Yirmi Altı Yıl Sonra

Yirmi altı yıl sonra

O akşam pişen tarhana çorbası tuhaf bir biçimde harikaydı. Fidan, tencerenin kapağını kaldırıp, tahta kaşıkla tadına baktı, biraz tuz ekleyip içini çekti. Yirmi altı yıl boyunca, tam da Orhanın sevdiği gibi yapmayı öğrenmişti: koyu, narçiçeği rengine yakın domatesli, köy yoğurdu ekşisinden bolca, üzeri naneli, nane kokusunun uçmaması için en son dakikada ilave edilen. Evin oturma odasında masa hazırladı, taze ekmeği dilimleyip koydu, Orhanın paslı emaye kupasını çıkardı; Orhanın atmaya kıyamadığı, ama aslında hiç kullanılmaması gereken o eski kupası.

Orhan saat sekiz buçuğa doğru geldi. Montunu hızlıca çıkarıp askıya astı, mont birden yere kaydı ve dikkatsizce mutfağa yürüdü. Fidana bakmadı bile.

Tarhana mı? dedi, tencereye sarkarken.

Tarhana. Gel otur, ben koyarım.

Oturdu, hemen telefonuna sarılıp bir şeyler kaydırmaya başladı. Fidan çorbayı koydu, önüne bıraktı. Orhan sessizce, gözünü ekranda bir an bile ayırmadan kaşıklamaya başladı. Fidan karşıya geçti, çayını yudumladı; çay çoktan soğumuştu. Dışarda kasım rüzgarı uğuldayıp, birlikte diktikleri o yaşlı elma ağacının dallarını sallıyordu. O ağaç, evin ilk yılı, birlikte gençken toprakla boğuştukları bir bahar dikilmişti.

Orhan, dedi Fidan aniden, galiba konuşmamız lazım bizim.

Orhan kafasını kaldırdı. Ne öfke, ne ilgi vardı bakışında. Sadece işinden kaldırılmış bir insanın, kısa ve yavan bakışı.

Ne hakkında?

Bilmiyorum işte… Son aylarda birbirimize yabancıymışız gibi geliyor. Akşam geç geliyorsun, sabah erkenden çıkıyorsun. Doğru düzgün göremiyorum seni. Bir sorun mu var?

Telefonu yavaşça bıraktı, ekmekten koparıp bir lokma aldı.

Nee, Fidan, ciddisin yani? Ne demek bir sorun mu var?

Bize yani. Bizim ilişkimize.

Kısa bir sessizlik oldu. Sonra Fidana, çoktan kararlaştırılmış bir şeyi anlatır gibi baktı.

Dürüst olmamı ister misin?

İsterim, sahiden.

Gerçekten dürüst olmamı? dedi ve ekmekten bir ısırık daha aldı. Sana aşık değilim. Çoktan geçti o. Bir ev kadını olarak seni değerli buluyorum, ev düzenini, işlerimizi sürdüren biri olarak… Yemekler, tertip, sıkıntı çıkarmaman, idarecilik… Bunlar güzel. Ama aşk mı? Hayır, Fidan. Uzun zamandır yok.

Bunları söylerken o kadar sakindi ki… Sanki neden o motor yağını seçtiğini anlatıyor gibiydi. Ne öfke, ne üzüntü, en ufak bir utanma yoktu.

Şaka mı bu? dedi Fidan kısık bir sesle.

Önemli şeyleri konuşurken her zaman ciddiyimdir.

Ve bunu işte böyle söylüyorsun… Tarhana içerken?

Ne zaman olacaktı ki? Sen sordun, ben de cevap verdim.

Fidan kalktı, kupasını aldı, lavaboya götürdü. Sonra cama döndü, karanlıkta karşı apartmanda yanan mutfak ışığını seyre daldı. Komşuları, Nermin Hanımın mutfağında da ışık vardı. Kim bilir, o da mı yemek yiyordu?

Anladım, dedi sadece ve sessizce yatak odasına geçti.

