Yüz Kilo Gelen ve Ucuz Kahve Kokulu Melek
Onkoloji servisinin oyun odasında derin bir sessizlik hâkimdi; arada bir sadece kağıtların hışırtısı ve keçeli kalemlerin cızırtısı bozuyordu bu sessizliği. Sanki camdan dokunmuş gibi narin bir hâldi bu çocuklardan çok büyüklere ait bir yoğunluk barındırıyordu içinde. Görev basitti: Herkes kendi Koruyucu Meleğini çizecekti. Çocuklar ellerinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyordu.
Genç gönüllü Ayşe için o gün sınavdı adeta. Alışkındı o, gerçek güzelliğe camilerdeki fresklerde, melekler incecik vücutlu, altın bukleli, cennet mavisi gözlerle bakardı insana. Ayşe masalar arasında dolaştıkça hayran kalıyordu: Mehmetin meleğinin elinde kocaman bir kılıç vardı; Elifinkisi ise bulut gibi kabarık kanatlara sahipti. Hepsi klasik, güzel ve… biraz birbirinin aynısıydı.
Sonra Zeynepe yaklaştı.
Küçük kız yedi yaşındaydı. Son kemoterapiden sonra kafası bilardo topu gibi pürüzsüzdü, teni ise neredeyse yarı saydamdı. Zeynep ince ince, dilini ucuna çıkararak resmine odaklanmıştı.
Ayşe, Zeynepin omzunun üzerinden bakınca şaşkınlıkla nefesini tuttu, neredeyse bir ses çıkarmamaya çalışarak.
Kağıdın üstünde, gökyüzü elçisinden çok farklı bir figür vardı. Koca göbekli, yuvarlak bir adam; neredeyse tüm kağıdı kaplamıştı. Kanadı yoktu. Gömleğinin altında devasa bir karnı, patatesi andıran kel bir kafası ve burnunun üstünde düğme gibi duran koca yamuk gözlükleri vardı.
Zeynepciğim diye sordu Ayşe dikkatlice, diz çökerek. Bu kim? Hani melek çizecektik ya?
O melek, cevapladı Zeynep hafif bir sesle ama kendinden emin bir şekilde, beyaz kalemle göbeği renklendirmeye devam ederek.
Ama… biraz farklı olmuş kelimeleri dikkatle seçti Ayşe. Neden kanatları yok? Ve… neden bu kadar kilolu?
Kanatları var, dedi Zeynep kesin bir ifadeyle. Sadece önlüğünün altında saklıyor. Kirlenmesinler diye. Burası bazen pis oluyor.
Ayşe gülümsedi, çocuk hayal gücü işte…
Koridorda sık sık ağır, hırıltılı bir soluk alışverişi duyulurdu. Uzaktan geliyordu, sanki bir tren yaklaşır gibi. Sürün sürün… Ağır adımlar atıldıkça halı neredeyse titreşiyordu.
Oyun odasının kapısı bir gıcırtıyla açıldı ve içeri o adam girdi.
Dr. Mustafa Ekinci, reanimasyonun başhekimi. Kocamandı, hem de nasıl… Göbeği üç kat sarkmış, üstüne giydiği beyaz önlük sürekli patlayacak gibiydi, yüzü terden parlıyordu, rengi neredeyse toprak gibi solgun. Kemik çerçeveli gözlükleri burnunun ucuna düşmüş, onları kalın parmaklarıyla yerine itiyordu alışkanlıkla. Üzerinden ucuz sigara, ter ve acı kahve kokusu yayılıyordu; üçüncü gündür buradaydı, nöbetçi odasında, göçmüş eski bir kanepenin üstünde uyuyordu.
Ayşenin gözünde sadece yorgun, bakımsız, yıllardır emekli olması gerekirken hâlâ çalışan bir adam olarak görünüyor; duşu da kesin unutmuştu sanki.
Eee, sanatçılar? dedi Mustafa Bey, sesi tam göbeğinin içinden duyuluyormuş gibi kalın ve titrekti. Hâlâ ayaktayız mı?
Ayaktayız, doktor amca! karşılık verdi çocuklardan cılız, neşeli bir koro.
Mustafa Bey sandalyelerin arkasına tutuna tutuna çocukların arasında ilerledi.
