Babamın Emanetine İhanet Ettim

Babamın anısına ihanet ettim.

Leman Hanım fırına gitmek için evden çıksa da, çoktan bir saati geçkin zamandır apartmanların arasından yürüyüp duruyor. Oysa evden fırına yürüyerek sadece beş dakika. Fakat bu akşam, geçmiş günlerden çok daha iç sıkıcı. Evinin yolunu hiç tutmak istemiyor; onu orada sadece soğumuş bir çaydanlık, haftalardır silinmemiş bir zemin ve iyice semirmiş kedisi Minnoş bekliyor. Son yıllarda kedi dışında konuştuğu kimse kalmadı; bir de sabah açıp yatağa girinceye kadar kapatmadığı televizyon var. Sunucuların sesleri, ona hâlâ gerçek insanların varlığını hatırlatıyor.

Bacakları sızlıyor, dizinin içi zonkluyor. Hava ise tam bir İstanbul kasveti; yağmur her an yağacak gibi. Ama Leman yine de çocuk parkına dönüyor. Oyun alanında bütün salıncaklar ve banklar çoktan ıslanmış, o ise parkın ucundaki paslı mantar şeklindeki çatının altındaki bankta kenara ilişiyor, ellerini yedi senedir üstünden çıkarmadığı kaşe mantosunun ceplerine daldırıyor. Yeni manto almaya gerek duymamıştı zaten.

Eskiden, rahmetli eşi Halit hayattayken hayat bambaşkaydı. Evleri cıvıl cıvıldı; hatta bazen fazla kalabalık olurdu çünkü iki çocuk büyütüyorlardı: Büyükleri Efe, küçüğü ise Elif. Şimdi ikisi de büyümüş, Haliti toprağa vereli on beş sene olmuş. Her şeye emek verdiği çocukları bir bir yuvadan uçup, kendilerine çok uzaklarda bambaşka hayatlar kurmuş.

Efe eşi ve iki kızıyla Antalyada yaşıyor, Elif ise İzmire taşınıp bir yazılımcıyla evlenmiş; eşiyle bir o yurt dışı gezisi, bir iş seyahati arasında mekik dokuyorlar. Anne akıllarına ancak bayramlarda geliyor; ona mesajdan iyi ki doğdun anneciğim, öptükler, bir de uzaktaki torunların fotoğraflarını gönderiyorlar. O torunlar, Lemanın gözünde başkalarının çocukları gibi; asla yaz tatilini babaanneyle geçirmek istemeyen, İspanyadaki dil kamplarına, etütlere giden çocuklar.

Leman derin bir nefes alıyor. Islak asfaltta zıplayan yağmurdan tombullaşmış bir karga yiyecek bir şey arıyor. Eskiden çocuklar kendine destek olacaktı; yaşlandığında yanında neşe ve torunlar olacaktı sanmıştı. Her akşam aranmayı beklemişti, ama hayat başka türlü gelişti: Efe ayda bir arıyor, unutmazsa, ve hep aynı şeyler: Nasılsın anne, iyi misin? Bizde işler yoğun, çocuklar hasta, gürültü, koşturmaca. Anlarsın işte, konuşacak vakit yok. Elif ise annesine az da olsa para gönderip bütün görevlerini tamamladığını düşünüyor. Gerisi kimin umurunda?

Emeklilik ise, her sabah aynı, her akşam aynı geçen, kısır bir döngüye döndü: Sabah kalk, televizyonu aç, Minnoşu besle, kendine kahvaltı hazırla, sonra tekrar televizyon Akşam olunca ancak kısa bir yürüyüş, sonrasında yine televizyon karşısında uyuyakalmak… Bazen televizyona bağıra bağıra sunuculara yorum yapıyor, Minnoş ona sarı gözleriyle tuhaf tuhaf bakıyor, kuyruğunu sallayıp koltukta uyumak için uzaklaşıyor.

O akşam eve gitmeyi istemiyor. Ev, boğucu ve yapayalnız. Yağmur hafif hafif çiselese de yerinden kıpırdamıyor, daha sıkı mantosuna sarınıp beresini gözlerine indiriyor.

