Üç Yıllık Tadilat ve Hiç Misafir Gelmeyen Evimiz

Üç Yıl Süren Tadilat ve Misafirsiz Hayat

Nermin çayını pencere kenarına bıraktı ve Hasanın koridorda durakladığını hissetti. Arkası dönük olsa da, adeta içgüdüsel olarak bunun farkındaydı. O kadar sessiz bir an oldu ki, insan o anda kaybolabilirdi.

Çayı pencerenin üstüne koydun, dedi Hasan sonunda. Sormadı, bildirdi.

Evet, Hasan. Çayı pencere üstüne koydum, dedi Nermin.

Orası cilalı yüzey. Sıcak iz yapar.

Biliyorum.

O zaman neden yaptın?

Nermin döndü ve onu süzdü. Hasan kırk sekizindeydi ve tam olarak öyle görünüyordu; ne bir eksik ne bir fazla. Üzerinde gri bir ev tişörtü, elinde ise su terazisi vardı. Hafta sonları evin içinde o su terazisiyle turlardı. Başkaları nasıl telefonsuz yapamıyorsa, o da terazisiz yapamazdı.

Çünkü başka koyacak yerim yok, dedi Nermin. Masanın üstü naylonla kaplı. İkinci sandalye ters çevrilmiş. Koridorda zemin henüz astardan kurumadı. Ben üç senedir çayımı pencere önünde ayakta içiyorum, Hasan. Üç yıldır çayımı ayakta, pencere önünde içiyorum.

O, bir çay bardağına, bir Nermine, sonra tekrar bardağa baktı.

Altına bir şey sererim.

Gerek yok, dedi Nermin.

Yine de iz kalacak.

Kalsın.

Hasan gözlerini hafif kıstı. Nermin şaka mı ediyor, ciddiyet mi, ayırt edemediği anlarda hep bu şekilde bakardı. Gerçi artık Nerminin kendisi de çoğu zaman ayırt edemiyordu.

Nermin, yani, şimdi…

Bitti, dedi Nermin usulca ve bu kelime bir gölette taş gibi sessizliği deldi. Bitti, Hasan.

Hasan bir an anlayamadı.

Bitti ne?

Eşyalarımı topluyorum.

Sinir bozucu uzun bir duraksama oldu. Dışarıda bir araba kornası öttü, ardından yine sessizlik. Hasan elindeki su terazisini ağır ağır indirdi.

Sırf pencere kenarı yüzünden mi?

Hayır. Sadece pencere kenarı değil.

Nermin çayını son bir dikişte bitirip yeniden aynı, cilalı yüzeye koydu. İnatla, sakince, zerrece pişmanlık hissetmeden.

Nermin kırk beş yaşındaydı. Ufak bir şirkette muhasebeci olarak çalışıyordu, yatmadan önce kitap okumayı severdi, iş yerinde Felix adını verdiği minik bir kaktüs yetiştiriyordu ve uzun zamandır, arkadaşlarını eve çağırmamıştı. Dile kolay, tam üç yıl olmuştu. Kesin olarak söylüyordu.

Yatak odasına gitti.

Üç yıl önce, bu iki odalı evi Kadıköyde, tuğladan, sakin bir sokağın beşinci katında aldıklarında, Nermin gerçekten mutluydu. Hem de öyle teorik değil, vücudunda hissederek. Kafasında şu sahne canlandı: O ve Hasan dökük duvar kâğıtları, eski boyalı zemin ortasında duruyorlar, dışarıda bir sonbahar kavakları ve Nermin pencereden bakıp, İşte, burası bizim evimiz, diye düşünüyor.

O zamanlar Hasan da başkaydı. Ya da öyle olduğunu sanıyordu. Odanın içinde metreyle bir şeyler ölçüyor, not defterine sayılar yazıyor, gözlerinde adeta bir alev vardı; Nerminin zamanında aşık olduğu o yapabilirim ateşi.

