O, On Yıl Gecikti

On yıl gecikti

Her şeyi doğru yaptığını sanıyordu. Üç katlı, eski bir apartmanın, Beşiktaşın arka sokaklarından birinde, basamakları ağır ağır çıkarken aklından geçen buydu. Paltosunun cebinde, “Zümrüt Kuyumcusu”ndan aldığı küçük kadife bir kutu vardı ve Okan, çıkarıp çıkarıp elini cebine atıyor, kutunun hâlâ orada olup olmadığını yokluyordu. Yüzük epey pahalıydı, bir saatten fazla seçmişti, tezgahtar kız en az beş kere farklı tepsilerle gelmişti, Okan ise her defasında yeniden incelemiş, tartmış, seçimini düşünerek, “Elif çok mutlu olacak” diye içinden geçirmişti. Mutlu olmalıydı da. On yıl, az buz bir süre değildi.

Sahanlıkta bir yerlerden tarhana çorbası ve kedi kumu kokusu geliyorduOkan burnunu çekip huzursuzca zili çaldı. Bu yıl kasım ayı huysuzdu; sabahtan beri ıslak, pis bir yağmur yağıyordu, Okanın elleri hâlâ ısınmamıştı. Sabırsızca ağırlığını bir ayağından diğerine aldı, bir daha kutunun üzerini yokladı.

Kapının ardından bir şeyler tıkırdadı. Sonra belirgin olarak erkek adımlarının sesi duyuldu, ağır ve kararlıydı. Okan önce anlamadı, sadece zihnine kaydedip bekledi.

Kapı açıldı.

Karşısında tanımadığı bir adam duruyordu. Orta boylu, tıknaz, orta yaşlarda, ev haliyle, ekose bir gömlek ve koyu renk pantolon giymişti. Okana sakin ve yabancısız bir gözle bakıyordu; sanki postacı gelmiş ya da apartmanda daha önce görmediği bir komşu gelmiş gibi.

Buyurun, kimi aramıştınız? dedi sessizce.

Okan gözlerini kırptı.

Ben Elifi arıyordum. Evde mi acaba?

Adam kımıldamadan başını içeriya çevirip adeta prosedür gereği seslendi:

Elif, sana biri gelmiş.

O birkaç saniye, Okana saatler gibi uzun geldi. Sonra, girişte Elif belirdi. Üzerinde krem rengi sıcak bir ev kazağı, saçları toplu, makyajsızdı ve, tuhaftır, eskisinden daha güzel görünüyordu. Parlak, şık değil de, bambaşka bir şey huzur dolu, içten bir ışıltıyla İçinde bir şeyler bambaşka olmuş gibi.

Elif onu görünce bir an duraksadı. Okan onun yüzünde yazanları okuyamadı; ne mutluluk, ne de kızgınlık vardı. Sessiz, kapalı bir şey sadece.

Okan, dedi Elif. Gelmemen gerekiyordu.

Ağzını açıp kapadı. Adamı, sonra tekrar Elifi süzdü.

Bu kim? dedi, ama içten içe anlamıştı, anlamaya başlamıştı en azından; sadece kabullenmek istememişti.

Bu Tolga, dedi Elif sakinlikle. Burada yaşıyor.

Hayat işte böyleymiş. Bazen fazla açıklamaya gerek yoktur. Titreme, özür, gözyaşı olmayan tek bir cümleyle her şey anlatılır. “Burada yaşıyor.” Ve Kasım ayında paltosuyla, cebinde yüzük kutusuyla, apartman boşluğunda öylece kalırsın; için uyuşur, sırtından bir soğuk tırmanır, içeriden ise mis gibi mercimek çorbası kokusu gelir, sıcaklık yayılır.

Okan çok net duyuyordu bu kokuyu. Mercimek çorbası. Tıpkı Elifin yıl dönümlerinde pişirdiği gibi; o geldiğinde, Elif mutfakta koşturur, Okan ise mutfakta oturur, içinden: “Bak, böyle birini buldum, evde, bekleyen, benden başka kimseye ihtiyaç duymayan biri,” diye düşünürdü.

Yanılmıştı.

Beni bırakmaz, hep yanında derdi yıllarca. Kırkına bir kala hâlâ aynı fikriydi. Kim ister ki, diyordu, benden başka kimi var? Hiç test etmediği bir güvenle kendinden emindi.

Elif, bir dakika, konuşmam lazım seninle, dedi. Çok önemli.

Dinliyorum seni, dedi Elif.

Burada olmaz, dedi Okan göz ucuyla Tolgayı işaret ederek.

