Boş Koltuk

– Sen artık hayatımda bir boşluk oldun, Zeynep. Duyuyor musun? Bildiğin bir boşluk… Yer bile değil.

Bunu öyle bir tonla söyledi ki, sanki pazar alışverişindeki malzeme listesini sayıyor. Camın önünde duruyordu, bana sırtı dönük, dışarıdaki apartman bahçesine bakıyordu. O sırada birisi minik bir kızıl tüyleri olan Dachshund köpeği gezdiriyordu; köpek de keyifle su birikintisine doğru tasmayı çekiştiriyordu.

Zeynep Hanım ise kanepede çay bardağını tutarak öylece oturuyordu. Çay çoktan soğumuştu, ama ellerini nereye koyacağını bilemediği için bırakmıyordu.

– Ne demek istiyorsun tam olarak? diye sordu kısık, neredeyse duyulmayan bir sesle.

– Söylediğim şey gayet net, dedi. Okan sonunda döndü bana ve öyle bir yüz ifadesi vardı ki, sanki mecburen apaçık bir şey anlatmak zorundaymış gibi sıkılmıştı. – Bakıyorum sana, hiçbir şey göremiyorum. Bir boşluk. Gri bir sis. Evde dolanıyor, yemek yapıyor, uyuyorsun. Bildiğin mobilya gibisin Zeynep. Sağlam, kaliteli ama mobilya işte.

Bardağı masaya koydu. Porselen ahşaba usulca tık etti.

– On yıl, dedi Zeynep.

– Ne, on yıl?

– On yıldır evliyiz biz.

– Ee? dedi Okan, omuz silkerek karşıdaki koltuğa geçti. On yıl demek, zaten yeterince anlamak için uzun zaman. Bundan sonrası boşa. Ben artık böyle yaşamak istemiyorum. Ben – kısa bir sessizlik, doğru kelimeyi arıyor – hissetmek istiyorum. Sen bana hiçbir his bırakmadın, ilham yok. Yanımda yoksun artık, buradasın ama yoksun işte.

Zeynep, içindeki o minik, inatçı çubuğun yavaşça büküldüğünü hissetti.

– Ben nereye gideceğim peki, Okan?

– Orası seni ilgilendirir, dedi bacak bacak üstüne atıp. Evi biliyorsun, annemin üzerine. Yani hukuken burada bir hakkın yok. Acelem yok, bir hafta yeter sanırım? Kendine bir yer bulursun.

– Bir hafta yeter, diye tekrar etti Zeynep otomatikçe.

– Güzel, dedi Okan ve sehpadan telefonunu aldı, ekranı kaydırmaya başladı. O kadar rahat ki, sanki konu kapanmıştı onun için.

Zeynep kalkıp yatak odasına geçti, kapıyı ardından kapattı. Yorganın üstüne uzandı, tavana baktı. Beyaz tavanın köşesinde küçük bir leke vardı, iki yıl önce boyamayı düşünmüştü, ama hiç fırsat olmamıştı.

Salondaki tv’nin sesi duvarın ardından gelmeye başladı. Okan bir işle uğraşıyordu.

Ağlamadı Zeynep. Sadece yatağın üstünde öylece tavana, o lekeli köşeye bakıyordu. İçeride, göğsünde, cam kırılmasından sonrası gibi derin bir sessizlik vardı.

***

Hafta tuhaf bir gri zamana dönüştü. Okan pek eve uğramaz oldu, geç gelip erken gitti, konuşmadılar. Zeynep eşyalarını toplamaya başladı; bu da düşündüğünden utanç verici şekilde kolay oldu çünkü gerçekten kendisine ait fazla bir şey yoktu. Birkaç elbise, bir kışlık kaban, eski fotoğraflarla dolu bir kutu, bir avuç buram buram eski günler kokan dikiş dergileri.

Dikiş dergilerini bırakmak istedi. Sonra vazgeçip geri aldı.

Sonra annesinin kuzeni, Kadriye Teyzeyi aradı. Onu en son annesinin cenazesinde, yedi sene önce görmüştü. Kadriye Teyze dinledi, uzun süre sustu, sonra, Gel kurul bizde, odamız var, küçük ama idare edersin, dedi.

Kadriye Teyze Bucada oturuyordu, şehrin en ücra kenarı; otobüs bir saatte bir gelir, mahallenin tek bakkalı Has Ekmek ise üç sokak ötede. Zeynep bu mahalleyi hiç sevmemişti. Eski apartmanlar, dökülen bina girişleri, her ilkbahar polen fırtınası çıkaran kocaman kavaklar.

İki çanta ve bir bavuluyla cuma akşamı çıktı yola.

– Ay canım, ne kadar zayıflamışsın sen, dedi Kadriye Teyze kapıyı açınca. Boyca kısa, tombul, güler yüzlü, üstüne sinen kek ve tarçın kokusunun yanında kolonya kokan bir kadındı. – Geç, bekleme kapıda. Karnın aç mı?

