Yirmi Altı Yıl Sonra

Yirmi Altı Yıl Sonra

O akşam pişen tarhana çorbası her zamankinden daha lezzetli olmuştu. Zeynep tencerenin kapağını araladı, bir kaşık aldı, tadına baktı, bir tutam tuz attı ve içinde bir memnuniyet hissi oluştu. Yirmi altı yıl boyunca, çorbayı Mehmetin sevdiği gibi yapmayı öğrenmişti: yoğun, kıvamlı, üzerine bol köy yoğurdu ve bir tutam kekik. Yoğurdu çorbayı ocaktan almadan hemen önce eklemek gerektiğini de yıllar içinde öğrenmişti; yoksa kokusu gidiyordu. Salonun masasına örtüsünü serdi, ekmekleri kesti, Mehmetin yıllardır atmaya kıyamadığı, kenarı kararmış meşhur kupasını da masaya koydu.

Mehmet, saat sekiz buçukta eve girdi. Montunu çıkarıp askıya attı, fakat askıdan hemen yere kaydı, Mehmet hiç aldırış etmeden mutfağa geçti, Zeynepin yüzüne bakmadan sordu:

Tarhana mı?

Tarhana. Gel otur, koyayım.

Mehmet sandalyeye ilişirken telefonunu çıkardı, bir şeyler karıştırmaya başladı. Zeynep onun önüne tabakla tarhanayı koydu. O sessizce, telefonuna bakarak çorbayı içti. Zeynep ise elinde çoktan soğumuş olan bir bardak çayla karşısına geçti. Camın arkasında kasım rüzgârı şiddetli esiyor, onların yıllar önce, bu eve ilk taşındıklarında diktikleri elma ağacının dallarını sallıyordu.

Mehmet, dedi Zeynep, sanırım konuşmamız lazım.

O gözlerini kaldırdı. Ne bir öfke, ne de ilgi vardı bakışında. Sanki önemli bir işinden alıkonmuş biri gibi sıradan bir yüzle:

Ne hakkında?

Bilmiyorum… Sanki son aylarda başka insanlar gibiyiz. Sen geç geliyorsun, sabah erken çıkıyorsun. Neredeyse hiç görüşemiyoruz. Her şey yolunda mı?

Telefonu masaya bıraktı. Elini ekmeğe attı, ufak bir parça kopardı.

Zeynep, ciddi misin? Her şey yolunda ne demek?

Yani… Hani bizimle ilgili. Evimiz, ilişkimiz.

Bir süre sustu. Sonra ona, sanki çoktan kararlaştırılmış bir meseleyi anlatır gibi, herhangi bir duygu göstermeden baktı:

Açık konuşmamı ister misin?

İsterim, Mehmet.

Açık konuşayım, diye tekrar etti ve ekmeğin bir parçasını daha kopardı, ağzına attı. Sana âşık değilim. Uzun zamandır değilim zaten. Sana ev hanımı, düzen kurmak için uğraşan bir insan gözüyle bakıyorum. Evi çekip çeviriyorsun, yemek yapıyorsun, temizlikten anlıyorsun, benim için kolaylık sağlıyorsun. Pratik. Ama diyorsan ki, aşk var mı? Yok, Zeynep. Uzun zamandır yok.

Zeynep ona baktı. Hiç yükseltmedi sesi, hiçbir üzüntü ya da pişmanlık belirtisi yoktu. Motor yağını neden o markadan aldığına dair açıklama yapıyor gibiydi.

Gerçekten mi? dedi Zeynep, sesi kısık.

Ben önemli bir şey söylediğimde her zaman ciddiyimdir.

Ve bunu böyle, tarhana yerken mi söylüyorsun?

Ne zaman söyleyeceğim başka? Sen sordun, ben de söyledim.

