Şule, sana bir şey söylemem lazım.
Şule Hanım, ocakta kaynayan mercimek çorbasını karıştırıyordu. Kocasının sesi, iş yerinde bir şeyler ters gittiğinde ya da fazla para harcadığını itiraf etmek istediğinde kullandığı tonda çıkmıştı: biraz gergin, biraz suçlu, ama söylediklerinde kararlı.
Söyle, dedi arkasını dönmeden. Tencereye gözünü dikmişti, dibi tutmasın istiyordu.
Gidiyorum. Başka bir kadın var.
Kepçeyi yerine koydu. Döndü. Selim, mutfak kapısında durmuş bakıyordu; üzerindeki ceketle, artık akşam olmuştu oysa evde hiç ceket giymezdi. Belli ki özellikle giymişti, sanki olayın ağırlığını gösterecekmiş gibi.
Ne zamandır? diye sordu.
Sekiz ay.
Anladım.
Selim belli ki başka bir tepki bekliyordu. Gözyaşı, bağırış, sorular… Yerde ayağını gezdirdi.
Şule, aramız kötü olmasın istemiyorum. Sen benim için hep bir… arka cephe oldun. Güvenilir bir dayanak. Bunu hep takdir ettim.
Şule Hanım ona uzun uzun baktı; evinize ne amaçla getirildiği belli olmayan bir yabancıya bakar gibi.
Arka cephe, dedi sessizce. Peki. Akşam yemeği yiyecek misin?
Ne?
Çorba hazır. Aç mısın, değil misin?
Selim iyice afalladı.
Yok, ben… yok. Şule, söylediğimi anladın mı?
Anladım. Başka birine gidiyorsun. Sekiz ay sürmüş. Arka cepheymişim. Hepsini anladım. Yemek yemeyeceksin. Tamam.
Temiz bir tabak aldı, kendine mercimek çorbası doldurdu, masaya oturdu.
Selim beş dakika daha durup, yatak odasına gidip eşyalarını toplamaya başladı. Çekmeceler açıldı, poşetler şişti. Şule Hanım sofrada çorbasını içiyordu. Çorba lezzetli ve tam kıvamında ekşi olmuştu. Otuz yıldır yapıyordu ve Selimin en sevdiği gibi olmayı artık ezbere biliyordu.
Bunu düşündü, kaşığı bıraktı.
Biraz durdu, yeniden aldı eline. Sonuna kadar bitirdi.
***
Selim Bey elli altı yaşındaydı, hâlâ hayatının önünde olduğuna inanıyordu. Bir inşaat firmasının orta kademe yöneticisi, sağlam sağlam bir adam; saçındaki beyazları özel şampuanla boyar ama bunu kimseye, hatta eşine bile itiraf etmezdi. Yirmi yedi yaşında evlenmiş, Şule ile yirmi sekiz yıl geçirmiş, şu anda Ankarada çalışan oğulları Ereni büyütmüşlerdi. Eren, haftada bir telefon ederdi.
Ofiste çalışan Aylin Hanım yirmi dokuz yaşında, ince bedenli, uzun koyu saçlı, şaşırdığında hep vay! diyerek tepki veren birisiydi. Genellikle şaşırırdı: iyi bir lokantaya, yeni bir telefona, Selim Beyin bir telefonla bütün işini halletmesine… Bunlar Selimin hoşuna gidiyordu.
Şule Hanım elli üç yaşındaydı. Belediye hastanesinde baş muhasebeciydi. Küçük yapılı, koyu saçlı ve şakaklarında artık kolayca görünür hale gelen aklarla. Hesap makinesinden hızlı zihinden toplar, ayda üç kitap bitirir, mahallenin en iyi mercimek çorbasını pişirirdi. Yirmi sekiz yıl boyunca hem çalışmış, hem ev idare etmiş, hiç kahramanlık saymamıştı bunları. Hayat işte.
Şehirleri Esenköydü. Ne köy gibi küçüktü, ne de kalabalık bir şehir; herkes kendi mahallesinde birbirini bilirdi. Bir tane düzgün alışveriş merkezi, gidebileceğin birkaç kafe, pişman olmayacağın birkaç restoran… Dördüncü katta, dokuz katlı bir apartmanda, üç odalı bir evde otururlardı. Şule Hanım sekiz yıl önce kendi elleriyle diktiği perdeleri asmıştı, çünkü mağazada istediği rengi bulamamıştı.
