Teyzenin Çıkışı
Bunu giyerek gelmeyeceksin, dedi Orhan, arkasına bile bakmadan. Antrede aynanın önünde durmuş, lacivert, ipek kravatını düzeltiyordu. Geçen ay aldığı o kravatı, fiyatını Hatice ancak buzdolabı fişini ararken bulduğu bir makbuzdan öğrenmişti. Çok ciddiyim.
Orhan, bu senin şirketinin onuncu yılı. Ben senin eşinim.
Aynen öyle, sonunda ona bakarak dedi. O bakışta öyle bir şey vardı ki Haticenin nefesi kesildi bir anlığına. Ne sevgi, ne de şefkat. Tanıdık bir bakıştı bu. Yıllar önce görmüştü, ama hiç adı olmamıştı. Eşimsin. Bu yüzden senden evde kalmanı istiyorum.
Neden?
Derin bir iç çekti Orhan. Ağırdan alan, sanki gereksiz sorulara vakit harcamak zorunda kalıyor gibi bir tonda.
Hatice. Orada iş ortaklarım olacak. Ciddi insanlar. Belki de gazeteciler.
Eee?
Sen… Susturuldu, uygun kelimeyi aradı. Sonra buldu. Sen ortalama bir teyzesin. Anlıyor musun? Sıradan bir kadın. O mavi, düğmeli elbisenle… Oraya gelecek kadınlar bir başka görünecekler.
Hatice, mutfak kapısında durmuş, elinde ellerini yeni kurulamasından kalan eski, soluk desenli havluyla bekliyordu. Kocasına baktı ve bunun ne zaman böyle normal olduğuna karar vermeye çalıştı. Hangi an, bu laflar açıklamaya değmeyecek kadar sıradanlaşmıştı?
Peki, Elifle mi gideceksin?
Bir an bile irkilmedi Orhan. En korkuncu buydu: ne kızgınlık, ne şaşkınlık… Sadece düz ve duygusuz bir bakış.
Elif benim asistanım. Organizasyon işlerini o üstleniyor.
Orhan.
Hatice, başlama yine.
Sadece sordum.
Sadece sormadın, ceketini askıdan aldı, alışkanlıkla silkeledi. İma ediyorsun. Hep yapıyorsun bunu. Artık dayanacak gücüm kalmadı.
Hatice havluyu koltuğun kolçağına bıraktı. Yavaşça. Ellerinin titrediğini hissetti, onun bunu fark etmesini istemezdi.
Peki, dedi sessizce. Tamam Orhan.
İyi, aferin, tekrar aynaya bakıp kendi halinden memnun kaldı. Çocuklar evde mi?
Meral, arkadaşıyla. Emir üniversitede; sekiz gibi gelir.
Ona söyle, ben dönünce fazla gürültü yapmasın. Geç geleceğim.
Kapı kapandı. Orhan’ın parfümü kalan havada, Hatice bir zamanlar sevdiği o kokunun şimdi ne kadar yabancı ve pahalı hissettirdiğini düşündü.
Mutfakta çaydanlığı ocağa koydu. Dışarıyı izledi; buhar çıkarken kendisini yirmi üç yıl önce Orhan’a evet diyen, kahkahası ayrı güzel diye övülen, utangaç genç kız olarak hayal etti. Orhan, onun kahkahasını çan gibi bulurdu. O zamanlar…
Su kaynadı. Bir kupa çıkardı, sallama çayı ekledi, koyu halkaların suda yayılışını izledi.
Teyze… Ona teyze dedi.
Elli iki yaşındaydı Hatice. Ne yüz, ne seksen, elli iki, ve hiç de öyle ezik değildi. Kapak kızlarından uzaktı elbet ama Orhanın tek kelimesiyle yıkılacak biri de değildi. Saçları güzeldi, koyu kumral, neredeyse beyazsız; çünkü bakımını ihmal etmezdi. Elleriyse her işe yatkındı: börek açar, perde diker, gece üçte çocuğu sakinleştirir, Orhanin şirket kurma telaşında karıştığı evrakları çözmeye otururdu.
O karmaşanın içinde Orhana kim yardım etti? Geceleri faturaların başında kim oturdu?
Teyze. Vay be.