Tolga yerinden bile oynamadı. Sadece bir adım geride durmuştu ve bütün olan biteni sükûnette izliyordu. Okan ona karşı tarif edemediği bir şey hissetti; öfke denemez, daha çok rahatsız bir korku karışımıydı.

Tolga senin kim olduğunu biliyor, dedi Elif. Söylemek istiyorsan burada söyle.

Bir an sustu Okan. Sonra kutuyu cebinden çıkardı. Lacivert, kadife, üzerinde “Zümrüt” yazan altın yaldız baskı

Sana evlenme teklif etmeye geldim, dedi. Çok önceden olmalıydı ama geç kaldım. Birlikte olalım, evlenelim istiyorum.

Elif kutuya baktı. Almadı. Sonra gözlerini Okana çevirdi; Okan, o bakışlarda şaşırtıcı bir şey gördü. Ne kırgınlık, ne zafer, ne de sitemdi. Daha çok, yorgun bir acıma vardı.

Onu kaldır Okan, dedi sessizce.

Elif

Lütfen, kaldır.

Kutuyu cebine koydu Okan, elinin titrediğini yeni fark etti.

Bitti yani? dedi, neredeyse kaba bir sesle.

Bitti, dedi Elif. Kusura bakma böyle olduğu için. Ama bilmeliydin, bir gün her şeyin değişeceğini.

Haber verseydin en azından.

Defalarca söyledim. Başka bir şekilde, başka kelimelerle ama söyledim. Duymazdan geldin.

Elif bir an daha bakıp başını hafifçe eğdi, sanki içindeki bir cümleyi tamamlıyor gibi:

Hoşça kal, Okan.

Kapı kapandı. Ne sertçe, ne aceleyle. Sadece sessizce kapandı, anahtar sesi duyuldu. İçeride bir tabak şıngırdadı, çorba kokusu yeniden yayıldı, sonra her şey sessizliğe büründü.

Okan, üç dakika kadar o apartman boşluğunda öylece durdu. Sonra aşağı indi, sokağa çıktı, dört yaşındaki gri “Ege” marka arabasına bindiher zaman övünürdü arabasıylave uzun süre camdan yağan ıslak kara bakarak oturdu.

Cebindeki yüzük kutusu ateş gibi yaktı ellerini.

Okan, ilk günler her şeyi düzeltebileceğine inandı. O, sorun çözmeye alışmış biriydi. Bir inşaat firmasındaadı “Granit”titicari projeler bakıyordu, anlaşmayı, inadı, mücadeleyi iyi bilirdi. Hayat ona tek kuralı öğretti: “Doğru aracı seçersen her sorunu çözersin.”

Bir araç bulması gerekiyordu.

Ertesi gün Elifi aradı. Kadın hemen açtı, bu biraz tuhaf geldi ona.

Konuşmamız lazım, dedi Okan.

Dün konuştuk Okan.

Gerçekten bir konuşmamız lazım. Yüz yüze.

Neden?

On yılı böyle bir kalemde silemezsin. Neler yaşadık birlikte.

Kısa bir sessizlik. Sonra Elif dedi ki:

Hiçbir şeyi silmiyorum. Onlar yaşandı. Ama şimdi başka bir zamanda yaşıyorum.

O adamla mı?

Evet.

Altı aydır tanıyorsun onu, sadece altı ay.

Seni on yıl tanıdım, Okan, dedi Elif sakince. Eee, ne oldu?

Okan cevap bulamayınca, Elif “Hoşça kal” deyip kapattı. Okan bir süre telefona bakıp, nerede hata yaptığını düşünmeye çalıştı. Bulamadı.

Üç gün sonra “Nergis” çiçekçi dükkanını arayıp, devasa bir buket siparişi verdi. Sadece buket değil, görkemli, beyaz gül ve lisyantusla Kapıdan zor geçsin diye özellikle yüz bir gül seçti. Kadınlar tek sayıları sever derlerdi. Kurye, Elifin çalıştığı kütüphaneye, Beyoğlundaki Salkım Sokaktaki müdüriyetine teslim etti. Bilerek iş yerine göndermişti; insan içinde mahcup olur, belki ağlar, diye umut etti.

Notu kısa tuttu: “Affet beni. Aptallık ettim. Bir şans daha ver.”

Elif akşam kısa bir mesaj attı: “Bir daha ofise çiçek gönderme. Bana garip geliyor.”

Üç kere okudu mesajı. Garip. Ne “teşekkür ederim”, ne “dokundu”, ne de “düşüneceğim”. Sadece: Garip.

Okan telefonu fırlatıp mutfağa gidip çay koydu. Camdan dışarıya baktı. Kasım inadına ıslaktı, ağaçlar çıplak, lambalar sönük, asfalt ıslak. Havanın soğuğu sanki içeriye de sızmıştı, oysa kombi tıkır tıkır çalışıyordu.

