Karabuğday Trüflera Karşı
Ocakta, saatlerimi harcadığım sosun ağır ağır bozulduğunu izliyordum. Kremalı-trüflü sos, istiridye mantarlı risottom için pürüzsüz, ipeksi ve akışkan olmalıydı. Oysa sos yağ gibi ayrılmış, dibe topak topak çökmüştü. Ocağın altını kısıp, soğuk tereyağını küçük küpler halinde, yavaşça karıştırmaya başladım. Ellerim bu hareketi ezbere biliyordu zaten. Dışarıda hava kararmış, sokağın lambaları yanmış, aşağıda Nişantaşı’nın ara sokaklarında arabalar tıkırdıyor, İstanbulun tipik bir Ekim akşamı yaşanıyordu.
Ne kadar sürdürecek bu iş, Ayşen? diye seslendi Ali, kapıdan. İki öğünden beri açım.
Ali, her zamanki gibi, mutfağın sadece kapısında duruyordu. Sanki mutfak başka birine aitmiş gibi elini cebine atar, yüzüne koyduğu o ifadeyle bakardı; ne sabırsızlık vardı onda, ne de gerçek bir merak… Yirmi üç yıldır adını koyamadığım bir hâl…
Yirmi dakikaya olur, dedim yüzümü çevirmeden. Sos biraz kaprisli bugün.
Anladım. Yirmi dakika daha.
Çekip gitti. Onun oturma odasında koltuğa nasıl gömüldüğünü, televizyonu nasıl hemen açıp, sonra sesi kısık izlediğini duydum; sessizce, bu da onun bir işaretiydi. Tüm işaretlerini biliyordum.
Sos sonunda oldu. Mükemmel değildi, yakındı ama. Risotto istediğim gibi kıvamlıydı. Siyah trüfü incecik dilimleyip kenarına serptim tanıdık satıcıdan almış, o küçük parça için neredeyse eskiden bir arkadaşım ile harcadığım kadar Türk Lirası bırakmıştım.
Masayı hazırladım, mum yaktım. Romantik olsun diye değil; mum ışığında yemekler de ben de daha güzel görünüyordum. Yorgun çizgilerim silikleşiyordu.
Ali geldi, oturdu, çatalını aldı, tabağa baktı.
Uzun uzun baktı.
Yine risotto mu? Sonunda konuştu.
Mantar istedin sen.
Evet ama mantar yemeği istedim, risotto yapmak zorunda değildin. Geçen hafta Serkanın restoranında yedim risottoyu, orası profesyonel canım, kıyaslamak zor.
Karşısına oturdum, çatalımı aldım.
Önce bir tadına bak istersen.
Tattı. Yavaşça, sanki önemli bir incelemede.
Pirinç biraz fazla pişmiş.
Bence tam kıvamında, diri, olması gerektiği gibi.
Sen öyle sanıyorsun. Neyse.
Sessizce yedik. Mumu izledim. O, tabağına anlamsız bir ifadeyle bakıyordu. Pencereden dışarı İstanbul kendi ritmiyle akıyor, kimin umurunda risotto…
Sos aşırı yağlı olmuş, dedi, tabak bitmek üzereyken.
Yanıt vermedim.
Sorarsan neden söylüyorum, dürüstüm çünkü. Gelişmeni istiyorsun ya mutfakta, kendini pohpohlamayayım.
Sormadım, dedim sessizce.
Keşke sorsaydın.
Futbol izlemeye gitti, ben masayı topladım, tabanı tutan sosu kazıdım, pahalıya aldığım trüfün artığını çöpe attım. O ayarı tutturmak için üç kez yaptığım, Fransız tekniği üstünde saatler harcadığım sos… Fransızca yemek kitabını, kurslarda üç bin lira vererek aldığım teknikleri… O sosu kent içinde özel kutuda eve taşırken ayrışmasın diye ne telaş…
Aşırı yağlıymış.