– Yok, Kadriye Teyze.

– Otur bir şeyler ye, diye söylenip mutfağa geçti.

Oda küçüktü, dar divan, eski gardırop, camı başka bir apartmanın kör duvarına bakan bir pencere. Duvara muhtemelen elli yıl önce asılmış mavi duvar kağıdı, şimdi rengi belli olmayan bir soluklukta. Pencerede üç çiçekli saksı vardı, sardunya canlı ve iyice kızarmış.

Çantalarını koyup divana oturdu, minder hafifçe gıcırdadı.

– Çay ister misin? diye mutfaktan seslendi Kadriye Teyze.

– Olur, dedi Zeynep.

Ve tam da o an, bu küçük sardunyalı odada, solgun mavi duvar kağıtları arasında, sonunda ağladı.

***

Sonra uzun, kemiksiz bir zaman başladı.

Öyle sabahlar vardı ki, uyanmak bile istemezdi insan; neden kalkacağını bilmediği anlar. Sabah altıda uyanır, Kadriye Teyze’nin mutfakta demlik salladığını, cama vuran yoldan geçen otobüs sesini dinlerdi. Kalkar, yüzünü yıkar, çay içer, pencereden duvara bakardı.

Kadriye Teyze akıllı kadındı. Soru sormaz, öğüt vermez, geçer gider ya da daha iyisini bulursun demezdi. Zeynep’e bol bol mercimek çorbası içirir, tvsindeki gündüz dizilerini açar, akşamları kart destesini masaya atar, Bir batak atalım mı? derdi.

Konuşmadan, sessizce oyun oynarlardı.

Zeynepin biraz parası vardı ama azdı. Küçük banka hesabında kalan kırk iki bin lira vardı. O parayla ancak bir, bilemedin bir buçuk ay idare edebilirdi. O da tutumlu yaşarsa.

Son yıllarda küçük bir inşaat firmasının muhasebecisiydi Zeynep ve bu işi kaybetmedi. Haftada üç gün şehrin öbür ucuna gidiyor, evrak işlerini yapıp yirmi sekiz bin lira alıyordu. Bu para hem yaşamasına hem de Kadriye Teyzeye kira vermesine yetiyordu, ki teyzesi en sonuna kadar parayı kabul etmeyip, en sonunda Zeynep parayı mutfağa bıraktıktan sonra üzerine konuşmamıştı bile.

Akşamları daha zordu. O küçük odada, on yıl boyunca tutulan hatıralar kafasında bi’ kendi etrafında dönüp duruyordu. On yıl yabana atılır mı? Kahvaltılar, akşam yemekleri, hastalıklar, bayramlar, yaz tatilleri, kavgalar, barışmalar. O sana bakıp bir boşluk görmüş. Demek ki gerçekten boşluğa dönmüşsün. Ya için tükenmiştir ya da onun içi söndü, belki de ikinizinki birden.

Bazen telefonu açıp eski mesajlara bakardı. Üç yıl önce Ayvalıktaki tatilden fotoğraflar Okan omzuna sarılmış, birlikte gülüyorlar. Ne güldüklerini hatırlamıyordu bile.

Böyle akşamlarda erken yatıp başını yorganın altına gömerdi.

Bir akşam Kadriye Teyze kapıdan sarktı:

– Zeynep, uyudun mu?

– Hayır.

– Duyuyorum, – bir sessizlik – Aç mısın?

– Değilim.

– İyi, o zaman devam et. – Biraz durdu. – Gençken ben de göndermiştim kocamı. Çok eskiden, sen daha doğmamıştın. Öldüm diye düşündüm, ölmedim.

Kapı kapandı. Kadriye Teyze gitti.

Zeynep karanlıkta uzanıp düşündü: Kırk sekizini devirdin Zeynep. Baştan başla bakalım. Sanki kolaymış gibi.

***

Dikiş makinesini ikinci ayın başında buldu.

Kadriye Teyze antredeki üst dolabı düzenlemesini rica etti; on beş sene açılmamıştı orası, kapısı açılınca eski dönemden kalma ne ararsan döküldü. Zeynep kabul etti, çünkü elini meşgul edecek bir şey lazımdı.

Çıkanlar: eski Kadınca dergileri, kırık bir şemsiye, düğme kutuları, boş kolonya şişeleri, solmuş Anneler Günü kartları En altta, eski bir çarşafa sarılmış ağır bir şey geldi eline.

Açtı.

Simsiyah, yanında soluk altın desenler olan, ağır ve eski bir dikiş makinesi. Yanında Aras yazısı, süslü bir yazıyla.

– Kadriye Teyze! diye bağırdı Zeynep.

Kadriye Teyze mutfaktan havlu omzunda çıktı.

