Programlı Görücü Usulü
Elif masasında oturmuş çalışmaya gömülmüş durumda. Önünde irili ufaklı bir yığın dosya raporlar, faturalar, sevk irsaliyeleri var. Hepsini düzenli bir şekilde dosyalara ayırıyor, rakamları kontrol ediyor, küçük bir deftere notlar alıyor. Ofiste sessizlik hâkim, sadece yan odadan ara sıra kısık sesle konuşmalar ve duvardan duvara vuran klavye tuşlarının sesi duyuluyor. Güneşin ışıkları jaluzi aralarından içeri süzülüp masanın üzerinde düzgün ışık çizgileri oluşturuyor.
Tam bu anda telefonu aniden çalmaya başlıyor. Elif bir an irkiliyor, kağıtlardan başını kaldırıp ekrana bakıyor. Ekranda Anne yazılı. Kaşlarını çatıp bir an duraksıyor. Annesi genellikle akşamları, işten eve dönünce arar; oysa saat henüz üç. Bu saatte ne olmuş olabilir ki?
Aramayı açıp telefonu kulağına götürüyor.
Elif, kızım, hemen gelebilir misin? Annesinin sesi her zamankinden daha endişeli, içinde belli belirsiz bir titreme var; Elif bunu anında hissediyor. Çok önemli bir şey var!
Elifin içi bir tuhaf oluyor. O anda dikleşiyor, evrakları kenara itiyor sanki bir anda anlamsızlaşmışlar gibi.
Ne oldu anne? diye soruyor, sakin kalmaya çalışsa da sesinde bir endişe saklanamıyor. Kötü müsün, hastalandın mı?
Yok yok, ben iyiyim, annesi hemen yanıtlıyor, kızındaki korkuyla başlayan düşünceyi bastırmak istercesine. Ama konuşmamız şart, hem de hemen.
Elif, masadaki dağınık evraklara bakıp bir süre düşünüyor. Mesai henüz bitmemiş, daha yapılacak epey işi var. Ama annesinin tonu itiraz kabul etmiyor.
Tamam, diyor, duvardaki saate hızlıca göz atıp. Bir saat sonra oradayım.
Daha çabuk gel, annesi bir anda sesini kısıp gizli bir gerginlikle ekliyor: Burada bekleyenler var.
Bekleyenler var sözü havada asılı duruyor, çözülmemiş bir anlam yüklü. Elif kaşlarını çatıp neyin olup bittiğini tahmin etmeye çalışıyor. Kafasından bir sürü ihtimal geçiyor: ciddi bir olaydan basit bir yanlış anlaşılmaya kadar her şey olabilir. Ama annesi hemen diyorsa, gerçekten vakit kaybedilmemesi gerektiğini biliyor.
Hızla toparlanıyor belgeleri dosyalayıp çantasına telefonu ve cüzdanı atıyor, ceketini alıyor. Sonra müdürün yanına uğrayıp durumu izah ediyor. Şansı var ki müdürü anlayışlı bir adam, hemen izin veriyor. Odadan çıkar çıkmaz hemen taksi uygulamasını açıyor, adresi girip aracı çağırıyor. Taksi gelene kadar annesini arayıp Yanıma bir şey almamı ister misin? diye soruyor ama annesi yalnızca Hiçbir şey alma, hemen gel diyor ve kapatıyor.
Dışarı çıkınca farkına varıyor ki neredeyse koşuyor. Kafasında türlü sorular dönüyor ama hayal gücünü başıboş bırakmamaya çalışıyor. Taksi beş dakika sonra geliyor, Elif arka koltuğa geçip adresi söylüyor. Taksi hareket edince ise bir yandan saate bakıyor, zihninde şoförü kamçılıyor adeta.
Yol tam kırk dakika sürüyor Elif göz ucuyla ekrandan an be an zamanı kontrol ediyor. Dışarıda şehir alışıldık ritminde akıyor: gri apartmanlar, cafcaflı tabela giydirilmiş dükkanlar, küçük yeşil park adaları. Ama Elifin gözü hiçbirini seçmiyor. Tüm düşünceleri olup biteni çözmek üzerine yoğunlaşmış.