Ellerimi lavabonun kenarına koyup, suyun akışını izledim. Sonra ellerimi kurulayıp, ışığı kapattım, yatak odasına geçtim.
Sıradan bir gündü.
***
Cumartesi günü saat üçte Sevim Hanım geldi. Her zaman önceden arar, aheste bir İstanbul hanımefendisi edasıyla, geliş saatini bildirir, ben de alelacele salonu toplar, çaya bir kek, poğaça yetiştirirdim. Kayınvalidem, evi öyle bir bakışla süzerdi ki, eksiklik bulur ama hiç açık söylemez, sadece cam kenarından gözünü yavaşça kaydırırdı.
Yetmiş sekiz yaşındaydı. Küçük, zayıf, gençlere taş çıkartan düzgün bir duruşu vardı. Eşini altı yıl önce kaybedip, Beşiktaştaki evinde yalnız yaşamaya başlamıştı. Aliyi ikna çabalarına rağmen taşınmamıştı. Ben hiç zorlamadım. İkimiz de hep bildik, hiç konuşmadık.
O cumartesi biraz solgun geldi. Kapıda fark ettim.
Buyur Sevim Hanım, cevizli kek yaptım.
Teşekkür ederim Ayşen. Ali evde mi?
Serkana gitti. Akşama gelir dedi.
Başını sallayıp, mutfağa geçti. Halbuki hep salona giderdi, oradaki pencere kenarına oturmayı severdi. Fincanları doldurdum, keki dilimledim, karşılıklı oturduk.
Nasılsınız? diye sordum.
İyiyim kızım. Biraz tansiyon ama hayat bu.
Küçük bir dilimi ağzına attı.
Çok güzel olmuş, dedi. Öylesine samimi, öyle içten söyledi ki, boğazıma bir şey oturdu.
Bir süre hiç konuşmadık. Sevim Hanım, çayın buğusuna bakıp, camdan sokaktaki rüzgarla sallanan neredeyse çıplak ağaçların son yapraklarına daldı.
Ayşen, sana bir şey sormak istiyorum, darılmazsın değil mi? dedi sonunda.
Deneyeceğim, dedim.
Yüzüme bakarak uzun uzun sustu.
Sen eskiden iç mimardın, değil mi?
Şaşırdım bu soruya.
Evet, doğru.
Üstelik çok iyi bir iç mimardın.
Öyle derlerdi.
Ben de öyle biliyorum. Projelerini görmüştüm. Hani Şişli’deki o ailenin evi vardı ya, ben bir ara onlara misafirliğe gitmiştim. Çok güzeldi. O zaman demiştim; işte dünyanın içini dışını görebilen bir insan…
Gözlerinin içine baktım.
Bunları neden açtınız, Sevim Hanım?
Çay fincanını masaya koydu. Her şeyi usulünce yapan kadınların alışkanlığıyla, etiyle tırnağı her hareketi ölçülüydü. Fazla gürültüye, dağınıklığa yer yoktu onun hayatında.
Çünkü utanıyorum, dedi kısık sesle.
Yanıt bulamaz, donup kaldım. Sevim Hanım, o güçlü kuşağın susarak sevmesini bilen tipik kadınıydı.
Bunu sana çoktan söylemem lazımdı. Belki on yıl önce, işi bıraktığında. Ama sustum. Bana düşmez dedim, belki kendi isteğindir dedim, belki böyle daha iyidir sandım.
Elleri masada bir aradaydı. Yıllara meydan okuyan uzun, zarif parmaklar…
Ali zor yemekleri sevmiyor.
Başta yanlış anladığımı sandım.
Efendim?
Sevmiyor. Hiç sevmedi. Gençliğinden beri hassas bir mideyle dolaşır. Doktor yıllar evvel demiş, sade ye: çorba, haşlanmış et, pilav. Onun çocukluğundan beri en sevdiği “karabuğday pilavı ve köfte”dir. Sade bir köfte, tereyağlı karabuğday. Her gün yesin hiç gocunmaz.
