Duvar Onun Tarafında
Melike, gerçekten bu sohbete karışman şart mı? dedi Veysel ve başını bile bana çevirmedi. Pencerenin önünde duruyordu, elinde kadeh, omuzları geniş, kendinden çok emin, her zamanki gibi; sesi ise alçak, neredeyse sevecendi ki bu aslında daha kötüydü. Arda bana sordu, anlıyor musun? Bana. Senin fikirlerinle adamı darlama şimdi.
Arda Bey, Veyselin yeni lojistik işindeki ortağı ve o akşamki misafirimiz, tabağına bakıyordu. Rahatsız olduğu her halinden belliydi. Masada hafifçe yana kaykıldı, çatala uzandı ama yemeye niyeti yoktu.
Sadece şunu söyledim: Şehir merkezinde devasa alanlar boş duruyor, dedim, sesim düz, tepkisiz.
Melike… Sonunda döndü ve gözlerinde yirmi yedi yılda kolayca tanımayı öğrendiğim o ifadeyi gördüm. Öfke değil. Daha kötüsü. Küçümseme. Misafirlere güzel yemekler yaptın, masa şahane, her şey kusursuz. Hadi sen şimdi bir tatlı getir de keyfimiz iyice yerine gelsin, olur mu?
Masada dört kişi daha vardı. Ardanın eşi Semra Hanım bana bir bakış gönderdi; içinde kısa bir süreliğine bir şey parladı, belki biraz empati, belki bana öyle geldi. Ayağa kalktım, birkaç tabağı topladım ve mutfağa yöneldim.
Musluğun başında bir dakika öylece durdum, karanlık pencereye bakarak. Dışarıda ince bir Eylül yağmuru yağıyor, apartman ışıklarını sarı silik lekelere dönüştürüyordu. Elli iki yaşındaydım. Arkada muhabbet sürüyor, Veysel gülüyor, kadehler şıngırdıyordu. Sabahından büyük umutlarla pişirdiğim pastayı buzdolabından çıkarıp tekrar salona dönerken içimden bir günün daha böyle geçtiğini düşündüm.
Hayatım buydu.
Evimiz şehrin güzel, havalı bir semtindeydi. Evliliğimizin neredeyse tamamı bu şehirde geçti. Veysel evi işler yolunda gitmeye başladıktan sonra, on beş yıl kadar önce inşa etmişti. Büyük, iki katlı, garajlı ve bahçesini bizzat kendim düzenlediğim bir evdi; çünkü Veyselin vakti yoktu, bahçıvan da her şeyi tersine ekiyordu. Evi herkes beğenirdi. Misafirler daima: “Melike Hanım, eviniz şahane, nasıl bir zevkiniz var!” derdi. Ben de gülümseyip teşekkür ederdim; çünkü her perde, her raf, bahçe çitinin dibindeki her frenk üzümü fidanı gerçekten bana aitti.
Ama ev tapuda Veyselin üstüneydi.
Ben Veyselin çalıştığı, çalışkan anlamda hiçbir zaman çalışmadım. Üniversitede tanıştık, birkaç yıl çizim öğretmenliği yaptım. Sonra Aras doğdu, Veyselin işleri büyüdü, taşınmalar, iş yemekleri, misafir ağırlama işleri, yanında yer almak derken işimden ayrıldım. Veysel hep: “O üç kuruşluk maaş için uğraşma, ben hallederim,” derdi. Gerçekten de halletti. Fakat ne zaman kendime bir şey almak istesem ya istemek ya da mutfak masraflarından artırmak zorunda kalırdım.
Takı yapmaya on yıl kadar önce, tesadüfen başladım. Yazlıkta yağmura yakalandım, depoda eski boncuk kutusu buldum. Akşama kadar bir kolye dizdim. Sonra bir tane daha, derken… Kız arkadaşlarım önce hediye istedi, sonra satın almak istedi. Ben de alet edevat aldım, taşlarla, gümüşle çalışmaya başladım. İşte o, benim, bana ait alanım oldu.
Veyselin buna bakışı domates yetiştirmemden farksızdı. “Tövbe tövbe, takıcı Melike gene iş başında,” diye gülerdi ara sıra. “Bunları kim alacak, semt pazarında mı satacaksın?”