Leman Hanım? birden yakınlardan bir ses. Siz misiniz, Leman Hanım?

İrkiliyor, başını kaldırıyor. Bankın yanında, eski moda kahverengi pardösüsü, şapkası ve bastonuyla, hafif kambur, uzun boylu yaşlı bir adam duruyor. Şapkadan görünen beyaz şakaklar ve dikkatli gri gözleriyle hemen tanıyor onu: Feyyaz Bey, yan apartmanda oturur, o da sürekli bastonla avluda dolaşır. Ara sıra asansörde, bazen çöp atarken karşılaşırlar, havadan sudan iki laf edilir, sonra herkes yoluna giderdi.

Feyyaz Bey? şaşırıyor Leman Hanım. Siz bu yağmurda niye dışarıdasınız, hasta olursunuz.

Ya siz? O gülümsüyor ve elindeki gazeteyi bankın üstüne serip yanına oturuyor. Az önce pencereden gördüm; uzun zamandır buradasınız. Hâlâ gitmediniz dedim, merak ettim, kötü bir şey mi oldu acaba?

Yok, bir şey yok, eliyle geçiştiriyor kadın. Eve dönmek istemiyorum. İçim sıkılıyor, Feyyaz Bey. Öyle bir sıkıntı ki, anlatamam.

Bilirim o duyguyu, diyor Feyyaz Bey, iç cebinden küçük bir matara çıkarıp. Konyak, bakışını yakalayan Lemana açıklıyor. İçki sayılmaz, sıkıntıya birebir. İster misiniz? Normalde içmem, ama bazen şu otuz beş derece yeter de artar insanın içini ısıtmaya.

Leman Hanım tam hayır diyecekken duraklıyor. Kaybedecek neyi vardı ki? Zaten kimse görmeyecek, kimse yargılamayacak. Mataradan küçücük bir yudum alıyor. Boğazını yakan içki, vücudunda sıcak bir rahatlık yayıyor.

Sağ olun, diyerek matarayı geri veriyor. Sizin eşiniz vardı değil mi?

Vardı, Feyyaz Bey hüzünle başını sallıyor, bir yudum daha alıyor. Üç yıl oldu rahmetli olalı. Oğlanlar İstanbulda. Biri Kadıköyde, diğeri Sarıyerde. Herkes kendi hayatında, işleri güçleri var. Yılda bir kere görmeye gelir, pazarları telefon açarlar. Böyle yaşayıp gidiyoruz işte. Sizin çocuklar?

Çok uzakta, kısa cevaplıyor Leman Hanım. Nadiren ararlar. Eşim uzun zaman önce vefat etti.

İki yalnız insan, öyle mi? başını sallıyor Feyyaz. Biz ikimiz, kader ortakları.

Bir süre susuyorlar, yağmurun kaldırımları dövüşünü izliyorlar. Ama bu sessizlik bezdirici değil, aksine huzurlu; sanki yıllardır birbirlerini tanıyorlarmış ve artık konuşacak söz kalmamış da, yan yana oturmak yetiyor.

Biliyor musunuz Leman Hanım, sizi uzun zamandır gözlüyorum, birden itiraf ediyor Feyyaz Bey. Sesi bir parça utangaç. Hep bakımlısınız, tertemiz, düzenli Hep yalnız gezersiniz. Tanışsam mı? diye düşündüm durdum. Bugün gördüm, yağmurda heykel gibi oturuyorsunuz. Bu bir işaret, dedim.

Leman Hanım şaşkınlıkla bakıyor ona.

Gözlediniz mi beni? Neden?

Yahu ne yapayım başka? diyor adam gülerek. Pencereden bakıyorum, aynı saatlerde dolaşırsınız Bir süredir alıştım size. Gelmediğinizde merak ediyorum, başınıza bir şey mi geldi diye.