– Aa, Aras ha! Rahmetli Fadime Yenge’nin makinesi o. Ben bile unutmuştum. Çalışır mı hala bilemem, el sürmedim yıllardır.

– Denesem olur mu?

Kadriye Teyze dikkatlice baktı Zeynepe.

– Dikişi biliyor musun ki?

– Bir zamanlar bilirdim.

– Al bakalım, dedi.

Makineyi odaya taşıdı, masaya koydu. Kasasını sildi, makaranın etrafındaki çaputları çıkarttı, kalan ipliği temizledi. Fadime Yenge’den kalma kutularda iplik, iğne, tebeşir, makas, mezura Hatta küçük bir yağ şişesi. Yağ kurumuştu ama nalburdan yeni makine yağı alıp makineyi temizledi. Çarkı önce zor döndü, sonra açıldı.

Muhtemelen üç saat uğraştı makineyle. Mekikleri, makaranın yolunu çözdü. Sonunda eski bir kumaş parçası koydu, pedala bastı.

Makine çalıştı, gürültüsüz ve huzur veren bir tıkırtıyla. Zeynepin eline can gelmiş gibi oldu; o uzun süre üstüne kan gelmiş kolunu oynatınca hissettiğin ağrılı, canlı hissin aynısı.

Dikişi çıkardı tertemiz, düzgün.

Bir yerlerde, hafızasının bir köşesinde ışık yandı.

***

On sekizinde hep dikiş dikerdi Zeynep. Eline ne geçtiyse, annesinin eski elbiselerinden etekler, ucuz patiskalardan bluz yapardı. Teknik okulun karşısındaki terzi Nurten Hanım’ın dükkanına gider, onun nasıl kalıp çıkardığını, nasıl makina kullandığını izlerdi. Nurten Hanım memnuniyetle anlatırdı, çünkü Zeynepin hevesle izlediğini anlardı.

Sonra okul, Okan, nikah Hayat birden baskın çıktı. İlk maaşıyla aldığı dikiş makinasını Okan’la taşınırken satmıştı. Çünkü ev ufaktı, makinaya yer yoktu, Okan gerek olmadığını söyledi, Zeynep de aşık olduğundan laf etmeden satmıştı. Artık önemli olan başka şeylerdi sanki.

Sonrası, seneler boyu dikişi ancak bir mağazada veya dergide görünce aklına getirir, “Bunu diksem ya!” deyip geçerdi.

Şimdi, küçük bir Buca odasında makinesiyle oturuyordu. Ertesi gün, eski usul semt pazarına gitti. Avmlerden değil, gerçek pazardan, kumaş alınan, metresiyle ketenin, penyelerin satıldığı yerlerden.

Tüm tezgahlarda kumaşlara dokundu. Dokuma pamuk, kreton, ince yünlü… Sonunda hafif mat ve harika bir gri-mavi şile bezi buldu.

– Bunun tamamı kaç metre? diye sordu.

– Dört buçuk, dedi satıcı.

– Hepsi bende.

Satıcı sardı.

– Neye dikeceksin?

– Elbise, dedi Zeynep.

Kendi de şaşırdı, bu kadar kendinden emin çıkmasına.

***

Tüm kumaşı yere serip, kendi çizdiği kalıp ve eski dergilerle kombinleyerek, düz bir model çizdi: kemerli, ince yaka, üç çeyrek kol. Oda geniş değil, ama tam bu iş için.

Kumaşı keserken ilk başta çekindi; makası denk getirdiği an ise korkusu geçti.

Üç günde dikti. Acele etmedi işten gelince, akşamları makine başına geçti. Tertemiz, yavaş yavaş, sırasıyla Bazen söküp yeniden. Makina gıkını çıkarmadan çalışıyordu ve o anlarda kafası Okana uğramıyordu artık, sadece kumaşa, dikişe, yaka köşesini düzgün döndürmeye odaklanıyordu.

Dikişi bitirdi, son ilmekleri attı, ütüledi, askıya astı. Adım attı geriye.

Elbise gayet güzel olmuştu. Gri-mavi, iddiasız, kendi haliyle zarif. Kemer beli toparlıyordu, yaka da tam kararında zarifti.

Denedi.

Tek büyük aynalı salon apartmanın girişindeydi. Aynanın kenarları hafif kararmıştı ama gerçeği gösteriyordu.

Uzun uzun baktı kendine. Aynada biri var yok, boş veya mobilya değil. Elli yaşında, saçları düzgünce toplanmış, dik duran biri; gözlerinde hafifce yeniden parlayan bir şey.

Elbise gerçekten yakışmıştı. Epey de iyi yakışmıştı.

– Zeynep! diye seslendi Kadriye Teyze mutfaktan. – Gel bakalım ne yapmışsın göster.

Zeynep mutfağa o elbiseyle çıktı.

Teyzesi döndü, uzun bakıp bir saniye sustu.

– Hah işte, dedi. – Oldu bu iş.