Geçmişi düşünmeye başladı. Kendini haklı çıkarmak için değil, sadece hatırlamak için. Tanıştıklarında otuz yaşındaydı, Elif yirmi sekiz. Ortak arkadaşlar vasıtasıyla bir doğum günüydü. Okan, “Granit”te daha yeni yeni tutunuyordu, hırslı, sabırsız, kariyer ve para dışında bir şey düşünmeyen biriydi. Elifi ilk görüşte beğenmişti. Sinemalardaki gibi değil, başka bir özü vardı. Sakin, akıllı, dinlemeyi ve yanında sessiz olmayı bilen biri O yüzden farklıydı.

Çıkmaya başladılar. Büyük konuşmalara acele etmedi, Elif de baskı yapmadı. O da “böyle rahattır” dedi hep. Soracak kadar dikkat etmedi belki de.

Bazen Elif, “Okan, bizi bir yıl, beş yıl sonra nasıl hayal ediyorsun?” gibi sorular sorardı. Okan cevapsız bırakmaz, ama yuvarlak geçiştirirdi. Elif ise susardı. Okan, bunu rıza sanıyordu.

Yılbaşları vardı, bazen onla geçirirdi, bazen arkadaşlarıyla kayak yapmaya giderdi. Şubatlarda Elifin doğum gününü hiç unutmazdı ama çoğu zaman sadece arar, uğramazdı, “iş var” derdi. Elif “olur” derdi, Okan da “anlayışlı biri, iş başka” derdi.

Şimdi, mutfakta soğuk çayla birlikte, bambaşka hissediyordu.

Beklemişti Elif. Yıllarca “artık söyleyecek” diye beklemişti. Okan ise “Her şey zaten belli, konuşmaya ne gerek var?” diyerek hiç konuşmadı. Ama dürüstlük gerekirse, hep bir kapı açık bıraktı; ya biri çıkar, daha parlak olur, ya da hayat başka bir fırsat sunar Yedek oyuncu gibi tutmadı onu; sadece net seçmedi. Oysa Elif seçimi bekledi.

Beklerken büyüdü.

Okan bunu hemen fark etmedi, zaman aldı. Eski Elif daha yumuşak, daha tedirgindi, gözlerinde hep soru olurdu. Şimdi doğrudan bakıyor, net konuşuyor, fazladan açıklamaya gerek duymuyordu. Sanki içinde bir şey doğrulmuştu.

Okan, üniversiteden beri tanıdığı arkadaşı Leventi aradı.

Elif başka biriyle yaşıyor, dedi Okan. Altı aydır.

Yeni mi öğrendin? dedi Levent.

Evet Sen biliyor muydun?

Az çok duydum ama senin haberin var zannettim.

Yoktu.

Okan, dedi Levent duraksayarak, belki de mantıklı. Son yıllarda Elife çok da ilgi gösterdiğini zannetmiyorum.

Okan devam etmek istemedi, kısa kesti.

Mantıklıymış, diye düşündü. Levent iyilik olsun diye diyordu muhtemelen. Ama Okan “mantık” duymak istemiyordu. Olmuşu geri almak istiyordu.

Sonraki hamlesi en saçmasıydı belki ama o an öyle düşünmüyordu. Elifin numarasını çevirdi:

Beş dakika in. Apartmanın önünde bekliyorum.

Uzun bir sessizlik. Sonra sordu:

Neden?

Lütfen gel çık.

Elif aşağı indi, montunu giymiş, beresi başında, elleri ceplerinde. Okan, planladığı gibi dizinin üzerine çöktü, ıslak kaldırımlara aldırmadan kadife kutuyla tekrar evlilik teklif etti.

Hava en az sekiz dereceydi, ayaz. Bir kadın köpeğiyle geçerken durdu, gülümsedi, elini kalbine koydu. Okan, Elifin de aynı duygusunu paylaşacağını umdu.

Elif üç saniye baktı. Sonra sessizce:

Kalk lütfen, dedi.

Elif

Kalk, hasta olacaksın.

Okan ayağa kalktı. Dizindeki soğuk suyu hissetti.

Anlamıyorsun, dedi Okanciddiyim, hazırım. Aile olmak istiyorum, seninle bir hayat

On yıl önce de ister miydin? dedi Elif. Sitem için değil, sanki ikisi de cevabı biliyormuş gibi.

O zamanlar düşündüğüm gibi düşünmüyordum.

Biliyorum, dedi Elif. Yorgun ama sevecen bir sesle. Sana kızmıyorum, Okan. Gerçekten. Sadece bitti. Eskisi yok. Şimdi başka bir hayatım var.