Bak şimdi, Nermin, diye heyecanla yanaşıyordu planları gösterip. Burada mutfak-salon, açık alan gibi olacak. Şuraya yerden tavana gömme raflar. Bak, burada aydınlatmayı spotlu yapabiliriz, dimmerlı olur, istediğin gibi ayarlarsın.

Güzel, diyordu Nermin, ki hakikaten güzel buluyordu.

Hiç aceleye gerek yok. Her şeyi doğru yaparız, bir defa olsun, tam olsun, ömür boyu sürsün.

Keşke o bir defa ve ömür boyu lafını o an daha iyi anlasaydı. Meğerse bunun arkasında sadece usta parasından kaçınmak değil, bambaşka bir takıntı yatıyormuş.

İlk altı ay resmen bir maceraydı. Tadilat ortasında yaşıyorlardı. Nermin yemeklerini elektrikli ocakta yapıyordu, çünkü doğalgaz hala bağlanmadı. Yerde şiltede yatıyorlardı, çünkü yatağın konulacak yeri yoktu. Bulaşığı yıkayacak alan olmadığından hep plastik tabaklarda yemek yeniyordu. Zordu, romantikti, ama çekilir dertti. O zamanlar.

Sonra bişeyler değişmeye başladı. Yavaş yavaş, evin temeli altından kayar gibi.

Hasan, her hafta sonu tadilatla uğraşıyor, bazen hafta içi de işten izin alıp dönüyordu. İnşaatlarda ustabaşıydı ve malzeme ile teknikleri çoğu profesyonelden iyi bilirdi. Evet, bu harika bir şeydi. Yalnız sorun bilgi değildi.

Sorun duramamasıydı.

Başta Nermin anlamadı bunu. Sekiz ay kadar sonra, bir gün arkadaşı Merve ile kafe sohbetinde başladı şüphelenmeye:

E hadi, yakında biter değil mi? Sonunda yemek yemeye geleceğim, bana kuru fasulye sözü vermiştin, diye sordu Merve.

Az kaldı, dedi Nermin. Hasan, yılbaşından önce kesin biter diyor.

Yılbaşında tadilat devam etti. Misafir davet etmediler; çünkü salonda hala alçıpanlar ve iskele parçaları yığılıydı. İkisi mutfakta, neredeyse bitmiş olan mutfakta, baş başa oturup salata yediler.

Hasan, seneye adam gibi yılbaşı yapalım, dedi Nermin, şampanya dökerken.

Tabii, dedi Hasan. Şuradaki tavanı da bitirip parkeyi döşerim, ondan sonra kutlarız.

Salondaki tavanı martta bitirdi fakat o arada banyonun tesisatını değiştirmeye niyetlendi. Çünkü usta zamanında çok fena boru döşemişti ve Hasanın içi elvermiyordu buna. Sonra sıra balkona geldi, orada da köpük dolguda üç milimetrelik boşluk buldu. Elindeki kumpasla.

Nermin başlarda bunu arkadaşlarına anlatıp dalga geçiyordu: Kocam üç milimetreyle savaşıyor. Onlar gülüyordu, o da gülüyordugüya.

Parkeyi mayıs ayında, havalar güzelleşince, cam açıp döşediler. Nermin tahta taşıdı, alet verdi, elektrikli süpürgeyle toz aldı. Hasan ise tam bir cerrah gibi, inanılmaz bir konsantrasyonla çalışıyordu. Her sırayı su terazisiyle, lazer cetvelle kontrol ediyordu. Bazen döşeneni yeniden söküp yeniden takıyordu; çünkü ölçü ondan azıcık sapmıştı.

Hasan, ya kim görecek ki? dedi Nermin bir gün.

Ben görüyorum, dedi başını kaldırmadan.

O cümlede ilk kez bir şey hissetti. Kırıcı değildi. Ama Nerminin dünyasında bir şeyi durdurdu. Elinde bezle, Hasanın eğilmiş ensesine baktı. İçinde tuhaf, tarif edemediği bir şey vardı; sanki önemli bir şey anlamış ama ne olduğunu henüz çözememiş gibi.