Belki annesinin iş yerinde sorun çıkmıştır? Son zamanlarda bir projeden bahsetmişti, süresi çok dardı ve ekip çok gergindi. Yoksa bir akrabada mı bir şey oldu? Belki de teyzesi Zeyneple ilgili bir haber vardır, yıllardır çok yakın dostlar; birinin haberi diğerine hemen ulaşır. Elif kafasında onlarca olasılık geçirse de hiçbiri yeterince ikna edici gelmiyor.
Taksi tanıdık apartmanın önüne yanaşınca Elif ücret olarak iki yüz elli lira ödeyip hızlı adımlarla çıkıyor, asansör yerine merdivenden tırmanıyor. Anahtarı çıkarmışken, kapı daha elini uzatamadan açılıyor.
Nihayet geldin! annesi onu içeri çekip adeta kucaklıyor. Gir, hemen hadi kızım.
Antreye adım atar atmaz tanıdık, sıcacık vanilyalı çörek kokusu burnuna doluyor annenin, özel günlerde yaptığı meşhur tarifi. Elif istemsizce durup kokluyor. Bu koku hep güzel bir şey ifade ederdi: doğum günü, bayram, kutlama Ama bugünkü acele ve annesinin endişeli sesiyle hiçbir şekilde örtüşmüyor.
Temkinli adımlarla ayakkabısını çıkarıp oturma odasına geçiyor.
Anne, ne oldu? diye soruyor, doğruca salona yönelerek.
Bir an donup kalıyor. Beyaz masa örtüsüyle donatılmış yuvarlak masada Can oturuyor. Evet, o Can annenin çocukluk arkadaşı Zeynep Teyzenin oğlu, Elif altı yaşından beri içinden sümsük dediği Can. Hep yavaş, sakar, konuşurken sürekli dolanan biri olarak gelmiştir ona. Şimdi de gömleğinin yaka kısmını düzeltip, beceriksiz bir gülümsemeyle oturuyor, belli ki kendini çok rahatsız hissediyor.
Yanında oturan Zeynep Teyzenin yüzünde sanki düğüne gelmiş gibi bir mutluluk pırıltısı var. O kadar neşeli ki, Elif kısa bir süre bocalıyor.
Merhaba Elif, Can kalkıp kendine güven vermeye çalışıyor. Uzun zaman oldu görüşmeyeli.
Evet hem de iyi ki uzun olmuş, Elif kollarını kavuşturup hızla karşılık veriyor. Şaşkınlığını, tepkisiz bir duruşla kapatmak istiyor. Anne, bana ne için bu kadar aceleyle telefon ettin?
Annesi kızının gergin tonunu duymazdan gelir gibi davranıyor. Telaşla masa örtüsünü, ardından peçeteyi düzeltiyor, sonra tekrar masa örtüsünü
Kızım, biz Zeyneple şöyle düşündük… Siz birbirinizi çocukluğunuzdan beri tanıyorsunuz. İkiniz de aklı başında, yetişkin insanlarsınız…
Eee? Elif gözlerini annesine dikip anlam veremez bir sesle soruyor. Bu durumda benim ne suçum var? İşimi gücümü bıraktırdınız, insanlara söz verdiklerimi yarım bıraktım, neden yani?
Zeynep Teyze hemen söze karışıyor:
Can çok efendi bir çocuk oldu. İyi işi var, kendine ait evi var
Sadece biraz sohbet etmenizi istedik, Annesi nihayet başını kaldırıyor ama bakışları kaçamak. Birbirinizi daha yakından tanımanızı.
Elifin içinde sinir kabarıyor. Yine o çöpçatanlık merakı sanki hayatını kendi yoluna koyamazmış gibi. Elini sıkıyor, gerginliğini bastırmaya çalışıyor ama sesi yine titriyor.
Anne, derin bir nefes alıp kendini toparlıyor, tonu yumuşatıyor. Beni düşündüğünü biliyorum, ama hayatımı kiminle paylaşacağıma ben karar veririm.