Mutfak bir anda sessizleşti, sadece uzaktaki buzdolabının sesi…
O zaman neden, başladım. Sesim bana bile yabancı geldi.
Neden foie gras, trüf, neden sosu ipeksi değil diye mızmızlanıyordu, değil mi?
Başını kaldırdı, gözlerinde soğuk, ama öfkeden veya acıdan ziyade köklü, ağır bir şey vardı.
Çünkü ona o süreç hoş geliyordu. Çabalamalarını izlemek, zamanını, paranı, emeğini harcayıp, sonra onun sözcüklerini beklemeni sevmek… “Yeterli değil” demek… Bunlar ona üstünlük duygusu veriyordu.
Yavaşça fincanımı yere koydum.
Farkında mısınız ne söylediğinize?
Biliyorum. Bunu, uzun düşünerek oturup söyledim. Biliyorum.
On yıl sustunuz siz de.
Otuz sekiz yıl sustum Ayşen. Rahmetli Necmettin Bey, senin kayınpederin, bana aynısını yaptı.
Necmettin Bey… Alinin babası. Ben onu çok az tanıdım, evliliğimizden bir yıl sonra vefat etti. Onu girdiği her ortamda kibar, fakat evde sert biri olarak hatırlıyorum.
O da sözde gurmeydi, dedi buruk bir tebessümle. Ben de uğraşırdım, ben de onca laf işitirdim: yağlı, kuru… Sonra bir yaz dayısının köyünde annesinin haşlama yaptığı karabuğdayı aşkla, susuz, üç tabak yediğini gördüm. Sonunda suskun, sadece yiyip huzurluydu.
Dışarıda incecik yağmur başlamıştı.
O an anladım. Fakat ayrılamadım. O zamanlar şartlar başkaydı, ayrılamazdım. Ali de her şeyi gözleyerek büyüdü. Annesini bu şekilde idare etmek de bir “yöntem” öğrendi işte…
Bilerek yaptı yani, dedim. Soru yoktu artık.
Bilerek değil belki, içgüdüyle… Böyle görerek, böyle olmaya alıştı insanlar; başkasının çabasıyla kendini büyük hissetmenin tadı kolay bırakılmıyor.
Ayağa kalktım. Yürüyeyim diye değil, oturamazdım artık. Yağmurlu sokağa, altındaki şemsiyeli insanlara daldım.
On yıl…
On yıl mutfak kurslarına gittim. Temelden başlayıp, ilerledim, sonra özel Fransız ve İtalyan eğitimi aldım. Kitaplar okudum, videolar izledim, internetten şeflerle yazıştım. Pazara belli esnafa, belli ürün için gittim. Şarap eşleştirirdim. Tad dengesi, teknik, gece yarısı uyanıp eksik kalan sos için heyecanlanmalar… Bunlar oldu hep.
Kariyerim artık mutfaktaydı sandım. “Artık iç mimarlığı bıraktım, kendime yeni bir yol buldum” dedim.
Ama o, içten içe karabuğday pilavını seviyordu.
Neden şimdi söylüyorsunuz? dedim, arkamı dönmeden.
Çünkü yaşlandım, dedi Sevim Hanım. Sen daha gençsin. Elli iki yaş gençtir, hayat daha yeni başlıyor bile diyebilirim.
Döndüm, gözlerimin içine baktı. Ne acıma, ne öfke. Sadece çıplak gerçek.
Bir de, dedi kısık sesle, hatam oldu. Yetiştirdiğim insandan, hayatı yaşama biçimimi Ali’nin doğru sandı. Sorumluyum. En azından sana gerçeği söyleyebilirim.
Tekrar oturup, soğuyan çayımı aldım.
Değişmez, dedi. Ne yapacağına karışmıyorum, bilmen yeter.
Çaylarımızı sessizce bitirdik. Sonra montunu giydi, ben düğmelerine yardım ettim; parmakları artık bazen tutmazdı.
Cevizli kekin çok güzel olmuş, dedi kapıda.
Teşekkür ederim.