Parke haziranda bitti. Gerçekten şahane oldu. Açık meşe, pürüzsüz, tam bir mühendislik eseri. Elini değdirip dürüstçe Çok güzel dedi Nermin.

Bir de vernik atacağım üstüne, dedi Hasan. Alman malı buldum, çizilmelere dayanıklıymış.

Ne zaman?

Haftaya.

Sonra köşedeki süpürgelik neyse ki yarım milim kalkmış diye vernik atılmadı.

O haziranda, Nermin Merveyi arayıp buluşmak istedi. Dışarıda bir kafede, buzlu çay yanında, Merve sordu:

Ne zaman misafire geleceğim?

Yakında, dedi Nermin ve sustu.

Bir şey mi oldu?

Yok. Sadece… bak Merve, ben galiba Hasanın bu tadilatı asla bitirmeyeceğini düşünmeye başladım.

Erkek milleti hep uzatır.

Yok, mesele o değil. Sanki… sanki istemiyor ki bitsin. Anlıyor musun? Bitmemiş ev bahanesiyle her şey erteleniyor. Kimse gelmiyor, eşyalar yerine oturmuyor, hayat başlamıyor.

Merve ciddileşti.

Ona söyledin mi?

Deniyorum. Her seferinde biraz kaldı, bitince her şey mükemmel olacak diyor.

Ve sen mükemmel istiyor musun?

Nermin sustu.

Ben eve dönmek istiyorum, dedi sonunda. Sadece eve.

O akşam evde Hasan boya kartelalarını masaya döktü. Takriben yirmi çeşit beyaz. Sıcacık beyaz, kremsi alt ton. Serin, hafif grilik. Bir de masmaviye çalan beyaz. Gündüz ışığında kritik değişiklikler diye uzun uzun anlattı. Nermin istediğinin hangisi olduğunu sordukça, Seç fark etmez dedi.

Hasan, Nermine, Fark eder, deyip kendi seçti. Zaten artık her konuda kendi karar veriyordu. Başlarda ne güzel, bilen adam ilgileniyor diye memnun olan Nermin, bir vakit sonra fikrinin hiç sorulmadığını, söylense dahi dikkate alınmadığını anladı. Şu fayans güzel dedikçe, teknik nedenlerle bunun iyi olmadığını anlatıyor, Şuraya koltuk dursun dedikçe, dijital çizimini gösterip yerleşime aykırı olduğunu öne sürüyordu. Ben beğendim, deyince, o Ama doğrusu bu, diyordu. Nermin de artık Ben beğendim demekten vazgeçti. Niye zahmet etsin ki?

İkinci yılın sonbaharında, ekimde, Hasanın eski arkadaşı Veli Samsundan geldi. Gelmeden aradı, kalabilir miyim, yolculuk yorucu dedi. Nermin, çocuklar gibi sevindi. Güzelce alışveriş yaptı, gerçek tabakları çıkardı, masayı sildi pırıl pırıl.

Hasan, Veliyi evde ağırlayamazsın, çünkü yatak odası inşaat halinde, dedi.

Oysa odada yapılacak hiçbir iş yoktu. Karyola duruyordu, dolap yerli yerindeydi. Nermin çok iyi biliyordu.

Hasan, dedi usulca, Ne inşaatı var odada?

Biraz duraksadı.

Yerde bir bölüm yeniden döşenecek. Kokusundan rahat uyuyamaz.

Ne kokusu? Koku yok ki.

Yani, evin bu haliyle misafir almak istemem.

Bu hali ne peki?

Bitmemiş hali.

Nermin bakakaldı. Ayakları yere basmaz gibi oldu. Gerçekten fiziksel olarak öyle hissetti. Çünkü işte o anda dank ettiHasan kendi elinden çıkan evden utanç duyuyordu. Onun kafasındaki görkemli eve ulaşılmamıştı; sırf o nedenle, eski dostuna yalan söylemeyi göze alıyordu.

Peki, dedi. O kadar.

Veli geldi, üç saat mutfakta oturup çay içti, akşam Hasanla restorana gitti, geceyi otelde geçirdi. Nermin evde yemek yaptı ve yalnız yedi.