Ne cevap vereyim ki?
Aras büyüdü, İstanbula yerleşti, orada evlendi. Sadece bayramlarda görüşüyorduk. Pazarları arardı. O bana işini anlatır, ben ona hal-hatır sorardım. Normal, iyi. Birbirimizi severdik, ama ikimizin de farklı hayatı vardı.
Ama benim kendime ait hayatım hiç olmadı.
Kocaman, güzel bir ev vardı. Bir eş, haftada iki misafir sofrası, Veyselin “tanıdık arttırma” uğruna gittiği dernek yemekleri Ben her daim yanında, doğru kıyafet ve doğru gülümsemeyle hazır. O, “Güvenilir aile babası, zevkli kadın, misafirperver ev” Bu da bir iş, biliyorum. Ama bu iş için maaş da yok, teşekkür de.
Şubat ayında bir mektup geldi. Bildiğin sade bir zarf, Dilek Yılmaz diye bir noter, ismini bile duymadığım biri, İnşaatçılar Caddesinden. Mutfakta açtım, Veysel daha uyanmamıştı.
Annemin kuzeninden, Makbule Hanımdan miras. Kadını üç kez görmüşüm; sonuncusu yirmi yıl önce, bir cenazede. Vefat etmiş. Çocuğu yokmuş. Ve bana bir bina bırakmış. Daire, boş arsa filan değil; bildiğin iki katlı, 1950lerden kalma, sanayiden döşenmiş, 340 metrekarelik eski bir fabrika binası. Uzun yıllardır terk edilmiş.
Mektubu üç kez okudum.
Sonra noteri aradım.
Evet Melike Hanım, doğru. Makbule Hanım tek varis olarak sizi göstermiş. Binanın altındaki arsa da dahil mirasa. Her şey yasal, tapu da tertemiz.
Şehir merkezinde mi? diye tekrar sordum.
Evet, merkezde. Küçük bir arsa ama yeri iyi.
Teşekkür ettim, telefonu kapadım, uzun süre mektuba bakakaldım.
Veysele bir şey demedim. Neden bilmem. Aslına bakarsan biliyorum. Çünkü baştan biliyordum: Veysel görüp Bunu yıkıp satarız, ben inşaat işinden tanıdık bulurum, diyecekti ve her zamanki gibi yerime karar verilecekti. Yine arka planda, başka bir planın figüranı olacaktım.
İlk sefer tek başıma, “Nadireye gidiyorum,” diyerek gittim o binaya.
Bina eski bir tiyatronun arkasındaki dar sokaktaydı. O bölgede cumhuriyet dönemi köşkler, apartmanlar, yeni cam binalar Kaldırımı eski taş, ağaçlar tomurcuklanmaya başlamış.
Bina kendi halinde, korkutucu görünüyordu: Sıvası dökülmüş, ilk kat pencereleri tahtalanmış, paslı kapı. Ama duvarlar kıpırdamamış. İki tur dolandım. Tuğlalarını elledim, çatıyı yokladım, yerinde sağlam duruyor. Açık yan kapıdan içeri girdim.
Yüksek tavan, kocaman camlar, bir kısmında kırık cam, ikinci katın ahşap döşemesi eskimiş, ama hâlâ sağlam. Zemin fayans, üstü katman katman pislik. Rutubet ve eski ahşap kokusu.
Ortada durup delik tavandan gözüken gökyüzüne baktım.
Sonra çok tuhaf bir şey hissettim. Ne korku, ne hüzün. İnsan yeni bir yere girer ve birden “Evet, burası benim,” diye anlar ya, öyle bir şey.
Noter Dilek Hanım, 45 yaşlarında hoş bir insandı. İki haftada işlemleri bitirdik. Evrakları kendim aldım, kolyelerimi hazırladığım küçük odanın dolabında sakladım. Odaya Veysel hiç girmezdi.
Okul arkadaşım Nadire emlakçıydı. Ona açıldım, her şeyi anlattım.
Şaka yapıyorsun? dedi Nadire uzun bir sessizlikten sonra.
Ciddiyim.
Melike, bu para demek. Şehir merkezinde bina, arsa… Az buz para değil. Farkında mısın?
Farkındayım. Ama satmak istemiyorum.
Ne istiyorsun peki?