Ev yapımı, öyle sade. Belki de bana şimdiye dek yaptığın en iyi kek.
Çıktı. Uzun süre kapının yanında Ali’nin ceketlerine bakakaldım.
***
Sonraki iki hafta, yine aynı yemekleri yaptım. Alışkanlık. Ördekli terrine, ithal karidesle yapılan bisque, Japon tatlısı… Ali yemeye devam etti, eleştirdi, sustum. Ama içimde bir cam duvar örüldü. Kendime dışarıdan bakan bir göz gibi hissettim: limon kabuğu rendeliyorum, safran ekliyorum, sonra tabağı götürüp, yine bekliyorum. O çatalı alıyor, ağzına sokuyor, bakışında hep aynı anlık hal…
Görmezden geldiğim bir hazzı fark ettim.
Yemekten değil, beklentiden. Söyleyeceği cümleyle biraz küçülmemden aldığı zevk. O çocuğu, ipini çeken bir çocuk gibi…
Eski projelerimi hatırladım. Müşteriye gösterdiğim alanları, onların gerçekten ne istediğini duyabilmemi, ortaya çıkan sonuçla küçük mucizeler yaşadığım anları… O küçük ofiste geceye kadar kahve içerken duvar rengini tartıştığımız güzel günleri…
Ali mimarlık angarya, ya ev ya kariyer dedi. Ben çalışma, ben iyi kazanıyorum dedi. Evde de birinin olması gerek dedi. Ben aileyi seçtim. Dört yıllık bir ara vermek bir şey değiştirmez sandım.
Olmuyormuş.
Telefonu alıp, eski arkadaşım Sedefe mesaj attım. Onun küçük bir tasarım ofisi var hâlâ.
Sedef, görüşelim mi bir gün?
Yanıtı hemen geldi:
Ayşen! Tabii ki, çok mutlu olurum. Yarın olur mu?
***
Nişantaşında bir kafede buluştuk. Sedef neredeyse hiç değişmemiş, hafif kırlaşan saçına yakışmış.
Çok iyi görünüyorsun, dedi.
Yalan söylüyorsun, dedim.
Güldü.
İtiraf edeyim: Yorgun ama iyi…
Kahvelerimizi söyledik. Konuya girmekte zorlandım.
Sedef, işin var mı bana? Yani… iş ya da stajyer gibi?
Beni dikkatlice süzdü.
Emin misin?
Evet.
On yıl oldu, çalışmıyorsun…
Biliyorum ama unutmadım. Belki yeni programları öğrenmem gerek…
Kısa bir süre sustu, kahvesiyle oynadı.
Bir villamız var, iki el yardım edecek elemana ihtiyacım var. Ama başta stajyer gibi başlarsın: yeni yöntemler, yeni dokümanlar… Hazır mısın?
Hazırım.
Ne kadar maaş isterim diyorsun?
Ne verirsen.
Uzun uzadıya baktı. Sonra:
Hadi gel pazartesi başla, bakarız.
Her gün dokuzda gidip akşam altıda çıkmaya başladım. Yeniden yazılımları, çizimleri öğrendim. Bazen basit hatalar yapıp çok sinirlendim kendime. Ama bilgi tekrar geri geldi, yavaş yavaş.
Evde ise karabuğday pişiyordu.
İlk olduğunda tamamen yorgunluktandı. Eve geç geldim, gözüm hiçbir şeye kesmedi. Buzdolabını açtım, karmaşık yemekler bir haftadır öylece duruyor. Rafı açtım, karabuğday ve konserve et gözüme çarptı.
Karabuğdayı haşladım, konserve etle karıştırıp tereyağı ekledim. Masaya koyup, Aliyi çağırdım.
Tabağa bakakaldı.
Bu ne?
Karabuğday pilavı ve et.
Karabuğday görüyorum… İyi misin?
Sadece çok yorgunum. Yarın yaparım özel bir yemek.
Oturdu, yemeğe başladı. Yorum yapmadan yedi.
