Başkalarının Elinde Yüzük
Telefon tam da Selvinazın otopark makinesine basarken çaldı. Çantasından telefonu çıkarıp ekrana baktı: “Okan”. Neden bilmem, hemen açmadı. Bir an orada, otomatta yanıp sönen rakamları seyretti, sonra cevapladı.
Selvi, merhaba. Bak, biraz geç kalacağım. Toplantı uzadı, sonra da görüşmeler çıktı, sen de anlarsın. Burada kalacağım bu gece, yarın akşama ancak dönerim.
Ankarada mı?
Tabii, Ankaradayım. Sen de biliyorsun nasıl oluyor.
Selvinaz biliyordu. Otuz yıllık evlilikte çok şey öğrenmişti. Yorgunken nasıl ünlüleri uzattığını, sen de anlarsından önce hep kısa bir duraksama yaptığını, bir şeyden kaçınmak istediğinde nasıl tabii derken hafif sinirlendiğini.
Ama bu defa farklıydı bir şey.
Telefonu çantasına koydu, döndü ve Okanın arabasını gördü. Koyu renkli sedan, her detayına kadar ezbere bildiği, arka tamponunda iki yıldır onarmaya niyetlendiği küçük göçüğün hala durduğu araç. Arabası alışveriş merkezinin otoparkında, uzak köşede duruyordu. Burada, Eskişehirde. Ne Ankarası?
Selvinaz koşmadı. Tekrar aramadı da. Bir süre o koyu arabaya bakarak durdu, sonra yavaşça kendi arabasına yürüdü, motoru çalıştırıp eve gitti.
Evde çay koydu, ekmek dilimledi, tereyağı sürdü. Sofraya oturup yemeye başladı aslında hiç iştahı yoktu. Dışarıda ince bir ekim yağmuru cam pervazına vuruyor, bu ses ona bir şekilde yerli yerinde, doğru geliyordu. O an hissettikleriyle denk düşen bir sessizlik.
Yahut hissetmediğiyle.
Büyük bir panik, gözyaşı, öfke beklerken kendi içinde bir soğukluk, sessizlik buldu. Tıpkı uzun zamandır ısınmayan bir odadaki gibi.
Ertesi gün, kız kardeşi Sunayı aradı.
Suna açmadı. Oysa Suna her zaman açardı, en olmadık anlarda bile, hızlı, hafif soluklu “alo”su eksik olmazdı. Selvinaz tekrar aradı, sonra yine. Üçüncü aramadan sonra bir mesaj geldi: Selvi, biraz meşgulüm, sonra dönerim.
Ama o sonra üç gün sürdü.
Selvinaz ve Suna hiç bu kadar suskun kalmamışlardı. Tartıştıklarında bile bir günden fazla sürmezdi. Suna ondan on yaş gençti ve hep o yaş farkı hissedilirdi; biraz aceleci, çokça gürültülü ve sıcaktı, sabah yedide arayıp anlatmak için sabırsızlandığı hikâyeleri olurdu.
Selvinaz bunu kanıksamıştı. Olmazsa eksik hissederdi. Suna bir yerlerde olacak, muzlu kekle ya da taze haberlerle çıkıp gelecek, hızlı hızlı konuşacak bunlar önemliydi.
Üç gün boyunca boğucu bir sessizlik
Daha fazla beklemedi. Bir ay evvel, Hamam Yolundaki kadın doğum hastanesine birkaç parça eşya bırakmaya gittiğini anımsadı. Yakın arkadaşı Gülsüm’ün gelini için, torun için yeni doğan giysisi ayarlamış, Selvinaz da teslim etmişti. O gün aceleyle bırakıp hemen çıkmış, ama hastane yolunu iyi bellemişti: Yol üstünde, sarımsı çalılarla bezenmiş, hoş bir küçük park
Neden aklına hastane geldi, kendisi de açıklayamazdı. Kimi çıkarımlar kelimeye dönüşmeden, sessizce insanın zihninde birleşir ya, öyle.
Çarşamba, öğle vakti oraya gitti.
Arabayı park etti, girişe varmadan indi. Ağaçlar neredeyse yapraksız, birkaç sararmış ve inatçı yaprak dallarda tutunmuş bekliyordu. Hava soğuktu, kabanının düğmelerini sonuna kadar ilikledi.