Sustum. Sonra dedim ki:
Nadire, o eski Sanatçılar Evinde sergilere giderdik ya gençken, hatırlıyor musun?
Tabii, hatırlamaz mıyım?
İşte öyle bir şey. İnsanların sergi açabileceği, çalışabileceği, yeni şeyler öğrenebileceği bir alan Sanat atölyesi, günümüz deyimiyle.
Nadire tekrar sustu.
Melike, bu koca bir yatırıma dönüşecek. Tadilat, altyapı, elektrik, her şey para.
Biliyorum.
Paran var mı?
Şimdilik yok. Ama olur.
Daha fazla üstelemedi. En sevdiğim huyuydu: Gereğinde susmayı bilirdi.
Parayı bildiğim tek şekilde toplamaya başladım: Takı satmak. Yıllardır yaptığım, ama satmamış olduğum birikmiş işlerim vardı. En iyilerini ayrı tutmuştum: Gümüşten kolyeler, el işçiliği bileklikler, haftalarca uğraştığım setler.
Nadire destek çıktı. Tanıdığı bir butik takı dükkânı vardı. Anlaştık: Nadire eserleri isimsiz, “mahrem bir ustanın işleri” diye getiriyordu, dükkân küçük bir komisyon alıyordu. İlk yolladıklarımız üç haftada bitti.
Melike, inanamazsın, dedi Nadire telefonda, Kolyenle ilgili soranlar sırada. Şu iki yıl önce verdiğin labrador taşlıyı hatırlıyorsun değil mi? İki saatte gitti.
Kaça?
Söylediği miktarı duyunca balkona çıktım. Odaya sığamadım.
Üç ayda, bana hayal gibi gelen kadar takı sattım. Hepsini sadece kendi adıma açtığım banka kartıma topladım; o banka Veyselin hiç yolu düşmeyen yerindeydi.
İnternetten inşaatçı buldum, Veyselin çevresindekiler değil. İş saatinde kafede yaptığım birkaç görüşmeden sonra dört kişilik bir ekiple anlaştık: Başlarında ellilerinde, sessiz sakin biri vardı, adı Murattı. Binaya benim gibi sevgisiz değil, dikkatle bakıyordu.
Duvarlar iyi, dedi tuğlaları yoklarken. Çatıyı baştan yapmalı. Zemin kısmen değişecek. Pencereler komple yenilenecek. Elektrik de. Dört ayda çıkarız işin içinden.
Durmak yok, Murat Bey…
O da bana aynı sakinlikle baktı.
Tamam, dedi.
Evde hayat normaldi. Yemek yapıyor, misafir ağırlıyor, Veyselin iş yemeklerinde dekor oluyordum. Arada “logistik, yatırım” muhabbetlerinde başımı sallıyor, aklımsa pencerelerle, sergi salonuna lazım olacak aydınlatmayla meşguldü.
Veyselin hiç ruhu duymadı. Arka planım sabitti, kimse değiştirmek istemiyordu.
Bir keresinde işte patlaya yazdı. Çantamda yapı market fişi buldu.
Bu ne? dedi.
Ev için aldım.
Ne almışsın? Astar boya mı?
Bodrumda rutubet var, yenileyeceğim.
Telefonuna döndü, konuyu kapadı. Otuz saniye sürdü muhabbet.
Murat sağlam usta çıktı. Aceleye lüzum olmayan yerde duruyor, hız gerekiyorsa hemen toparlıyordu. Fazla konuşmazdık. Arada uğrayıp el işinin ortasında, tıkırtılar, matkap sesleri arasında ortada durmak, iyi geliyordu bana. Fiziksel olarak iyi. Hani nefes almak başka olur ya.
Haziranda Nadire geldi, yerinde gördü.
Off, Melike, burası bitince cennet olacak, dedi.
Olacak, dedim.
Ne yapacaksın içeride? Etkinlik filan? Konsept lazım.
Düşündüm. Sergiler. Şehirde sergi açacak sanatçı çok, ama yer yok. Atölyeler, eğitimler. Üst katı sanatçılara kiralık atölye, alt kata ufak bir kafe, kitap köşesi.
Her şeyi planlamışsın, güldü Nadire.
Üç yıldır aklımda, dedim. Sadece imkânsız sanıyordum.