O akşam bir daha konuşmadılar. Orhan koltuğa uzanıp telefonuna gömüldü, aylarca olduğu gibi. Fidan karanlıkta gözleri açık, onun salondaki horultusunu duydu. Tarhana ise tencerede, neredeyse hiç dokunulmamış şekilde kaldı.

Bu türden hikâyeler öyle sıradandı ki, hiçbir yazar uydurmazdı. Çok gerçekçi, fazla acımasız.

Ertesi sabah Fidan saat altıda her zamanki gibi uyandı. Çaydanlığı koydu, bahçeye inip iki yıl önce kapıdan gelip gitmeyen bir konuk gibi gelen kediyi besledi. Kasım sabahı sertti, ıslaktı ve dökülmüş yaprak kokuluydu. Sabahlığın üstüne monte montunu geçirmişti, bahçedeki çıplak, çarpık elma ağacına bakıyordu. Altta, bu yıl toplamaya vakti ya da isteği olmamış, bozulmuş birkaç elma yatıyordu.

“Bu çok uygun,” diye evirip çevirdi kocasının söylediklerini içinden.

Yirmi altı yıl. O kadar zamandır yemek yapmış, yıkamış, ağırlamış, misafirlerin çoğu çağrıldığında şaşkınlıkla, Fidan abla, sen bir mucizesin! dediği klasik bir ev hanımıydı. Rolünü en iyi şekilde oynardı. Ama rolün adı başka çıktı: Kadın, eş, sevilen değildi o kelime. Uygun, hepsi buydu.

Kedi hafifçe ayağına sürtündü. Eğilip başını okşadı.

Kısmetse bi konuşalım bakalım, dedi ona gülümseyerek.

Çaydanlık ıslık çalmaya başladı. İçeri döndü.

Kahvaltı hazırlamadı o sabah, yirmi altı yılda bir ilk. Sadece çay koydu, bayat ekmek aldı, pencere önünde oturdu. Orhan sekizden önce çıktı, boş masaya şaşkın bir bakış attı.

Kahvaltı?

Tencerede bir şey yok, Fidan başını kaldırmadan söyledi.

Orhan kısa bir duraksamayla kabanını aldı, çıktı. Kapı sertçe kapandı. Bahçedeki cipin sesi uzaklaştı.

Evin içindeki sessizlik resmen elle tutuluyordu. O sessizlikte Fidan bir şeylerin değiştiğini, hem de önemli bir şeylerin… Orhanda değil, kendi içinde değiştiğini anladı.

Ellisine gelmiş insanın hayatı, belki de böyle bir sonbahar akşamı bir cümleyle tepetaklak başlardı. O da elli iki yaşındaydı artık. Orhan elli beş. İstanbulun kenar mahallelerinden birinde, herkesin birbirini tanıdığı, küçük bahçeli evlerin dizili olduğu apartmanlar arasında oturuyorlardı. Evleri güzeldi, genişti, teraslıydı, o eski elma ağacı hâlâ bahçede dimdik duruyordu. Hep ortak bir evimiz var zannederdi. En önemli ortak paydamız derdi.

Ama garipti: Gerçekten kimin evi? Kimin üstüne? Kim arsayı almıştı, kim inşaatı finanse etmişti, ya o ilk evlendiğinde satarak getirdiği eski apartman dairesinin parası?

Fidan çayını masaya koydu ve yıllar sonra ilk defa, ayıpmış gibi gelen soruları kendine sordu. Paradan, evin işlerinden hiç anlamamıştı bugüne kadar. Orhan hep, Ben hallederim, dert etme derdi. Fidan da dert etmezdi. Orhan emlak işleriyle uğraşıyor, danışmanlıklar yapıyor, başka başka işlerini anlatmazdı. Para hiç eksik olmamıştı. İşte hepsi bu.

Şimdi bir yerlerde incecik bir tıklama oldu. Sessizce ama kararlı şekilde: Çözmek lazım, her detayı.

Öğleye doğru eski okul arkadaşı Melikeyi aradı. Aralarındaki bağ, Melike İstanbulda yaşasa da kopmamıştı.

Melike, sana gelmem lazım.