Arkasını döndü, çorbayı karıştırmaya geçti. Zeynep ise mutfakta hafifçe gülümsemesini gördü.

Odasına dönüp oturdu. Kumaşı dizinde okşadı. Yumuşacıktı, ne geriyor ne buruşuyordu.

İçindeki bükülen yer, ilk geceyi hatırlatan o yer, biraz dikeldi.

***

Cumartesi o elbiseyle dışarı çıktı. Sadece yürüyüşe. Kadriye Teyze tansiyon ilacını almak için eczaneye uğramasını istemişti.

Ekim başı, hava net, serin, sonbaharın ilk renkleri. Sokakta yürümek güzeldi. Önceki gibi aceleyle değil, gerçekten etrafa bakarak. Birinci katta pencere önünde oturan bir kedi ciddiyetle dışarıyı izliyor. Yaşlı kadın apartman önünde mavi bir yelek örüyor. Bir çocuk annesini çamura doğru çekmeye çalışıyor, kadın inatla direniyor.

Eczanenin yanında küçük bir pastane vardı, yeni açılmış olmalı. Kapıya Fırından taze poğaça, kahve yazılmış.

Bir kapuçino ve kruvasan siparişi verdi; çünkü bugün bu hakkı vardı.

Pastane küçüktü, beş masa. Köşede kısa saçlı, altmışlarında bir kadın oturuyordu; anlatan bir kafası ve hoş takıları vardı. Notlarına dalmıştı. Kararlı biri olduğu belliydi.

Zeynep pencere kenarına geçti, kahvesini yudumlarken dışarı bakmaya başladı.

On dakika kadar geçti. Hiçbir şey düşünmeden, huzurla oturuyordu.

– Pardon

Başını çevirince, kısa saçlı kadın ona bakıyordu.

– Rahatsız etmek istemem, dedi kadın. – Ama elbiseniz harika. Nereden aldınız acaba?

Zeynep şaşırdı.

– Ben diktim.

Kadın öne eğildi.

– Ciddi misiniz? Terzi misiniz?

– Değilim. Ama eskiden dikerdim. Şimdi yeniden başladım.

– Çok düzgün çalışmışsınız. Ben ufak tefek anlarım, yıllarca Kadın Emeği Kooperatifinde çalıştım.

– Teşekkür ederim, dedi Zeynep ve utandı.

– Benim adım Nevin, dedi kadın, elini uzatarak. – Siz?

– Zeynep.

– Zeynep Hanım, bir ricam olacak, garip bulursanız kusura bakmayın. Üç hafta sonra doğum günüm var, altmış beş olacağım. Güzel bir elbise bulamıyorum bir türlü; ya genç işi ya fazla demode. Sizin gibi sade ve şık bir şey istiyorum. Bana dikmeyi ister misiniz?

Zeynep ona baktı, Nevin Hanım da olduğu gibi bakıyordu, bir beklentisi ya da baskısı yoktu.

Bir şey yerinden oynadı içerde.

– İsterim, dedi.

***

Nevin Hanım iki gün sonra geldi. Merkezin en meşhur kumaşçısından kendi seçtiği bordo, hafif parlak, kaliteli bir kumaş getirmişti.

Zeynep ölçü aldı, notlarını deftere yazdı. Sonra Kadriye Teyzenin mutfak masasında oturup çizim yaptı, Nevin Hanım da sade, ince v yaka, hafif açılan etek, üç çeyrek kol bir modelde karar kıldı.

– Tam da bu, dedi Nevin Hanım.

– Tamam, iki hafta sonra hazırlarım.

– Ücreti nedir?

– Hiç düşünmedim, dedi Zeynep dürüstçe.

– Size iyi bir terzide bu işin karşılığı kadar ödeyeceğim, dedi Nevin, ücret teklif etti. Tam olarak muhasebe işinden iki hafta da çıkardığı kadar.

Kısa bir sessizlik.

– Anlaştık, dedi Zeynep.

Nevin Hanım gittikten sonra Kadriye Teyze görüp,

– Fena para değil, dedi.

– Öyle, dedi Zeynep.

– Dik Zeynep, ellerin yatkın senin.

Zeynep, Kadriye Teyze, bana neden kapını açtın ki? Zaten az görüşmüştük, diye sordu bir ara.

Kadriye Teyze düşündü.

– Sen Gülizarın kızısın, dedi. Annen bir zaman bana çok büyük iyilik etmişti eskiden. Şimdi sıra bende. Borç ödemek lazım.

Ve mutfağa geri döndü.

Zeynep pencereye gitti. Dışarıda aynı beton duvar vardı ama o an bir graffiti gördü parlak mavi çiçekler, griye sarılmış.

***

Nevin Hanım’a elbise dikmek işin havasını değiştirdi; bu başka bir sorumluluktu. Kumaşa makas değdirmek, hatasız çalışmak, kaliteye özen göstermek gerekiyordu.