Eylülde Elifle tanıştım. El yapımı oyuncak bebekler satıyordu, küçük bir standın arkasında kitap okuyordu. Bebekler bambaşka bir havadaydı. Biri elime aldım.
Hepsini siz mi yapıyorsunuz? dedim.
Ben. Yedi yıl oldu.
Çok güzel. Ben Melike, küçük bir sanat mekânı açacağım, birlikte çalışacak, eserlerini sergileyecek insan arıyorum.
Elif, kitabını bıraktı.
Sonra ekip toplanmaya başladı. Elif iki sanatçıyı tanıyordu. Onlardan biri heykeltıraştı. O da seramik kursu veren bir kadınla arkadaştı; o da yer arıyordu. Ekimde açılışı bekleyen on iki kişilik bir isim listem oldu.
Para tükeniyordu. Satacak eser sayısı azalmıştı. Murata ve son aşama için oldukça para lazımdı; aydınlatma, tabela alınacaktı.
Kendime sakladığım son seti, iki yıl emek verdiğim gümüş ve ametist takımı da sattım. Nadire ertesi gün aradı.
Melike, sattım onu. Kadın dedi ki, böyle bir şey hiç görmedim. Başka var mıymış…
Daha yok, dedim.
Üzülüyor musun?
Hayır, dedim. Ve gerçekten üzülmüyordum.
Kasım başında açtık binayı. Büyük bir tantana yapmadım. Şehirde bir internet grubuna duyuru yazdım: “Sanat atölyesi açıldı, ilgilenen herkes buyursun.” İlk akşam altmış kişi geldi.
Veysel o gün iş seyahatindeydi. Ben de ona Nadirede kalacağımı söyledim. “Kendim yemek hazırlarım,” dedi.
Salonda ayakta, insanların eserleri nasıl incelediğine, sohbetlerine, Elifin bebeklerine dokunuşlarına bakarken… Ellerim titredi. Korkudan değil. Gerçekten çok istediğin bir şey olup da gerçekleşince öyle oluyor.
Murat da geldi; bir kenarda duvara yaslanıp bakındı.
Güzel oldu, dedi.
Size teşekkür ederim, dedim.
Asıl ben size teşekkür ederim, dedi kısa ve net.
Yol bir anda hızlandı. Atölyeleri tuttular, seramik kursları ayda üç grup topladı. Kafenin başına çıkan genç bir kadın, Sibel, yılbaşı civarı açtı kafe köşesini; kısa sürede sadece sanatçılar değil, bölgeye uğrayanın da uğradığı bir yere dönüştü. Yerel gazeteciler minik köşe yazısı yazdı, sonra bir tane daha.
Bir keresinde sokağın karşısında yaşlı bir komşuya rastladım.
Burası sizin mi oldu? dedi, binayı işaret ederek.
Benim.
Yıllardır buradayım. İlk defa şu ara sokakta gidecek bir yer çıktı. Helal olsun.
Teşekkür edip yürüdüm. Muhtemelen arabaya kadar yüzümde gülümseme kalmıştı.
Veysel ocak ayında öğrendi. Ama benden değil. Bir iş ortağı yerel gazetedeki sergi açılışında adımı görmüş. Akşam yemek esnası lafı geçti.
Melike, dedi Veysel, bana anlatmak istediğin bir şey var mı?
Bulaşık topluyordum. Sakin, acele etmeden.
Var, dedim. Geç otur, çay koyarım.
Her şeyi anlattım. Mirası, binayı, tamiratı, takıları. Hiçbir şey söylemeden dinledi. Yüzünde hiçbir ifade yok, işte ona özgü o soğuk profesyonellik.
Bittiğinde sustu.
Benden sakladın, dedi.
Evet.
Neden?
Çünkü sana söyleseydim, Veysel, sen karar verirdin; yine başrol sen olur, ben yan oyuncu kalırdım.
Adaletli değil bu.
Biliyor musun, dedim. Sen de yirmi yedi yıldır bir kez olsun “Ne istiyorsun Melike?” diye gerçekten sormadın.
Pencereye geçti, kadehini aldı, baktı.
Seninle gurur duyuyorum dememi mi bekliyorsun?
Hayır, dedim. Hiçbir şey deme.
Demedi de.