Can utangaç bir şekilde kızarıyor, sandalyede kıpırdanıp ortamı yumuşatmaya çalışıyor:
Elif, bu kadar sert olma bence. Henüz bile konuşmadık. En azından biraz sohbet edelim mi? Eskiden iyi geçinirdik. Sen çok hoş bir kızsın, ben de fena değilim yani
Ne konuşacağız ki? ona dönerken gözlerinin içine bakıyor. Sana hiçbir zaman hissetmediğim bir şey şimdi pat diye mi olacak? Aramızda dostluktan başka bir şey asla olmaz.
Can gözlerini kaçırıyor, boynunu ovalıyor, sanki yakası birden dar gelmiş gibi.
Ama denememiz gerek… diyor alçak sesle. Ciddiyim. Gerçekten isterim, bir şans olsun isterim.
Elif gözlerini kapatıp bir an düşünüyor. Kaba olmak istemiyor ama lafı dolandırmayı da hiç istemiyor.
Can, sesini yumuşatıyor. Gerçekten iyi bir adamsın. Dürüst, güvenilir, hayatını yoluna koymuşsun. Ama birlikte olmak için yetmiyor bu. Hislerin öyle programlandığı için ortaya çıkmaz, başkası uygun gördüğü için hiç çıkmaz.
Daha yeni gevşemişken, annesinin bu icadına hem şaşırıyor hem gülmek istiyor.
Sanırım gitmem en iyisi, çantasını omzuna asıp ayağa kalkıyor. Anne, planınızı bozduğum için üzgünüm ama doğrusu bu. İlgileniyormuş gibi yapmak yerine doğrudan söylemek daha dürüst davranmak olur.
Elif! annesi ona doğru bir adım atıp kolundan tutmak ister gibi oluyor. Dur, bir konuşalım. Yeminle kötü niyetimiz yoktu. En iyi niyetle yaptık.
Hayır, Elif nazik ama net bir el hareketiyle annesini durduruyor. Sonra konuşuruz, anne. Kafanı dinle, böyle tiyatrolar bana yaramıyor. Benim tekrar işe dönmem lazım. Ve bir daha lütfen böyle şeylerle beni telaşlandırma, tamam mı? Çok endişelendim
Elif kapıdan çıkarken annesi bir şey daha söyleyecek gibi oluyor ama kapı arkasında sadece hafif bir tıkırtı duyuluyor. Apartmanın önüne indiğinde yağmur sonrası temiz ve serin havayı içine çekiyor. Sanki her nefeste yükü hafifliyor.
Annesi neden peşini bırakmıyor? Neden hep birileriyle tanıştırmaya çalışıyor? Hâlâ anlamadı mı, bundan bir şey olmayacağını? Elif, çocukluğundan beri ne istediğini bilen biri. Eşinden de, hayattan da beklentileri var. Böyle kendine güveni olmayan bir adama ihtiyacı yok ki! İşinin olması, kariyer planı yapıyor olması güzel de, asıl önemli olan insanın kendine güvenmesi! Bir erkek köşede mırıldanıp gözlerini kaçırarak kızdan ilk adımı beklemez, hiç hele ki kendi annesini araya koymaz!
Biraz sinirli şekilde çocukken sürekli geçtiği kestirme park yoluna dalıyor. Yine bildik görüntüler çocuklar koşuşturuyor, anneler bebek arabalarıyla sohbet ediyor, yaşlı çiftler bankta güneşleniyor… Elif çamurlu yerlerden zıplayarak, giysilerini ıslatmamak için dikkatli yürürken bir yandan akan damlalara aldırmıyor.
Bir süre sonra cep telefonu titriyor. Ekranda yine Anne yazıyor. Elif tereddütle bakıyor ama açıyor:
Elif, niye öyle çıktın? annesinin sesi duyuluyor. Kızgın değil, biraz kırgın; konuşmanın ortasında bırakılmış gibi.
Anneciğim, ben Zeynep Teyzenin oğlu ile sırf sizin yirmi yıllık arkadaşlığa hatır diye evlenemem, Elif yürüyerek sakin bir sesle karşılık veriyor. Bu işler ciddi mesele, annen-dostun istedi diye olmaz.