Beş gün uğraştı elbiseye. Her dikişi temiz, sanki kendi için değil biri için, özenle. Gizli dikişle yaka, elde fermuar Bitince, Nevin Hanım denedi.

Bu başka bir ben, dedi şaşkınlıkla aynada.

– Bu sizsiniz, dedi Zeynep, – sadece doğru bir elbiseyle.

– Haklısınız. Tam üstüme dikilmiş bir şeyin o hissi Omuzlarım düzeliyor.

Ufak bir yerde iki santim bol kalmış, Zeynep iğneyle işaretledi.

– Size bir şey daha diyeceğim, dedi Nevin Hanım. Bir arkadaşım da sizin elinizden bir takım diktirmek istiyor. Yine sizin gibi biri varmış, daha genç birine de lazım. Onların da numarasını vereceğim.

– Olur, dedi Zeynep.

Nevin Hanım beklediği cevabı almanın huzuruyla başını salladı.

***

Sonraki iki ay tam bir koşturmacaydı. İyi bir koşturma! Nevin Hanımın arkadaşı takım istedi. Sonra başka bir mahalleli abla takım, sonra genç bir kadın nişan için gece elbisesi O, fotoğrafını sosyal medyaya gerçek ustayı buldum yazarak koydu, oradan üç sipariş daha geldi.

Oda yetmemeye başladı. Kumaşlar her yere yığıldı: divanda, pencerede, sandalyede. Aras makinası artık sabah akşam çalışıyordu.

Kadriye Teyze bir gün şöyle dedi:

– Zeynep, daha büyük yere ihtiyacın var.

– Biliyorum teyze.

Cebinde parası vardı artık. Son iki ayda muhasebe maaşının yarısından fazlasını çıkarmıştı.

Merkeze gidip birkaç yer baktı. İlki kasvetliydi, ikincisin tavanı alçak, rutubetliydi. Üçüncü bir yerde tuttu: tarihi bir konakta, ikinci kat, büyük pencere, parkelere vurmuş ışık Tabii pahalıydı.

Hesapladı kirası, yeni profesyonel makina, overlok, masraflar Tüm birikmişi bitirecek, belki de biraz borç alacaktı.

Nevin Hanımı aradı. Nedenini bilmese de aradı.

– Nevin Hanım, bir konu danışacaktım, dedi.

Durumu anlattı. Nevin Hanım biraz sustu, sonra,

– Yeri hemen tutun, parayı ben veriyorum, yüzde sıfır faizle. Ne zaman isterseniz ödersin, dedi.

– Alamam ki

– Zeynep, bana hayatımın en güzel elbisesini hediye ettin. Şimdi bana da bir güzellik yapmama izin ver. Bu yardım değil, hayat bu, insanlar birbirine el uzatır.

Ve, Zaten dört yakınım sırada bekliyor senden elbise! diye şakayla ekledi.

***

Atölye aralıkta açıldı.

Arası da taşıdı, ama o sembolik kaldı; asıl ağır işi yeni, profesyonel makine götürüyordu. Aras masada, dekor gibi kaldı.

Atölye aydınlıktı, ferah. Kumaş, dikiş masası, kocaman ayna, duvarda kendi çizimleri Kadriye Teyze gelip dolaplara baktı, aynada kendine uzunca bir süre huylandırdı.

– Olmuş bu iş, dedi.

– Teyze, sana bir şey borçluyum, dedi Zeynep. Bir zarf uzattı. Kadriye Teyze itiraz etti.

– Gerek yok Zeynep

– Gerek var, dedi. Oda, yemek her şey için. Ben hesapladım.

– Ben hiçbir zaman hesap kitap yapmam ki

– Yaptım ben teyze.

Kabul etti Kadriye Teyze, ama sonra,

– Çoktan buzdolabı almam lazımdı da, bu eskisi traktör gibi gürültülü, dedi.

– O zaman gidelim bakalım, dedi Zeynep.

Beraber en büyük mağazaya gidip yeni, çift kapılı, paslanmaz çelik bir dolap aldılar.

***

Aralık siparişlerle geçti. Yılbaşı, şirket daveti, nişanlıklar… Bazen akşam dokuzlara kadar atölyede çayını içip makinayı çalıştırdı.

Ocakta işler yavaşladı, imdada yeni bir yardımcı yetişti: Gamze, genç, düzenli overloğu öğrenmiş, kesim için hevesli. Alıştırma kolay, Zeynep de paylaşmanın keyfini keşfetti.

Muhasebe işini bıraktı. Patron arayınca ancak mart sonuna kadar kalabilirim, dedi, kalan süre tamamladı.

Martta yeni numaralardan biri aradı. Kendim de dikiyorum ama kurs almak isterim, dedi.

– Ben öğretmen değilim ki, dedi Zeynep.

– Ama güzel öğrettiğiniz yazılmış, Nevin Hanım önerdi.