Ağlamadı Hatice. Gözyaşları yakındaydı, göğsünde bir baskı olarak hissetti ama dökmedi. Belki bu konuşma ilki değildi; üç yıl önce Biraz daha güzel giyinsen iyi olurdu, dediğinde çok üzülmüştü. Sonra alıştı. Sonra kabullenmeye başladı. Şimdi ise kocası şirketinin kutlamasına Elifle gitti, arkasında mutfağında fırında börek kokusunun, yıpranmış mutfak havlularının ve yirmi üç yılın anılarını bırakıp.
Dışarıda hafifçe hava kararıyordu. Mayıs akşamı, sıcak, aşağıdaki bahçeden gelen erik çiçeği kokusuyla… Hatice çayını içip fincanı yıkadı ve dolaba gitti.
Dolabın en arkasına, kışlık mantoların ardına sakladığı elbiseye uzandı. Koyu vişne rengi, kadifeden; üç yıl önce Güneş mağazasında indirimden aldığı elbise… Bir kez evde denemişti. Orhan görüp yüzünü buruşturmuştu: Nereye giyeceksin bunu? Senin yaşına fazla canlı. Abartılı. Elbiseyi naylona sarıp en dipteki rafa koymuştu. Vermeye de kıyamamıştı.
Şimdi çıkardı. Kadife, yumuşak ve sıcak dokusuyla elinin altında canlandı. Hatice elbiseyi kendine tuttu, aynaya baktı.
Hayır. Teyze değil.
Antreden anahtar sesi duyuldu. Emir. İçeri girdi, ayakkabılarını çıkardı, ceketi sandalyeye fırlattı. Mutfağa geldi.
Anne, ne var yemek?
Buzdolabında köfte var, ısıt.
Elbiseyle ne yapıyorsun öyle?
Hatice döndü. Emir kapı eşiğinde durmuştu. Babasına çekmiş yüksek elmacık kemikli, kendi yorgun gözleriyle. Üniversite birinci sınıfı kolay geçmemişti, omuzlarındaki yorgunluktan belliydi bu.
Deniyorum, dedi Hatice.
Güzelmiş, mutfağa geçip tencereyle uğraşmaya başladı. Nereye giyeceksin?
Bir an sustu Hatice.
Bilmiyorum henüz. Belki bir yere giymem.
Emir köfteyle döndü, masaya oturdu, onu dikkatle süzdü. O bakış bazen yaşından büyük olurdu.
Baba bankete gitti mi?
Gitti.
Yalnız mı?
Cevap vermedi hemen Hatice. Elbiseyi sandalyenin arkasına astı.
Emir…
Anne, biliyoruz biz. Sesi alçak, kızgınlık olmadan, yalnızca gerçeği söyleyen bir tondaydı. Meral de biliyor. Zaten uzun zamandır biliyoruz.
Burada gerçekten gözyaşları geldi. Sel gibi değil, öylece boğazında düğümlendi ve Hatice pencereden karanlığa bakarken nefes almak için durdu.
Nereden? dedi nihayet.
Baharda ikisini birlikte gördüm. Bahariye Caddesindeki bir kafede. Babam görmedi beni. Önce iş için sandım ama belli oluyordu.
Neden bana söylemedin?
Sen ne yapardın ki?
İyi soru. Hakikaten ne yapardı? Bilmiyordu. Son üç yıldır tuhaf şeyler fark edip sonra kendi kendine Abartıyorum, diye inandırıyordu. Elli yaşından sonra gerçeklerden korkmaya başlayan bir kadının aile psikolojisi, anlatmaya değmeyecek kadar çirkin bir hikaye.
Bilmiyorum, dedi dürüstçe.
Ben de bilmiyordum. Emir ona baktı. Anne, sende çok yakışıyor bu elbise. Cidden.
Hatice oğluna baktı. Yıllarca masal okuduğu, ayakkabı bağlamayı öğrettiği, okula sandviçle gönderdiği çocuğuna. On dokuz yaşında, büyüdü artık ve annesinin sandığından çok daha fazlasını yenmiş gördü hayatta.
Teşekkür ederim, dedi.
Yemekten sonra Hatice Merali aradı. Meral saat ona doğru geldi; kapıdan girer girmez sarı sırt çantası ve başkasının parfümü kokusuyla evi doldurdu.
Anne, yüzün neden böyle? On beş yaşın gözüyle annesinin yüzünü hızlıca süzdü. Babam bir şey mi dedi?
Gel otur, dedi Hatice. Konuşacağız biraz.