Ne oldu?

Orhan dün bana dedi ki, Sen bana uygunsun. Gerekli değil, sevilmiyorsun, ama uygunsun. Koltuk gibi yani…

Durduk.

Gel, hemen gel, dedi Melike.

Melikenin evinin yanındaki küçük kafede buluştular. Melike, köşeli yüzlü, mantıklı, hayatta iki kez boşanmış, başını hayatla döne döne yoğrulmuş biri olduğunu itiraf eden bir kadındı. Fidanı can kulağıyla dinledi. Sonra kaşığı çevire çevire uzun süre sustu.

Fidan, dedi sonunda, senin eski evini 98de sattığını hatırlıyorsun değil mi?

Hatırlıyorum. Evi yeni yapıyorduk.

Ee, o para nereye gitti?

Fidan düşündü.

Şeye… inşaata. Orhan halletti hep.

Belgeler ne oldu? Ev, arsa, kimin adına kayıtlı?

Fidan ağzını açıp kapadı. Tam olarak Kimin adına? diyemedi. Bu garipti, utanç vericiydi aynı anda.

Tamam işte, dedi Melike. Korkutur muyum bilmem, ama hemen öğrenmelisin. Başla belgelerden.

Sence tehlike mi var?

Bir adam sana uygunsun diyorsa kendini güvende hissediyordur. Öyle her kaybedilecek kişi için bu kadar açık olunmaz. Anladın mı?

Fidan eve dönerken, “kaybedilecek insanı uyarmazlar” sözünü aklında gezdirdi. Keskin ve soğuk bir doğruydu bu.

Orhanın yasaklı tuttuğu odaya girdi. Benim ofisim, düzeni var, anca ben anlarım derdi oraya. Fidan sessizce ışığı açtı. Masadaki çekmeceleri karıştırmaya başladı. Sonunda üstünde Ev. Belgeler yazan bir dosya buldu. Onu yere oturup baştan sona inceledi. Tapular, arsa belgeleri, satış sözleşmeleri – hepsi Orhanın adına. Kendi ismi hiç yoktu.

Tam yirmi dakika öylece kaldı. Sonra dosyaları toplayıp kapattı ve çıktı. Mutfakta çaydanlığı ateşe koydu. İçine bal koyup yavaşça içti.

Hiç ağlamadı o gece. Garip olan da buydu. Belki eskiden olsa ağlardı, kırılır, içine kapanır, Orhanın gelip bir şeyler açıklamasını beklerdi. Şimdi ise içine bir dirayet yerleşmişti nereye gideceğini bilmeden, ama gidilecek bir şeyin varlığına dair bir hazırlık.

O gece bilgisayarını açıp araştırmaya başladı: boşanma sonrası kadınlar için finansal haklar, edinilmiş mallar. Defterine not ederek, sabaha kadar çalıştı. Koca bir sayfa soru yazılıydı notlarında.

Ertesi sabah avukat bulup randevu aldı, Orhana hiç danışmadı. Hemencecik, hem de korkmadan. Sonra bir ayrıntı daha geldi aklına.

Onların da yıllardır kullandığı bir avukat vardı: Nilgün Akman. Orhanın emlak işleriyle ilgili çoğunu o hallederdi. Birkaç iş yemeğinde yan yana gelmişlerdi, bazen belgeler elden bırakılırdı eve. Kırk yaşlarında, kızıl saçlı, oturaklı, hep takım elbiseli biriydi Nilgün. Fidan nötr duygularla bakardı ona hep.

Kocasının banyoda unuttuğu telefonunu aldı mesajları karıştırmadan, sadece rehberi açtı ve Nilgünün numarasını bulup son arama saatine baktı: dün gece, saat on buçuk. Yeterince açıktı tablo, daha fazlasına gerek yoktu.

Avukat randevusu üç gün sonraydı. Avukat Mesut Bey, ellili yaşlarda, net konuşan, anlaşılır biri. Yirmi altı yıllık evliliği, evin kocanın üzerine olması, kendi katkısının belgelenmesinin zor olduğunu anlattı.