O gece Nermin uyuyamadı. Tavana baktı; Hasanın tek bir fırça izi dahi olmayan mükemmel beyaz tavanı. Mükemmel yatağın üstünde iki yıldır konuk ağırlanmamış bir odada.

İkinci yıl kışında annesi hastalandı. Çok ciddi bir şey değildi, mevsim gribi, ama annesi yalnızdı. Nermin haftada iki gün şehrin bir ucundan annesine gidiyordu, ara sıra gece de orada kalıyordu. Hasan ses etmedizaten o sırada banyonun içten sürülecek özel bir boyasıyla uğraşıyordu; iki katta, yirmi dört saat ara ile sürülüyordu.

Bir akşam, Nermin eve erkenden dönünce, Hasan’ı koridorda yerde, elinde büyüteçle buldu. Süpürgelikle duvar arasındaki birleşmeye bakıyordu.

Ne oldu? diye sordu kabanını çıkarırken.

Burada, hafif bir boşluk var, dedi, kafasını kaldırmadan.

Nermin sormadı kaç milim diye. Çünkü öğrenmenin manası yoktu. O hepsini açıklayacaktı zaten.

Hasan, bugün yemek yedin mi?

Kısa bir duraksama.

Hatırlamıyorum.

Sabah bir şey yedin mi?

Sanki…

Mutfaktan makarna haşladı, yumurta kızarttı. Hasan geldiğinde Nermin neredeyse bitirmişti.

Sağ ol, dedi, tabağa bakarken.

Rica ederim.

Sessizce yediler. Dışarda kar yağıyordu. Masanın üzerinde, yıl önce konuştukları vestiyer için donanım katalogları duruyordu.

Hasan, dedi Nermin.

Hı?

Bana bir şey anlatır mısın? Ama lütfen, tadilattan bahsetme.

Hasan ona yabancı bir dil rica etmişsin gibi baktı.

Ne mesela?

Aklına ne gelirse. Bugünün nasıl geçtiği, neler düşündüğün, seni ne güldürdü ya da ne üzdü. Zaten malzeme, boşluk, ölçü istemiyorum.

Kısa bakışmadan sonra Hasan dedi ki:

Bugün şantiyede bir işçi, demirsiz şap dökmüş. Kovup gönderdim.

Bu da iş.

E, tabii.

Hiç mi başka bir şey yok?

Oldukça düşündü Hasan. Yapmacık değildi. Gerçekten ne anlatacağını bulamadı.

Sanırım yok, dedi.

Bu konuşmadan sonra, Nermin geceler boyu karanlığa baktı ve düşündü. Ne ara gerçek bir insan, işlevler yığınına dönüştü? Yoksa hep böyleydi de, Nermin mi yeni fark ediyordu? Hayır, eskiden farklıydı. Mesela, yıllar önce eski arabayla Karadeniz yaylarına giderlerdi, Hasan ona yıldız takımlarını sayar, Bak, bu Cassiopeia, şu Büyük Ayı, şurası Ülker derdi. Ve Nermin görürdü.

Peki nerede şimdi Ülker Yıldızları?

Üçüncü yıl, misafir meselesine dair bir şey dememeye başladı Nermin. Çünkü yalan oluyordu. Tadilat bitip, yeniden başlıyordu. Hasan yeni bir hatayı buluyordu; ya da karar değiştirip banyodaki fayansta aslında yıpranmaya dayanıksız diyordu, boyadaki tonu tutturamıyor, kapı kulpu iyiydi ama menteşe kışın garip bir gıcırtı çıkarıyordu. Her kusur, döngünün başı oluyordu.

Nermin kendine basit bir başucu lambası aldı. Kumaş abajurlu. Komodine koydu. Akşam olunca Hasan geldi, gördü.

Bu ne?

Aldım.

Neden? Spot lambaları planlamamış mıydık?

Yatmadan önce kitap okumak istiyorum.

Spotlar daha iyi.

Ne zaman?

Cevap vermedi.