Onun yeme davranışını izlerken Sevim Hanımı, köydeki üç tabak huzuru düşündüm.
Bitirdi, kalktı ve hiçbir şey söylemeden gitti.
Bu da bir yanıttı aslında.
***
İki hafta sonra, çalışmadan eve döndüğümde aklım hâlâ projedeydi.
Nerede kaldın? dedi Ali oturma odasında. Saat sekiz.
Ofisteydim.
Hep Sedefin yanında mı olacaksın?
Bu benim işim artık, Ali.
Televizyonu kapatıp bana döndü.
Ayşen, biz böyle anlaşmamıştık.
Neydi anlaşmamız?
Gün boyu kaybolmayacaktın. Ev, aile, yemek… Boş buzdolabı…
İçeride yumurta, patates, sucuk var. İstersen yap.
Bana yabancı bir dil konuşmuşum gibi baktı.
Dalga mı geçiyorsun?
Hayır. Ne olduğunu söylüyorum.
Şu trüfler, özel soslar… Hani onca kursa gittin… Unuttun mu yemek yapmayı?
Eşyalarımı sandalyeye bıraktım, paltoyu astım.
Ali, konuşmak istiyorum. Sakin sakin. Hazır mısın?
Neyden?
Bizden. Son yıllardan. Şu evde olanlardan.
Hafifçe gerildi, omuzları öne, gözleri kısıldı.
Ne oluyor yani? Ben çalışıyorum, sen evdesin.
Artık değilim. Olmayacağım da.
Yani, bitti. Sen karar verdin yani, sormadan.
Tam şimdi konuşmaya çalışıyorum.
Bir ileri bir geri yürüdü.
Ben anlamıyorum seni. Gayet iyi ailemiz vardı. Sen yemek yapıyordun, ben tadıyordum. O bizim düzenimizdi, anlıyor musun?
Senin düzenin, Ali. Benim değil.
Başladı gene… Annem dedi mi? Hep hissediyordum, gelip doldurdu seni…
Yirmi üç yıldır aynı evde yaşadığım insana baktım. Bu ev, ona aitti, bana hiç tam ait olmadı. Mobilyalar, seçmediğim eşyalar… Hep onun seçimi. Oysa ben iç mimardım.
Annen bana sadece gerçeği söyledi, dedim. Net gerçeği.
Hangi gerçeği, Ayşen? Yaşlılık krizleri bunlar.
Sen hep sade şeyleri sevmişsin. Karabuğday ve köfte mesela.
Kısa bir sessizlik. Ama oradaydı.
Saçmalık, dedi.
İki hafta önce bir tabak yedin, bir laf etmedin.
Açtım sadece!
Ali, dedim. Lütfen bir susup düşün.
Durdu. Bana bakıyor.
Savaşmak istemiyorum, dedim. Sadece sormak istiyorum: Hazır mısın? Son on sene gibi değil de, başka şekilde yaşamak ister misin?
Gözlerinde beliren minik bir şey. Gerçek, neredeyse yakalanabilecek kadar net.
Başka şekilde nasıl?
Eşitlik. Sen çalışırsın, ben de. Yemek kimi zaman sade, kimi zaman özel olur. Hiçbiri insanı küçültmeye alet edilmez. Birbirimize dürüst davranırız.
Uzun bir sessizlik.
Ben seni aşağıladım demiyorsun herhalde, dedi kısık sesle. Ben sadece fikrimi söyleyeyim dedim. Dürüstüm.
Ali.
Ne var?
Sen yıllarca karabuğdayı seviyor gibi yapmadın, senin için en pahalı şeyleri alırken…
Sessizlik.
Bu dürüstlük değildi, Ali, dedim. Kızgınlıkla değil, olduğu gibi.
Yanıt vermedi. Odaya, sonra yatak odasına kapandı. Kapıyı sakin ve sessizce kapattı.
Mutfakta patates kızarttım. Tek başıma yedim. Uzun süre çayımı içip, onun odada oradan oraya dolaşmasını dinledim.