“Seni seviyorum” desem?

Bakışlarını kaçırdı.

Bir faydası yok, dedi Elif. “Çünkü kelimeler, hiçbir şey ifade etmez arkası yoksa. Şimdi sevmek kolay, kaybettiğinde seviyorsun. Ama iyi giderken, seçim yapmak varken yapmayıp da şimdi sevmenin manası yok.”

Köpekle kadın ise çoktan uzaklaşmıştı. Girişin üzerindeki lamba titriyordu. Okan, Elifin montunu, numarasını, hangi tarihte aldığını, kışı sevip sevmediğini bilmediğini ilk defa düşünüyordu. On yıl ve en temel şeyleri bilmemişti.

Eve git artık, dedi Elif sessizce. Geç oldu, hava soğuk.

Arkasını dönüp apartmana girdi. Metalik bir sesle kapı kapandı.

Okan biraz daha kaldı. Sonra arabasına gitti.

Aralık ayında tekrar aradı, birkaç kez. Elif yine kısa, sakince cevapladı, asla kabalaşmadan ama umut da vermeden. Bir keresinde ortak geçmişlerinden, unutulamayacak anılardan bahsederek duygusallık yapmaya çalıştı. Elif:

Atamayız onları, doğru. Ama orada da yaşamak istemiyorum, dedi.

Bir kez de acındırmaya çalıştı. “Uyuyamıyorum, işten keyif almıyorum, yaşamak zor geliyor,” dedi.

Elif sonuna kadar dinledi, sonra:

Okan, bu geçer. Gerçekten. Sen güçlü birisin, atlatırsın.

Hafifletemiyor beni.

Biliyorum. Ama sana istediğin yardımı edemem. O artık bende yok.

Bir anlık öfkeye kapılıp

Peki o Tolga nasıl bir adam? Nereden çıktı, ne iş yapıyor, kimsin sen? diye çıkıştı.

Biliyorum, dedi Elif basitçe.

Altı ayda mı?

Okan, altı ayda insan tanınmaz mı diyorsun?

Sustukça Elif ekledi:

On yılda tanınır mı zannediyorsun?

Yine cevapsız kaldı. Vedalaşıp kapattı.

İşte tam o zaman aklına, şimdi pişman olduğu bir fikir geldi, ama o an mantıklı gelmişti: İnternetteki “Kalkan Dedektiflik” ajansını buldu. İnsan araştırma, takip işlerinde uzmanlarmış. İçini rahatlatmak için kendini, “Hakkım var, Elifin birlikte yaşadığı adamı bilmek istiyorum,” diye ikna etti.

Ofisleri Karaköy tarafında, gözden ırak yerdeydi. Okan öğlen arası gitti. Onu karşılayan, yaşını almış, kelimsi, yorgun bakışlı bir adam: Cemal Bey.

Anladım, dedi Cemal Bey. Standart araştırma. Geçmiş, işyeri, açık kaynak finansal durum, çevre, adli sicil. Gerekirse bir-iki hafta gözlem.

Takip edin, dedi Okan.

Ne arıyoruz özellikle?

Kim olduğunu bilmek istiyorum.

Cemal Bey alışkanlıkla başını salladı, peşin ödeme istedi, bildiklerini aldı. Okan da elindeki tüm bilgileri verdi.

Bir buçuk hafta sonra “Kalkan”dan aradılar. Cemal Bey kısaca konuştu.

Tolga Korkmaz, kırk altı yaşında. “Birlik Makina”da bakım ustası, yirmi senelik çalışan. Boşanmış, bir yetişkin kızı var, görüşüyorlar. Kuzey Mahallesinde gayrimenkulü var, ama Elifin evinde kalıyor son dönem. Adli kaydı, borcu yok. Hafta sonları kızıyla, bazen Elifle birlikte vakit geçiriyor. Sakin ve düzenli bir hayatı var. Endişelenecek bir şey bulamadık.

Okan sustu.

Hiç mi bir şey yok?

Yok, sıradan biri. Sakin, düzgün biri.

Teşekkür etti, kalan parayı ödedi, ofise geçti. Yol boyunca susarak, “Sıradan biri,” diye düşündü. Makine ustası, zengin değil, özel de değil Okanın kıstaslarıyla. Ama Elif, onunla yaşıyor, mercimek çorbası pişiriyor, hayat kuruyor.

Bunun neden bu kadar dokunduğunu anlamıyordu.

Sonra yine aradı Elifi. Kendi de neden aradığını bilmiyordu.

Bakım ustasıymış fabrikada o, dedi.

Sessizlik.

Nereden biliyorsun? dedi Elif. İlk kez sesinde bariz bir rahatsızlık vardı.