İşte, dedi Nermin. Spotlar ne zaman olur bilmem, ama ben şimdi okumak istiyorum.

Bir hafta boyunca lamba yerinde kaldı. Sonra Hasan, depodan ufak metal başlıklı başka bir lamba çıkarıp Bunun aydınlatması daha iyi, diyerek yanına koydu.

Nerminin lambası önce köşeye, sonra rafa kaldırıldı, sonra Nermin onu depoda, boya kutularının yanında buldu. Hiçbir şey demedi. Lambayı tekrar komodine koydu.

Hasan yine aldı, rafa koydu.

O tekrar koydu.

O sessizce baktı. O da baktı.

Lamba komodinde kaldı. Bu küçük bir zaferdi, ama aynı anda küçük bir trajedi de. Normal bir evde, normal bir ilişkide böyle bir şey ne zafer olurdu, ne trajedi. Sıradan, basit bir lamba sadece.

Üçüncü yıl baharında, Nermin bir gün Merveye mesaj attı: Merve, birlikte bi yerlere gidelim mi? Tatil köyü, termal otel falan. Kocalar olmadan, sadece birkaç gün.

Merve hemen döndü: İstiyorum! Ne zaman?

Mayısta dört gün gittiler, göl kenarındaki bir pansiyona. Nermin izin aldı, Hasan biraz şaşırdı ama sesi çıkmadı. Zaten o sıra banyoyu komple elden geçirmenin derdindeydi.

Pansiyonda Nerminin minik bir odası vardı; ahşap mobilyalar, renkli bir örtü, hafif rutubet kokusu ormanda açılan camdan içeri geliyordu. Her şey biraz çizik, biraz yamuktu, biraz dağınıktı. Fakat burada Nermin yıllar sonra yine gerçekten huzurlu hissetti; evet, basbayağı huzurlu. Akşam üzeri o renkli örtüye uzandı, tavanın köşesindeki çatlağa takılarak, hüngür hüngür ağladı.

Merve yanında yattı; bir şey sormadı, oradan oraya zıplamadı.

Ben müzede yaşıyorum, dedi sonunda Nermin gözü tavanda. Çok güzel, mükemmel, ama cansız bir müze orası.

Merve sustu. Sonra sordu:

Hasana söyledin mi?

Evet.

Ne diyor?

Az daha bitince her şey şahane olacak, diyor. Hep biraz daha az kaldı, diyor.

Belki de bir terapist? Yani, birlikte gitsek?

Gider mi hiç! Terapist ancak gerçek problemi olana lazım, diyor. Oysa onun tek meselesi tadilat.

Bir süre sustular. Oradan gelen çam kokusu, tavanın köşesindeki çatlak, plansızca alınmış çiçekli örtü… İşte buydu aranan şey. Hayatın işareti.

Döndüğünde Balkonda sıva kokusu vardı. Hasan kapıda, Banyoda nişi düzelttim, göstericem, dedi. Nermin çantasını bırakıp banyoya gitti, nişe baktı.

Eline sağlık, dedi.

Şimdi tam simetrik oldu. Önce sağ taraf bir buçuk santim fazlaydı.

Fark ettim.

Bir haftadır kafamda dolandırdım, mevcut fayanstan zarar vermeden nasıl yaparım diye. Sonunda çözdüm.

İyi yapmışsın.

Odaya gidip üstünü değiştirdi. Yatağa uzandı. Tavanı inceledi. Tavan hâlâ mükemmeldi.

Haziranda, unutulmaz bir konuşma oldu. Pazar akşamıydı, sekiz sularıydı. Hasan depoda bir şeyleri karıştırıyor, bantlarla oynuyor, Nermin ise mutfakta akşam yemeği hazırlıyordu.

Hasan! diye seslendi.

Hee? diye karşılık verdi Taş duvardan.

Yirmi dakikaya yemek hazır.

Tamam.

Beklenen yirmi dakika doldu, gelmedi. Kırk dakika geçti, hâlâ yok. Nermin, depo kapısını tıklattı.

Yemek soğuyor.