Kadın başını sallıyor, hafiften gülümsüyor. İçini ilk defa bir sıcaklık ve garip bir hafiflik kaplıyor, birisinin ona dikkat etmesinin kıymetini yıllardır unutmuş.

Beraber yürüyüşe çıksak mı? teklif ediyor o anda Feyyaz Bey. Hem sohbet ederiz, hem daha güvenli olur. Bastonum var ama, gerekirse korurum sizi.

Kimden koruyacaksınız, Leman uzun zamandır ilk defa gülüyor. Kargalardan mı?

Onlardan da, Feyyaz gülümsüyor. Ne dersiniz, anlaştık mı?

Anlaştık, diyor kadın.

O günden sonra hayatları değişiyor. Havanın azıcık elverişli olduğu her akşam eve kapanmak yerine birlikte arka parkta yürüyüş yapıyorlar. Feyyazın aslında emekli bir mühendis olduğu, yıllarca fabrikada çalıştığı, daha sonra tarih kitaplarına merak sardığı, hatta yerel gazeteye kısa yazılar yazdığı ortaya çıkıyor. Leman eskiden muhasebeciydi, tarihten anlamasa da iyi bir dinleyici, meraklı bir sohbetçi. Feyyaz, onun İnegölde yaptıkları evi, çocukları için satmak zorunda kaldıklarını, Halitle anılarını ilgiyle dinliyor.

Laf lafı açıyor, hava kararana kadar banklarda zaman nasıl geçmiş anlamıyorlar. Artık akşam eve dönerken yüzü gülüyor Lemanın. Evin havası değişiyor; çünkü akşam yemeği sadece kendisine değil, Feyyaz Beye de hazırlanıyor. Leman kurabiye, börek yapıyor; Minnoş ise birden, yeni ev yemeklerinin kokusuyla birlikte daha sevecen oluyor.

Bir ay kadar sonra, Feyyaz ilk defa geceyi Lemanda geçiriyor. Her şey sohbet sırasında çay eşliğinde uzayarak gelişiyor; saat neredeyse bire geliyor. Leman içinden kısa bir tereddütle söylüyor:

Feyyaz, kal bu gece. Salonda açılan kanepe var, sana hemen yatak hazırlarım.

Rahatsız etmem değil mi? adamın gözlerinde umut parıltısı var.

Estağfurullah, yer bol nasılsa, diyor kadın.

Böyle başlıyor. Önce haftada bir, sonra daha fazlası derken bir bakıyorlar, Feyyaz ev terliklerini, diş fırçasını, sonra bavulunu yavaş yavaş getirivermiş. Sabah Leman mutfaktan teneke sesi duysa mutlu oluyor, yaşama sevinci artıyor. Artık televizyon nadiren açılıyor; eskisi gibi haberler veya bir eski film için. Sohbet edecekleri konu bol, kutu kutu sıcak çay ve Minnoşun gariplikleri yetiyor. Başta biraz huzursuz olan Minnoş da Feyyaza alışıyor, artık onun kucağında bile mırıldanabiliyor.

Feyyaz, yarın lahana sarması yapalım mı? diyor bir sabah kadının karnı acıkınca. Lahanayı yalnız kendime yapmaktan üşeniyorum.

Olur, diyor adam. Ben kıymayı alırım, sen pirinci hazırlarsın.

Gerçekten de, o daracık mutfakta karşılıklı sarma sararken içlerinden taşan bir huzur var. Leman kendi kendine dehşetle soruyor: Bu yaşta bana bir ömür armağan edildi, inanabiliyor muyum?

Fakat bu mutluluğun gölgesinde hep tek bir endişe var: çocuklar. Leman, Feyyaz Beyden çocuklara bahsetmeyi bir türlü göze alamıyor. Biliyor, Efe ve Elif, babalarını adeta kutsallaştırmıştı; Halit, çocukların gözünde bir kahramandı. Yeni bir adam annelerinin hayatına girerse, bunu ihanet sayacaklardı. Aralarında özellikle Efe, her telefon görüşmesinde: Baba olsa şöyle yapardı, babam olsa buna onay verirdi, diye söylerdi.