Üçü mutfaktaki küçük masada çay içerek oturdu. Hatice anlattı. Hepsini değil, ama yeterince. Orhanın söylediği teyze lafını, elbiseyi; zihinlerinde Elifi nasıl hayal ettiğini… Meral dinledi, alt dudağını ısırarak. Onu çocukluğundan beri acı çektiğinde ya da ağlamamak için kendini tuttuğunda hep böyle yapardı.
Babam sana teyze mi dedi? dedi, Hatice sustuğunda.
Evet.
Bu… kelime ararken başını salladı. Bu haksızlık!
Haksızlık, kabul etti Hatice.
Anne, bir yere gitmeyecek misin? Hiç mi?
Gözleri tekrar sandalyedeki elbiseye kaydı Haticenin.
Henüz karar vermedim.
O gece uyuyamadı. Geniş yatağın kendi tarafında yatarken düşündü. Yirmi üç yıl. O ev, o çocuklar, o adam için verdiği gençlik. Emir doğunca işi bırakmıştı. Öncesinde Karaköyde bir terzide ustabaşıydı, patronu Leman Hanım Hatice Hanım, elleriniz altın, derdi. Sonra Orhan, Çalışmana gerek yok, ben bakarım bize, dedi. İnanmıştı. O zaman gerçekten bakıyordu, Hatice de İşte hayatta şansım döndü, diyordu kendi kendine.
Güzel bir hayat. Arkasına bakınca dilinin ucuna kadar acı geldi bazen.
Şimdi ne yapabiliyor? Dikiş dikmeyi, yemek yapmayı, evi çekip çevirmeyi… En çok da görünmez olmayı. O his her geçen yıl daha fazla oturmuştu.
Hayır, böyle düşünmeye hakkı yoktu. O dikiş dikmeyi biliyorsa az iş değildi. İşi bıraksa da, çocuklara ve komşu Feriha ablaya diktiği şeyleri herkes dükkan elbisesinden daha iyi bulurdu.
Kafasındaki düşünceler dönüp durdu. Uyudu, uyandı, uyudu, uyandı. Gecenin üçünde kapı çarptı. Orhan döndü. Banyonun, suyun sesini duydu. Sonra Orhan yattı yanına; tek kelime etmedi, bir iki dakika sonra uykuya daldı.
Hatice uzun süre gözlerini kapatmadı.
Sabah Orhan erken çıktı, kahvaltı bile etmeden. Şöyle dedi geçerken:
Bu hafta çok yoğunum, akşam beni bekleme.
Kapı kapandı, ev sessizleşti.
Kahvesini doldurup pencerenin önüne oturdu. Camdan bakınca ince ince yağmur iniyordu, bahçedeki erik ağacı kararmıştı, yaprakları parlıyordu. Kahvesini içerken sakin, neredeyse soğukkanlı bir şekilde düşündü. Belki de acı, belli bir noktaya kadar geldiğinde başka bir şeye dönüşüyordu: sağlam ve berrak bir şeye.
Banket cuma günüydü. Bugün salıydı.
Üç gün.
Telefonunu aldı ve Sevgiye mesaj attı. Sevgi Malçok, uzun yıllar muhasebecilik yapmış, sonra başka bir şirkete geçmiş, ama Haticeyle dostluklarını hiç koparmamıştı. Sevgi elli yaşında akıllı, hayata pembe gözlerle bakmayan bir kadındı.
Sevgi, bugün görüşebilir miyiz?
Hemen cevap geldi: Tabii. Üçte Keyif kafede?
Hatice yazdı: Anlaştık.
Kafede buluştular, evlerine iki sokak uzakta. Sevgi koyu gri ceketi, kısa saçı ve derin bakışlarıyla geldi. Hep olduğu gibi sözü kesmeden dinledi. Sadece teyze kelimesine gelince bir kez kaşını kaldırdı.
Yani bunu dedi, dedi Sevgi.
Dedi.
Elif konusunda uzun zamandır mı şüpheleniyorsun?
Çoktan beri şüphelendim. Emir dün doğruladı.
Sevgi fincanını elinde çevirdi.
Hatice. Bir şey diyeceğim, darılma.
Buyur.
Ben de biliyordum, gözünü Haticeye dikti. Hatta birlikte çalışırken, iki yıl önce anlamıştım. Birkaç kez birlikte gördüm onları. Söyleyeyim mi, söylemeyeyim mi çok düşündüm. Ama sonra Benim işim değil, kendi aralarında, dedim. Şimdi hata ettiğimi görüyorum, özür dilerim.