Zeynep yavaşça kalktı, soğumuş çayını aldı, mutfak lavabosuna koydu. Sonra camın önünde durup karanlıkta, komşu Gül Hanımın yanan mutfak ışığına baktı. Herhalde onlar da akşam yemeği yiyordu.

Anladım, dedi Zeynep ve yatak odasına geçti.

O akşam başka hiç konuşmadılar. Mehmet telefonunda bir şeyler izledi, yine son birkaç aydır yaptığı gibi salondaki kanepede uyudu. Zeynep ise karanlıkta gözleri açık, öteki odadan gelen horlamasını dinledi. Tenceredeki tarhana hemen hiç dokunulmadan kaldı.

Bu, hayatın içinden, yazılsa inanılmayacak kadar sıradan ve hakkaniyetli bir hikayeydi.

Ertesi sabah Zeynep her zamankinden farksız altıda kalktı. Su ısıtıcıyı açıp bahçeye çıktı, iki yıl önce kapısında belirip oraya yerleşen kediyi besledi. Kasım ayının soğuk havası burnunu üşüttü, toprak ve nem kokuyordu. Zeynep sabah sabah ceketi üstüne sabahlığını giymiş, çıplak dallı elma ağacına bakıyordu. Altında, bu yıl toplamaya fırsat bulamadığı için çürümüş son birkaç elma seriliydi. İster istemez, Mehmetin pratik kelimesini içinden tekrar etti.

Yirmi altı yıl. Yirmi altı yıl boyunca yemek yaptı, ütü yaptı, evi topladı, misafirleri ağırladı, insanlarla tatlı dilli oldu, hiçbir zaman gereksiz soru sormadı; evin düzenini sağladığı için zaman zaman Zeynep, tam bir harikasın, diyorlardı. O rolü üstlendi. Çok da iyi yapıyordu. Ama sonunda oynadığı rolün adı eş ya da sevgili değil, pratik olmuştu.

Kedi bacağına sürtündü. Zeynep eğildi, başını okşadı.

Bizim düşünmemiz lazım, dostum, dedi fısıltıyla.

Çaydanlık kaynadı. Zeynep içeri döndü.

Kahvaltı hazırlamadı, yıllardır ilk defa. Bir bardak çay yaptı, bir parça galeta alıp cam kenarındaki koltuğa oturdu. Mehmet, sekize çeyrek kala çıktı, masadaki boşluğa şaşkınca baktı.

Kahvaltı yok mu?

Ocakta hiçbir şey yok, dedi Zeynep, gözünü bardağından kaldırmadan.

Mehmet bir süre bekledi, sonra bir şey demeden pardösüsünü aldı, çıktı. Kapı gürültüyle kapandı. Zeynep, Mehmetin arazi aracının bahçeden çıkışını ve uzaklaşan motor sesini duydu.

Evdeki sessizlik neredeyse dokunulabilir bir hâl aldı. Zeynep o sessizliğin içinde bir şeyin değiştiğini hissetti. Onun ya da ilişkilerinin değil, kendisinin değiştiğini.

Hayat elliden sonra çoğunlukla böyle başlıyor, diye düşündü. Tek bir laf, tek bir akşam konuşmasıyla, her şey tepetaklak olabiliyormuş. Elli iki yaşındaydı. Mehmet elli beş. İstanbulun Anadolu Yakasında, herkesin birbirini tanıdığı, bahçeli, kendi halinde bir mahallede yaşadılar. Ev güzeldi. Büyük, iki katlı, teraslı ve bahçedeki o elma ağacıyla. Zeynep hep evimizi en önemli ortaklıkları saymıştı.

Ama düşününce; bu ev gerçekten kimin? Nasıl tapulandı? Arsayı kim aldı, inşaatı kim ödedi, yirmi altı yıl önce kendi dairesini satarken eline geçen paranın bu evdeki payı resmen nereye gitti?