Feyyaz ise anlayışlı:

Leman, çocukların meselesi, ben karışmam. Ne zaman uygun görürsen, o zaman konuşursun. Ben beklerim, derdi.

Ama zaman akıyor. Lemanın doğum günü yaklaşıyor; birden çocuklardan mesaj geliyor: Anne, bu sene sana sürpriz yapmak istiyoruz. Efeyle konuştuk, ailece, torunlarla geleceğiz üç günlüğüne. Ne isterdin, ne alalım? Çok özledik.

Leman önce çok seviniyor, sonra paniğe kapılıyor. Evin içinde bir ileri bir geri yürüyüşler, dudaklarını ısırmalar, ne yapmak gerektiğini bilememeler başlıyor.

Feyyaz, diyor o akşam, çocuklar geliyor üç günlüğüne. Hepsi, torunlarla.

O zaman tanıştırırsın, diyor adam sakince, yemeğine kaşığını daldırırken.

Emin değilim Feyyaz, Leman darmadağın, yanlış anlayacaklar. Babalarına hâlâ tapıyorlar, beni suçlarlar diye korkuyorum. Bir sürelik sen kendi evine gitsen, ben onlara durumu yavaşça anlatsam, sonra ertesi gün seni eve çağırsam, tanıştırsam… Böyle daha kolay olmaz mı?

Feyyaz masada durup sessizleşiyor, çatala bakıyor uzun süre.

Leman, ciddi misin? Sana ne oldum ben şimdi? Çocuklarından gizleyeceğin biri miyim ben? Altı aydır birlikteyiz, sana âşığım, çocukların gelir gelmez beni kapı dışarı mı edeceksin?

Hayır, Feyyaz, yalvarıyor kadın. Geçici olsun istedim; kendilerini hazırlasınlar, hemen tanışmasınlar

Peki, diyor uzun bir sessizlikten sonra, yorgun bir sesle. Dediğin gibi olsun. Yarın toparlanırım. Ama şunu bil; ben seni seviyorum, ama gizli saklı biri olmaya katlanamam.

Feyyaz, yanlış anlama, Leman gözyaşlarına boğulacak neredeyse. Eminim, anlayacaklar. Biraz zaman…

Vaktimiz çok kalmadı ki Leman, deyip sofradan kalkıyor. Hadi, üzülme artık. Toparlarım ben.

Ertesi gün Feyyaz taşınıyor. Ev önceki halinden daha bir boş, daha soğuk geliyor Lemana. Minnoş, bir oraya, bir buraya gezip duruyor; adeta Feyyaz nerede? diye soruyor bakışlarıyla. Kadın kucağına alıp sımsıkı sarılıyor, gözleri yaşlı, çocuklarını bekliyor.

Ertesi gün sabahı hepsi birlikte geliyor. Efe ve eşi Damla, iki oğullarıyla arabayla; Elif ve eşi Mert, beş yaşındaki kızlarıyla uçaktan inip geliyorlar. Ev bir anda kalabalık, torun sesleri, koşuşturmaca, parfüm kokuları… Leman elini ayağını nereye koyacağını şaşırmış; bir yandan masa hazırlama telaşı, bir yandan kapının arkasında sakladığı Feyyazın terliklerine kayıp duran bakışlar…

Akşam yemeğinden sonra, çocuklar sofradan kalkıp torunlar da yatınca, Leman Efe ve Elifi mutfağa çağırıyor. Kalbi küt küt, elleri titriyor; ama artık kararını veriyor.

Çocuklar, sizinle önemli bir şey konuşmam lazım, diyor çekinerek.

Hayırdır anne? Hasta mısın? Efe, iri cüssesiyle kuşkuyla bakıyor. Elif dudaklarını sıkıp göz göze geliyor.

Hayır, diyor Leman. Ben… Şey… Birisiyle tanıştım. Feyyaz Bey. Bir süredir birlikte yaşıyoruz.