Bir süre sustu Hatice.
Olsun Sevgi, dedi. Artık önemi yok.
Ne yapmayı düşünüyorsun?
Hatice başını kaldırdı.
O bankete gideceğim.
Sevgi bir süre baktı, sonra yavaşça başını salladı.
Çocuklarla birlikte mi?
Evet.
Bunun… olay olacağını biliyorsun.
Biliyorum.
Orhan sinirlenecek, biliyorsun.
Biliyorum.
Sevgi bir süre sessiz kaldı.
Peki o zaman, neye ihtiyacın var söyle.
Bu iki günde ilk defa Hatice hafifçe gülümsedi.
Saçımı güzel yapacak birine ihtiyacım var. Tek başıma beceremem.
Perşembe akşamı, Meral annesinin yanında, makyaj masasında oturmuş annesinin saçını tarıyordu. Yavaşça, özenle; önemli anlarda çocukların gösterdiği ilgiyle. Haticenin saçları gür, omuz hizasında; bir gece önce biraz boya sürmüştü, sadece tonu eşitlemek için.
Anne, korkmuyor musun? dedi Meral.
Biraz.
Babam kızacak.
Muhtemelen.
Ve sen ne diyeceksin?
Hiçbir şey, aynaya baktı Hatice. Hiçbir şey söylemeyeceğim. Sadece içeri gireceğim.
Meral son tutamı tel tokayla yukarı aldı, bir adım geri çekilip baktı.
Çok güzel, dedi. Anne, cidden çok güzelsin. Sen her zaman güzeldin, sadece unuttun.
Hatice dönüp kızına sıkıca sarıldı. Meral şaşırdı, sonra o da sarıldı.
Elbise yatağın üstünde duruyordu. Vişne rengi, kadife, yumuşacık. Hatice acele etmeden giyindi. Fermuarı arkadan çekti, Meral yardım etti. Aynaya baktı.
Bambaşka bir kadın gördü. Yabancı değil, unutulmuş bir kadın. O, her şeye olur demeden önceki hal…
Makyajı kendi yaptı. Az. Gereksiz yere abartmadı. Rimel, ruj. Soluk tarçın rengi ruju, bir zamanlar çok severdi. Siyah oniks küpeleri, annesinin hediyesi.
Anne, salondan seslendi Emir. Taksi yolda.
Geliyorum.
Çantasını aldı. Küçük, eski ama sağlam ve siyah bir çanta. Antreye çıktı.
Emir ona baktı ve:
Vay be, dedi.
Vay be, diye ekledi Meral.
Hatice paltoyu giydi. Elleri hala hafif titriyordu. Bunu fark edip hareketini bilerek yavaşlattı. Sakin… Sadece sakin ol.
Hadi, dedi.
Gökkuşağı Otel, şehrin en iyi oteli olmasa da Orhan’ın seçimi statü içindi: büyük salon, yüksek tavan, kendi catering ekibi. Hatice sekiz yıl önce bir düğünde bir kere gelmişti. Mermer zemin ve devasa avizeyi hatırlıyordu.
Taksi girişte durdu. Hatice önce indi. Bir saniye merdivende bekledi, akşam havasını içine çekti. Mayıs kokusu, çiçekli akçaağaçların serinliği…
Anne, Emir yavaşça, yanındayız.
Biliyorum. Meralın elini tuttu. Hadi.
Antrede bir sürü misafir merdiveni çıkmaya çalışıyor, ceketlerinde isim rozetleriyle acele ediyorlardı. Hatice sakin yürüyordu. Karşılarında genç bir otel çalışanı durdu.
İyi akşamlar, Ada şirketinin etkinliğine mi geldiniz?
Evet, dedi Hatice. Ben Orhan Yalçının eşiyim. Bunlar bizim çocuklar.
Bir an duraksadı çalışan, sonra başını salladı.
Buyurun, ikinci kat, Amber salonu.
Salon doluydu. Şık insanlar, pahalı parfüm, sıcak kanepeler kokusu, barda çınlayan kahkahalar ve hafif bir müzik… Kapı ağzında birkaç bakışın Haticeye kaydığını hissetti. Bu insanların çoğu Orhanı biliyordu, bazıları belki Elifi de tanıyordu. Ama eşi pek kimse tanımazdı.