***
Aylar, buzun ağır ağır çözülmesine benzeyen bir süreç oldu. Büyük patlamalar, gözyaşı seli yoktu. Her gün biraz daha alışkanlık kırılıyordu.
Ali önce darıldı. Bunu beklememi, ben ona yanaşayım diye günlerce öylece geziyor, ama yanaşmadım. Sade yemekler, düzenli temizlik, iş, eve dönüş…
Sonra barışmaya çalıştı. Güller getirdi, sinema teklif etti. Birlikte yemeğe çıktık, eğlenceli davrandı, sohbet koyulaştı. Yine eskiye döneceğiz sandım.
Ama sonra tekrar; Hafta sonu misafir geliyor, neden özel yemek yok? dedi. Otomatik. Farkında olmadan.
Makarna ve salata yapıyorum, dedim.
Makarna mı?
Evet.
Ciddi misin?
Evet.
Yüzündeki o ifadeyi yine gördüm. Artık saklayamıyor.
Sonra tartışmalar başladı. Yüksek ses, odada volta, Sana neler verdim; ev, para, meslek bırakma özgürlüğü… her şey bir yatırım gibi…
Sen yatırım diyorsun, dedim. Ama insan bir yatırım değil, Ali. İnsanla yatırım başka oluyor.
Anlamadı. Ya da anlamak istemedi.
Sevim Hanım her hafta aradı. Uzatmayan, destekleyen cümlelerle dayan, aferin dedi. Bir defasında;
Ali bana kızıyor mu? dedi.
Biraz, dedim.
Kızsın, sorun değil. Unutma: Bu hayatta ilk kez birinin tarafındayım, biliyor musun? Hiç kimsede olmadı bu.
Anladım.
Aralıkta, Sedef bana kendi işimi verdi: Küçük bir daire, genç bir aile için. Konsept çiziminden anahtar teslimine kadar ben sorumluydum. Uyumadığım birkaç gece oldu. Becerir miyim, unuttum mu diye değil, yine yapabilir miyim çok iyi diye.
Unutmamışım.
Genç kadının gözündeki şaşkınlık ve mutluluğu görünce işte bu his dedim…
***
Şubat geldi, anladım: Biz Aliyle olamıyoruz. Elimden geleni yaptım. Evi, hayatı, sohbeti yeniden inşa etmeye uğraştım. Ama o, yeniye değil, eskiye dönmemi istiyordu. Onun yoldaşı, içinde büyüdüğü aynadaki görüntüydüm.
Kocanın manipülatör olduğu nasıl anlaşılır? Her şeye rağmen sana değer verdiği için değil, senden beklentiyle yaşadığı için… Senin sevincini, başarını değil, sadece ondan onay bekleyişini önemsiyorsa.
Ali kötü bir insan değildi. İçki, şiddet yoktu. Paradan kaçınmazdı. Başka hayatta ne yaşıyordu bilmiyorum. Kendi çapında seviyordu belki.
Ama artık onsuz olmam gerekiyordu. Her gün biraz, biraz daha kayboluyordum yanında.
Martta boşanma davası açtım.
Önce inanmadı. Sonra ikna etmeye uğraştı, tartıştı. Annesi ile dertleşti, ne diyorsa ona terk etti. Sonra birden bitti; soğuk, yabancı, uzak.
Ev yine ona kaldı. Bu hep böyleydi. Arkadaşım Nilgün’e taşındım; boş odası vardı, üç ay orada bulundum. Haziranda, Kadıköyde kendime küçük bir ev kiraladım: İki odalı, eski bir sokak manzaralı. Başka, ama gerçek.
Küçük bir tadilat yaptım. Detayların tümünü seçmekten aşırı memnundum. Yıllardır ne istediğimi biliyormuşum, sadece içime sormayı unutmuşum.
***
Bir yıl geçti.