Bu yılların evliliklerinde çok olur böyle, dedi. Hakkınız sıfır değil.

Ne kadar var?

Türk Medeni Kanununa göre ortak edinilmiş mal sayılır, kimin adına olursa olsun. Sadece detaylar önemli: arsa ne zaman, ev ne zaman yapıldı, eşin eski şahsi paraları var mıydı…

Benim ev, dedi Fidan. Sattım ya, baştan.

Satış belgesi var mı?

Kısa duraksadı. O eski sarı puslu tapu. Bir yerlerde olması lazımdı.

Galiba var. Evde ararım.

Çok önemli. Oradan eve para girişi kanıtlanabilirse iş değişir.

Eve döndü, arşivleri, üst rafları, tozlu kutuları karış karış eledi. Doksanlardan kalma dosyalar arasında, 98 Nisanında kendi evinin satışıyla ilgili bir belge buldu. Üzerinde hâlâ belli olan rakamlar vardı.

Elinde tutarken garip bir ferahlık hissetti. O kağıt, yirmi beş yıl kutularda kalıp, şimdi ona bir çıkış veriyordu.

Bundan sonraki iki hafta, Fidanın için için farklı bir hayatı vardı. Görünüş açıkça değişmemişti: Kendi yemeğini yapıyor, ortalığı topluyor, Orhanın eşyalarını tamamen ellemiyordu. Üçüncü gün Orhan dikkat etti.

Gömleğim ütüsüz.

Biliyorum.

Ütülemeyecek misin?

Hayır.

Orhan şaşkınlıkla baktı.

Dünkü laf için mi?

Hayır, Orhan. Seni anladım. Sen dedin: uygun olsun. Ben de diyorum ki uygunluk bir yere kadar. Ben artık hizmetli değilim, buna bir açıklık getirelim.

Cevap bulamadı, çekildi odasına, telefonda kısık sesle birilerini aradı. Fidan duymamaya çalıştı. Kendi işlerine odaklandı.

Daha önce asla ilgilenmediği ayrıntılarla uğraşmaya başladı. Kıskançlıktan, öfkeden değil, ama artık şart olduğu için. Kadınlar için finansal okur-yazarlık, Fidana göre, market indirimi takip etmek değil, paranın nerede olduğunu algılamakmış aslında.

Bir gün birkaç emlak sözleşmesi buldu. Götürüp Mesut Beye gösterdi.

Şimdi burada… dedi avukat, Şuraya bakın: Satıcı ve alıcı ayrı şirket ama aynı adres. Bunu yapmalarının nedeni fiyatı şişirmek olabilir.

Suç mu?

Araştırılır. Sorun başka; eğer bunlar geçersiz sayılırsa, ya da kontrol gelirse, eş olarak siz de etkilenirsiniz bazen.

Ben de zarar görebilir miyim?

Eş, evlilikte edinilmiş mal için borçlardan sorumlu olabilir. Özellikle eğer birlikte yaşıyorsanız.

İş ciddileşmişti. Fidan eve dönüp, soğuk havaya aldırmadan, bankta oturup düşüncelere daldı. Kasım bitmek üzereydi. Kedi yanına geldi, kayıtsızca tırmaladı.

Toksik eş, diye düşündü. Her zaman bağıran, kırıp döken olmuyormuş demek ki… Bazen sadece insanı görünmez yapan, hayatını kendi oyununa meze yapan kişi olurmuş.

Kararını verdi.

Avukat Mesut Bey ile edinilen malların bölüşülmesi davası açmak için hazırlık yaptı. Satış belgesinden inşaata giden tüm faturalar, eski market fişleri, kutuların arasında ne bulduysa toparladı. Her şey açıkça gösteriyordu ki, ev o dönemde ve Fidanın parası da kullanılarak yapılmıştı.

Orhana tek kelime etmedi. Evde kısa ve resmi konuştu. Orhan hâlâ küskünlük geçer sanıyordu.

Bu arada Melikeden haber geldi. Melike şirketlerle ilgili bir tanıdığından bilgi toplamıştı:

Fidan, yeni bir şirket kurmuş Orhan. İkinci ortak Nilgün Akman diye biri.