Selim gidince bir süre mutfakta oturdu. Dışarıda ince bir ekim yağmuru yağıyordu. Sonra masayı topladı, bulaşıkları yıkadı, yattı.
İlk üç gün neredeyse hiç düşünmedi. İşe gitti, rapor hazırladı, her şey yolunda dedi mesai arkadaşlarına öyle bir tavırla ki kimse üzerine gitmedi. Akşam olunca birden ev çok sessiz gelmeye başladı. Hiç ağlamadı. İçinde, sanki fena bir yere vurdun da henüz acısı gelmediğinde olduğu gibi, bir çeşit hissizlik vardı.
Dördüncü gün dostu Gülseren aradı.
Şule, duydum. Doğru mu?
Doğru.
Aman Allahım. Peki, nasılsın?
İyiyim.
Şule, iyiyim deme. Otuz yıllık arkadaşımsın. Nasıl oldun gerçekten?
Şule Hanım sustu uzunca.
Gül, en tuhafı ne biliyor musun? Şu an fark ettim ki, aslında onun ne düşündüğünü uzun zamandır bilmiyormuşum. Yan yana yaşarken bile. Herhalde en koyusu bu…
Gülseren sessizce bekledi.
Konuşmak ister misin? Belki hâlâ…
Hayır, dedi Şule Hanım kararlı. Gerek yok. Sadece düşünüyorum yüksek sesle.
Gülserene, Selim her şeyi söylediğinde ilk hissettiği şeyin acı olmadığını anlatmadı. O an, ilk hissettiği şey, yorulmuşluktan ibaretti. Sanki yıllarca ağır bir torba taşımıştı da, biri onu sonunda sırtından almıştı. Bunu kendine bile söylemekten utanıyordu.
Beşinci gün, salondaki kocaman çerçeveli düğün fotoğraflarını duvardan indirdi. Selim koyu takım elbise giymiş, Şule beyaz bir gelinlikte, ikisi de gülüyor. Fotoğrafı dolaba koydu. Ne kırdı, ne çöpe attı; yalnızca kaldırdı.
Duvarda açık bir iz kaldı.
Ona bir süre baktı. Telefona sarılıp Yuvam Mobilyayı aradı.
***
Tadilatı kendi yapabildiği kadarıyla kendisi yaptı. Yapamadıklarını ustalara verdi. Salona açık krem rengi duvar kâğıdı seçti, eskiden birlikte beğendikleri yeşil çizgili duvar kâğıtlarını söktü. Yeni perdeler aldı, kalın yaprak desenli Selimin asla onaylamayacağı türde, çünkü o tek renkleri severdi. Koltukları evde kendisi için uygun olacak şekilde değiştirdi. Artık koltuk pencerenin kenarındaydı.
Eren iki hafta sonra aradı, apar topar babasından duymuş belli ki.
Anne, nasılsın?
İyiyim oğlum. Evde tadilat yapıyorum.
Tadilat mı? Hiç ummamıştı öyle bir cevap.
Salonda duvar kâğıdını değiştirdim. Yatak odası da aklımda.
Anne, gerçekten iyi misin?
Gerçekten iyiyim. Babanı aradın mı?
Biraz durakladı Eren.
Aradım.
İyi yaptın. O senin baban. Görüşmek gerek. Sen yılbaşına bana gelecek misin?
Tabii ki geleceğim. Anne, yalnız başına… yani, zorlanıyor musun?
Şule Hanım, krem rengi duvarlara, desenli perdelere, pencere kenarındaki koltuğa baktı.
Biliyor musun, dedi dürüstçe, hiç de zorlanmıyorum. Kendim bile şaşırıyorum.
Eren biraz daha dolaşıp kapadı. İyi bir çocuktu ama büyüklerin işlerinin sonunda bir şekilde yoluna gireceğini umarak fazla sorgulamazdı.