Kim evlen diyormuş hemen? annesinin sesi yükseliyor bir an. Ben sadece biraz sohbet et istedim! Tertemiz çocuk, düzgün, iş güç sahibi, içki-sigara bilmez. Kötü mü yani…
Kötü demiyorum, Elif başını sallıyor, annesi görmez ama. Her şeyi yerinde. Ama bana uygun değil ki.
Peki kim sana uygun? annesinin sesinde yılların yorgunluğu var, bıkmış gibi. Üç yıldır yalnızsın. Ne görüşen var, ne görüştüğün. Ne bekliyorsun anlamıyorum?
Hiçbir şey beklemiyorum, Elif bir bankın önünde duruyor. Rastgele biriyle sadece birileri öyle istiyor diye çıkmak istemiyorum. Ben yeni insanlarla tanışmaya açığım ama bu kendi seçimim olacak, sizin çöpçatan projeniz değil.
Senin seçimin gece gündüz çalışmak, eve kapanmak, akşam yemeğini de ekrandan izlemek mi? annesinde kırgınlık beliriyor. Elifçim, sadece mutlu olmanı istiyorum.
Ben mutluyum zaten, Elif bankta oturuyor. Önünde çocuklar el yapımı kayıkla su birikintisinde oynuyor. Hayatım bu şekilde iyi. İşimi seviyorum, yaşamdan keyif alıyorum. Rasgele birine ihtiyacım yok. Ve sırf sen istedin diye ilişkiye başlamam!
Telefonda bir süre sessizlik oluyor. Sadece arka planda hafif bir uğultu; annesi belli ki telefonu uzaklaştırıp iç çekiyor. Sonra sesi geliyor, iyice kısık bir tonla:
Tamam, üstüne fazla geldim. Sadece… Seni merak ediyorum. Biz de bir gün yaşlanacağız diye korkuyorum.
Anlıyorum, Elif yumuşakça yanıtlıyor. Ben de seni seviyorum işte. Endişelenmen değerli. Ama böyle sürprizler olmasın artık? Neler kurdum kafamda yolda, biliyor musun?
Söz, annesinin sesi gülümsüyor, Elif hemen anlıyor. Ama olur da birini seversen, bana ilk anlatan sen ol. Saklama.
Tabii ki, Elif omzundaki çantasını düzelterek ayağa kalkıyor. Söz veriyorum. Şimdi gitmem lazım, çok iş var. Öpüyorum.
Ben de öpüyorum kızım. Kendine dikkat et.
Elif telefonu cebe koyup gökyüzüne bakıyor. Bulutlar ağır perde gibi aralanırken aradan saf mavi bir gökyüzü süzülüyor. Güneş bulutların kenarlarına altın rengi dokunuşlar bırakıyor. Uzakta bir grup genç kız güle oynaya kaldırımda yürürken çantalarını sallıyorlar. Yanlarından kıpır kıpır bir adam spor kıyafetiyle koşuyor, peşinde de dili dışarıda kızıl bir köpek fırlıyor.
Elif derin bir nefes alıyor. Şehir yine olduğu gibi hareketli; herkes kendi işine koşuşturuyor, çocuklar oyun alanında oynuyor, karşıdaki kafede insanlar usulca kahvelerini yudumluyor. Tüm bunların sadeliği ve doğallığı içini rahatlatıyor. Kendi yolunu başkalarının böyle olsun diye zorlamasının anlamsızlığını anlıyor.
Önündeki birkaç gün boyunca Elif kasıtlı olarak o gergin günün düşüncelerinden uzak durmaya çalışıyor. Ajansdaki işler sabah-akşamı kovalıyor; yakında büyük bir projenin lansmanı var, ekip tempolu bir koşuya girmiş vaziyette. Elif sabah ilk gelen, genelde son çıkan oluyor; sürekli belgeler inceliyor, maliyetleri denetliyor, müşteriyle detay görüşüyor. Aralarda hızlıca bir bardak çay, yanına aceleyle sandviç ve tekrar masa başı Akşam olduğunda yorgunluktan eve zar zor gelip kendini yatağa atıyor.