Mutfakta donup kalıyor hava. Efe fincanı elinde öylece duruyor. Elif, ince uzun parmaklarıyla masaya yaslanmış, annesine bakıyor, buz gibi bir sesle:

Nasıl yani, birisiyle mi yaşıyorsun? Anne, aklını mı kaybettin sen? Kaç yaşındasın?

Altmış beş, diyor Leman titrekçe. Ama hâlâ hayattayım Elif!

Ne alakası var, öfkeleniyor Efe, fincanı sertçe masaya bırakırken. Babamızla aldığınız evde, çocukluğumuzun evinde, yabancı bir adamı mı aldın?

O yabancı değil, iyi biri, mühendis emeklisi, cılızca karşılık vermeye çalışıyor kadın.

Beni ilgilendirmez kimmiş! Efe böler. Anne, babamın hatırasına ihanet ettin! Onun yadigârıydı burası, sen gidip başka bir adamı getiriyorsun.

Bağırmasana, çocuklar uyanacak! diyor Elif, ama sesi daha yüksek çıkıyor. Anne, senin yalnız kalman tabii ki zor ama bu kadarını da yapamazsın. Bizden izin aldın mı sen? Hiç sordun mu?

Ben kime hayatımda yer vereceğimi size mi soracağım? Lemanın sesi çatallaşıyor. Koskoca kadınım, benim de özel hayatım olur.

Özel hayat diyor! Altmış beşinde! Torunlarını düşüneceğine… Biz kalkıyoruz buraya, sen bir adamla yaşıyorsun! Şimdi nereye gitti o? Sakladın mı?

Gitti, Lemanın sesi kısılıyor. Ben kendim istedim; sizinle hemen karşılaşmayın diye. Önce konuşmak, anlatmak istedim.

Anlatabildin mi peki? Şoktayız, anne. Şu an utançtan yerin dibine girdim. Kendi çocuklarıma nasıl anlatacağım? Sen… hiç yakıştıramıyorum.

Elif, lütfen! Kadın ağlamaktan cümle kuramaz, O sadece yakın bir insan, birlikte yiyoruz, yürüyoruz, televizyon izliyoruz. Suç mu?

Şimdi de televizyon izliyoruz diye masum oldun! Babamı hemen unutacaksın yani? Yabancı bir adamı öz babamızın yerine mi koyuyorsun?

Onun hakkında böyle konuşma! Çıldıracak gibi oluyor Leman. Tanımıyorsun bile!

Tanımak da istemiyorum! Efe fırlıyor ayağa. Bak anne, ya biz, ya o adam… Bunu seçersen biz yokuz, çocuklar yok. Sen nasıl bir örnek olacaksın torunlarına?

Elif de onaylıyor. Bu mesele ciddi. Anne, karar ver: ya biz, ya o adam.

Leman, başı önde, gözyaşları önlüğüne damlarken, hiçbir şey söyleyemiyor. Çocuklar aralarında göz göze gelip mutfağı terk ediyor, Leman tek başına kalıyor.

O gece hiç uyuyamıyor. Tavanı seyrediyor; aklı Feyyazın getirdiği çiçeklerde, yaptığı esprilerde, Minnoşla aralarında geçen eğlenceli anlarda… Sonra çocuklarının öfkeli, taş gibi suratları gözlerinin önüne geliyor.

Sabah yorgun ve bıkkın uyanıyor; herkese kahvaltı hazırlamaya zorlanıyor. Mutfakta Damla yumurta pişiriyor, Efe kahvesini içiyor.

Anne, iyi misin? Hiç iyi görünmüyorsun, diyor Damla nazikçe.

İyiyim, mırıldanıyor Leman, çayını doldururken.

Anne, Efe bardağını bırakıyor. Elifle konuştuk, bugün dönüyoruz. Bu havada doğum günü kutlamak istemiyoruz.

Nasıl yani, Leman şaşkınlıkla. Daha yeni geldiniz…

Evet işte, sertçe cevap veriyor Efe. Ben çocuklarıma böyle şeyler göstermek istemiyorum. Hediyelerimizi koyduk, çıkarken alırsın. Artık konuşuruz.