Kasım ayında, kışlık ararken dolaptan bir kutu buldu. On, on beş yıl önce kendi örgü işlerini topladığı kocaman bir kutu; şişler, tığlar, rengârenk iplikler, yarım kalmış işler. O zamanlar Selim bu yünler her yerde, bana batıyor deyince, sessizce kaldırmıştı.
Kutuyu orta yere indirdi, uzun uzun seyretti.
Şişlerini aldı. Pencere kenarındaki koltuğa oturdu. Dışarıda yılın ilk karı, yumuşak ve neredeyse şaka gibi yağıyordu.
Parmakları nasıl örüleceğini kendiliğinden hatırladı.
***
Muhasebe servisi İkbal Hanım, Aralık başında Şule Hanımın boynundaki şala dikkat etti.
Bunu sen mi ördün? Harika olmuş!
Evet. Elimi açmak için başladım.
Bana da örer misin? Parasını da veririm.
Aman, ne önemi var…
Ciddi söylüyorum. İpleri alırım, sen de bir bere yap bana. Dönüklü olsun…
İşte ilk siparişi böyle aldı. Her şey gibi hayatında önemli olacak şeyler çoğu zaman tesadüfen başlar.
Aralık ve ocakta sekiz şey ördü: üç bere, iki atkı, bir çift eldiven, iki kazak. Parayı ucundan ucundan aldı, sembolik bir miktar. Fakat yine de maaşına ek, kendi elleriyle ve keyfine baka baka kazandığı bir para oldu. Akşamları pencere kenarındaki koltukta, örgüsüyle huzur buldu.
Gülseren, çaya geldiğinde yenilenmiş salonu, yeni perdeleri, rafın üstündeki örgü kutusunu inceledi.
Artık bambaşka birisin, dedi.
Sence nasıl biriyim?
Sakin. Çok korkmuştum dağılırsın diye; ama…
Ama ben dağılmadım, dedi Şule Hanım gülümseyerek. Niye bilmiyorum, ama vaktim olmadı galiba.
Selim aradı mı?
Kasımda aradı bir kere. Araba evraklarını sordu. Tarif ettim, bir daha sormadı.
Yani yine araba yüzünden…
Yine araba için, evet.
Bir süre sustular. Gülseren, fincanı iki eliyle kavradı, derin düşündüğünde hep öyle yapardı.
Ona karşı nefretin var mı?
Şule Hanım gayet içten düşündü.
Hayır. Tuhaf ama yok. Alınmıştım, çok kırılmıştım, şimdi daha az. Ama kinim yok. Artık hayatı o tarafta, benimki burada.
“Kocanın ihanetiyle nasıl yaşamalı, aklını kaybetmeden…” Kitap yazmalısın bu konuda!
Daha yaş alacağım, yetişir, diye güldü Şule Hanım.
Aylar sonra ilk defa içten güldü; ne nazikçe, ne mecburen, gerçekten.
***
Aylin Hanımın güzel huyları vardı ama ev idaresi onlardan biri değildi.
Selim başta bunu anlamadı. İlk aylarda her şey güzeldi; restoranlar, hafta sonu kaçamakları, gençlik hissi Aylin ona hayran bakıyor, yaşına inanmadığını söylüyor, Selimin omuzları kabarıyordu.
Sonra birlikte aynı evde oturmaya başladılar. Selimin kiraladığı diğer mahalledeki küçük daire. Zamanla bazı gerçekler ortaya çıktı.
Aylin yemek yapmıyordu. İyi ya da kötü değil; hiç mutfağa girmiyordu, “varken restoran ve getiren varken pişirmek gereksiz” diyordu. Pahalıydı, kısa sürede bıktırıcıydı.
Aylin ortalık toplamıyordu da. Eşyaları masada, yerde, banyoda oradaydı. Pislik değil, kişisel düzeniydi. Selim Bey evde hep düzen ve temizlik bulmaya alışık biri olarak üçüncü haftada bunalmaya başladı.
Aylin kiranın gününden önce ödenmesini ya da birikim yapılmasını hiç anlamıyordu. Selim açıklıyordu, o başıyla onaylayıp yine aynı yoluna devam ediyordu.