Bir düşündü

– Gelin bakalım, dedi.

İlk kurs böyle başladı. Sonra minik bir grup Başka bir tat, ama öyle güzel yerine oturdu ki hayatında.

Bahar gelince Kadriye Teyze’nin odasından taşındı Zeynep. Merkeze yakın, bir oda bir salon kiraladı. Beyaz boyalı, minik mutfağı var. Eşyalarını yerleştirdi. Perdelerini bile kendi dikti.

İlk akşam, mutfakta çay içerken küçük parkı izledi pencereden. Burası onun evi. Şimdilik yeni, hala biraz yabancı, ama onun yeri.

***

Okanla karşılaşması mayısta oldu.

Atölyeden eve dönerken parkta rastlaştılar. Hava ılıktı, akşam kokusu mor salkımlardı. Elindeki çanta yeni gelen kumaşlarla doluydu.

Karşıdan gelen Okanı daha yirmi metre öteden tanıdı. Bir gariplik vardı Okan’da; biraz çökmüş, ceket bol gelmiş, yavaş yürüyordu.

Zeynep de fark edildi. Okan durakladı.

Zeynep yürümeye devam etti, ama yanına gelince Okan,

– Zeynep, dedi.

– Merhaba Okan.

Bakışlarında bambaşka bir hal vardı; adeta şaşkınlık.

– Çok iyi görünüyorsun.

– Sağ ol.

Sessizlik. Ceketinin ceplerine ellerini daldırdı.

– Nereye gidiyorsun?

– Eve.

– Yakında mı yaşıyorsun?

– Evet.

Bir kadın bebek arabasıyla geçip gitti, tekerlek sesi kısa bir süre sessizliği böldü.

– Zeynep, şey Biraz konuşabilir miyiz? Sadece kısa bir sohbet, dedi.

Zeynep dikkatlice yüzüne baktı. Yüzünde yorgunluk; o çok başka bir yorgunluk.

– Hadi oradaki banka oturalım, dedi Zeynep.

Oturduktan sonra Okan ellerine, sonra bana baktı.

– Nereden başlayacağımı bilmiyorum, dedi.

– Olduğu gibi anlat, dedim sessizce.

– Ayrıldığım o kadın Gitti. Altı ay önce, dedi. Sıkıcı buldu, “hiç hedefin yok” dedi. – Acı acı güldü. – İroniyi görüyor musun?

– Gördüm.

– Şimdi annemdeyim. İş de iyi değil, eski fabrika kapandı Her şey – göz göze geldi, – Her şey dağıldı. Bir hata yaptığımı düşünüyorum. Büyük bir hata, Zeynep.

Dinledim, hiç araya girmedim.

– Senin yanında ve varlığını hiç kıymete almadım. Hep oradaydın, hep ilgilendin, gerçekten vardın. Ben ise… – sustu – “Boş” dedim sana. – Yüzünü buruşturdu. – Biliyorum, affedilmez. Ama bilesin istedim: çok düşünüyorum. Çok.

Zeynep yan banklardaki akçaağaçlara baktı. Mis gibi köfte kokusu geliyordu yakındaki evden.

– Okan, dedim. Sevgiden vazgeçmek senin suçun değil. İnsan bazen vazgeçer.

– Sessiz kaldı.

– Yalnızca bunu o biçimde söylemen, “boşluk”, “mobilya”, “çık git”… işte bu sertti. Kötü olduğun için değil, ama çok sertti ve uzun zaman aklımdan çıkmadı.

– Biliyorum, dedi kısık sesle.

– Ama şunu da söyleyeyim. Sen bana büyük bir iyilik de yaptın.

Bana baktı.

– Beni dışarı attın. – Sakin, sade bir şekilde – Korktum Okan. İki çanta, kırk iki bin lira ve bir hiç planla çıktım evden. Kadriye Teyze’nin odasında bir yetim, akşamları ağlayan kadına dönüştüm. O dönem çok berbattı.

– Zeynep

– Dur bitmedi – amacım canını acıtmak değildi, sadece gerçekleri anlattım. – Orada eski bir dikiş makinası buldum. Ne kadar iyi bildiğimi, sevmeyi unuttuğumu hatırladım; uğraşmaya başladım. Önce kendime, sonra insanlara. Atölyem var merkezde Okan. Altı aydır. Gelen giden oluyor, hem işimi seviyorum hem hayatımı.

Okan’ın bakışında ne diyeceğimi bilemediğim bir iz vardı.

– Eğer beni o evden çıkarmasaydın, hâlâ orada köfteyle uğraşıyor ve kendimi hiç tanımamış olurdum. Bunu sana kızgınlıkla anlatmıyorum, her şey olduğu gibi oldu.

– Beni… affettin mi?

Bir süre düşündüm.

– Kızgın değilim. Ama affetmekle geri dönmek aynı şey değil. Geriye dönmek istemiyorum. İntikam, kin filan yok. Şimdi kendi hayatımdayım. Gerçekten. Belki ilk kez.