Babamı gördün mü? Meral sordu.
Henüz değil, yavaşça salonu taradı Hatice. Bulacağız.
Orhan, salonun ilerisinde, bir büfe masasının yanında vardı. Koyu takımlı iki adamla konuşuyordu, biri hemen tanıdı: Hakkı Bey, şirketin eski ortağı. Orhan ona hem saygı duyar hem de biraz çekinirdi, Hatice bunu asla tam çözemezdi. Orhanın yanında Elif vardı.
Onu ilk defa görüyordu Hatice. Uzun boylu, genç bir kadın; dar mavi bir elbise, kusursuz saçlar. Güzeldi. Bunu Hatice içten bir huzurla fark etti. Güzeldi, o kadar. Yirmi sekiz yaşında bir kız. Elini Orhanın koluna, alışkanlık ve sahiplenme getiren bir rahatlıkla koymuştu.
Orada, dedi Meral düz bir sesle. Yanındaki o kadın.
Hatice ilerledi.
Salonu ağır ağır geçti. Birkaç kişi dönüp baktı. Kimileri yol verdi. Hatice çevreye bakmadan ilerledi, gözü masadaki Orhanda.
Orhan onu üç metre kalada fark etti, yüzü bir anda değişti. Ağzı yarım aralandı, sonra sımsıkı oldu, gözleri buzlu soğuk.
Hatice, dedi neredeyse fısıltıyla. Burada ne işin var?
Şirketinin yıldönümüne geldim, dedi o da aynı sakinlikle. On yıl oldu. Önemli tarih.
Hakkı Bey ona baktı, sonra Orhana, tekrar ona döndü.
Hatice Hanım? Kaç yıl oldu Harika görünüyorsunuz.
İyi akşamlar Hakkı Bey, gülümsedi. Siz de öyle.
Elif hızlıca bir adım geri çekildi. Eli Orhanın kolundan sıyrıldı.
O anda Meral, biraz geriden öne çıktı. On beş yaş. Koyu gözlü, dik omuzlu. Elife o çocuklara özgü dürüst ve rahatsız edici bir bakışla baktı.
Baba, dedi Meral, sesini yükseltmeden ama çevredekilerin duyacağı netlikte, neden az önce onu sarılırken gördüm? O kadın annem değil.
Bir anda ortam değişti. Sanki birisi müziği hafifçe kısınca ortaya çıkan sessizlik gibi oldu. Yan masadaki kadın başını döndürdü, masadaki adamlar göz göze geldi.
Orhanın yüzü bembeyaz olmuştu. Güneşten esmer tenin bile altından belli oluyordu.
Meral, dedi, iş için sadece, açıklayabilirim
Baba, ben çocuk değilim, dedi Meral aynı dürüstlükle, Emirle uzun zamandır biliyoruz.
Emir yanlarında, başı eğik, hiç konuşmadan babasına bakıyordu.
Hakkı Bey boğazını temizledi, kadehini masaya bıraktı.
Orhan, dedi. O tek kelimenin içinde her şey yüklüydü: uyarı, sonrasının başlangıcı… Görüyorum ailevi işlerin var. Sonra konuşuruz.
Haticeye eski moda bir nezaketle selam verdi, döndü, arkasından diğerleri de ayrıldı.
Elif alçak sesle, Ben cateringle ilgileneyim, dedi ve salonda kayboldu.
Orhan ve Hatice yalnız kaldı, çocuklar hariç. O, eskiden yorgunluk sandığı bir bakışla izliyordu onu; artık bunun şaşkınlık olduğunu anlamıştı Hatice. Sinir, kırılma değildi. Sadece afallama. Ne yapacağını bilemeyen adam bir anda olmuştu karşında.
Hatice, sesi boştu, ne yaptığının farkında mısın?
Şirketinin yıldönümüne geldim, tekrar etti. On yıl oldu; büyük tarih.
Bir tepsiden kadeh aldı. Şampanya. Kabarcıklar tek sıra halinde yükseliyordu.
Evde kalabilirdin, sesi iyice kısılmıştı. İstediğim gibi.
Kalabilirdim, dedi Hatice. Ama kalmadım.