Bir de Aylin arkadaşlarını severdi. Sıklıkla gelirler, gece yarılarına kadar gülüp, kendi dertleriyle dalga geçerlerdi. Sonra şarap bardakları masada kalırdı. Selim yan odada yatarken bu kahkahayı duyar, hiç hoşuna gitmezdi.
Şubatta Şuleyi aradı.
Nasılsın?
İyiyim Selim.
Şey… Ben arayamayınca kızmadın?
Hayır.
Durdu.
Yani… Buzdolabının garanti belgesi neredeydi, hatırlıyor musun? Servis çağırmam lazım.
Yeşil dosyada, kilerde üçüncü rafta.
Aldın mı sen o dosyayı?
Hayır. Senin hiçbir şeyine dokunmadım.
Sağ ol.
Kapatınca pencereye bakakaldı. Kar eriyor, garajların üstünde kara lekeleyen koyu izler vardı. Bahara az kalmıştı.
Şişlerini aldı. Yeni bir kazak başlıyordu: kendisi için, yumuşak, mavi-gri tonunda.
***
Martta hastanede Mali İşler Müdürü Semih Bey emekli olacaktı. Yerine yeni birisi aranıyordu. Başhekim Yasemin Hanım, Şule Hanımı çağırdı.
Şule Hanım, açık konuşacağım. Yıllardır bu iştesiniz, neden terfi istemediniz hiç?
Aile, herhalde. Ek yük istemedim.
Peki şimdi?
Şimdi değişti bazı şeyler.
Duydum, geçmiş olsun.
Sağ olun. Gerek yok üzülmenize. Sadece gerekirse ne yapmam gerektiğini söyleyin.
Yasemin Hanım güldü.
Zaten en iyisini siz bilirsiniz. Dilekçe verecek misiniz?
Evet, hemen veririm.
O gün verdi. Otobüs gelmişti ama yürüyerek gitmek istedi eve. Mart kokusu vardı havada, ıslak asfalt ve tarif edilemez bir tazelik. Fark etti ki, uzun zamandır o kokulara, martın tabakalarına bakmamış. Yaşam devam ediyor, diye düşündü. Klişe ama doğrusu bu zaten.
***
Nisanda Selim çıkageldi. Kapıyı çaldı, haber vermeden.
Açtı. Selim eski bir ceketle, yorgun, gözleri karanlık.
Gelebilir miyim?
Neden?
Başını eğdi.
Şule, konuşmamız lazım seninle.
Başını salladı, içeri aldı. Evi gözden geçirdi. Yeni duvarlar, yeni perdeler, farklı eşyalar…
Tadilat yapmışsın.
Evet.
Güzel olmuş.
Karşılık vermedi. Mutfakta çay koydu. Alışılmış işler…
Selim masaya geçti. Şule Hanım baktı uzun uzun; evini uzun zaman sonra yeniden gördüğünde fark edilen ayrıntılardaki gibi bir gariplik vardı Selimde.
Nasılsın? dedi Selim.
İyiyim. İşte terfi aldım.
Cidden mi? Tebrikler. Zaten hakkındı.
Evet, yıllardır hakkımdı.
Duraksadı.
Şule…
Selim, açık konuş, ne oldu?
Selim burnunun üstüne dokundu. Yıllardır sıkıştığında yaptığı bir harekettir.
Biz Aylinle… Yani, iyi değil. Kötü de değil; karmaşık. Bambaşka biriymiş…
Olabilir.
Ben… şey… geri dönmek isterim sandım. Sen hep… sen anlardın, sen bilirdin.
Şule Hanım iki çay koydu. Selimin önüne bıraktı, kendisi de aldı. Sandalyenin ucuna oturdu.
Bilirdim, dedi sakince. Yirmi sekiz yıl boyunca hep bildim. Sen yanımdayken pek gördüğün yoktu.
Görüyordum…
Pek değil. Yani bana başka bir isimle hitap ederdin.
Durdu.
Kırmak istememiştim. Arka cephe derken…
Arka cephe, yani senin olmadığın taraf. Herkesin gittiği yolda evde kalan kadın. İşte adı bu.
Şule…
Kırgın değilim, inan. Gerçekten sakindi, samimiyetle. Sadece neden düşündüğünü anlatıyorum.
Geri dönmek istiyorum.
Duyuyorum.
Ve sen… istemez misin?