Zeynep bardağını masaya koydu ve uzun zamandır ilk defa utanmadan, ayıp yerine sorular sordu. Hiçbir zaman aile bütçesiyle fazla ilgilenmemişti. Mehmet, Sen karışma, ben hallederim, derdi. O da karışmazdı. Mehmet emlak işleriyle uğraşır, alım satım yapardı, Zeynep de detayları bilmezdi. Para hiç eksik olmazdı evde, bu ona yeterdi.

Ama artık zihninde bir şey şakladı. Sakin, gözyaşsız bir kararlılık. Ne hatırası vardı eski evlilik krizlerinden; ne de yıkıcı bir öfke. Bambaşka bir toplama hali: Her şeyin hesabını öğrenmeliyim.

Öğleye doğru, çocukluktan beri arkadaşı olan Süheylayı aradı. Süheyla İstanbulda yaşıyor, artık az görüşüyorlardı.

Süheylacığım, seni görmem lazım.

Ne oldu? Kötü bir şey mi?

Mehmet dün bana açıkça, artık bana pratik olmaktan başka bir his duymadığını söyledi. Gerek yokmuşum, sevilmiyormuşum, sadece kullanışlıymışım, mobilya gibi.

Bir sessizlik oldu.

Gel hemen, dedi Süheyla. Şimdi gel.

Süheylanın evinin yakınlarındaki küçük bir kafede buluştular. Süheyla doğrudan konuşan, iki defa boşanmış, hayatta nasibini almış bir kadındı. Zeynepi dinledi, araya girmedi, sonunda çay kaşığıyla oynayarak sordu:

Zeynep, hatırlıyor musun, 98de kendi dairenizi satmıştın.

Hatırlamaz mıyım? Evi inşa ediyorduk.

O paralar ne oldu peki?

Zeynep düşündü.

Ee İnşaata verdik. Mehmet her şeyi halletti.

Ev ve arsa tapusu? İsimler kimin üzerinde?

Zeynepin nefesi kesildi. O an fark etti ki; açık açık, kimin üstüne ait olduğunu bilmiyordu.

Bak işte, dedi Süheyla. Korkutmak istemem ama her şeyin gerçeğini öğrenmelisin. Hemen şimdi. Tapularla başla.

Sence arada bir yanlışlık mı var?

Adam sana pratik diyor ve rahat konuşuyorsa, kaybedeceğini düşünmüyordur. Kolay kaybedilecek biriyle öyle konuşmaz insan. Anlatabildim mi?

Zeynep eve dönerken bunları düşündü. Kolay kaybedilecek biriyle öyle konuşmazlar. Acımasız ve keskin bir cümleydi.

Eve gelince Mehmetin bir şeylere benim iş düzenim diyerek girilmesini istemediği çalışma odasına geçti. Hep ona saygı duyardı. Şimdi ışığı açıp, dosya raflarına, çekmecelere bakındı. İlk çekmecede faturalar, evraklar var; ikincisi kilitliydi. Üçüncüsü ise kolayca açıldı ve üzerinde Ev. Belgeler yazılı bir dosya buldu.

Dosyayı alıp yere oturdu, okumaya başladı. Ev tapusu: Mehmet Akın. Arsa tapusu: yine Mehmet Akın. Satış sözleşmesi: Mehmet Akın. Sonuna kadar baktı, adının zerresi yoktu.

Yirmi dakika öylece oturdu. Sonra belgeleri toparlayıp yerine koydu, kapıyı kapatıp çıktı. Mutfağa geçti, çayı tekrar koydu. Bir kaşık bal ekledi, yavaşça dibine kadar içti.

Ağlamadı. Belki en tuhafı buydu. Eski Zeynep ağlardı, küsüp yatak odasına çekilir, Mehmeti kendini açıklamaya beklerdi. Şimdi ise ne üzüntü ne öfke; yalnızca sanki bir sınava hazırlanır gibi bir disiplin vardı içinde.

