Mücadele Olmadan Sevinç Olmaz

Mücadele Olmadan Mutluluk Olmaz

Nasıl böyle bir işe bulaştın, akılsız kız! Kim şimdi seni, karnındaki çocukla kabul eder ki? O çocuğu nasıl büyüteceksin? Benden yardım bekleme. Seni büyüttüm, şimdi bir de çocuğunu mu ben büyüteyim? Burada sana ihtiyacım yok. Topla eşyalarını ve terk et evimi!

Zeynep başını önüne eğmiş, sessizce dinliyor. Son umudu, halası Muazzezin en azından iş bulana kadar ona kapısını açacağı düşüncesi, gözlerinin önünde tükeniyor.

Keşke annem hayatta olsaydı.

Babası kim, onu hiç bilmeden büyüdü Zeynep. Annesini ise, on beş yıl önce sarhoş bir sürücünün kaldırımda çarpıp hayatını almasıyla kaybetti. Az kalsın yurda verilecekken, annesinin uzak bir akrabası, halası Muazzez çıkageldi. Muazzez Hanımın düzenli işi, kendine ait küçük bir evi vardı; böylece Zeynepin velayeti kolayca ona verildi.

Halası, Akdenizin bir sınır kasabasında yaşıyordu. Yazın kavurucu sıcaklar, kışın durmak bilmeyen yağmurlar olurdu. Zeynep hiçbir zaman aç kalmadı, üstü başı temiz, çalışmaya alışkın bir çocuk olarak büyüdü. Ev işleri, avlu, birkaç tavuk, her zaman bir iş vardı. Belki ihtiyacı olan tek şey annesinin şefkatiydi, ama ona aldıran kimdi ki?

Zeynep disiplinle okudu, liseyi bitirip Öğretmenlik Meslek Yüksekokuluna girdi. Rahat öğrencilik yılları çabucak geçti. Mezuniyet sınavlarını verip memleketine döndüğünde, işler hiç de hayalindeki gibi gitmedi.

Halası Muazzez biraz sakinleşip içini döktükten sonra, tekrar sertleşti:

Her şey tamam. Hadi, kalk git. Seni artık evde görmek istemiyorum.

Hala Muazzez, hiç değilse

Yeter, dedim ya! Sözümden dönmem!

Zeynep sessizce bavulunu aldı, kapıdan çıkarken bir kez daha arkasına bakmadı. Böyle bir dönüş beklemiyordu. Hem aşağılanmış, hem dışlanmış, hem de hamileydi. Haftası daha çok erkendi ama artık saklamayacaktı.

Ve konaklayacak bir yer bulmalıydı. Uzun uzun düşünceli bir şekilde yürüdü, çevresini hiç fark etmeden.

Akdenizin yazı sıcak ve bereketliydi. Bahçelerde elmalar, armutlar ve kayısılar sararıyordu. Bağlarda mor üzümler salkım salkım asılıydı, incir dalların arasında cam gibi saklanıyordu. Havanın kokusu reçel, taze ekmek, kızarmış etle doluydu. İçini bir susuzluk bastı Zeynepin, bir avlu kapısında, yazlığın mutfağında uğraşan bir kadına seslendi.

Biraz su alabilir miyim?

Güçlü yapılı, ellili yaşlarında Derya Hanım ona dönüp baktı. Tabii, kızım. Al içeri gel; buyur suyun burada.

Bir tas su uzattı, Zeynep yorgunlukla oturdu, sandalyesine çekildi.

Biraz otursam olur mu? Hava çok sıcak.

Elbette kızım. Nereden gelirsin? Bavulun yanında.

Yeni mezunum, öğretmenlik için başvurmak istedim. Ama kalacak yerim yok. Bildiğiniz bir oda varsa, söyleyebilir misiniz?

Derya Hanım kızcağızı tetkik etti: temiz ve düzgün, ama üzerine çökmüş bir yorgunluk. Ağırlığını bir sırtında, bir de göğsünde taşıyor sanki.

Burada kalabilirsin kızım. Ev büyük, odan hazır. Çok para istemem; düzenli ve temiz ol yeter. Kabul edersen odanı gösteririm.

Evde yalnızlıktan sıkılan Derya Hanıma bir oda kiracısı ilaç gibi gelir. Oğlu uzakta, nadiren gelir gider; kış akşamlarında bir başına kalmaktansa, bir sohbet arkadaşı iyi olur.

Zeynep başına gelen bu beklenmedik şansa zor inanarak ardı sıra gitti. Oda küçük ama sevimliydi: camı bahçeye bakıyor, bir masa, iki sandalye, yatağı, eski bir dolabı var. Tam hayaline göre. Kira fiyatında anlaştılar, üstünü başını değiştirip doğru İlçe Milli Eğitim Müdürlüğüne gitti.

Bundan sonrası koşturmacayla geçti: iş-ev-iş derken günler birbirini kovalıyor. Zeynep ile Derya Hanım dost oldular; Derya Hanım gönlü cömert, Zeynep de yardımsever ve hanım kız çıkmıştı. Ev işlerinde birbirlerine destek oldular; yazı, beraber bahçede çay içip sohbetle bitirdiler.

Hamileliği oldukça rahat geçti; Zeynepin ne yüzünde sivilce çıktı, ne de fazla kilo aldı. Hikâyesini Derya Hanıma anlattı.

İkinci sınıfta, Zeynepin kalbini çalan kişi Ardaydı. Üniversite hocalarının tek oğlu, hayatı neredeyse garantili, parlak bir geleceği olacak biriydi. Arda yakışıklı, efendi, neşeli, herkesin sevdiği bir çocuk. Ama o seçimini Zeynepten yana yaptı; ya onun saf gülüşünden, kahverengi gözlerinden, narinliğinden ya da erken yaşta olgunlaşmış, mücadeleci ruhundan etkilenmişti. Kim bilir? O yıllar birlikte geçti, Zeynep zerre şüphe etmeden geleceğini Arda ile hayal etti.