Şimdi nisan. Elli üç yaşındayım. Kadıköy sokağındaki ağaçlardan beyaz çiçekler sarkıyor. Mutfağımda her sabah sade, cezvede kahve yapıyorum. Güzel çekirdek, abartısız bir yaşam.
Sedef, ocakta beni ortak yaptı. Şimdi dört projeyi yönetiyoruz, ikisi bende. Artık geceleri uykum huzurlu. Bazen şu köşe nasıl olur diye, bazen aydınlatmayla ilgili düşünerek uyanıyorum. Kötü değil bu; çalıştığım, ürettiğim için.
Sevim Hanım haftada bir arıyor hâlâ. Geçenlerde ona gittim, pasta götürdüm. Oturduk, yavaş yavaş eskiye, suskun kaldığı yıllara dair anlattı. Nesilden nesile geçen yorgunlukların, birinin “dur!” deyinceye kadar sürmesine dair düşüncelere daldım.
O dur diyememiş. Ama bana doğruyu söyleyerek, benim durmamı sağladı.
Ali hâlâ o evde. Bazen iş için mesajlaşıyoruz, nadiren. Ortak tanıdıklardan duydum, yemek kursuna gidiyormuş. Bilmem doğru mu. Belki; insan yalnız kalınca değişebiliyor.
Onu sık düşünmüyorum. Bazen bir markette, cam kavanozda trüf görünce aklıma gelir; kederle gülümse arası bir his. On yıl birikir mi öyle kolayca?
Artık oyalanmamaya çalışıyorum.
Geçen Eylül, Muratı tanıdım. Bir proje için geldi, eşinin vefatından sonra evini yeniletmek istiyordu. Eşi iki yıl önce kaybettik demişti. Evdeki fotoğraflara dokunma, “sadece biraz daha ferah olsun” dedi.
O duyguyu anladım.
Murat elli dört yaşında. İnşaat mühendisliği yapıyor, köprüler tasarlıyor. O köprü yapıyor, ben yuva kuruyorum; hoşuma gidiyor bu denklem.
Sakin biri. Sessiz değil, gerçek anlamda huzurlu. Bakarken gözüne bakıyor, gülüyor, abartmıyor.
İkinci görüşmemizde Birlikte kahve içer miyiz? diye sordu.
Birlikte kahve içtik, yürüyüş yaptık. Sonra sinema, sonra bir daha kahve… Sonra Cihangirde bir film izledik. Sahneye gülüyor, ben de insan birinin yanında gülümsemeyi unutabiliyormuş, yeniden hatırladım.
Aylardır görüşüyoruz. Acelemiz yok, ikimiz de bir şeyler atlattık.
Cuma günleri bana geliyor.
***
Bugün cuma.
Akşam altıda marketten aldığım torbaları boşalttım. Tavuk but, patates, soğan, havuç, dereotu ve yoğurt aldım.
Tavuk, sebze ile, güzel bir fırın yemeğine dönüşür. Patates kat kat, tavuk, soğan, havuç, üstüne yoğurt… Fırına koyup dereotu serpince…
Ne zaman içimden samimi bir ev yemeği yapmak gelse, böyle yapıyorum. Göstere göstere değil, sadece içimden geldiği gibi.
Yemek fırında pişerken, üzerimi değiştiriyordum; kokusu evi sardı. Soğan, tavuk, baharat evde, çocukken, annelerimizin evindeki kokular…
Yedide zil çaldı.
Kapıyı açtım. Murat içeri geldi, elinde bir poşet. Üstte bir şişe şarap gördüm.
Selam, dedi.
Selam. Ne kokuyor böyle?
Havayı içine çekti.
Güzel… Patates galiba?
Fırın yemeği. Bir saat sonra hazır.
Harika, dedi gülümseyerek. Montunu çıkardı. Şarap aldım; bir de poşetten küçük bir kutu çikolata çıkardı bu…
İçinde fındıklı sade çikolatalar… Her markette olanlardan…
Fındıklısını seviyorsun ya, dedi.
Kutuyu aldım.
Nereden bildin?
