizim meselemiz. Sen kendi yoluna bak.

Kendi yoluma bakmak, bunca seneden sonra tuhaf geldi. Hep başkaları için bir şey yapmaya alışmıştım. Eşim, evim, arkadaşlarım, kardeşim, hepsi için koşturan, düzenli muhasebeci Esin Şimdi başka bir yol, bana ait bir yol gerekiyordu.

Dört ay sonra boşandık. Alper fazla zorluk çıkarmadı, sadece mal paylaşımı konusunda biraz tartışmak istedi ama babam güçlü bir avukat tuttu, konu kapandı. Ev bana kaldı. Aslında ilk peşinatı babam vermişti zaten.

Kasımda Alper taşındı. İki günde eşyasını topladı, sessizce. Ben o akşamlar dostum Cemileye gittim, evi boş görmek istemedim. Eve döndüğümde, kitaplığındaki boşluğa bakıp yılların ağırlığını hissettim. O boşluğa saksıdaki defneyi koydum Daha güzel oldu.

Aralık ayında, ilk karın düştüğü günlerde, nihayet adamakıllı bir tıp merkezine gittim. Sağlık Ötesi değil, adı bilinen bir yer. Tüm testleri yaptırdım, iki hafta bekledim.

Doktor genç bir kadındı; raporlara, sonra bana baktı. Her şeyiniz normal. Bu yaşa göre sonuçlarınız harika. Hiçbir zaman öyle bir tanı olmamış, olmaz da. Gayet sağlıklısınız.

Bir süre dinledim, başımı hafifçe salladım.

Duyuyor musunuz?

Evet. Teşekkür ederim.

Klinikten çıkınca, kapıda durup bir süre kar kaskatı cama vursun diye bekledim. Herkes aceleyle yürüyordu; bir kadın pusetle, yaşlı bir adam yanında tazı cins bir köpek

Demek her şey bir yalandan ibaretti. Anlayıp isyan mı etmeli, sevinmeli mi, acıyı hissetmeli mi? Hafif bir adımla park halindeki arabama yürüdüm.

Birden, lise yıllarımdan kalan eski tutku çıktı ortaya: kendi fırınımı açmak. Sıcacık, tarçın kokulu, küçük bir yer. Hayatım boyunca ertelediğim, nasıl olsa olmaz diye vazgeçtiğim hayal.

Bunun üzerine araştırmaya başladım. Makaleler, videolar Yakın mahallede kendi pastanesi olan Sevda Hanımla tanıştım. Koyu bir sohbet; kiralar, ruhsatlar, zorluklar, ilk altı ay çok sancılı geçer ama sonra yoluna girer

Korkma, dedi Sevda Hanım. Herkes başta korkar. Asıl korkmayanlardan çekin.

Uzun zamandır bir işi böyle heyecanla dinlememiştim. Babama anlatınca sessiz kaldı, sonra Bütçen yeter mi? diye sordu.

Baba, kenarda birikmişim var.

Ben borç vermiyorum, karşılıksız destekliyorum, niyetim o.

Teşekkür ederim baba.

Nisanda Ataşehirde bir apartmanda, eskiden eczane olan ufak bir dükkân buldum. Sahibi yaşını almış nazlı bir amca, ama fiyatı makuldü. Uzun vadeli bir mukaveleyle tutabildim.

İki ay süren tadilatta her gün oradaydım. Profesyonel fırın, buzluklar, sıcak renkli krem duvarlar. Cemileyle perdeler için tartışmamız bile şen şakrak geçti.

İsim düşündük: “Esinin Ekmeği.” Düz, sade.

Haziranda açtık. O gece doğru dürüst uyuyamadım. Beşte kalkıp karanlıkta fırına gittim. Ekmeğin ısısı yayıldıkça ferahladım. Açılış günü telaşlıydı. Karşı apartmandan komşular geldi, Cemile ve arkadaşı geldiler, yaşlı adam tazısını dolaştırırken uğradı. Öğleye doğru, sadece birkaç ekmek ve bir elmalı tartımız kalmıştı.

Gece eve döndüğümde yorgunum, fırın hamur kokuyordu. Aklımda huzurlu bir mutluluk: Sesli değil, sağlam ve kendi kendine yeten bir huzur.

Elifle hiç görüşmedik. Bazen sabah uyandığımda, günün belirsiz anlarında onu düşünmeden edemiyordum. Alnımda acı, içimde kırık. Kırk beş yıl aynı gövdeye bağlı iki dal gibi yaşadık. Bunu yok sayamazsın.