O gece dizüstü bilgisayarını açtı. Boşanacak kadınlar için finansal okuryazarlık, Mal paylaşımında kadının hakları, Edinilmiş mallar rejimi başlıklarında araştırmalar yaptı, notlar aldı. Saat ikiye gelince, sorulardan bir sayfa dolmuştu artık.

Ertesi sabah bir avukattan randevu aldı, Mehmetin tanımadığı kişilerden, yakın arkadaşı aracılığıyla bulduğu bir hukuk danışmanıydı.

Bir de şu gözünden kaçmamıştı:

Mehmetin emlak işlerinde yıllardır birlikte çalıştığı bir avukat vardı: Esra Gür. Zeynep onu birkaç kez eve gelip giderken görmüştü; kırklarında, her zaman özenli takım giymiş, dikkatli bakışlı biri. Şimdi Mehmetin telefonunu, duş alırken unutmuşken açıp, mesajlara ya da özel konuşmalara bakmadı. Sadece Rehberden Esrayı buldu. Son arama: dün akşam, saat 22:30. Telefonu yerine koydu.

Yeterliydi. Her şeyin yönü yavaş yavaş ortaya çıkıyordu. Kesin bir bilgi yoktu, ama genel tablo belirginleşiyordu.

Avukatla üç gün sonra görüştüler. Orhan Bey, ellili yaşlarında, sakin, net anlatan biriydi. Zeynep başından yirmi altı yıllık evlilik sürecini, eski dairesinin satılıp elde edilen paranın eve harcandığını, fakat tapuların yalnızca Mehmetin üstüne olduğunu anlattı.

Sıkça karşılaşılan bir durum, dedi Orhan Bey. Tapular genelde işi yürütenin adına olurdu. Bu durumda haklarınız sıfırlanmıyor.

Yani?

Yani, evlilik boyunca edinilen mal, kimin üstüne olursa olsun ortak sayılır. Ama arazinin ve evin alındığı, tapunun çıktığı tarihler, Mehmet Beyin o zamanki mal varlığı önem kazanıyor.

Benim o dairem Onun satışına dair bir evrak vardı o zamanlar.

Satış sözleşmeniz var mı hala?

Zeynep düşündü. Olması lazımdı.

Muhtemelen. Bir bakmam lazım.

Bulun, önemli bir evrak. Dairenizden gelen paranın eve gitmiş olduğunu göstermek davada süreci değiştirir.

Evine dönerken elinde somut bir ödev olduğunu hissetti. O gün boyu, sandık, koliler, yıllardır depoda tozlanmış evrak dosyalarını karıştırdı. Doksanlardan kalma belgelerde eski dairenin satış sözleşmesini buldu, 1998 Nisanı, miktarı yazılıydı.

O yıpranmış belgeyi elinde tutarken, bir ferahlama hissetti. Belge oradaydı. Yirmi altı yıldır bir sandıkta durmuştu ve şimdi işe yarıyordu.

İki hafta boyunca Zeynep adeta çift hayat yaşamaya başladı. Dışarıdan pek bir şey değişmiş görünmüyordu. Ama kendi yemeğini kendi yapıyor, kendi işlerini yapıyor, Mehmetin işlerine hiç karışmıyor, gömleğini ütülemiyordu. Mehmet üçüncü gün sordu:

Zeynep, gömleğim ütüsüz.

Evet, farkındayım.

Ütülemeyecek misin?

Hayır.

Mehmet ilk defa gerçekten tuhaf buldu bu hali.

Dünkü konuşmaya alınmışsın, galiba.

Hayır, Mehmet. Seni anladım. Beni pratik olarak gördünse artık onun da sınırları olduğunu fark ettim. Eş değil hizmetli ise, o zaman şartlarımızı netleştirelim.

Mehmet cevap vermedi, çalışma odasına döndü, birilerine telefonda fısıldayarak konuştu. Zeynep o sesleri dinlemedi bile artık.