Okan yanlış yaptığını anladı, ama geri dönemedi.

Araştırdım.

Uzun bir duraksama. Sonra sesi kararlı, sert ama öfkeli değil:

Okan, bu kadarı fazla. Takip mi ettirdin?

Sadece öğrenmek istedim.

Neden?

Ne bulduğunu anlamak için.

Bu şekilde anlayamazsın, dedi Elif. Çünkü anlam aradığın yerde yazmaz.

Elif

Lütfen bir daha arama. Rica ediyorum.

Ciddi misin?

Evet. Eğer bir daha ararsan, artık cevap vermem.

Kapattı.

Okan, arabasında yeni, soğuk başka bir duyguyla kaldı. Öfke-değil, kin-değil; daha aşağıdan, daha gerçek bir şey. Sanki dünyanın zemini daha gevşekleşmişti.

Yine de aradı. Beş gün sonra, yılbaşı arifesinde, her yer ışıklarla doluyordu, marketler, müzik, koşturmaca Süpermarket “Yıldız”da alışveriş yaparken, içini bir dalga kapladı. Numarasını çevirdi.

Elif açmadı.

Mesaj attı: “Şimdiden iyi yıllar. Her şey için affet.”

Bir saat sonra cevap geldi. İki kelime: “Sana da.”

İçeriğinde ne olduğunu bilmiyorduaffetmek mi, nezaket mi, sadece insanca bir sıcaklık mı? Defalarca okudu.

Yeni yılı Levent ve eşiyle, birkaç ortak arkadaşla geçirdi. Fazla içmedi, sohbet etti, gerekli yerlerde gülümsedi. Leventin eşi Zerrin, Okana sıkıntılı biriyle konuşur gibi dikkatli bakıyordu.

Gece birde balkona çıktı. Ocak ayı buz gibiydi. Okan dalgaların arasında Elifin şu an nerede olduğunu düşündü. Muhtemelen evde, Tolga ile birlikte, şampanya, belki bir tencerede çorba Sıcak bir ortam.

Kendine: “Geçen yılbaşını neredeydim?” diye sordu. Arkadaşlarıyla Uludağa gitmiş, bir Ocak akşamı Elifi sadece telefonla aramıştı, kısa kesmişti. O zaman, Elifin ne kadar az, ne kadar çekingen cevap verdiğini fark etmemişti.

Levent yanına geldi.

Her şey yolunda mı?

Yolunda.

Pek öyle durmuyorsun.

Düşünüyorum, dedi Okan.

Elifi mi?

Bu işin nasıl böyle olduğunu.

Kısa bir sessizlik. Sonra:

Okan, hiç düşündün mü, Elif senden de bir şeyler bekledi bunca yıl? Ona kolay olmadı.

Şimdi anlıyorum.

O iyi biriydi, dedi Levent. Hep öyle dedim.

Evet, dedin, diye onayladı Okan.

Birlikte biraz daha sessizce beklediler. Sonra içeri girdiler.

Ocakta tekrar aradı. Elif cevap verdi, beklemediği bir şeydi bu.

Sen bana, yıllar öncesinde birkaç kez, aile olmak, netlik istiyorum demiştin. Ama duymadım gibi davrandım.

Evet, dedi Elif.

Neden daha önce gitmedin? Neden bekledin?

Uzun bir sessizlik Sonunda Elif sessizce yanıtladı:

Çünkü seviyordum. Değişirsin diye bekledim. Var olanı atmaya kıyamadım. İnsanlar, aslında, beklemeyi kesmek için çok uzun süre beklerler.

Sonra ne oldu?

Sonra bir gün fark ettim ki, artık seni değil, senden başka biri olmanı bekliyorum. Ama öyle biri yok. Sen, olduğun gibi varsın. Karar gerekiyordu.

Ve sen verdin.

Evet, kolay olmadı ama verdim.

Okan sustu:

Tolga iyi biri mi?

Çok iyi, dedi Elif hiç tereddütsüz.

Mutlu musun?

Bu defa biraz daha uzun sürdü yanıtı:

Huzurluyum, dedi Elif. Herhalde bu, mutluluk dediği şeyin kendisi. Sürekli kötü bir şey beklememek, yanında hep kalacak birini bilmek Ne zaman “fazla yük oluyorum” diye düşünmeden huzurla yaşamak.

Bir şey, Okanın içinde kıvrıldı, ayrıntısına inmek istemedi.

Bana yük oldun mu sanıyordun?

Sık sık, dedi Elif sakince. Planlarını son dakika değiştirdiğinde. Tatillerde her yerde olup yanımda olmadığında. Gelecek hakkında sorduğumda hep kaçamak cevap verdiğinde. Küçük şeyler, ama çoğalınca büyük oluyor.