Bakışları onunkine odaklanmıştı; bu sefer bambaşka bir ifade vardı Selimin yüzünde. Onun beklediği bağırış, gözyaşı ya da sonunda affedicilik yoktu. Affı kesin bulacağını, çünkü Şulenin arka cephe olduğunu sanmıştı.
Hayır, dedi Şule Hanım sadece.
Neden?
Çünkü istemiyorum.
Karşısında anlam veremeyen birini izliyordu.
Ama yalnızsın!
Evet, ve iyi hissediyorum.
Yalnız olan iyi hissedemez. Sen öyle sanıyorsun.
Çaydan bir yudum alıp gözlerinin içine baktı.
Şaşırdığım ne biliyor musun? Sensiz hep boşluk olacak sandım. Korkuyordum. Ama meğer sensiz koca bir yer açılıyormuş. Kendi hayatım için.
Selim sustu.
Belki iyi bir insansın, dedi, ne yergi ne övgüyle. Ama sanıyordun ki hep burada kalırım. Arka cephe bir yere gitmez. Gittim halbuki.
Ben şimdi ne yapayım? dedi Selim. Çocuksu bir tonla, neredeyse ona acıdı Şule, neredeyse…
Bilmiyorum Selim. Artık senin problemin.
Çayını bitirdi, oturdu biraz. Sonra kalktı.
Boşanma davası açacak mısın?
Evet. Danıştım bile.
Başını salladı, ceketini aldı.
Peki… Peki.
Kapıdan çıkarken döndü.
Değişmişsin.
Hayır. Hep buyum. Sadece sen bakmamıştın.
Kapı kapandı.
Şule Hanım bir süre mutfakta oturdu. Dışarıda Esenköyün sesi; arabalar, çocuk sesleri, herkes hayatına devam ediyordu. Sıradan bir nisan akşamıydı.
Kalktı, bardakları kaldırdı, pencereyi açtı. Odaya toprak ve taze kavak kokusu doldu.
***
Onu ilk kez apartman toplantısında gördü: Serdar Bey. Kışın taşınmış bir komşuydu; büyük evini çocuklar büyüyüp de kendi yollarına gidince satıp apartmana geçmişti.
Elli sekiz yaşında, kısa saçlı, zayıf; gözleri gri, sabırlıydı. Mühendis, köprüler ve kavşaklar çizerdi. Üç yıldır dul.
Toplantıda sadece gerekeni, yapıcı şekilde konuşuyordu. Yöneticiyi ikna etti, herkes dinledi.
Dikkatini özellikle Serdar Beyin özgüvenli ama gösterişsiz hali çekmişti.
Mayıs başında asansörde denk geldiler, elinde pazar alışverişinden aldığı koca bir örgü ipi torbası vardı, torbanın kenarı asansöre çarpıyordu.
Yardım edeyim mi? dedi.
Gerek yok, taşırım.
Taşıyorsun belli, ama birlikte taşımak daha kolay olurdu.
Güldü, verdi torbayı.
Asansörde konuşmaya başladılar, koridorda devam etti. Kapısına kadar bıraktı.
Örgü mü örüyorsunuz? diye sordu.
Evet. Komik mi geldi?
Hayır, tam tersi; iyi etmişsiniz. Benim de rahmetliden kaldı bolca yün. Alır mısınız?
Aldı. Çok iyi, pahalı, özenle sarılmış iplikler çıkınca şaşırdı.
Zaman zaman, rastlaşınca sohbet ettiler. Birkaç defa çaya geldi. Esenköy, şehir, kitaplar üzerine konuştular. Serdar Bey çok okurdu ama kibirlenmeden. Dinlemeyi ve daldığında sessiz kalmayı da bilirdi.
Haziranda ona bir atkı ördü, gri, o değerli merinos yününden.
Şimdi yaz, niye? diye şaşırdı Serdar Bey.
Onu sonbahara sakla. İpliğin kalitesine bakmak istedim, hazır atkı oldu.
Sonuç?
Güzel.
Atkıyı kibarsızca, fazla tevazu göstermeden teşekkür ederim dedi. Bu, Şule Hanımın hoşuna gitmişti.