Okan yan kapıdan çıktı. Elinde küçük bir çiçek buketi beyaz ve pembe, jelatine sarılı. Hızlı adımlarla, biraz kambur yürüyordu, son yıllarda hep böyleydi. Selvinaz ağaçların gölgesinden onu seyretti. Az sonra dönüp onu göreceğini düşündü, ama Okan arkasına bakmadan tekrar kapıdan içeri girdi.
Yirmi dakika kadar daha bekledi. Sonra Suna göründü.
Suna ana girişten çıktı. Yanında genç bir hemşire, hemşire bebek arabasını itiyordu. Suna arabanın kenarından hafifçe tutuyordu. Yüzünde neşeden ziyade karmaşık bir hâl vardı, yorgunluk ve şefkatin buluştuğu bir ifade. Sanki hayatı boyunca sadece kendisine ait bir şeye bakıyordu.
Selvinaz ileri bir adım attı.
Suna başını kaldırıp durdu. İki kız kardeş, yolun iki yanında birbirlerine baktı. Sunanın saçlarını ekim rüzgârı dağıtıyordu. Hemşire, bebek arabasını yolun kenarına çekip başka tarafa bakar gibi yaptı, anladık bakmadı.
Selvi, dedi Suna. Sesi sakin, ama eli arabanın kenarında gerilmişti.
Merhaba Sunacığım.
Bir süre daha ikisi de sustu. Sonra Suna:
İçeri geçelim mi? Soğuk.
Ziyaretçi odası kasvetli, kaloriferler fazlaca açıktı. Selvinaz kabanını çıkarıp sandalyeye astı. Suna ise ayakta kaldı. Hemşire, bebekle çıkıp kayboldu.
Selvinaz sordu;
Beni beklediğini biliyor muydun?
Hayır. Ama öyle ya da böyle geleceğini tahmin ettim.
Devam etmedi. Şaka yapacak, iç bayıltıcı bir itiraf patlatacak sandı Selvinaz, ama Suna aniden, öfkeye yakın bir tavırla şunları söyledi:
Selvi, bildiğin gibi değil. Taşıyıcı annelik senin için. Sürpriz yapacaktık, anlasana! Çocuğun olsun istedin hep, doktorlar da sağlık raflı deyince
Benim sağlık dedi Selvinaz, sorgusuz, tekrarlayarak.
E, evet. Sana doktorların dediği. Olmazmış ya, Okanla düşündük, sürpriz bir hediye olsun istedik. Senin yerine ben taşıyayım, senin için
Suna. Selvinaz elini kaldırdı, Suna sustu. Annemin yüzüğü kolunda.
Suna eline baktı. Sol elinin dördüncü parmağında küçük, koyu kırmızı taşlı bir yüzük: Annenin yadigârı. Birbirlerinden sonra dönüşümlü takmaya karar vermişlerdi; her yıl birinde olacaktı. Son üç yıldır Suna’daydı; geçen yıl geri vermesi lazımdı, “kaybettim” demişti. Selvinaz sessizce üzülmüştü o zaman.
Ama işte yüzük oradaydı, alyans gibi parmağında.
Suna, dedi Selvinaz usulca, Koridordaki masada Okanın bıraktığı dosyalar var. Onları getir bana, gördüm.
Suna cevap vermedi. Yüzüğü izledi, sanki ilk kez bakıyordu ona.
Selvinaz çıktı, dosyayı alıp döndü. Açtı. Tıbbi evraklar, tahlil sonuçları: Selvinaz Arslan adına. Yazıyordu ki, Selvinaz Arslanda primer yetmezlik, gebelik imkânsızdır, belge altı ay önce Sağlık Artı Kliniğinden alınmıştır.
Selvinazın o klinikle ilgisi olmamıştı. Son iki yıldır doktora gitmemişti. Okan bunu biliyordu.
Dosyayı masaya koydu, uzun uzun baktı.
Bu sahte, dedi sonunda.
Suna cevap vermedi.
Suna, bana bak.
Gözleri kuruydu, ama bakışları paramparçaydı.
Bu hikâye ne zamandır sürüyor?
Sessizlikten sonra Suna cevapladı:
Yedi yıl.