Fidanın içi titredi.

Duydun mu?

Duydum.

Hem aşk, hem iş galiba… Bence aktarımlar başlıyor. Çabuk olmalısın.

Hemen Mesut beyi aradı, her şeyi anlattı.

Çok önemli, dedi Mesut Bey. Ortaklığa aktarılan mal varlığına önlem için hemen mahkeme kararı gerekir, haciz için de başvurabiliriz.

Yapar mısınız?

Hemen. Yarın görüşelim.

Ertesi sabah evrakların hepsiyle, detaylıca anlatarak Mesut Beyin bürosundaydı. O her belgeyi açıklayıp, not aldırarak gösterdi. Hukuku korkulacak bir şey sanırdı Fidan; anlayınca, derdini koruyacak insanları bulunca, fazla büyütülecek bir şey olmadığını anladı.

Dışarı çıktığında, yılın ilk karı inmiş, şehre lapa lapa. Araba üstünde, camda, kabanında bembeyaz… Ellerinin içine bakarken bir huzur hissetti. Zafer değil, ama kendine saygıydı. Kendi çıkarı için ayağa kalkmış bir kadının sessiz huzuru.

Orhan yasal önlemi bir hafta sonra öğrendi. Fidan marketteyken aradı.

Ne oluyor?

Neyi soruyorsun?

Mahkemeden aradılar. Mallara tedbir konmuş. Sen başvurdun mu?

Evet.

Delirdin mi? Bir konuşmamız yüzünden mi?

Yirmi altı yıl için, dedi Fidan tertemiz bir sesle. Kapansın, süt alıp döneceğim. Evde konuşuruz.

Kapattı, kasaya ilerledi, elleri titremedi, sesi dümdüz. Kendi de şaştı kuvvetine.

Akşamki konuşma zordu. Orhan huzursuz, ama belli etmiyordu; salonu hızla turluyordu, kelime bırakmadan konuşuyordu.

Fidan, bu ev benim, anlıyor musun? Ben inşa ettim, ödedim, koşturdum.

Yaparken benim sattığım evin parası da vardı. Elimde belgesi var.

O para hediyeydi! Sen vermek istedin.

Ortak ev için verdim. Evi tek başına üstüne kaydettin. Fark var.

Avukatla gizlice mı konuştun?

Sen de benim arkamdan Nilgünle şirket açtın.

Uzun, yoğun bir sessizlik oldu.

Ne demek istiyorsun?

Nilgünle açtığınız şirketi. Mart ayında kurulanı.

Orhan koltuğa oturdu. Bakışı değişmişti, sanki ona ilk defa insan gibi saygıyla, biraz da düşmanca bakıyordu.

Güzel hazırlanmışsın.

Gerekliydi. Faydalı olmalısın dedin sen bana. Şimdi kendime faydalı oldum.

Sustu. Arada yarım yamalak bırakılmış bir fincan Türk kahvesi vardı.

Fidan, barışarak anlaşabiliriz.

İsterim. Ama sadece avukatlar vasıtasıyla.

Önlerindeki üç ay epey yorucuydu. Duygusal değil, organizasyon olarak zorlayıcı. Mahkeme, oturumlar, sayfa sayfa evrak… Mesut Bey adım adım anlattı. Korkutmadı, umut da pompalamadı. Dürüstçe, Burası kolay, şu nokta zor, şurada zamana gerek var, dedi.

Bu süreçte Orhanın emlak işlerinde hakikaten sorunlar da çıkmıştı. Tam suç değil ama inceleme gereken bazı hareketler vardı. Hatta bu, Fidana yaradı; avukat masada koz olarak kullanmıştı.

Orhan ipin ucunu kaçırınca, uzlaşmaya mecbur kaldı. Avukatlar arasında bir çözüm yolu bulundu. Fidan eve sahip oldu. Diğer tartışmalı varlıklar Orhandaydı ama vergiden dolayı riskliydi. Nilgünün de vazgeçtiği ortaya çıktı.