Bir keresinde söylemiştin. Eylüldü, pastaneden geçerken.
O kadar basit, o kadar derin bir yeri oldu ki bu hediyenin.
Detayları hatırlıyorsun, dedim.
Elimden geldiğince.
Mutfakta, yemeğin kokusu arasında çay, sohbet… Yemek hazır olunca sofraya getirdim. Mum yoktu, sadece masa lambası.
Çok güzel görünüyor, dedi.
Bildiğin fırın yemeği işte.
Güzel kokuyor. Zaten sen hiç kötü yapamaz mısın?
Güldüm.
Denemedim hiç.
Birer tabak yedik. İkinciyi istedi, sadece tabağını uzattı. Ben de koydum. İşten, seyahatten, yaz planlarından konuştuk. O, kızı için mayıs ayında Ankara’ya gidecekmiş. Ben de yazın herhangi bir Anadolu kasabasında temiz hava istemişim: o da olur demiş.
Sonra çay demledik. Çikolatadan yedik.
İstanbul, nisan yağmuru altında, bembeyaz çiçekli ağaçlar rüzgârda hafifçe sallanırken, içimde şöyle geçti: İşte bu. Ne kutlama, ne çok özel bir an… Sadece sıradan bir akşam, yanında sıcacık biri ve çocukluk kokusu; bekleyecek tek bir söze ihtiyaç bırakmayan bir huzur…
Trüfler, lobster çorbalar, soslarla geçen yıllara arada yazık diye düşünürüm. Boşa harcanan zaman, kendime acırım. Ama uzun uzun bunu yapmak da lüks; artık kendime bu lüksü tanımam.
Kadının özgüveniyle ilgili o “ya var ya yoktur” denir ya… Hayır. İnşa edilir, yıkılır, elli iki yaşında bile yeniden başlar: Kendi değerini görmek, vazgeçmemektir.
Sınır çizmek moda tabir; ben moda lafları sevmem ama arkasındaki gerçek basit: Ben buraya kadarım, ötesi başkası. Duvar değil, bir bilinç. Benim olan bana ait.
Mutluluğun tarifi basit galiba: Bildiğini yapmak, hak ettiğini isteyenle yaşamak. İstediğini pişirmek, kelime beklememek.
Ne düşünüyorsun? diye sordu Murat.
Yüzüne baktım, çayını tutarken.
Fırın yemeği, dedim.
Gülümsedi.
En güzel düşünce.
Değil mi? Bir çay daha ister misin?
Alırım, dedi.
Çayları yeniledim. Pencereye yaslandım, bembeyaz çiçeklere daldım.
Murat.
Evet?
Hiç kalkıp tuzu fazla der misin?
Gözlerini kaldırdı.
Fazlası yoktu, gayet güzel.
Bir gün fazla olursa?
Biraz düşündü.
Bir dahakine biraz daha az koy derim. Yine hepsini yerim.
Başımı salladım.
İyi cevap.
Elimden gelen bu, dedi. Son çikolatayı aldı. Sonuncu bu, rahatsız olmazsan…
Al, dedim.
Dışarıda bembeyaz dallar sallanıyor, İstanbul büyük bir canlı organizma gibi uğuldayıp hayata akıyor. Kimsenin, bir tabak yemeğe, bir sosa, trüfle karabuğday tartışmasına, giden ama kalan yıllara aldırmıyor. Şehir yaşıyor. Ben de yaşıyorum. Çayım sıcacık, fırın kokusu hâlâ dağılmadı, pencere rafında geçen hafta hoşuma gittiği için aldığım bir saksı çiçek duruyor.
Sadece hoşuma gitti.
Aldım.
Şimdi de böyle yaşıyorum.
Hayatın inceliği bazen sadelikte gizlidir. İnsan, başkası için değil, kendi için yaşadığında, kendi tadını bulduğunda, karabuğday pilavı da, trüf de sadece bir seçim oluverir. En değerlisi: Hayat sana ait olduğunda başlar.