Selvinaz başıyla onayladı. Yedi yıl. O zamanlar Suna otuz sekiz, Selvinaz kırk sekizdi. Okanla birlikte evliliklerinin yirmi üçü dolmuştu, ve yirmi üç yıl sonra adamı başka bir hayatta bulmuştu.
Daha fazla konuşmadı. Kabanını, çantasını aldı. Kapıda durdu.
Annemin yüzüğünü haftaya getir. Yoksa polise bildireceğim.
Çıktı.
Eve dönerken gözyaşı dökmedi. Radyo çaldı, ne dediği anlaşılmayan bir şeyler, yolda giderken düşündü: Eve patates alınmalıydı, bitmek üzereydi.
Sonra düşündü: Demek yedi yıl.
Okan aynı akşam döndü. Sinirli adamın haliyle, Sunanın arayıp haber verdiği belliydi. Kendi kendine rol yapmasa da Selvinaz her şeyi biliyordu. Kapıdan girdi, çantayı bıraktı, mutfağa geçti. Selvinaz mutfakta, çayla pencere başında oturuyordu.
Selvi, dedi Okan.
Otur, dedi Selvinaz.
Oturdu. Sessizlik. Sonra:
Farkındasın, bu
Okan. Masal anlatma. Surrogat annelik, hastalık falan Hepsi saçma. Gerçek ne?
Uzun süre sustu adam. Masanın ucunu ezdi, bakışları yere kaçırdı. Hep bir şeyleri elleyerek oyalanırdı Okan, şimdi masa örtüsünün kenarı ellerindeydi.
Gerçekten yedi yıl, dedi sonunda. Planlanmamıştı. Nasıl olduysa
Lütfen, kendiliğinden oldu deme.
Tekrar sustu. Sonra:
Bebek bizim. Yani babası ben olacağım. Biz birlikte olmak istedik.
Selvinaz soğumuş çayından bir yudum aldı, sonra sordu:
Gerçekten senin mi çocuk?
Bir şey oldu Okana; cevap gecikti, saniyelik bir duraklama ama Selvinaz hissetti.
Tabii ki, dedi, gereğinden hızlıca.
Başını öne eğip, sustu.
Gece, Okan salonda uyurken Selvinaz yatakta tavana bakıyordu. Sunayı kırk beş yıl tanımıştı. Geçen yıl Suna, Mahmut adında birine aşkla bağlanmıştı, adam başka şehre taşınmış, telefon kesilmişti. Suna uzun süre sıkıntı çekmiş, Selvinaz uzun sabah telefonlarında dinlemişti onu. Sonra birden atlatmıştı.
Sonraki sabah bir şeylerin adını koydu. Bir arkadaşı Mahmutun yaşadığı mahallede çalışıyordu. Onun üzerinden Mahmut’un telefonunu aldı. Aramadı adamı, ama ertesi gün Suna yüzüğü getirmeye geldiğinde, mutfak masasında oturduklarında sordu:
Bebek Mahmuttan mı?
Suna bardağı masaya öyle bir bıraktı ki, çay sıçradı.
Nereden
Suna. Mahmut mu?
Suna camsı bakışlarla pencereye döndü, sustu. Dışarıda bir adam köpeğiyle, büyük beyaz bir köpek, parka doğru çekiştiriyordu.
Onun gideceğini bilmiyordum, dedi Suna sonunda. Hamileydim; sonra taşınıp kayboldu. Cevap da vermedi.
Peki ya Okan?
Okan beni seviyor. Bebeği de kendi çocuğu gibi büyütmek istiyor. Önemli değil, dedi.
Selvinaz baktı kardeşinin yüzüne, canlı buklelerine, şimdi masaya bırakılan annesinin yüzüğüne. Suna bir şeyler duymak ister gibiydi. Okan ne kahraman, ne âşık; yedi yıl yalanı sebepli yapmak laf oyunundan başka ne? Bunları söylemedi Selvinaz. Kalktı, bardakları topladı, yüzüğü sabahlığının cebine koydu.
Git artık, Suna, dedi.
Suna ağır ağır çıktı. Kapıda Selvi, seni seviyorum dedi.