Bakışlarını buluşturdukları an, içindeki her şey yerini bulmuştu. Ne öfke, ne intikam. Sadece şeffaflık. Yıllardır o adamın arkasından yemek pişiren, gömleklerini yıkayan, çocuk büyüten, inanan, yirmi üç yılını paylaşan bir kadındı karşısındaki adam. Ama ne çok vakit kaybolmuştu
Şirketine kadeh kaldıracağım, dedi Hatice. Sonra çıkacağım. Çocuklar yoruldu.
Çocuklarına döndü.
Hadi, dedi sessizce.
Çıkışa yürürlerken kendine çevrilen bakışları hissetti. Meraklı, acıyan, yargılayan Her türden. Fark etmedi. Ya da, bu acı, zaten olmuş olandan fazlası değildi.
Kapıda Emir koluna girdi.
Sen harikasın, dedi.
Sadece geldim, dedi Hatice.
Geldin ya, işte harikasın.
Eve dönünce elbisesini özenle çıkardı, askıya astı. Yüzünü yıkadı, yatağına uzandı. Haftalardır ilk kez o yapışkan uykusuzluk olmadan uyudu. Kesintisiz, derin. Sabah dokuzda uyandı.
Sonrası yavaş, ama kaçınılmaz geldi. Bahar güneşi gibi… Hemen, ertesi gün değil, iki hafta sonra banketten. Hatice bunu parça parça öğrendi: Sevgiden, bazı ortak dostlardan ve bazen Meralin Orhanın telefonundan yanlışlıkla yakaladığı mesajlardan.
Hakkı Bey, yeni inşaat projesi için anlaşma imzalamaktan vazgeçti. Açıkça değil, herkesçe bilinen ara dönemler veya aracılarla. Banketten sonra arayıp, Şimdi değil, düşünmem gerek, dedi. Hakkı Bey eski kuşaktandı; aile onun için somut bir değerdi. Amber salonundaki tablo yüzünden Orhana saygısı yok olmuştu. Konu sevgili değildi Önemli olan, sevgilinin resmi davette eş yerine gelmesiydi. Bu, düzene, aileye hakaretti. Hakkı Bey bunu hoş göremezdi.
Onun ardından başkaları da çekildi. İş dünyasında itibar yılların emeğidir ve bir günde dağılır. Yönetim kurulu Orhana bazı sorular sormaya başladı. Son bir buçuk yılda birkaç işin usule uygun gitmediği anlaşılınca, her şey üst üste bindi.
Elif, banketten üç hafta sonra Adadan gitti. Sessiz, kavgasız; kendisi istifa edip ayrıldı. Orhan birkaç gün evde adeta yerden halı çekilmiş gibi gezdi.
Bir akşam eve gelip masaya oturdu. Hatice çorbasını önüne koydu, kendi odasına geçti. Uzun süre öylece oturdu Orhan. İç çekişleri duyardı Hatice.
O akşam seslendi Orhan.
Hatice. Konuşmamız gerek.
Gerek, dedi Hatice. Ama önce cevap ver: sohbet mi etmek istiyorsun, yoksa beni dinletmek mi?
Farkı anlamadı başta. Sonra, anladı sanki. Gözlerini indirdi.
Affedersin, dedi.
Karşısında oturan Hatice, ellerini dizlerinin üstüne koydu, sakin. Titremiyordu artık. Kocasına baktı ve düşündü: çok geç. Kızgınlıktan değil. Barışmanın doğallık gerektirdiğini, ama aralarındaki doğallığın hâlâ yaşamadığını gördü. O teyze lafı ve geçen yıllar kuruttu orayı.
Tamam, dedi. Seni dinliyorum.
Bu affetmek değildi. Orhan anladı.
Boşanma lafını Hatice kendisi açtı, bir ay sonra, sükunetle, avukatı yanında. Sevgi, iyi bir avukat bulmuştu. Evi paylaştılar. Çocuklar Haticeyle kaldı. Orhan bunun dışında hiçbir şeyde diretmedi.
Dava sürerken Hatice, atölye açtı. İki odalı, karşı mahallede küçük bir dikiş atölyesi… Ne yapsam diye çok düşündü aslında, fırını daha kolay açardım dedi kendi kendine ama parmakları iğneyi, kumaşı hatırlıyordu. Leman Hanım, eski patronu, emekliliğine rağmen anında aradı: Hatice, on yıl önce açmalıydın bu dükkanı.
Söylenişi tatlı ve biraz acıydı. On yıl önce hazır değildi artık.