Bunu Melike anlatmıştı:

Nilgün hemen kenara çekildi. Vergiden soruşturma kokusu alınca uzaklaştı.

Akıllı kadın, dedi Fidan, kin gütmeden.

Fidan, kızgın mısın ona?

Nilgüne? Hayır. O kendi işini yaptı, asıl ben yapmadım. Orasıydı eksik.

Şubatın ayaz bir gününde imzalar atıldı. Fidan ve Mesut Bey bir yanda, Orhan ve yaşlı avukatı bir yanda. Neredeyse hiç konuşmadılar. Sadece imzaladılar. Orhan bir defa uzunca bakıp, Fidan ise ne zafer ne kırgın bir yüzle bakışını sabit tuttu.

Bittiğinde Mesut Bey elini sıktı:

Kolay değildi, ama iyi idare ettiniz.

Gerekli olanı yaptım, hepsi bu.

Bu kadarı yeterli.

Orhan o gün gitti. Hakkı olan birkaç koliyle vedalaştı. Fidan pencereye çıkıp bakmadı, mutfağı derledi: eski kupayı kaldırmayı düşündü, sonra tekrar yerine koydu. Nihayetinde sadece bir kupa.

Ev artık gerçekten onundu. Her yönüyle. Tapular yatak odasındaki çekmecedeydi. Ne bir gurur, ne bir rahatlama… Daha çok genişlik ve sükûnet duygusu. Artık kendi sessizliğini dinliyordu, aşk ve acı arasındaki o tuhaf sessizlikten başka bir şeydi bu.

O yıl bahar erken geldi. Martta bir sabah, yaşlı elma ağacında minik yapraklar belirdi. Fidan, sabah bahçeye kahveyle çıktı, uzun süre ona baktı. Ağaç hem eğri, hem dayanıklıydı. Ama hayat dolu.

Kedi ardı sıra geldi, merdiven basamağında uzanıp gözlerini yumdu.

Akşam Melike aradı.

Nasılsın?

Bugün bahçede temizlik yaptım, elma ağacının dibinde eski bir kuş yuvası buldum, boş.

Anlamlı valla. Peki Fidan, bir planın var mı bundan sonrası için?

Gerçekten soruyor musun?

Evet.

Pencereye baktı, karanlık bahçeye, tepesinde parlayan birkaç yıldıza.

Var bir düşüncem. Evin üst katını kiraya vermek istiyorum. Üç oda bomboş, düzenli gelir olur. Bir de resim kursuna yazılacağım. Gençken istiyordum; sonra her şey aksadı.

Resim kursu ha?

Gülüyor musun?

Hayır! Gerçekten gülmüyorum, Fidan. Sadece, ilk defa kendin için ne istediğini söylüyorsun da…

Galiba, evet, ilk defa.

Melike kısa bir sessizlikten sonra:

Bu çok iyi, dedi. Çok iyi.

Fidan artık evlilik hikâyelerine farklı bakıyordu. Ne kederli, ne geçmişi düzeltme arzusu ile. Ama yılgın değil, meraklıydı: İnsan nasıl olur da yıllarca işlev haline gelir. Kaba ve kasıtlı da değil; öylece olur işte ya da öylece düzenlenir. Belki Orhanın da farkında olduğu yoktu. Böyle alışılmıştı çünkü.

Anlatacak hikâye kavga, gözyaşı değil, karton kutuda unutulmuş belgeler, yılgın bir avukat, ilk kahvaltı hazırlanmayan sabah, kimsenin ölmediği küçücük devrim… Kadın için finans okuryazarlığı, onlarca saatlik ders değil, Ev hangi isimde kayıtlı? sorusuna cesaretle yaklaşmakmış.

Nisanda üst katı kiraya verdi. İki hafta sonra bir genç çift taşındı; düzenli, sessiz insanlar. Bahçede karşılaşınca günaydın, bazen pazar sepetinde bir şey ikram… Ne yük, ne dert; gayet sade.