***
Temmuzda boşanma davası açtı. Selim karşı çıkmadı. Noterde buluştular, kağıtları imzaladılar. Selim yorgun, biraz kayıp görünüyordu. Şule bahar rengi, açık bir yaz elbisesi giymişti. Yıllar sonra ilk kez pratik, koyu renkli olmayan bir şey almıştı.
Nasılsın? dedi Selim kapının dışında.
İyiyim, dedi Şule. Gerçekten öyleydi.
Aylin annesine, Balıkesir’e gitti, dedi Selim, o sormadığı halde. Yani, yalnızım şimdi.
Acıma ya da sevinç hissetmeden baktı Şuleye.
Alışırsın. Yaparsın, bilirsin.
Sence başarabilir miyim?
Başarabilirsin. Yalnız yaşamak zor değildir, istersen.
Vedalaştılar. Farklı istikametlere yürüdüler.
Marketin önünde durup yarım kilo kiraz aldı. Güneşte, kapının hemen önünde ayakta kirazları yemeye başladı. Çekirdekleri dikkatlice bıraktı. Kirazlar çok lezzetliydi.
***
Serdar Bey ağustos başında sinemaya davet etti, öyle abartısız.
İyi bir film varmış, gelir misin?
Gelirim.
Film, eski bir Türk komedisi, şehir parkında, açık hava sinemasında. Yan yana tahta bankta oturdular, çevrelerinde çocuklu aileler, emekli çiftler… Birlikte bazı sahnelerde güldüler.
Filmden sonra, parktan geçerek eve yürüdüler. Hava sıcaktı, ağustos akşamı yavaş kararıyordu. Şule nasıl örgüye yeniden başladığını, siparişlerin nasıl artığını anlattı, o dinledi.
Devam et, dedi Serdar Bey ciddi bir şekilde. El emeği işler nadir.
Atkı için mi böyle dediniz?
Atkı için de, hayat için de.
Bir süre sustu, sonra yavaşça,
Ben acele etmiyorum, sen de etme, anladığım kadarıyla.
Evet.
O Zaman, her şey doğru.
Ne olduğunu sormadı Şule Hanım. Gerek yoktu zaten, anladı.
***
Eylül geldi, Gülseren ziyarete geldi. Şule Hanım örgü örüyordu pencere önünde. Evde kahve kokusu, masada mavi tonlarında ipler, bilgisayarda açılmış siparişler; yaz boyunca daha da çoğalmıştı.
Sayfa açtın mı internette? diye şaşkın sordu Gülseren.
Komşunun kızı ayarladı. Fotoğraflar, fiyatlar… Yirmi üç iş tamamlandı.
Cidden mi?
Evet. Küçük bir gelir ama önemli olan o değil; yeni bir uğraş oldu.
Başını salladı Gülseren.
Geçen yıl kim söylese inanmazdık.
Ben bile inanmazdım.
Bu Serdarı anlatınca yüzün değişiyor…
Eee?
Bir şey demiyorum, sadece yüzündeki huzur başka.
Şule Hanım gülümsedi, örgüsünden gözünü ayırmadan,
Huzurluyum yanında. Tek kelimeyle, huzur. Başka nasıl anlatılır bilmiyorum.
Anlatmaya gerek yok zaten, dedi Gülseren. Anladım.
Kahveler içildi, sohbet konudan konuya aktı: torunlar, karşıdaki polikliniğin tadilatı, “Yuvam Mobilya”da sonbahar indirimi ve mutlaka gidilmesi gerektiği… İki kadının eylül günü içtiği sıradan bir kahve muhabbetiydi.
Esenköy dışarıda sakindi. Kavaklar sararmıştı, birileri köpek gezdiriyordu. Bir çocuk bisiklet üzerinde, aklınca uğraş içindeydi.
Şule Hanım yeni ipliğin ucunu buldu. Sonbahar için kabarık örnekte yeni bir bere siparişi daha hazırdı, iki haftası vardı.
Parmakları alışkanlıkla örmeye başladı. Örgü hareketi tanıdıktı, düzenli ve huzurluydu. Dışarıda ilk sonbahar serinliği yaprakları titretti, parlattı hepsi yaşayan kanıttı, hayat devam ediyordu.