İlk aylar çok zordu. Para zor kazanıldı, müşteri azdı; sabah dokuz, akşam sekize kadar çalışıp sırtı ağrıyarak eve dönüyordu. Meral bazen okuldan sonra atölyeye uğrar, küçük masa köşesinde ödev yapardı, bazen annesine kumaşlar hakkında sorular sorardı. Kızının beklenmedik bir renk uyumu yeteneği vardı; uzun uzun örneklere bakar, on beş yaşındaki bir gençten beklenmeyecek cümleler ederdi. Hatice bunu aklının bir kenarına yazdı.
Emir o ara kendiyle cebelleşiyordu. Orhan bazen arıyor, görüşmek istiyordu. Emir gidiyor, sessizce dönüyordu. Bir akşam:
Beni anlamamı istiyor, dedi.
Sen?
Eşinden utanacak birini anlamak zor, anne… Sen hiç değildin ki. Her zaman normal bir insandın.
Teşekkür ederim oğlum.
Cidden…
Biliyorum, ciddiyetini biliyorum.
Bir süre sustu Emir.
Polinle, dedi, kız arkadaşı, sorunlarımız var. O yaşadıklarımızdan sonra, ben ne baba olurum, bilmiyor. Tekrarından korkuyor.
O senin hayatın değil, dedi Hatice.
Anlıyorum, ama o anlamıyor.
Bir süre sustuktan sonra,
Zaman ver, bırak görsün. Sözle anlatılmaz, zamana bırak.
Başını salladı Emir. Polinle meseleleri uzun sürdü; Hatice hep içten içe kaygılansa da karışmadı. Çocukların kendi başına aşması gereken alanları olduğunu geç anladı; ama anladı.
Atölye yavaş yavaş büyüdü. Bir yıl sonra müdavim müşteri oluştu. Bir buçuk yılda ilk gelinlik siparişi geldi, hem en zoru hem getirisi en iyisiydi. Hatice bir yardımcı aldı: Lale isminde genç, maharetli ve sağlam karakterli bir kız. Gayet iyi anlaştılar. Fazla lafa gerek olmadan, ellerin işine bakarak…
Sevgi bazen uğrardı, aralarında çay demleyip, ipler arasından hayata dair konuşurlardı: sağlık, çocuklar, hayatta neyin kıymetli olduğu Bir ara Sevgi sordu:
Bir şeyi seviyorum sende: Kızgın değilsin.
Bazen kızıyorum, itiraf etti Hatice.
Hayır, sadece kızgınsın. O başka. Kızmak yıkar, kızgınlık geçer.
Hatice düşündü, hak verdi.
Meral on yediye gelince kararını vermişti: tasarım okumak istiyordu. Patırtısız, sessizce; bir akşam çizim dosyasını annesinin önüne koydu. Hatice sayfaları uzun uzun inceledi. Ham, hatalı ama canlı bir göz vardı.
Bunu senin yolun, dedi.
Karşı değil misin?
Hayır. Sen içinden biliyorsun zaten.
Meral hafif, ama sıcak bir gülümsemeyle gülümsedi.
Anne, sen değiştin.
Değiştim mi?
Eskiden Baban ne der? Millet ne der? diye sorardın. Artık sormuyorsun.
Hatice onu uzun uzun süzdü.
Geç öğrendim, dedi.
Geç değil, dedi Meral, dosyayı toplarken. Sen iyisin.
Bu son yıllarda aldığı en güzel laftı. Övgülerden, iltifatlardan bin kat güzeldi: Sen iyisin, gerçek bir bakıştan.
Orhanı yılda birkaç kez görüyordu. Bazen çocuklarını almaya, bazen unuttukları bir şeyi getirmeye geliyordu. Kimi zaman dik, kimi zaman yıkılmış. Adanın el değiştirip Orhanın şirketinde yönetici olamadığını, şimdi taşeron işleri takip ettiğini duyardı; açıkçası artık kendi hayatı daha önemliydi Hatice için.
Boşanmanın üçüncü yazı güzel geçti. Uzun, ılık. Atölye büyük bir dükkana taşındı, üç usta yanına geldi. Akşamları yeni eve taşındığı balkonda oturur, çay içer, ufka bakardı. Her akşam değil elbet, çoğu vakit işi olurdu. Ama böyle boş akşamlarda huzuru bulurdu: Mutlu değil, romanlardaki gibi değil. Huzurlu. Yorgun, ama huzurlu.
O sonbaharda çıktı karşısına.