Zeynep sistematik bir şekilde Mehmetin işlerini araştırmaya başlamıştı. Ne kıskançlık, ne öfkeyle, sadece zorunluluktan. Kadınlar için finansal okuryazarlığın, markette indirim kovalamaktan ya da yatırım seminerlerinden ibaret olmadığını yeni fark etmişti: Esas mesele, evdeki paranın nerede, kimin elinde olduğunu anlamaktı.

Mehmetin evrakları arasında pek çok tapu, sözleşme buldu. İkisi ona şüpheli geldi. Orhan Beye gösterdiğinde o da bazı noktalar tespit etti:

Bakın şurada, dedi, satır gösterdi. Satıcı ve alıcı şirketler farklı kişi görünüyor, ama adres aynı. Sadece kağıt üstünde başka başka gösterilmiş olabilir, bu usulsüzlük sebebi olabilir.

Yani Mehmet suç mu işledi?

Bu vergi dairesinin konusu. Ama sizin için önemli olan şu: Dava sürecinde, eğer o tapuları tartışmalı sayarlarsa ve borçlar çıkarsa, eş olarak sizin üzerinize de bir kısmı sıçrayabilir.

Benim de başım yanar yani?

Aynı hane içindeyken risk devam ediyor.

Ciddi bir şeydi. Zeynep eve döndü, bahçede soğuğa aldırmadan oturdu. Kasım bitmek üzereydi, toprak sertleşmiş, yapraklar çoktan dökülmüştü. Kedi yanına geldi, kulaklarını okşattı.

Toksik eş, diye düşündü Zeynep, illa ses yükselten değil. Bazen, sadece seni insan yerine koymayan, bütün yaşamını kendi planına dahil edenlerdir.

Kararını verdi.

Orhan Bey, ortak mal paylaşımı davası için dilekçe hazırlamasında yardımcı oldu. Bulduğu tüm evrakları beraber topladılar: Satış sözleşmesi, harcama makbuzları, eski inşaat fişleri… Her bir belge, evin Mehmetle evliyken ve kendi dairesinin parası ile yapıldığını gösteriyordu.

Mehmete hiçbir şey söylemedi. Kısa, mesafeli konuşuyor, kendi hayatında ilerliyordu. Mehmet bu durumu önce küslük sandı, geçmesini bekledi.

Bu arada Süheyla, tanıdıkları sayesinde işleri biraz araştırdı. Bir akşam aradı:

Zeynep, tuhaf şeyler öğrendim. Müsait misin?

Dinliyorum.

Mehmetin birkaç şirketi var. Bir tanesi bu yıl açılmış ve ortaklarından biri de Esra Gür.

Zeynep sustu.

Zeynep?

Beni duyuyorsun.

Ne anlama geliyor, farkındasın değil mi?

Evet. Arada sadece kişisel bir yakınlık yok, işler de ortak.

Sence de yeni şirketle bir şey çeviriyor olabilirler mi? Acilen hızlanman lazım.

O akşam Orhan Beyi aradı, anlattı.

Acil, dedi avukat sakin tonla. Varlıklar yeni şirkete devrediliyorsa, mahkemeden tedbir kararı çıkarıp mal kaçırılmasını engelleyebiliriz.

Hemen yapalım.

Ertesi sabah avukata gitti, gerekli başvuruları hazırladılar. Orhan Bey her belgeyi tane tane açıkladı, neye yaradığını anlattı. Zeynep can kulağıyla dinledi, sorular sordu, hepsini not aldı. Hukuk işleri ona eskiden korkutucu ve karışık gelirdi; şimdi esas meselenin kendi çıkarını bilmek ve doğru destek bulmak olduğunu gördü.

Danışmanlıktan çıkınca, yılın ilk karı başlamıştı. Kafasına kar yağıyordu hafif ve yumuşak. Arabalara, saçaklara, paltosuna düşüyordu. Bir garip huzur hissetti, ne zafer ne mutluluk; sadece, kendine karşı tarifsiz bir saygı. Artık yerden kalkıp hesap sormaya giden Zeynep olmanın güveni.