Dinledi, bölmedi.

Bunu seni üzmek için söylemiyorum, dedi Elif. Sen kötü biri değildin Okan. Ama bana ait değildin.

Bana ait değildin Üç kelime, bir kitabın son cümlesi gibi.

Tamam, dedi Okan. Rahatsız ettiysem affet.

Etmiyorsun, dedi Elif. Sadece kendinle hesaplaşıyorsun. Normal.

Vedalaştılar. Bu defa Elifin sesi daha sıcak, kırgın değil, ona saygı duyan bir ton vardı. Çünkü Okan, bu defa zorlama pazarlık yapmamış, gerçekten anlamaya sormuştu.

Birkaç hafta boyunca Okan tekrar aramadı. Çünkü kolaylaştığı için değil. Sadece, her şey biraz daha açık olduğu için. Artık anlıyordu olanı: Önceden zaman biriktirdiğini sanıyordu, sanki cebindeki para gibi. Otuz yaş, daha gencim derdi. Otuz beş, hâlâ zamanım var. Kırk, işte o zaman ciddi düşünürüm. O düşünürken, bir başkası yaşadı; Elife sahici şeyler söyledi, Elif onu duydu.

Şubatta işi dolayısıyla Elifin Beşiktaştaki apartmanın önünden geçerken istemsizce yavaşladı. Birkaç saniye yolun kenarında durdu. Sıradan bir apartmandı, köşesi dökülmüş, yandan çocuksuz bir oyun parkı, çıplak ağaçlar Üçüncü kattaki pencereden bir siluet geçti, kim olduğunu seçemeden hemen gitti.

Martta işyerinden bir arkadaşı, Deniz, yeni nişanlanmıştı, evlilik teklifiyle ilgili günlerce konuşuyordu. Okan dinledi, kutladı. Deniz, “Ağabey zor bir halin var” dedi.

Nasıl bir hâl?

Bilmiyorum. Düşünceli.

Zamanında yapmak lazım her şeyi, dedi Okan.

Deniz güldü, kendi şakası sanıp uzaklaştı.

Bu yıl bahar çabuk geldi. Mart sonunda sıcak oldu, kar erken eridi, şehir aydınlandı. Okan akşamları mutfakta kahveyle cama bakıyordu, aklında bir şey olmadan.

Kafasını anahtarlara taktı.

Garip, ama düşündüğü şey bu oldu. Elifin evinin anahtarlarını yıllar önce vermişti, altı yıl kadar önce. Ama Elif hiç habersiz girmezdi, Okan önceden aramazsa bile. Okan ise Elifin evinin anahtarını hiç istememişti, Elif de hiç vermemişti. Yıllar sonra, işte şimdi, bunun da bir şeyleri anlattığını anladı. Belki de, bilmeden iletilen bir “dışarıda kal” duygusu vardı. Kendi kendine oluşturmuş olmalıydı bunu.

Nisan sonu, tamamen tesadüfen Elifle karşılaştı. “Sayfa Kitabevi”nde, Sıraselviler Caddesinde; Okan iş için bir kitap bakıyordu, Elif ise roman köşesinde, açık renk trençkotuyla, oldukça huzurlu görünüyordu. Okan, çocukça bir telaşla yanına gitti.

Merhaba, dedi.

Merhaba, dedi Elif.

Birer saniye durdular. Okan, Elifin yüzünde ne is çıkarıp ne de gerginlik gördü; sadece eski bir tanıdıktan kalan nötr bir anı.

Nasılsın? diye sordu Okan.

İyiyim. Sen?

İyi. Çalışıyorum.

Anladım.

Sessizlik vardırahatsız edici olmayan, sade bir sessizlik.

Yazın Tolgayla tatile gideceğiz, dedi Elif. Hiç Karadenizde bulunmadım, bir deneyelim dedik.

Güzel, dedi Okan. Başka kelime bulamadı.

Elif hafifçe gülümsedi, kitabı aldı.

Görüşürüz Okan. İyi şanslar.

Sana da, dedi Okan.

Elif kasaya gitti. Okan üç saniye izledi, sonra kendi aradığı kitabı buldu, göz gezdirip aldı. Dışarı çıktı.

Nisan güneşi, ilk filizler, hafif esinti Okan mağaza kapısında bir süre sokağı izledi. Geçenlerin yüzünde ilkbaharın o umut ifadesi vardı.

Az sonra Elif dışarı çıktı, önünden geçti, bir kez daha kısaca başını salladı. Rahat adımlar, trençkot hafif uçuşuyor, kitap kolunun altında Bir anda arkasına döndütelefonu çalmıştı, çıkardı ve birine gülerek bir şeyler söyledi, muhtemelen Tolgayaydı.