Efe, ne olur… Lemanın sözü yarım kalıyor. Oğlu çıkıp gidiyor.

Bir saat sonra ev bomboş. Herkes ayrıldı. Damla üzgün üzgün gitti, ama kocasına itiraz etmedi. Leman, koridorda hediyelerle baş başa, sanki arkasından bıçak yemiş gibi hissediyor.

Bütün gün koltuğa çöküp televizyona öylece bakıyor. Minnoş dizinde mırıldanıyor ama hiçbir şey teselli etmiyor. Akşam olup hava kararınca telefonu alıyor, Feyyazı arıyor.

Feyyaz, diyebiliyor sesi titrek, cansız. Artık gelme. Buluşmamamız lazım.

Ne oldu Leman? Ağlıyor musun? Çocuklar mı karşı çıktı?

Evet, diyor kadanca. Şiddetle karşılar. Eğer seninle olursam, benimle bağlarını keserlermiş. Onlar da, torunlar da.

Peki, onları mı seçtin? Feyyaz uzun suskunluktan sonra soruyor. Biliyor musun onlar sana manipülasyon yapıyor? Böyle davranmaya hakları yok.

Biliyorum, hıçkırıyor kadın. Ama onlar benim çocuklarım, Feyyaz. Sen harika bir adamsın, çok iyi bir dostsun. Ama… Beni affet, lütfen.

Leman, yapma… Biz birbirimizin ailesiyiz, Feyyazın sesi titriyor. Ben seni seviyorum, onlar sadece kendi çıkarlarını düşünüyor. Anlamıyor musun?

Anlıyorum… ama yapamam. Affet. Hoşça kal.

Telefonu kapıyor, koltuğa oturup Minnoşa sarılıyor ve hiç olmadığı kadar hıçkıra hıçkıra ağlıyor. Halitin ölümünde bile bu kadar yalnız hissetmemişti; çünkü o zaman yanında çocukları vardı, şimdi ise kimsesi kalmamış gibi

İki ay geçiyor. Leman tekrar televizyonu açarak günü geçiriyor, sunucularla konuşuyor, sadece kendine yulaf lapası pişiriyor. Minnoş kapının önünde oturup ona bakıyor, sanki Feyyaz ne zaman gelecek? diye soruyor. Kadın ise sessizce okşuyor kediyi.

Defalarca Feyyazı aramayı düşünüyor ama çocuklarına söz verdiğini hatırladıkça parmakları telefona gitmiyor. Bu arada çocukların aramaları da seyrekleşiyor. Efe, kısa kısa Nasılsın anne, iyi misin? mesajları atıyor. Elif ise sadece fotoğraf atıyor, başka hiçbir şey Kimse, halini, bir şey isteyip istemediğini sormuyor. Leman, onlar için daha da gereksiz, uzak ve bir yabancı olduğunu anlıyor.

Bir akşam marketten dönerken, asansörde dördüncü kattaki komşusu Semiha Teyzeye rastlıyor. Mahallenin dedikoducuları arasında ünlü.

Leman Hanım, sizi hep yalnız görüyorum artık, Feyyaz ne oldu? Hiç gözükmüyor. Yoksa ayrıldınız mı?

Ayrıldık, zor duyulur bir sesle cevaplıyor kadın.

Allah Allah… Ne güzel anlaşmıştınız halbuki. O da kötüleşti, geçen gün bastonuyla güç bela yürüyordu, tek tük oğlu gelmiş, hemen gitmiş.

Hastalandı mı? Kadının yüreği atlıyor.

Kim bilir, hali hiç iyi değil, çok zayıf, sapsarı

Asansör duruyor, Leman çıkıyor. Kapının önünde yükselen kapı kapanırken aklı karmakarışık: O hasta ve yalnız. Ben de burada, bekliyorum, çocuklarım unuttu bile Neden bıraktım onu?