Bir hafta sonra Mehmet işlerin farkına vardı. Zeynep market alışverişindeyken aradı:

Ne oluyor böyle?

Neyin anlamında?

Zeynep, az önce mahkemeden aradılar. Tedbir koyulmuş. Paylaşım davası açmışsın.

Evet, Mehmet.

…Aklını mı kaçırdın? Bir konuşma için mi?

Yirmi altı yıl için, dedi Zeynep sakince. Şimdi süt alıyorum. Akşam evde konuşuruz.

Telefonu kapatıp kasaya yürüdü. Eli titremedi, ses tonu dümdüzdü. Şaşırdı kendine.

Evdeki konuşma zordu. Mehmet tedirgindi, ama belli etmemeye çalıştı. Salonda gezinerek hızlı hızlı konuştu.

Zeynep, bu ev benim! Ben yaptım, ben ödedim.

Evi de, arsanın bir kısmını da benim sattığım dairenin parasıyla aldık. Bak belgeyi buldum.

O bir hediyeydi, kendin verdin!

Bizim ortak evimize yatırım olarak verdim, ama sen kendi üstüne geçirdin. Farkı var.

Avukatla arkamdan mı konuştun?

Sen de Esrayla şirkete başlamışsın benden habersiz.

Bir an sessizlik oldu.

Ne demek istiyorsun?

Esra Gürle kurduğunuz şirkette ortaksınız. Mart ayında kurulmuş.

Mehmet koltuğa oturdu. Zeynepe neredeyse saygılı, biraz öfkeli baktı.

İyi hazırlanmışsın.

Hazırlanmak gerekiyormuş. Sen bana açıkça pratik olmalısın deyince, ben de bu kez aklımı kendime taktım.

Mehmet sustu. Önlerinde, onun bir türlü içemediği bir kahve bardağı duruyordu.

Zeynep, anlaşabiliriz.

Anlaşırız. Ama sadece avukatlarımız üzerinden.

Sonraki üç ay yorucuydu. Duygusal anlamda değil, resmi işlemler bakımından. Mahkemeler, evraklar, görüşmeler Orhan Bey hem sakin, hem açık konuşuyordu: Burada haklısın, şurada sabırlı olman gerek. Sadece gerçekleri söylüyordu.

O arada Mehmetin emlak işleriyle ilgili vergi incelemesi başladı. Bazı işlemler teknik olarak usulsüz bulunmuştu. Tuhaf şekilde bu Zeynepin işine yaradı; davada anlaşma için koz oldu.

Mehmet durumun ciddiyetini fark edince uzlaşmacı oldu. Avukatlar arası diyalog sonunda Zeynepin evi almasını, Mehmetin ise başka aktiflerini almasını sağladı. Bu arada, Esra da Mehmetin vergi borçları büyüyünce ortalıktan çekildi.

Bir gün Süheyla arayıp anlattı:

Biliyor musun, Esra Mehmetten uzaklaştı. Vergi konusu çıkınca esamesi okunmadı.

Akıllı kadınmış, dedi Zeynep öfkesizce.

Kızgın mısın?

Esraya mı? Hayır. Herkes kendi işini yaptı. Ben yapmadım, sorun oradaydı.

Anlaşma şubat ayında imzalandı. Grimsi bir gökyüzü, soğuk bir gün Toplantı odasında Orhan Bey ve Zeynep bir yanda, Mehmet ve kendi avukatı diğer yandaydı. Yalnızca imzalar atıldı. Mehmet bir kez başını kaldırdı, Zeynep de düz, sakin bir bakışla baktı. Ne zafer, ne mahcubiyet; yalnızca duruluk.

Dışarı çıkınca Orhan Bey elini sıktı.

Çok iyi idare ettiniz.