Okan, Elif köşede kaybolana kadar arkasından baktı.

Cebinden hâlâ yanında taşıdığı kutuyu çıkardı. Neden, bilmiyordu; belki alışkanlık, belki umut. Açtı. Yüzük hâlâ, taze, sade, minik pırlantayla parlıyordu. Güzel bir yüzüktü, pahalı ve özenle alınmıştı.

Kutuyu kapadı. Cebine geri koydu.

Arabaya yürüdü.

O akşam, dört yıl önce aldığı ve övündüğü, Zehra Sokaktaki güzel dairesinde pencereden dışarı baktı. Her şey yerli yerindeydi, ama bir sessizlik vardı artık.

Zamanı kaçırmanın ne demek olduğunu düşündü. Felsefi anlamda değil; çok pratik, elle tutulur bir kayıptı bu Bir şeyi, canlı ve sıcak olanı, elindeyken bıraktığını fark etmek gibi. Kaçmaz sandığı şeyin, usulca uzaklaşması gibi. Çünkü canlı olan yerinde kalmaz; büyür, değişir. Elif de büyümeyi seçmişti.

Okan: “Ben neyi seçtim?” diye sordu kendi kendine.

Kolaylığı seçmişti. Biri var diye, ama sahip çıkmadan. Bağlanmanın riskini hep ötelemişti. Bunu “mantık” diye adlandırıyordu, ama aslında korkaktı. Kasıtlı değil, nevrotik de değildi; ama neticede, korkaktı.

Kutuyu aldı, çekmeceye kaldırdı. Kapağını kapattı.

Mutfağa geçip bir bardak su içti. Dışarıda bahar devam ediyordu; çocuklar, bir yerlerde müzik, toprak ve eski çürük yaprak kokusu. Her şey hâlâ, cam arkasında gibiydi.

Okan pencereye dayandı, gözlerini kapadı.

“İşte,” dedi, “işte böyle oldu.” On yıl Ve arka bahçede kalakalmıştı, Elif yedek oyuncu değildi, asıl kendi elini kolunu bağlamıştı. O “özgürüm” sanarken, Elif gerçek özgürlüğü, kendi seçtiğini bulmuştu. Şimdi, başkasının baharı odasının camından gıyabında izliyordu.

Sonrasını bilmiyordu. Büyük ihtimalle hayat devam edecekti; iş, toplantılar, yeni insanlar Belki bir gün bir başkası olurdu. Belki de her zamanki gibi, hatalardan ders aldığını söyleyip, yeni hatalar yapardı. Yine de, en azından, bu defa ertelemezdi.

Elif, şimdi evdedir diyordu içinden. Yemek yapıyordur belki, ya da yeni aldığı kitabı okuyordur. Tolga yanında, sessiz, emin bir adam Kapıyı Okana açan ve ona kızmadan sadece bakarak, ne kendini ispat etmeye, ne de korkmaya ihtiyaç duyan bir adam. Elifi zamanında bulmuş ve değer vermiş biri, Okanın Elifle hiç başaramadığı şey.

Okan, Tolgaya kıskanmadığını fark etti. Ya da az kıskanıyordu ama bundan çok, Elife bir saygı duyuyordu. Güzel, huzur dolu, adil bir seçim. Ne dram, ne intikam, ne de göz üstüne gösteriş. Elif, sadece büyümüş ve seçmişti.

“Şu anda seviyorsun çünkü kaybettin,” demişti ya Elif bir gün soğukta. “Oysa önemli olan, işler yolundayken, seçebilecekken sevmek.”

Tamı tamına doğruydu.

Okan, güzel ve sessiz evinde oturup düşündü: “Başka türlü seçebilirdim.” Üçüncü yıl, beşinci, yedinci Her doğum gününde, her yılbaşında, tatilde, Elifle ilgili gelecek sorularından kaçarken Defalarca seçebilirdim. Artık seçim şansı kalmadığında, bu gerçeğin berraklığı başka türlü ortaya çıkıyordu. Asıl sıkıntı bu işte.

Bu, geç kalmış pişmanlık olmalıydı. Sessizdi, derinden, sahici, sesi yüksek olmayan Sadece, zamanın geçtiğini, eldeyken tutmadığını, “sonsuz” sandığını fark edişti.

Ayağa kalktı. Mutfağa geçti. Çay koydu. Su kaynarken ocağa bakıp düşündü: Mercimek çorbası yapmayı öğrenmeli. Aptalca, ama hüzünlü bir düşünceyle gülümsedi.