O güne kadar… O sabah iştahsızlık, kokulara hassasiyet, günlerdir geçmeyen bulantı ve gecikme. Nasıl gözümden kaçtı? diye kendi kendine kızdı. Testi aldı, yurda döndü, su içti ve bekledi. İki çizgi Gözlerine inanamadı. Sınavlara az kalmıştı! Ardanın tepkisi ne olurdu? Bebek hiç planlarında yoktu.

Ansızın, içindeki bu küçücük yaşama karşı tarifsiz bir sevgi hissetti. Küçüğüm… diye mırıldandı, elini göbeğine koyarak.

Arda akşam öğrendikten hemen sonra Zeynepi alıp ailesinin yanına gitti. O konuşma bugün bile gözlerini yaşartıyor. Ardanın annesi ve babası, hemen kürtaj yaptırmasını, mezun olunca tek başına başka yere gitmesini önerdi; çünkü Ardanın hayatı, kariyeri ve imkanları için o uygun değildi.

Ertesi gün Arda sessizce odaya girdi, bir zarf parayı masaya koyup çekti gitti.

Zeynep kürtajı aklından bile geçirmedi. İçindekinin kendi çocuğu olduğunu bütün kalbiyle hissetmişti. O parayı almak zorunda kaldı, çünkü ihtiyacı olacaktı.

Derya Hanım hikâyeyi dinleyip onu teselli etti: Daha beterini gördüm kızım. Helal olsun sana, zira çocuk bir nimettir. Belki de her şey böyle daha güzeldir.

Ama Zeynepin Ardaya geri dönmek gibi bir niyeti hiç olmadı; ne yaşadığı aşağılanmayı, ne de onun kolayca vazgeçişini affedebilirdi.

Aylar geçti. Artık işi bırakmış, ördeğe dönen Zeynep sabırsızlıkla doğacak bebeğini bekliyordu. Cinsiyetini merak etse de ultrasonla belli olmamıştı, sağlıklı olması yeterdi.

Şubat sonunda, bir cumartesi sancılar başladı. Derya Hanım onu hastaneye götürdü; doğum rahat geçti, sağlıklı bir erkek çocuğu oldu.

Kutsi, diye fısıldadı Zeynep sevgiyle yavrusunun yüzünü okşarken.

Hastane odasında başka annelerle de tanıştı. Birkaç gün önce, yanında nikah şahidi olmadan birlikte yaşayan Sınır Koruma Subayının eşi burada kız bebekten olmuş, ancak genç kadın bebeği kabul etmek istememiş ve hastaneye bir not bırakıp kaçmıştı.

Adam her gün gelmiş, çiçekler, çikolatalar yollamış, hemşirelere kolonya, ama kadın baştan istemem diye tutturmuş, sonra çekip gitmiş, hazır değilim diye.

Çocuk ne olacak peki?

Biberonla besliyorlar ama hemşire, anne sütü daha iyi diyor. Ama herkesin kendi bebeği var tabii.

Nöbetteki hemşire, kucağında minik kızla odaya giriyor: Birisi biraz süt verip yardımcı olabilir mi? Çok zayıfladı zavallı.

Ben beslerim, dedi Zeynep, oğlunu yatağına koyup minik kızı kucaklayarak.

Ne minik, pamuk gibi! İsmi Defne olsun.

Kutsiye oranla Defne ufacıktı. Süt verdi, bebek şevkle emdi ve hemen uyuyakaldı. Hemşire de, Zaten çok zayıf, iyi oldu anne sütü aldığı, dedi.

Böylece Zeynep iki bebeği birden beslemeye başladı.

İki gün sonra hemşire, Defnenin babasının gelip süt annesine teşekkür etmek istediğini söyledi. Böylece Zeynep, kısa boylu, mavi gözleriyle vakur görünümlü, Sınır Karakolu Komutanı Yüzbaşı Mert Yalçın ile tanıştı.

Devamındaki olaylar önce hastanede, sonra kasabada herkesin diline düştü; çünkü hikâyenin sonu uzun süre konuşulacak cinstendi.

Çıkış günü hastane girişinde doktorlar, hemşireler, görevliler toplanmıştı. Kapının önünde balonlarla süslenmiş büyük bir cip bekliyordu. Üniformalı genç subay Yüzbaşı Mert, önce Zeynepe, sonra Derya Hanıma yardımcı oldu. Bebeklerini mavi ve pembe battaniyelerle verdi.

Kornalar ve uğurlamalar eşliğinde araba uzaklaşırken, Zeynep iki bebeğini kucağına bastırıp camdan dışarı bakıyor, Derya Hanım sessizce gülümsüyordu. İçeri taze çiçek ve bebek parfümü kokuları yayılmıştı. Mert Yalçın, hastanedeki o son gece Zeynepin önünde diz çökmüş, ona kalbini ve hayatını teklif etmişti. Şimdi ise arka koltuktakilere ayna aralığından dikkatlice bakıyor, minik Defne kocaman gözleriyle parmaklarıyla Zeynepin serçe parmağını tutmuş uyuyordu.

Eve giderken Zeynep biliyor ki, artık sadece bir evde değil, bir yuvada yaşanacak. Onları bekleyen samimi bir masa, reçel, taze ekmek, o eski dolap ve içine dizilecek oyuncaklar vardı. Her şey önlerinde ve hayat, tahmin edilemez olsa da, artık gerçek bir anlam kazanmıştı.

Rate article
Lifequest
Mücadele Olmadan Sevinç Olmaz