Kapı kapandı. Selvinaz yüzüğü avucuna aldı, ışıltılı cam taşına baktı. Annesinin hediyesi, aslen babaannesinden ona geçmiş, sadece ailedeki kadınların taktığı yüzük. Parmağına, ama bu kez orta parmağına taktı. Sonra babasını aradı.
Kadir Bey hemen açtı.
Selvi, bir şey mi oldu? Sesin kötü geldi.
Baba, konuşmaya ihtiyacım var. Gelebilir miyim?
Kızım, sorulur mu? Şimdi gel.
Baba hâlâ Yıldız Mahallesinde, büyüdükleri eski evde yaşıyordu. Yarım saat sonra kapıyı açtı, hiç bir şey sormadan, sessizce çay koydu.
Mutfakta oturdular. Her şey çocuklukta olduğu gibiydi; aynı perde, aynı baharat rafı, sadece masa yenilenmişti. Selvinaz olan biteni sakin, neredeyse ağlamadan anlattı. Sadece Okanın sahte raporuna gelince, babası içini çekip devam et dedi.
Hepsini anlattı: Otoparktaki araba, hastane, yüzük, Okanın cevapsızlığı. Sonra Mahmut, sonra çocuğun muhtemelen Mahmuttan olması, yedi yıllık sır.
Kadir Bey uzun süre sustu. Sonra:
Okan benim şirkette, biliyorsun, dedi. Bir buçuk sene oldu.
Selvinaz biliyordu. Babasının inşaat firmasında finans müdürüydü Okan.
Onu çıkarırım, dedi Kadir Bey. Sanki fazladan sandalyeyi kaldırıyor gibi.
Baba
Selvi, tartışma. Her şey usulünce olacak. Avukata danışırım. Bir usulsüzlük varsa da ona göre davranırım dahası var.
Babasına baktı. Yetmiş beş yaşında, saçları bembeyaz olmuştu, elinde hâlâ her şey iradeli. Zor yıllarda şirketi sıfırdan kurmuştu. Hep az konuşur, sinirlenince sessiz bir öfkeyle insanın içine işlerdi öfkesi.
Benim yüzümden olmasın
Seninle alakası yok kızım. Onun kendi seçimi.
Ve ekledi;
Suna meselesi ona ne diyeceğimi bilmiyorum. O benim de kızım, onu seviyorum. Ama bu hâlini kolay sindiremeyeceğim.
Sana işini bırakmasını istemem, baba.
O benim meselem, Selvi. Sen kendinle ilgilen.
Kendisiyle ilgilenmek garipti. Selvinaz hep başkalarını düşünürdü. Eşi, evi, kız kardeşi, arkadaşı, iş yerini Küçük bir şirkette muhasebeciydi. İşi sakin, düzenliydi. Günler aynıydı, bu huzurlu rutine şikâyet etmezdi. Zaten şikâyet edecek bir şey değil, öyle denk gelmişti işte.
Şimdi başka türlü yaşamak gerekiyordu.
Dört ayda boşanma tamamlandı. Okan itiraz etmedi, bir ara mal paylaşımı lafları etti ama Kadir Bey zamanında iyi bir avukat tutmuştu, konu hemen kapandı. Daire Selvinaza kaldı, babası da taksitlerde yardım ettiği için zaten hakkıydı.
Okan kasımda taşındı. İki akşamda eşyalarını topladı. Selvinaz evde olmadı o akşamlar, Gülsüme gitti. Evin raflarında, özellikle Okanın kitap bölümünde bir boşluk vardı; otuz yılın ağırlığı.
O boşluğa eski köşedeki saksıdaki kauçuk çiçeğini koydu.
Daha iyi olmuştu.
Aralıkta, ilk kar yağışında, şehir kışa bürünürken Selvinaz, doğru düzgün bir tıbbi merkezden randevu aldı. Sağlık Artıdan değil. Detaylı kontrolden geçti, sonuçları bekledi.
Kadın doktor, genç ve ciddi, dosyalara baktı, sonra Selvinaza döndü:
Her şey normal, yaşınıza göre çok iyisiniz. Hiçbir zaman böyle bir rahatsızlığınız olmamış. Çok eminim. Sağlıklısınız.
Selvinaz başını salladı.
Duydunuz mu?
Duydum. Teşekkürler.