Çay hazır olunca bal kattı, çünkü bir yerlerde balın huzur verdiğini okumuştu. Salonda oturdu. Dışarısı karanlıktı; sokak lambaları, karşı dairelerin ışıkları

Camdan, başkalarının hayatı görünüyordu. Bir yerde yemek yeniyor, bir yerde biri oradan oraya dolaşıyor, başka bir yerde televizyon ışığı yanıyor. Çok sıradan, ama şimdi başka türlü farkındaydı.

Anahtarları düşündü yeniden. Hiç Eliften anahtar istememişti. Çünkü ihtiyacı yok sanıyordu. Şimdi ise o kapı, artık anahtarla değil, başka bir şeyle kapalıydı; açılması olanaksız bir şeyle.

Çay kupası ellerini ısıtıyordu. İki eliyle birden, hareketsiz oturdu öylece.

Düşündü: Geri döndürülemeyen şeyler var. İnsanlar kötü olduğu için değil; zaman ileri akar, biz ise, sanki sabitmiş gibi davranırız. Ama o hiç durmaz; insanlar da değişir, büyür, karar verir. Gecikirsen, elini çabuk tutmazsan, bir başkası yanında olur. Bu ihanet değil, haksızlık değil sadece hayat.

Kupayı masaya bıraktı.

Dışarısı sessizdi. Nisan bu yıl iyi geçti; don olmadan, sert rüzgarsız, sadece ılık bir gece.

Hayat devam etmeli, diye düşündü. Çünkü kolaylaştığı için değil, her şeyi anladığı veya düzeldiği için değil, başka yolu olmadığı için. Hayat, kayıplarının hesabı tutulana dek beklemiyor.

Bir gün bir daha yanında önemli biri olursa, bu defa ertelemeyecekti. Bilge olduğu için değil, çok iyi bildiği için: kapısı kapalı bir eve, çok geç durumda, fayda sağlamaz.

Masanın kenarından kalktı. Kupasını yıkayıp bıraktı.

İşte hepsi bu, dedi içinden. Ne Elife, ne Tolgaya, ne hayata kırgın değil artıksadece sessiz, soğuk bir kabullenme: Bu yaşandı, adil, doğru. Kendisi için, belki henüz değil, ama doğru.

Mutfaktaki ışığı kapatıp salona geçti.

Bir yerlerde çekmecede küçük kadife kutu duruyordu. Belki yarın “Zümrüt”e geri götürürdü. Ya da hazır hissettiğindePerdeyi aralayıp sokağa bir kez daha baktı. Islak asfalt, kaldırımda yanıp sönen bir lamba, ileride bir kedi. Sessiz ve boş.

Okan, küçük kutunun üzerindeyken, kendi kendinebelki hayatında ilk defaartık bir şey istemediğini, bir daha olmuşları döndürmek istemediğini fark etti. Bir zamanlar hayatının merkezinde saydığı, şimdi arkasında kalan bir hikâye vardı; yutkunup iliklerine gömdü. Acısı sanki bir ağırlık gibi, ama şaşırtıcı biçimde hafifti deçünkü yerine konabilecek yepyeni sayfalar, adı konmamış olasılıklar vardı.

O an, pencerenin pervazında elleri ile tuta tuta, bir tür sessiz söz verdi kendine: Bir daha bir yeri “yarım” bırakmak yok. Bir daha kimsenin sevgisini avuçlarında tutmaya cesaret edemezse, yine kaybolacak bunu biliyordu. Ve belki de, hayat tam da böyle sınanıyordu insanı; kayıplarla, pişmanlıklarla, evlerin geride kalan kutularıyla.

Şimdi şehir hafifçe nefes alıyordu, gecenin ve baharın serinliğinde yeni umutlar, bir yerlerden birilerine doğru yel gibi akıyordu. Okan, sonunda pencereyi kapadı; odanın içine, tenine kadar işleyen serinliğe, kendi huzursuz ama taze nefesine kulak kesildi.

Bir gün, başka bir yerde, başka bir sohbette; belki bir parkta yeni bir bakışla, sıcak ve kırılgan bir cümlede, gecikmemeyi, seçmeyive en çok da, elindekine bakıp sahip çıkmayı hatırlayacaktı. Çünkü hayat, yanlış zamanlarda susmakla değil, doğru anlarda konuşmakla geçiyordu.

O an, Okan, kendine gülümsedi.

Her şey bittiğinde, insan sadece kalanla değil, öğrendiğiyle baş başa kalıyor. Ve bazı kayıplar, zamanında karar verememişlerin, bir daha geç kalmamak için sessizce yemin ettiği ilk gün oluyor.

Bir çay daha koymaya karar verdi.

Ve mutfağın ışığını, bu defa inadına, biraz daha uzun açık bıraktı.

Rate article
Lifequest
O, On Yıl Gecikti