Okan başka tarafa baktı.

– Belki… birlikte olsak diyecektim.

– Hayır Okan, dedim. Hafifçe ama kesin olarak. – Hayır.

Sessizlik, uzun sürdü. Kötü değil, ama yoğun.

– Kadriye Teyze nasıl? dedi. Onu da duymuştu yıllar evvel.

– İyi. Ona buzdolabı aldım. Pazarları uğrarım, batak oynarız.

Okan ufakça gülümsedi. Samimi bir gülümsemeydi.

– Sen hep iyi yürekliydin Zeynep.

– Sen de kötü değilsin Okan. Sadece yollarımız uyuşmadı. Belki de çok uzun zamandır.

Zeynep ayağa kalktı, kumaşlarla dolu çantasını aldı.

– Gitmen mi gerek?

– Gerek. Yarın erken işim var. Müşterim sekizde gelecek; başka vakti yokmuş.

– Peki. – Okan da kalktı. İyi ki her şey düzeldi senin için, samimiyetle.

– Sana da olsun, dedim.

Bu lafımda ne kin, ne de üstünlük vardı. Gerçekten istemiştim iyi olmasını. Çünkü artık kırgınlığım da, kızgınlığım da kalmamıştı.

Evine doğru yürüdü Zeynep. Okan birkaç adım sonra farklı bir yola saptı.

Yerde akçaağaç gölgesi, torba ağır, içinde koyu yeşil kumaş ve yeni düğme örnekleri. Sabah sekizde emekli öğretmen Leman Hanım gelecek; “ne abartılı, ne de salaş bir etek, tiyatroya da gitsem doktora da giysem olur” demişti.

Zeynep kafasında eteğin kesimini, Leman Hanımın kısa boyuna uygun orantıyı yapmanın yollarını düşünüyor, bir yandan da akşamları daha yoğun duyulan yasemin kokusunu fark ediyordu. Bir çocuk patenle geçerken cümle âleme şarkı çığırıyor Birinci kattan kızartma kokusu geliyor, ev gibi.

***

Atölyeye o akşam iş yapmamaya karar vermişti; yedi sonrası makine çalışmaz diye kendiyle sözleşmişti. Yalnızca müşteri ölçülerinin olduğu defteri almak için uğradı. Defter masadaydı, yanında “Aras” makinesi. Zeynep parmağını onun üstünde gezdirdi.

– Teşekkürler, dedi usulca.

Makineye teşekkür etmek saçma ama ya kime teşekkür edeceksin? Kadriye Teyzeye mi, Nevin Hanıma mı, Gamzeye mi? Herkese biraz Ya da hayatın aldığı o ani dönüşlere.

Defteri aldı, ışığı kapattı, atölyeyi kilitledi, merdivenlerden indi.

Şehir akşamda yaşıyordu. İnsanlar, arabalar, sokaklarda çocuk sesleri. Sıradan bir mayıs akşamı, ama hem de mucizeli.

Yolda Fırından Taze Ekmekten çekirdekli bir somun ve taptaze çiçek balı aldı. Satıcı teyze,

– Bu bal bu hafta çok güzel, kahvaltıya bayılırsın, dedi.

– Sağ olun, yarın deneyeceğim.

Çıktı. Torbada ekmek, bal, ölçü defteri, düğme kataloğu, üstünde kendi diktiği keten elbise Dene taş. Keyfi ayrı.

Eve yürüdü, on dakika sürdü. Düşünceler Leman Hanımın eteği, yeni iplik siparişi, Gamzenin kendi başına kesim hazırlayacak hale gelmesi… Arada iş düşünmeyi bırakıp sadece yürüyordu.

Yukarıda gökyüzü hâlâ açık, ince pembe bulutlar; kırlangıçlar akşam ortamında salınıyor. Hayat devam ediyor, öğrenilmiş çaresizlik ve yeniden başlamalarla.

“Boşanma sonrası kadın mutluluğu,” derlerdi salak dergiler. Sanki ayrı bir mutluluk türüymüş gibi. Zeynep öyle düşünmedi. Sadece, “Evime gidiyorum,” diye geçirdi içinden. Yarın erken kalkacak. Sevgili işini seviyor, ustası Kadriye Teyze, mutlu müşterileri Ve “Aras” pencere kenarında. Gök, kırlangıç dolu.

Fazlası değil. Azı da değil. Tam bu: yeteri kadar.

Belki herkesin aradığı bu zaten. Tek bir gecede olmaz. Önce bir elbise, sonra bir başkası, sonra atölye, sonra ev, sonra mayıs akşamı ve yanında taze ekmekle bal…

Kadriye Teyzeyi aradı.

– Teyze, evde misin?

– Nereye gideceğim kızım, televizyon izliyorum. Ne oldu?