Ama gece olunca, loş dairesinde sessizlikte, düşünceleri yine o günün üstünde dolanıyor. Annesinin kırgın yüzü, Canın çaresizliği, Zeynep Teyze’nin umutlu ifadeleri gözünün önüne geliyor. Kararında haklı olduğuna inansa da, biraz buruk hissediyor. Keşke annesi onu ilkinden anlasaydı, bu kadar kesin, direkt söylemek zorunda kalmasaydı diye içinden geçiyor.
Cuma akşamı çalışma masasında mail kutusunu kontrol ederken bir iş arkadaşından davet görüyor. Sen de gel, doğum günü partim var, bol eğlence! yazıyor. Çok güzel insanlar olacak, tanışırsın, süper müzik! Elif bir an düşünüyor. Tüm hafta iş-güç, ev ve market dışında başka bir yere gitmediğini, iyice içine kapanmaya başladığını fark ediyor.
Neden olmasın? diyip gidiyorum yazıyor.
Parti şehrin kenarında küçük ama şık bir kafede oluyor: tuğla duvarlar, ahşap masalar, pencere kenarında rahat koltuklar. Elif içeri girince salon dolu, ortamda kahve kokusu, taze poğaça ve hafif parfüm esintisi var. Hafif caz çalıyor, insanlar gruplara ayrılmış geyik yapıyor, gülüyor. Hiç sıkıcı bir ortam yok.
Doğum günü sahibi tam barın orada, heyecanla bir şeyler anlatıp arkadaşlarını güldürüyor. Elif’i görünce ona el sallıyor ve yanına çağırıyor.
Aa, geldin! sevinçle sarılıyor, Ben vazgeçtin sanmıştım!
Biraz hava alayım dedim, gülümseyerek yanıtlıyor Elif. Nice yıllara!
Ayaküstü işten biraz konuşuyorlar, ardından arkadaş masası olan pencere kenarındaki gruba gönderiliyor:
Oradakiler çok iyi insanlar, seninle tanışsınlar. Ben sonra uğrarım, birkaç şey daha halledeceğim.
Elif garsondan bir bardak portakal suyu alıp gönderildiği yere oturuyor. Masada espriler havada uçuşuyor, herkes çok rahat. Elif de bir süre sonra gülmeye, rahatça ortama karışmaya başlıyor.
Merhaba, yanına iyi niyetli gözlerle bakan bir adam geliyor. Sen Elif olmalısın, ben Barış, Melisin çalışma arkadaşı.
Evet, diyor Elif hafifçe tebessüm ederek. Tanıştığımıza sevindim.
Sanırım geçen haftaki toplantıda seni gördüm, Barış hemen yanına bir sandalye çekip oturuyor. “AnadoluTech” projesinin başındasın, değil mi?
Elif şaşırıyor, genelde farklı departmandakiler projelerden habersiz olurdu.
Evet, onaylıyor. Peki sen hangi departmandasın?
Analitikte. Projenin risk analizlerini ben yaptım, tahmin raporlarını da ben hazırladım.
Sohbetleri çok doğal, rahat ilerliyor. Barış teknik konularda yetkin, insan olarak da çok ilgili ve esprili biri çıkıyor. Soruları yeri geldi mi soruyor, içten gülümsemelerle Elifin bile gün boyu almadığı kadar sıcak hissetmesini sağlıyor.
Bir saat geçmeden ortam coşuyor, yan masadakiler hayli gürültülü bir şekilde kopmuş durumda. Barış başıyla kapıyı işaret ediyor:
Dışarı hava almaya çıkalım mı? Yoksa buradaki sohbet imkansız hale geliyor.
Elif kabul ediyor. Dışarısı daha serin ve sessiz, hafif serinlik var ve gökyüzü yıldızlı. Yan yana bir duvara yaslanıp arabaların ilerleyişini izliyorlar.
Boş zamanlarında neler yaparsın? Barış, hafifçe eğilerek soruyor.
Okurum, yürüyüş yaparım, Elif omuz çekiyor, kelime seçerek konuşuyor. Bazen iyi bir film çıkarsa sinemaya da giderim. Ya sen?