Yalnızca yapılması gerekeni yaptım, dedi Zeynep.

Bazen bu kadarı yeter.

Mehmet aynı gün evi terk etti. Anlaşmada ona kalan fazladan birkaç küçük eşya ile ayrıldı. Zeynep, Mehmet kutularını taşırken camdan bakmadı; mutfağı topladı, rafları düzenledi, eski eşyaları attı. Mehmetin kupasını bir kenara ayırdı, sonra tekrar yerine koydu. Sonuçta, o sadece bir kupa.

Ev artık onun; hem resmen, hem fiilen. İki tapu komodinin çekmecesinde duruyordu. Hâlâ buna alışabilmiş değildi. Zafer diye bir duygu yoktu; daha çok bir boşluk ve yeni, huzurlu sessizlik: Kendi sessizliği arada sıkışmış bir bekleyiş değil.

O sene bahar erken geldi. Mart sonunda elma ağacının ilk yaprakları görüldü. Zeynep, sabah elinde kahveyle bahçeye çıktı, ağaca baktı uzun uzun. Eğri büğrü, yaşlıydı. Ama dipdiri.

Kedi de ardından geldi, terasın merdiveninde kıvrıldı.

Akşam, Süheyla aradı:

Nasılsın?

İyiyim. Bahçeyi topladım bugün, elma ağacının altında eski bir kuş yuvası buldum. Boştu tabii.

Demek her şey simgeyle bitiyor. Zeynep, bundan sonrası için planın var mı?

Dürüst olayım mı?

Ol.

Zeynep pencereden dışarıya, kararacak olan bahçeye, ilk yıldızlara baktı.

Bir fikrim var. Evin üst katını kiraya vermek istiyorum. Üç oda bomboş. Düzenli gelir olur. Sonra bir hobi kursuna yazılacağım. Resim yapmak istiyordum gençliğimden beri. Hayalim yarım kalmıştı.

Resim kursuna mı?

Gülüyorsun

Hayır! Zeynep, gülmüyorum. Yıllar sonra ilk kez gerçekten ne istediğini söylüyorsun.

Sanırım öyle.

Sessizlik oldu.

Çok güzel, dedi Süheyla yavaşça. Çok güzel bir şey bu.

Evle, ilişkiyle ilgili düşünceleri daha önceki gibi değildi artık. Ne kinli, ne pişman; sadece meraklı: Nasıl olur da bir insan yıllarca neye dönüştüğünü fark etmez? Kaba bir yok sayış değil bu, neredeyse sistemli… Belki Mehmetin de tam anladığı bir şey değildi. Belki sadece ona da kolay geliyordu.

Artık Zeynep bir boşanma hikâyesi yazacak olsa; kavga, gözyaşı, dram değil; eski bir kutunun içindeki tapuları, yorgun bir avukatı, ilk defa kahvaltı hazırlanmayan o sabahı anlatırdı. Finansal okuryazarlıkın hanımlar için, bankada seminerden öte, bu ev kimin üzerine? sorusunu sormak olduğunu deneyimle öğrenmişti.

Nisanda üst katı kiraya verdi. İki hafta sonra genç bir çift taşındı; ikisi de İstanbulda çalışıyordu. Bahçede denk geldiklerinde selamlaşıyor, zaman zaman pazardan getirdiklerinden sunuyorlardı. Yalın, huzurlu…

Mayıs’ta resim kursları başladı, yakındaki ilçede küçük bir atölyede. Emekli var, genç anne, altmışlarında bir adam o da hayatı boyunca inşaatta çalışmış, ama şimdi resim yapmak istiyor. Öğretmen kır saçlı, kısa sakallı, çok az konuşan bir ressamdı.