Dışarı çıktı. Karda kadın bebek arabasıyla, yaşlı biri sosis köpek gezdiriyordu. Düşündü: Meğer hep sağlıklıymış. Bunca yıl sağlık bahanesiyle kandırılmış. Bir uydurma, bir bahaneydi bu da.
Onca zamandır hissetmesi gerekenleri, öfkeyle sevinci, kırgınlıkla şaşkınlığı bile çözemedi. Hepsi birbirine geçmişti.
Arabaya yürürken bir hayali hatırladı:
Çok eski, üniversite yıllarından kalma bir düş kendi fırınını açmak. Sıcacık, tarçın ve ekmek kokan bir dükkân; insanlar gelip gidecek, kendi ekmeğini pişirecek Okan, sonra ofis işleri, sonra hayat buna fırsat vermemişti.
Şimdi su yüzüne çıkmıştı.
Ocakta araştırmaya başladı, yazılar okudu, videolar izledi, birkaç küçük fırın sahibiyle tanıştı. Komşu mahalledeki bir pastaneci kadın Sevda Hanım ile sohbet etti. Küçük, kıpır kıpır bir kadındı; hemen kahve koydu, vişneli kek ikram etti, başından geçenleri anlattı.
Korkmaktan çekinme, ilk başta herkes korkar. Korkmayanlar zaten fazla düşünmemiştir, dedi Sevda. Selvinaz uzun süredir kendini böyle canlı hissetmemişti.
Babası paraya ihtiyacı var mı diye sordu.
Baba, yok. Biraz birikmişim var.
Borç vermek istemiyorum, hibe ediyorum.
Baba, gerek yok.
Neyse, lazım olursa haber et.
Nisanda uygun bir dükkân buldu; birinci katta, küçük ve sessiz bir sokakta, daha önce eczane olan bir yer. Sahibine yaşından dolayı işi bırakmak kolay geldi, fiyat uygundu, uzun vadeli anlaştılar.
İki ay boya badana, ustalar, fırın kurulumu ile geçti. Her gün oradaydı, mekânın değişimini izledi. Profesyonel fırın, buzdolabı, ahşap raflar, kremsi sıcak tonlara boyanan duvarlar Gülsüm perde seçimiyle, dükkan için kavga dövüş renk buldu, eski günlerin sıcaklığında.
İsim aramaya fazla düşünmedi: Selvinazın Ekmeği. Ne eksik, ne fazla.
Haziranda açıldılar. Önceki gece sabaha kadar uyuyamamıştı. Beşte kalktı, ilk ekmek hamurunu açtı. Fırından yayılan o koku sonunda içini rahatlattı.
Gün aynen bir rüya gibi geçti. Karşı apartmandan komşular, Gülsüm ve birkaç arkadaşı, parkta gördüğü yaşlı adam hepsi geldi. Saat ikiye, vitrinde sadece iki elmalı turta kaldı.
Eve yorgun döndü; sırtı, elleri hamur kokuyordu. Sanki filmlerdeki tantanalı mutluluk değil; sessiz, yerli, iradeli bir doyum
Suna ile hiç görüşmediler. Selvinaz sabah başı yarı ağrılı uyandığında, içini buruk ve kırık bir şeyin doldurduğunu hissederdi. Kırk beş yıllık kardeşlik bir dalda iz gibiydi, ama yapışık kalamazdı.
Baba Sunayı gördü, haber verdi.
Yanına gittim. Çocuk sağlıklı.
İyi.
Çok ağladı.
Biliyorum, baba.
Ondan sonra bu konu açılmadı. Kadir Bey arada fırına gelir, cam kenarında oturup kahveyle gazetesini okurdu. Selvinaz yanına gelir, havadan sudan konuşurlardı. Bu da yeterdi.
Okan aklına neredeyse hiç gelmiyordu. Bazen geçmişten anılar bir dağ gezisi, komik bir bavul kaybolması kısacık aklına uğrar, kaybolurdu. Ne unutmaya ne de taze tutmaya çalıştı, geldiği gibi gitti.
Babası Okan hakkında kendi söyledi: Ufak tefek şeyler çıktı, büyütmedik. Selvinaz başını salladı.
Çocuk meselesi başka türlü dokunuyordu. Meğer sağlık meselesi yoktu. Okan neden konuşmadı, neden beraber çözmeye çalışmadılar? Neden kendi kendine sorun sadece onda varmış demekte ısrar etti?