Seyahat etmeyi çok seviyorum, Barışın gözleri birden canlanıyor. Geçen yıl Doğu Karadenizdeydim, unutamıyorum. Dağlar, yaylalar, köyler, samimi insanlar…
Ooo, detayları anlat, diyor Elif ilgiyle dönerek.
Barış anlatıyor ve Elif dinlerken zamandan kopuyor. Sokaklarda gezerkenki serüvenleri, yayladaki keçilerin peşinden koşmasını, kuzinenin başında çay içerken duyduğu huzuru o kadar güzel betimliyor ki Elif hepsini gözünde canlandırıyor.
Sen tatile nereye gitmeyi seversin? diyor Barış kısa bir aradan sonra.
Denize… Elif geçen yılki Ege tatilini anıp gülümsüyor. Dalga sesi, tuzlu rüzgar… ama işi gücü bırakıp fazla gidemiyorum. Yılda bir kez anca.
Bu eksikliği düzeltmek lazım, Barış göz kırpıyor, çok doğal. Seneye birlikte gidelim mi?
Elif bir anda duraksıyor, bu kadar doğrudan bir öneri beklememiş. Sonra gülüyor:
Sürpriz oldu…
Ama dürüst, Barış rahat, ciddi değil. Seninle çok iyi anlaşıyorum. Gerçekten tanımak isterim.
Elif ona dikkatlice bakıyor. Gözlerinde zorlama veya gösteriş yok, samimi ve huzurlu bir bakış. Bu hoşuna gidiyor.
Deneriz, diyor Elif başıyla onaylayıp. Ama acele yok, olur mu?
Nasıl istersen, Barış gülümsüyor, hiçbir baskı, acele yok. Yarın bir kahve içelim mi? Sohbet ederiz, acelemiz yok.
Tamam, Elifin içinde tarifsiz bir sıcaklık yayılıyor. Olur.
Eve döndüğünde, ayakkabılarını çıkarır çıkarmaz telefon tekrar çalıyor. Ekranda Anne yazıyor. Elif bu kez hemen açıyor.
Elif, nasılsın? annesi temkinli, sanki yumurta üstünde yürüyor gibi.
İyiyim anne. Bugün bir iş arkadaşımın doğum gününe gittim. Yeni birisiyle tanıştım.
Gerçekten mi? annesi şaşırıyor, biraz da temkinli. Nasıl biri? Anlat bakalım.
Gayet iyi, Elif gülüyor, Barış olsaydı bu sohbete ne tepki verirdi merak ediyor. Akıllı, esprili, anlayışlı biri. Ve en güzeli… özel meselelerde hemen annesine koşan biri değil.
Annesi de gülüyor artık, öyle bir gerginlik kalmamış:
Sevindim kızım. Ben gereksiz endişelenmişim demek ki?
Elif bir süre susup doğru cümleleri arıyor. Annesinin her şeyi gereğinden fazla ciddiye almasını istemiyor.
Aslında hiç de gereksiz değil, bu kez ciddi konuşuyor. Çünkü beni düşünüyor olman değerli. Ama artık çok da kaygılanacak bir şey yok. Ben kendi yolumu bulurum, gerçekten.
Tamam, annesinde kısa bir düşünce molası. Seni seviyorum.
Ben de seni, anneciğim.
Telefonu masaya bırakıp pencereye bakıyor Elif. Dışarıda şehir ışıkları pırıl pırıl; sarı, portakal, beyaz sanki sonsuz bir ışık ağı. Uzakta arabalar geçiyor, ışık izleri bırakıyor. Şehrin hafif sesi: kahkahalar, sohbetler, uzaklardan gelen bir müzik
Elif derin bir nefes alıyor, içi huzurla doluyor. Bugün yaşananlar, annesiyle sohbeti, Barışla tanışması tüm bunlar yepyeni, alışılmadık ama hoş bir tablo oluşturuyor. Hayatın kendi akışında, her yeni günle birlikte bambaşka kapılar açtığını hissediyor.
Dışarıda şehir ışıltılarını sürdürürken, Elif koltuğa yayılmış şehrin akşam sokaklarını izliyor ve her şeyin olması gerektiği gibi aktığına inancını güçlendiriyor.