Eve girip telefonu alıyor, uzun uzun bakıyor. Sonunda kararlıca arıyor. İki, üç… tam kapatacakken telefon açılıyor, zayıf bir ses duyuluyor:

Alo?

Feyyaz, ben Leman Nasılsın?

Leman? Neden aradın? Çocukların izin mi verdi?

Onları bırak, sesi titriyor. Sen hastaymışsın, niye bana söylemedin?

Niye söyleyeyim?.. Zaten böyle olmasını istedin. Derdimi yük etmek istemedim.

Ah, inatçısın, Leman gözyaşlarını siliyor. Ben şimdi geliyorum. Bekle.

Mantoyu kaptıp çantayı kavradığı gibi apartmandan çıkıyor. Feyyazın apartmanında zile basıyor, dakikalarca bekliyor. Sonunda kapı açılıyor; Feyyaz zayıflamış, yüzü solgun, ama o eskiden bildiği sıcak gülümsemesiyle karşısında duruyor.

Leman Niye geldin?

Aptalsın, Feyyaz, diyerek kapıdan girip ona sarılıyor kadın. Ve ben de aptalım. Affet beni, zamanı harcadım. Her şeyi anladım. Çocuklarım aramıyor, bana ihtiyacı yok, ama sana var. Sen benim en yakınımsın artık.

Erkek ona sarılıyor, uzun uzun öyle kalıyorlar. Sonra mutfağa götürüp oturtuyor, getirdiği yiyecekleri çıkarıp yemek hazırlıyor.

Yarın Efeyi arayacağım, diyor çaydanlığı ocağa koyarken. Ya seni kabul edecekler, ya da beni unutacaklar. Artık seçmek istemiyorum, kendi seçimimi yaptım bile.

Leman, benim yüzümden çocuklarınla kötü olma, diye çekingence itiraz ediyor adam.

Olmam lazım! Yıllarımı onlar için verdim, şimdi bana yalnızlığı dayatıyorlar. Artık ben de insanım, mutlu olmak hakkım! Mutluluğum sensin, Feyyaz.

O gece ona yemek yapıyor, yatağını hazırlıyor, yanında kalıyor. Sabah ilk iş oğlunu arıyor.

Efe, diyor kısa, net bir sesle, kararımı verdim: Feyyazla yaşamaya devam edeceğim. Birbirimizi seviyoruz. Siz ve Elif kabullenemiyorsanız, sizi zorlayamam. Ama unutmayın, ben sizin annenizim ve özel hayata hakkım var. Babanızın anısına saygı duyuyorum; ama beni yargılamak sizin işiniz değil.

Karşıdan uzun bir sessizlik geliyor. Sonra Efe cevaplıyor:

Anne, kendine gel! Biz seni uyardık

Evet, uyardınız. Ama bu kez kendimi seçiyorum. Gelmek isterseniz başımın üstünde yeriniz var. Artık benim üzerimde söz hakkınız yok.

Telefonu kapatınca derin bir oh çekiyor. İçinden bir yük kalkmış gibi

Bir hafta sonra Eliften şu mesaj geliyor: Anne, Efeyle konuştuk. Onaylamıyoruz, ama madem böyle mutlusun… Torunları görmeye her zaman gelebilirsin. Feyyazı bize anlatma, bizi rahatsız ediyor.

Leman mesajı okuyor, çantasına kaldırıyor telefonu. Tamamen kabul edilmediğini biliyor, ama bu da bir uzlaşma. Asıl önemli olan, yanındaki Feyyazın varlığı, bir de Minnoşun onun kucağında huzurla mırlaması Odanın köşesinde televizyon açık, ama artık sunucuların sesini kimse dinlemiyor; çünkü onların aralarında paylaşacak kocaman bir hayat var.

Feyyaz, diyor Leman gülümseyerek, yarın yine lahana sarması yapar mıyız? Lahana aldım.

Tabii, diyor adam, gözleri parlıyor. Ben de kıymayı alırım, sen pirinci haşlarsın.

Rate article
Lifequest
Babamın Emanetine İhanet Ettim