Mayısta resim kursuna yazıldı. Yan kasabadaki atölyede, kimi emekli, kimi anne, kimi altmışında bir eski inşaatçıyla birlikte. Hocası, dağınık sakallı, az konuşan ama öz anlatan bir ressam.

İlk derste bir elma çizdi Fidan. Yamuk yumuk oldu. Uzunca baktı; başını kaldırıp birden kendi kendine güldü. Yamuk elma. Tıpkı bahçedeki ağaç gibi.

Haziran akşamı, terasta çay içip kitap okurken, telefonu sessizdi. Orhan iki aydır aramıyordu. Fidan da… Ortak tanıdıklar, onun İstanbulda bir ev kiraladığını, vergi işleriyle uğraştığını fısıldıyordu. Nilgün artık yanında değildi. Kolayken her şey yolundaydı, ama sonuçlara dayanmak başkaymış demek.

Fidan sevinmiyordu. Ne acımasız, ne vurdumduymaz… Sadece sakince: Onun hayatı artık kendi hayatı değildi.

İhanetle nasıl başa çıkılır? Kesin cevabı yok. Onun yöntemi belliydi: işine bakmak, kendini oyalamak. Kendini harcamadan, geçmişi kurcalamadan, kızmadan, belgeleri toplayıp, uzman bulup, bir adım daha atmak.

Kadın kaderi, derlerle; sanki kader ölünceye kadar sabit. Sabret, bekle, ayak uydur. Ama elli iki yaşında Fidan gördü ki, kader diye bir şey yok, başlangıç noktası var ister gidersin, ister kalırsın.

O gitmeyi seçti. Belki geç, belki tam vaktinde… Çünkü elli yaş sonrası bir son değilmiş, şaşkınca bir başlangıçmış. Ürkmüş, zorlu, hiçbir garantisi yok; ama başlangıç.

Haziran sonunda Orhanla tesadüfen karşılaştı. Sırada beklerken, onu orada gördü. Orhan önce fark etti, yaklaştı. Fidan bembeyaz bir keten elbiseyle, elinde dosyalar, bekliyordu.

Merhaba, dedi Orhan.

Görünüşü değişmişti. Zayıflamış, yüzü solgundu, takımı iyi ama biraz buruşuk. Eskiden olsa ütülerdi Fidan.

Merhaba, dedi sadece.

Bir dakika sustular.

Nasılsın? dedi Orhan.

İyiyim, sen?

İşlerle uğraşıyorum. Birikmiş çok şey varmış.

Olur, dedi Fidan. Hayat…

Uzun bakış. Orhanın gözlerinde, daha önce görmediği bir şey vardı; belki şaşkınlık, belki geç kalmış pişmanlık.

Fidan, ben aslında…

Orhan, yumuşakça böldü onu, gerek yok. Ne öfkem var, ne kırgınlığım. Her şey bitti. Konuşmaya gerek yok.

Sırası gelmişti. Evrakları verdi.

Orhan başka bir gişeye çekilmişti. Fidan çıkarken dönüp bakmadı.

Dışarısı güneşliydi. Yaz, Anadoluda sanki her sokağa şenlik saçmıştı. Isınmış asfalttan koku, yakındaki bir bahçeden ıhlamur çiçeği… Bir an, yüzünü güneşe döndü, gözlerini yumdu.

Telefon çaldı. Melikeydi.

Sıra geldi mi?

Bitti işlem, her şey tamam.

Harika. Bak, bir suluboya sergisi varmış cumartesi, gider miyiz?

Gideriz, dedi gülümseyerek.

Şimdi nasılsın?

Kısa bir duraksamayla, pencereye, yoldan geçenlere, mavi gökyüzüne baktı; havadaki kavak pamuklarını seyretti, hafif, neşesiz ama sahi bir iç huzurla:

İyiyim Melike. Gerçekten, sadece iyi. Ne çok iyi, ne sonsuz mutlu Gerçekten iyiyim. Kendim gibiyim.

Bu az değil! dedi Melike.

Evet, dedi Fidan. Bu az değil.

Rate article
Lifequest
Yirmi Altı Yıl Sonra