Aynı evde, aynı şekilde birkaç ay daha yaşadık. Ama bir şey değişti; ani bir gürültüyle değil, daha çok buzun sessizce şekil değiştirmesi gibi.
Sonra balo geldi.
Her yıl Vali Konağında şehrin hayır balosu düzenlenirdi; Veysel hep giderdi. O yıl ayrı bir zarf bana da geldi. Organizatörden bir kadın aradı: “Bu sene ilk defa ‘Yeni Şehir Mekânı’ ödülü verilecek, sanat atölyeniz Makbule Hanım Sanat Evi finalist oldu.”
Katılabilir misiniz?
Tabii, katılırım, dedim.
Veysele de o gün anlattım. Bana değişik baktı; yıllardır tanıyıp aniden farklı görür gibi, bir gariplik vardı bakışında.
Tebrik ederim, dedi.
Sağ ol.
Elbisemi kendim aldım. Lacivert, sade, kesimi düzgün, gösterişsiz. Kendi yaptığım takılarımdan taktım; labrador taşlı yüzüğüm, minik garnetli küpelerim.
Baloda farklı masalara oturduk. Veysel her zamanki gibi protokolde sahneye yakındı. Ben ise nomineeslerle başka bir bölümdeydim. Onu gördüm, ben otururken göz göze geldik, başıyla selamladı; ben de aynı şekilde.
Salon eski bir konağın süslü salonuydu: Klasik avizeler, bol insan, parfüm, güleryüz. Ben dik oturdum, düşündüm: Bir yıl önce olsam, mutfakta bulaşıklara hapsolur, öteki duvardan gülüşmeleri dinliyor olurdum.
Gecenin “Yeni Şehir Mekânı” açıklandığında, usulca sahneye çıktım. Ayaklarım titriyor, ama yavaş, belli bile olmadan yürüdüm.
Sunucu, “Şehrimizin kültürel gelişimi için…” diye bir şeyler söylüyordu. Sonra adımı söyledi, bana bir kristal ödül ve zarf uzattı.
Birkaç kelime, lütfen?
Mikrofonu aldım. Salonda sessiz bir ağırbaşlılık. Gözlerimle Nadireyi gördüm; uzak masada, gülümsemesi ta buradan belli. Sonra Veyseli. Yüzünü, ilk defa anlamakta zorlandım. Ne gurur, ne gönül koyma Arası bir yerde.
Bu mekâna açılmadan inanan herkese, sanatçılara, emek verenlere teşekkür etmek istiyorum, dedim. Rahmetli Makbule Teyzeme de… Bana sadece bina değil, başka bir hayat bırakan o oldu.
Üç dakika konuştum. Alkış yükseldi. Ödülle indim, masama geçtim.
Nadire arada yanımda belirdi, sıkıca sarıldı.
Melike, Veyselin suratını gördün mü? fısıldadı.
Gördüm.
Ee?
Hiç, dedim. Hiçbir şey.
Veysel ödül töreninden sonra, salon gevşerken yanıma geldi.
Güzel konuştun, dedi.
Teşekkürler.
İyi görünüyorsun.
Veysel, gerek yok, dedim.
Sustu.
Gerçekten konuşmalıyız, dedi.
Biliyorum, dedim. Konuşuruz evde.
Konuşmamız uzun oldu, kavga değil, hayır. Zaten kavga edecek sonumuz da yok. Başka bir yorgunluk: Yanında oturup sanki hiç yokmuşsun gibi bitap bir sessizlik.
Boşanmak istediğimi söyledim.
Uzun süre sustu. Sonra:
Biri mi var?
Hayır. Sadece kendi hayatımı yaşamak istiyorum.
Zaten yaşıyorsun artık.
Evet. Ve yalnız devam etmek istiyorum.
Odayı turladı.
Evi ne yapacağız?
Ev senin üstüne, dedim. Ama onun üzerindeki arsa benim.
Donakaldı.
Ne?
Oturup anlattım: Binanın arsası, yıllar önce annemin akrabası Makbule Teyze üstünden bana devredilince, noter işleminde dikkatlerini çekmişti. Avukata sordum, her şey yasal çıktı. Arsa benimdi.
Hayatında ilk defa bana öyle baktı.
Uzun zamandır biliyor muydun? dedi kısık sesle.