O kadar zaman sonra, atölyenin camından Orhanı görünce, elinde kahve fincanı, yeni bir taslağa bakıyordu. Orhan kapıda, kararsız. Yaşlanmıştı. Gerçekten yaşlanmış. Sırf zaman değil, erkeklerin özgüveni kaybolunca yaşlandığı gibi yaşlanmış. Omuzları düşük, iyi ceket, ama modası geçmiş.
Kendisi çıktı kapıya.
Orhan, dedi. Buyur.
Küçük toplantı odasına geçtiler. Masada iki sandalye, küçük bir kuru çiçek demeti. Çayı koydu önüne.
Nasılsın? dedi.
İyiyim, dedi. İş var, koşturmaca var.
Duydum, gözüne baktı. Başardın.
Yanıt vermedi, kupayı iki elle tuttu, sessizce.
Hatice, duraksadı. Bir şey söylemem lazım…
Söyle, dedi; sorusuz.
Yanlış yaptım. Pek çok konuda. Artık anlıyorum.
Orhan…
Ya, iki dakika… bakışlarını kaldırdı. Söylemek istiyorum. Sen iyi bir eş oldun. Evi tuttun, çocuk büyüttün. Ben bunu görmedim ya da gördüm, ama hep doğal sandım. Hep Zaten böyle olmalı dedim. Sustuktan sonra Yanılmışım.
Hatice ona baktı. Karşısında yıpranmış, yaşlanmış, ama tanıdık bir adam. Hem evlendiği Orhanı hem de teyze diyen Orhanı hem de Elifin gidişinden sonra gözleri bomboş olan Orhanı bir arada görüyordu.
Duydum seni, dedi.
Düşündüm ki… durakladı. Aslında… yani baştan başlamak gibi değil. Sadece… görüşüp konuşsak dedim. Ben artık yalnızım, Hatice. Tamamen yalnız.
Sessizlik.
Hatice kupasını masaya koydu. Sonra pencereye baktı: gri gökyüzü, kaldırımda dökülmüş yapraklar, lamba direğine yaslanmış bisiklet… Sonra tekrar Orhana baktı.
Orhan, dedi. Kırgın değilim sana. Cidden, geçti. Geçen yıllara yazık; sana değil, o yıllara. Keşke başka olsaydı.
Hatice…
Bir dakika, yumuşak ama kararlı bir tonda. Yalnız değilsin. Çocukların var. Geliyorlar, biliyorsun. Onlar hala senin çocukların. Duraksadı. Ama, senin aradığın şey olamam. Nedir aradığın, tam bilmiyorum: konuşacak biri, eski alışkanlık, yalnız kalmama korkusu… Ama olamam.
Neden?
Düşündü. Yaralamak için değil. Doğru kelimeyi bulmak için.
Çünkü sonunda kendim oldum. Öylesine, iddiasız bir cümleyle söyledi. Ve bu bana çok pahalıya mal oldu. Artık geri adım atmak istemiyorum.
Orhan uzun uzun sustu. Kupadaki çaya bile bakmadı. Sonra yavaşça başını salladı.
Anladım.
Anladığını biliyorum.
Çocuklar…
Onlar yine seninle olur, dedi Hatice. Senin işin artık onların babası olmak. Onlara git. Konuş. Emir zorlandı ama hala açık. Samimi gelirsen olur.
Orhan kalktı. Ceketini düzeltti, eskisinden alışkanlık. Yıllarca o hareketi izleyen Hatice, yüzünde eski bir hafiflik hissetti.
Elbise sana yakışmış, dedi birden.
Başını eğdi Hatice. Bugün başka bir elbise giymişti. Vişne rengi değil. Koyu mavi, sade yakalı. Kendi diktiği, geçen kış.
Teşekkürler, dedi.
Orhan çıktı. Kapı açılıp kapandı. Sessizlik.
Hatice biraz oturdu. Toplantı odası sessiz ve biraz serin. Kuru çiçekler, soğumuş çay kupaları, köşedeki taslaklar…
Sonra kalktı, kupasını alıp musluğa döktü. Geri döndü; masanın ucundan kalemini aldı, başını yeni taslağa eğdi.
Kapıdan Lale uzandı.
Hatice Hanım, sıradaki müşteriniz geldi.
Tamam, dedi Hatice. Biraz beklet lütfen.
Lale başını sallayıp kapıyı kapattı.