İlk gün Zeynep bir elma çizdi. Yamuk bir elma oldu. Gülümsedi, içinden, sessizce: Yamuk bir elma. Bahçedeki ağacı gibi…

Haziranda bir akşam, terasta çayını içip kitap okurken telefonu sustu. Mehmet iki aydır aramamıştı, Zeynep de aramamıştı. Duyduklarına göre Mehmet İstanbulda bir apartman dairesine taşınmış, işlerini sürdürüyordu ama vergi sorunları devam ediyordu. Esra çoktan gözden kaybolmuştu. Kendi düzenini paylaşacak biri olmadan yaşamak başka bir şeymiş…

Zeynep artık üzülmüyordu. Gerçekten umursamıyordu da. Ne katı bir duyarsızlık, ne öfke; sadece yeni kazanılmış bir sükûnet: Onun hayatı, onun yükleri, artık ona ait değildi.

İhanetle nasıl başa çıkılır? diye hiç sormamıştı. Belki herkesin cevabı farklıydı. Onunki sadeydi: Kendini işine verip yoluna bakmak. Sürekli geçmişi kurcalamadan, öfke biriktirmeden… Belgeleri bulmak. Uzman desteği almak. Bir sonraki adımı atmak.

Eskiler kadın kaderi derdi sanki değiştirilemez bir yazıymış gibi. Ama Zeynep, elli iki yaşında anladı ki kader bir çıkış noktasıymış; yönü sen belirleyebilirsen.

Belki geç Belki hiç geç değil. Çünkü elliden sonra hayat tuhaf ama bitiş değil; başlıkmış aslında. Tedirgin, zahmetli ve garantisiz Ama başlangıç gibi bir şey.

Haziran sonunda Mehmetle tesadüf karşılaştı. İkisi de Kadıköyde belediye binasında sıra bekliyordu. Mehmet önce görüp yanına geldi.

Zeynep beklemiyordu. Yazlık keten elbisesiyle, elinde dosya sırası bekliyordu, bir anda Mehmet yanında belirdi.

Merhaba, dedi Mehmet.

Farklı görünüyordu. Zayıflamış, yorgun, ama hâlâ özenli giyinmiş. Zeynep düşündü; bir zamanlar, onun gömleğini ütüleyen sendi.

Merhaba, dedi Zeynep.

Birkaç saniye sustular.

Nasılsın? dedi Mehmet.

İyiyim. Sen?

Sıkıntılarla uğraşıyorum. Çözülmesi gereken çok iş var.

Olur öyle, dedi Zeynep.

Mehmet baktı. Gözlerinde, Zeynepin daha önce hiç görmediği bir bakıştı. Belki şaşkınlık, belki geç kalmış bir farkındalık…

Zeynep, ben şey

Mehmet, dedi Zeynep yumuşakça, gerek yok. Ne küslüğüm, ne öfkem var. Her şey kararlaştırıldı, bir şey konuşmaya gerek yok.

Sırası geldi, camlı vezneye yöneldi, soyadını söyledi, evrakları verdi. Döndüğünde Mehmet başka bir penceredeydi. Dışarı çıkarak otomatik kapıyı ardında bıraktı.

Dışarıda yaz güneşi vardı. Hava sıcak, asfalt kokuyordu; bahçelerden yayılan ıhlamur kokusu da geliyordu. Bir süre güneşte gözlerini kapadı.

O sırada telefon çaldı; Süheyla:

Halletin mi?

Evet, her şey tamam.

Tebrik ederim. Bak ben bir akvarel sergisi buldum cumartesi açılıyor, gelir misin?

Gelirim, dedi Zeynep.

İyi misin peki şu an?

Bir süre sustu, düşündü; yoldan geçenlere, gökyüzüne, ağaçlara, etrafa yayılan kedi tüyüne baktı.

Fena değilim, Süheyla. Gerçekten. Ne harika, ne de sonsuz mutlu Ama gerçekten iyiyim.

Az şey değil bu, dedi Süheyla.

Çok doğru, dedi Zeynep. Az değil…

Rate article
Lifequest
Yirmi Altı Yıl Sonra