Serum bağlı, yüzü bembeyaz bir oğlanın başında durdu. Devasa elini nazikçe çocuğun alnına koydu.
Dayan, yiğidim, mırıldandı. Sonuçlar geldi. Halledeceğiz bunları.
Sonra Zeynepin yanına ilerledi. Ayşe, küçük kızın gözlerinin birden ışıldadığını fark etti. Zeynep, sigara ve kahve kokulu o ağır adama doğru ellerine uzattı.
Çiziyor musun? diye sordu Mustafa Bey. O kalın gözlüklerin ardından Ayşe, o an yorgun bir adamın değil, uykusuzluktan yanmış sapsarı mavi gözleri gördü birden.
Seni çiziyorum, fısıldadı Zeynep.
Mustafa Bey burun kıvırdı, gözlüğü düzeltti.
Beni mi? Valla kağıt dayanmaz!
Tam o sırada koridorda bir cihaz öttü. Acil alarm sesi.
Mustafa Ekinci bir anda değişti. Yorgunluk gitti, hırıltı yok oldu. İnanılmaz bir çeviklikle dönüp hızla çıktı kapıdan.
Herkes yerinde kalsın! diye bağırdı kapıdan. Selin, reanimasyon seti, çabuk!
Ayşe nefesini tutarak kaldı. Duvarın öte yanında bir telaş başlamıştı; kısa emirler, metal sesleri ve artık şefkatli olmayan, çelikten bir doktor sesi yükseliyordu.
Nefes al! Hadi! Bizimle kal! Nefes al!
O çığlık korkutucuydu.
Hem bir rica hem bir emirdi. Ayşe gözlerini kapattı. Korkuyordu.
Kırk dakika geçti. Sonu gelmeyecek kadar uzundu; sakız gibi uzadı sanki. Oyun odasında in cin top oynuyordu, çocuklar çizimlerini çoktan bırakmıştı. Herkes kapıya bakıyordu.
Kapı aralandı. Mustafa Ekinci kapının pervazına tutunarak içeri girdi. Saçına kadar ter içinde, önlüğü koyulaşmıştı, kolunda kan lekesi… Gözlüklerini çıkarıp gözlerini yorgun eliyle sildi, yorgunluğu suratına yaydı. Sonra inleyerek küçücük bir sandalye buldu, oturdu; sandalye onun altında acınası bir sesle sızlandı.
Başardık, dedi nefes nefese. Uyuyor.
Ayşe ona baktı. Bir anda, sanki gözlerinden bir sis örtüsü kalktı, gördü. Zeynepin çizimine, o beceriksiz koca adama, sonra da gerçek Mustafa Ekinciye.
Yağ, ter veya yorgunluk değildi gördüğü. O kocaman ağırlık, tam anlamıyla sevgiydi yeryüzüne demir atmış dev gibi, minik, narin çocuk ruhlarını burada tutmak için gerekirdi böyle bir kütleye. Altın kanatlı bir melek, burada işe yaramazdı fazla hafif, çocuklarla birlikte uçar giderdi.
Buralarda böyle gerekirdi: Ağır, sağlam, toprak ve kahve kokulu biri; büyük elleriyle kaçan hayatı yakalayıp Bırakmam! diye hırıldayan biri.
Kel başı lambanın altında bir hale gibi parlıyordu ama altından değildi bu haley, terden parlıyordu.
Zeynep sandalyeden indi. Kafasını eğmiş, oturan doktorun koca bacağına sarıldı daha yükseğe yetişemiyordu.
Demiştim dedi sessizce, Ayşeye yetişkin bakışlarla bakarak Kanatlarını saklıyor. Esmesin diye.
Mustafa Ekinci ağır elini Zeynepin kel başına koydu.
Elleri titriyordu.
Dayanın çocuklar, fısıldadı. Az kaldı.
Ayşe pencereye döndü, artık bakamıyordu. Korktuğu gözyaşları aktı sonunda. Körlüğünden utandı ağlarken. Parıltıda, zarafette güzellik aramıştı, oysa güzellik tam karşısında, kırık sandalyede oturuyordu; terli koluyla yüzünü silen, ağır, kendi halinde ve dünyadaki en kutsal insan olarak…