Gerçek acı buydu. Göğsün ortasında, gece boyunca süren şey
Ama Selvinaz o acıyı, inkâr etmeden, yer açmadan yaşamasını öğrenmişti. Kaybı da öyle. Otuz yıl böyle geçmişti, başka türlü olabilirdi, ama olmamıştı.
Ama şimdi sabahları, vakur, un kokusu yayılan bir fırın vardı. Köpeğiyle her gün gelmeye başlayan yaşlı adam, Cuma günleri sohbet ettikleri Gülsüm, cam kenarında kahvesini yudumlayan baba Bütün bunlar canlı ve gerçekti.
Eylül sonunda, fırının üçüncü ayı dolmuş, Selvinaz dükkanı kendi evi gibi hissetmeye başlamıştı. O akşam hava almaya çıktı. Yoğun bir gündü, tedarikçi gelmiş, küçük fırın bozulmuş, kruvasanlara kuyruk oluşmuştu. Selvinaz, iş önlüğüyle, saçları toplanmış halde sokağa çıktı, çatıların üstünde gökyüzüne baktı.
Karşı kaldırımdan yürüyen adamı ilk başta tanımadı. Sonra bir dokunuş Okandı. Garip şekilde yaşlanmıştı. Yabancı bir mont, demek yeni. Elinde küçük bir bebek arabası: İçinden bebek çığlığı yükseliyor, Okan yorgun elleriyle salt arabayı sallıyor, burnunun ucunu ovuyordu. Başını kaldırdı.
Göz göze geldiler.
Bir, belki iki saniye… Bebek çığlık, rüzgâr kaldırımda ilk sonbahar yapraklarını savuruyor, bir yerlerden araba kornası geliyor.
Selvinaz bakışını kaçırmadı. Sadece baktı, sonra çok hafif, kendi kendine bir tebessümle, içinden bir şeyin nihai olarak netleştiği birini andıracak şekilde gülümsedi. Ardından geri döndü, fırına girdi.
İçeride ekmek, tarçın ve azıcık kahve kokuyordu. Kasada çalışmaya yeni başlamış genç yardımcısı Damla, kalan ürünleri paketliyordu. Kafasını kaldırdı:
Her şey yolunda mı?
Yolunda, dedi Selvinaz. Kalanlar nasıl?
Neredeyse hepsi satıldı. Eklerler bitti, çörekler de. İki elmalı turta kaldı.
Birini Kadir Bey için ayır. Yarın uğrayacak.
Selvinaz mutfağa yürüdü, önlüğünü çıkardı, astı. Temiz tezgahlara, soğuyan fırına, baharat dizili raflara baktı. Parmağında annesinin yüzüğü, lambadan gelen ışıkta loş, koyu kırmızı bir parlayışla göz kamaştırdı.
Mutfağın ışığını kapattı. Damlayla kasayı kapatmaya geçti.
Dışarıda hafif bir yağmur yağıyordu. Son çıkan kendisi oldu, kapıyı kapattı. Bir süre çatının altında durup yağmurun asfaltta nasıl ışıldadığını, karşı binanın pencerelerinde parlayan hayatları izledi.
Elli beş yaşındaydı. Tarçın kokan bir fırını, cam kenarında kahve içen babası, Cuma sohbeti için fırına gelen bir dostu ve annesinin yüzüğü vardı.
Ve yeni inşa etmeye başladığı, yavaş ve sabırlı bir şey. İsmi koyulmamış ama bildik bir sağlamlık gibi, yere bastığı net bir zemin.
Bu acının silinmediği, kırgınlığın ve hüznün hâlâ bir köşede durduğu ama hayatın, kendi usulünce açıldığını hissettiren bir şeydi bu.
Kabanının yakasını kaldırdı, yağmurun altına yürüdü, arabasına doğru ağır adımlarla ilerledi. Islak yapraklar ayak altında ezildi. Yarın yeni tarif deneyeyim diye düşündü: ballı kimyonlu ekmek Uzun zamandır aklında, hep erteliyordu.
Yarına Yarına dener dedi kendi kendine, hafif uykulu bir gülümsemeyle.