– Yok, öylesine.

Kısa bir duraklama.

– Pazar gelir misin?

– Gelirim. Börek açayım mı?

– Elmalıysa iyi olur, dedi Kadriye Teyze.

– Elmalı tamam.

Telefonu cebine koydu. Apartmandan içeri girip üçüncü kata çıktı. Kapıyı açtı, evde incecik bir keten kokusu. Dün akşam mutfak masasında kesim yapmıştı, dışarıda yağmur varken içerde o huzur vardı. Kalan ufak kumaşları topladı ama kokusu kalmıştı. İyi bir koku.

Çay koydu, ekmeği, balı çıkardı. Bal sarı, altın rengindeydi.

Camda hâlâ birkaç kırlangıç uçuyordu, akşam çöküyordu.

Bir dilim ekmek üstüne bal sürüp ısırdı. Satıcı teyze haklıydı: harika bal.

***

Sabah güneşli doğdu.

Leman Hanım tam vaktinde, sekizde geldi. Küçücük, bembeyaz saçları fönlü, gözlüğünden dümdüz bakan bir enerji.

– Zeynep Hanım, örnek getirdim; bakın bu model gibi istiyorum ama çok kabarık olmasın, dedi çantasından bir resim çıkartarak.

İnceledi, sade ve zarif bir etekti. Leman Hanım gibi kısa boylu birine çalışmak heyecan vermişti.

– Buyurun, oturun, işin yolunu anlatayım, dedi Zeynep.

Leman Hanım yerleşti, elleri dizinde birleştirerek.

– Yıllardır böyle düzgün dikilmiş bir etek istemişimdir, dedi. Mağazadakiler olmuyor, pazarda rastlanmaz. Komşum sizi söyledi. “O elbiseyi giyince kendim gibi hissettim,” demişti. Bu, bence en iyi tavsiye.

– En iyisi, dedi Zeynep.

Defteri açtı, mezurayı aldı.

– Şöyle bir ayakta durun bakalım, dedi.

Leman Hanım omuzlarını dikleştirip ayna karşısına geçti.

– Ben emekli olalı dört sene oldu, dedi. Önceleri bakımla o kadar uğraşma gerek yok sanırdım. Sonra düşündüm; niye öyle olsun ki? Daha nice yıl var önümde. Neden kötü giyineyim yani?

– Elbette, dedi Zeynep.

Ölçü aldı, notunu düştü, kafasında kesime dair detayları düşündü. Atölye güneşten aydınlık, ahşap zemine ışık düşüyordu. Köşede Aras, altın yaldızlarıyla sessizdi. Gamze onda gelecekti. On birde yeni müşteriLeman Hanım aynada kendine bakarken, Zeynep bir an için adeta geçmişteki halini gördübelki o gri sabahlarda kendine bakarkenki hâli, ama şimdi çok daha canlı, çok daha farklıydı. O an, sadece bir etek dikmediğini; bir insanın kendini iyi hissetmesi için bir ‘kılık’ değil, bir durum yarattığını anladı.

Aynadan yansıyan o iki kadın, farklı zamanlardan, farklı yollardan geçmişti belki ama bulundukları yerde ortak bir şey vardı: Kendilerine bir şans vermenin, her ne yaşanırsa yaşansın yeniden başlamanın sessiz, inatçı güzelliği.

Bir an için, bir dikiş makinasının huzurlu vızıltısından, mayıs güneşinin parke üstünde bıraktığı lekeden, taze balın sıcak ekmek üstünde bıraktığı ışıktan ibaret, bütün kayıplara ve kırıklara rağmen yaşamanın yeterli olduğuna; fazlasına ihtiyaç duymamaya şaşırdı. Başarı büyük şeylerden, parlak sahnelerden değil, insanın kendi ayaklarının üstünde, kendi çizdiği kalıpla, kendi ellerinden çıkmış bir hayatta bulunduğuna inandı.

Eteğin kenarını işaretlerken Leman Hanım dönüp hafifçe gülümsedi:

– Ne güzel bir sabah oldu, sizle insan kendini iyi hissediyor, dedi.

Zeynep, o an elinde mezura ve kalemle, gülümseyen müşterisinin yanında, eski Aras makinasının gölgesinde, başını hafifçe eğip içinden şu cümleyi geçirdi:

Eksik olduğum yerden değil, tamamlayabildiğim yerden başladım. Ve galiba tam olması gereken yere geldim.

Dışarıdan ince bir gülümseme, içeride büyük bir huzur O sabah, o atölyede, dünyanın en sade, en güzel zaferi gibi bir sabah oldu.

Ve Zeynep, her yeni dikişle kendini yeniden dikti. Her sabah, hayatın üstünde farklı bir desen, yeni bir dikiş izi bıraktı.

Bir varmış, bir yokmuş değil; bir olmuş, bin olmuştu artık.

Rate article
Lifequest
Boş Koltuk