Mirası alırken öğrendim.
Ve sustun.
Senin başka konuları sustuğun kadar.
Oturdu.
Konuşmamız devam etti. Kavga yok, gözyaşı yok. Sadece yorgun, yaşını hissetmiş iki insan, birbirlerinin gözünde farklı bir şey arıyorlar; belki unuttukları bir tanışıklık.
Avukatlar işi sakin biçimde üç ayda bitirdi. Boşanmayı, evi ona bıraktım, ama avukatımın belirlediği şartlarla. Tazminatı Makbule Hanım Sanat Evine yatırdım; kafe genişledi, ikinci kata da sergi salonu kuruldu.
Yakında bir daireye taşındım. Küçük, dördüncü kat. Pencereden eski çatılar ve yaşlı bir ıhlamur gözüküyor, her bahar açtığında, cam kapalı bile evi mis gibi sarıyor.
İlk gece saat üçte uyandım, loş karanlıkta tavanı izledim. Hiçbir ses, adım, nefes yok. Yalnızca arada geçen birkaç arabanın ve yağmurun sesi.
Elli üç yaşında, yalnızdım ve korkmamıştım. Bunu önemli saydım.
Bir yıl geçti.
Makbule Hanım Sanat Evi hareketlendi. Üç sanatçı atölyelerini kiraladı, seramik kurslarının kontenjanı aylar öncesinden doluyor. Sibel sonunda kafeyi masif masalı, duvarında eski şehir fotoğraflarıyla, herkesin yolunun düştüğü bir yere dönüştürdü. Cuma akşamları küçük bir caz grubu sahne aldı.
Elif bebeklerinin hepsini sattı, hatta sipariş yetiştiremiyor artık. Aramızda sonunda bulmuşlar tarzından bir arkadaşlık doğdu.
Nadire bazen takılıyor:
Melike, on beş yaş gençleştin…
Uyku uyuyorum sonuçta, diyorum.
Takı yapmaya devam ettim. Artık para için değil, sadece kendim için. Akşam karanlığında, küçük masasının başında, taşlar, gümüş, aletler… Sadece bana ait, sessiz bir zaman.
Veyselle bir tesadüf sonucu Aralık başı sokakta karşılaştık. Sanat Evine yakın bir kafeden çıkıyordum, o ters istikametten geliyordu. Aynı anda gördük birbirimizi.
Sanırım biraz yaşlanmıştı. Ya da ben daha önce fark etmemişim. Ya da ben bakmayı yeni öğrenmişim.
Melike, dedi.
Veysel. Merhaba.
Durduk. Sessizlik. Ne gergin ne tuhaf. Sadece iki eski insanın arasındaki sade bir ara.
Nasılsın? dedi.
İyiyim. Sen?
Ben de. Bir duraksadı Duydum, ikinci salon açmışsınız.
Evet, kasımda.
Helal. Önceden alışkın olduğum küçümseme olmadan.
Sağ ol.
Yine sessizlik. O ayak değiştirdi.
Bak, dedi, Sormam lazım, iş için. Merkezde bir showroom bakıyorum. Bu semtte tadilat işini adam gibi yapan bir firma biliyor musun?
İçimden eski bir his kıpırdadı. Yirmi yedi yıl boyunca onun yerine cevap vermeye, yardımcı olmaya, yanında ya da onun için çözüm üretmeye yontulmuş alışkanlık… İçime işlemişti.
Ama gülümsedim.
Hayır, Veysel, dedim. Bilmiyorum.
Şaşırdı sadece. Kırılmadı.
Peki, dedi. Anladım.
Bol şans, dedim.
Sana da.
Yollarımız ayrıldı. Köşeye kadar yürüdüm, yakamı kaldırdım. Soğuk havada, yan sokaktan çam kokusu geliyordu; minik yeni yıl tezgâhı kurulmuştu.
Eve, yani Makbule Hanım Sanat Evine, döneceğimi düşündüm. Bu akşam Elif yeni sergisini asacaktı. İnsanlar olacaktı. Kafede Sibel yine bir şeyler pişirirdi. Caz olurdu, sohbet, büyük camlardan ışık sızardı.
Ve ben, bir duvarın öteki tarafında, kendi hayatımdaydım.
Yürümeye devam ettim.