Baba ile Elif görüşüyordu, biliyordum. Bir gün arayıp şöyle dedi:

Onlarda kaldım geçenlerde. Torun iyi, sağlıklı bir delikanlı.

İyi, dedim.

Elif çok ağladı.

Bilirim baba.

Bir daha bu konu açılmadı. Babam arada fıruna uğradı, köşe masasında kahvesini içip gazetesini okudu. Yanına gidip sohbet ederdik. Hayat işte, gündelik ve güvenli.

Alperi hiç düşünmüyorum diyemem. Bazen bir anı gelip gidiyor: Ortak akşam yemekleri, Uludağa yapılan bir seyahat, valizi havalimanında kaybettiğimiz o komik gün Hüzün değil, sadece geçen bir gönderme. Sessizce geçip gider.

Babama konuyla ilgili sormadım; bir gün Bazı şeyler çıktı. Kötü değil ama tatsız. Sessizce çözeceğiz. dedi. Başımı salladım.

İçimde bir acı vardı. Çocuğum olmadı, ama olabilirdi. Ve asıl acı; otuz yıl boyunca yanımdaki adamın bunca yıldır çözmek istemediği, bana uydurduğu bu hikâyeyi kabullenmek

Ama acıyla da yaşamayı öğrendim. O odacık hep vardı. Şimdi altmışıma yaklaşırken; kaybettiklerim, içimde bir tortu, ama üstüne yeniden bir şeyler inşa edebilirdim.

Benim fırınım, sabah ekmek kokusu, tazı sahibi yaşlı adamın sürekli gelmesi, Cemileyle Cuma sohbetleri, babamın köşede kahve yudumlaması Hepsi bana dairdi, hayata bağlıydı.

Eylül sonuydu. Fırın üç aylık olmuş, kendimi orada evi gibi hissetmeye başlamıştım. O gün iş yoğun geçti, tedarikçi geldi, fırın bozuldu, ekler kuyruğu uzadı. Akşam hava almak için sokağa çıktım, havada serinlik

Yolun karşısında birini gördüm. Önce tanıyamadım. Sonra içim bir an ürperdi. Alperdi. Göz altları mor, daha da kambur Yanında bir bebek arabası, içinden çığlık geliyor. Alper, alnını ovuşturuyor, yorgunluktan tükenmiş gözlerle bakıyor.

Başını kaldırıp bana baktı.

Göz göze geldik. Bebek ağlamaya devam etti, rüzgar ilk sarı yaprakları sürükledi. Alpere bakıp hafifçe gülümsedim. Ne ona, ne geçmişe. Sadece içime, bildiğime

Sonra geri dönüp fırınıma girdim.

İçerisi ekmek, tarçın ve taze kahve kokuyordu. Kasada benimle çalışan genç yardımcım Asya, kalanları toparlıyordu.

Her şey tamam mı? diye sordu.

Tamam, dedim. Kaç tane kaldı?

Ekler bitti. Sadece iki elmalı tartımız kaldı.

Birini babam için ayır, yarın geleceğini söyledi.

Arka tarafa geçip önlüğümü çıkardım, asdım. Raflara, fırının sönük ışığına, annemin yüzüğünün o koyu kırmızı parıltısına iki saniye baktım.

Ve kapatma hazırlıklarına yardım ettim.

Dışarda hafif yağmur başlamıştı. Son kapanan ben oldum, kapıyı kilitledim. Bir süre yağmuru izledim. Karşıdaki apartmanın pencerelerinde ışıklar yanıyor. İçimde, elli beş yaşında yepyeni bir hayat yeşeriyordu artık: Kendi fırınım, sabah kahvem, babam, bir avuç dost ve annemin bana bıraktığı yüzük.

Artık tarifini adını tam koyamasam da, yeni bir yol başladı benim için. Basit bir mutluluk değil, ama gerçek, yere sağlam basan bir gerçeklik. Sancılar, kayıplar, kırgınlıklar hâlâ bir yerde vardı ama ben artık aralarından bir yol açmayı öğreniyordum. Belki öyle bir hayat; kırıklarla beraber, ama bana ait.

Ve yarın Yarın tarhunlu yeni bal ekmeği denemeliyim. Uzun zamandır istiyordum, hep ertelemiştim.

Yarına kaldı.

Rate article
Lifequest
Başkasının Parmağındaki Yüzük