Beş dakika…

Beş dakika geçti, yine yok.

Nermin yalnız yedi. Sofrayı topladı, bulaşığı yıkadı. Hasan gece yarısına yakın çıktı.

Zamanı unutmuşum, dedi.

Farkındayım.

İstiyorsan yemeği ısıtayım?

Isıt, kendin ısıt.

Odaya gitti. Yatağa uzandı. Kitabını aldı, okumaya koyuldu bile ya da öyle görünmeye.

Hasan geldiğinde Nermin sordu, gözünü kitaptan ayırmadan:

Hasan, mutlu musun?

Uzun bir sessizlik.

E… evet, galiba.

Emin misin?

Nermin, bu ne biçim soru?

Bildiğin, sıradan bir soru.

Yanına uzandı, sessizleşti. Sonra ekledi:

Depoyu bitirince balkonun işine giriyorum. Onu da lamineyle döşemem lazım. O zaman tamamen bitmiş olacak.

Nermin kitabı kapattı.

Gördün mü, aslında soruma cevap verdin.

Nasıl?

Ben mutluluğun nerede olduğunu sordum. Sen bana balkon işini anlattın.

Hasan karşılık veremedi.

İyi geceler, dedi Nermin.

İyi geceler.

Nermin ışığı bir süre daha açık tuttu. Tavanı izledi, Hasanın nefesini dinledi ve hep düşünüp söyleyemediği şeyi fark etti: Belki başka bir hayatta, başka bir Nermin ve başka bir Hasan, şimdi tam da burada birlikte bir şeyler konuşuyor olurlardı. Konu önemli değil; diziden, annesinin söylediği bir espriden ya da en sevdikleri kafenin menüsünden… Orada ise mutlak bir sessizlik vardı. Tıpkı tavan gibi kusursuz.

İşte, çay bardağını pencere kenarına koyarken, Nermin tam bu konuşmayı hatırladı. Ve bitti sözcüğü çoktan içinde olgunlaşmıştı. Yalnızca bir bardak gerekmişti dışarı çıkması için.

Eşyalarını toplarken ağlamıyordu. Yalnızca kendi olan şeyleri aldı: Birkaç kitap, kozmetik, giysi, kumaş abajurlu lamba, kimlik ve telefon şarjı, Felix adlı minik kaktüs… Evde artık tek canlı olarak o kaldığı için ofisten getirmişti. Hasan, kaktüse ses etmiyordu. Çünkü kaktüs iz bırakmazdı.

Hasan yatak odası kapısında dikilmiş Nerminin valiz hazırlığını izliyordu.

Nermin?

Ne var?

Konuşalım mı?

Ne hakkında?

Yani… Eşyalarını topluyorsun.

Evet.

Sırf o bardak için mi?

Ne olur Hasan, bırak. Her şeyi anladın sen.

Hiçbir şey anlamadım. Gerçekten anlamadım.

Nermin durdu, dönüp baktı. Hasan kapıda; boylu boslu, su terazisi nihayet bir yere bırakılmış biçimde, bomboş ve şaşkın görünüyordu. Böyle görmemişti onu uzun zamandır.

Hasan, dedi Nermin. Burada üç yıldır yaşıyoruz.

Evet.

Üç yıl boyunca kimseyle doğru düzgün bir akşam yemeği yemediğimiz hiç oldu mu? Hiç mi? Üç yılda bir tane bile.

Çünkü ev henüz…

Çünkü ev hiç bitmiyor, evet. Hiç bitmeyecek. Bunu görmüyor musun?

Cevap vermedi.

Daima bir şey buluyorsun; illa ki bir daha bozup yapmak istiyorsun. Böyle bir yapın var. Kötü değil. Ama ben bununla yaşayamam. Ben şantiye alanında yaşamak istemiyorum.

Biraz daha…

Hayır. Sesi yumuşak ama kesin çıktı. Biraz daha yok. Mesele zaman değil. Sadece biraz daha sabretmek değil. Ben üç yıl boyunca burada kendi evimde misafir gibi yaşadım. Dikkatle yürüdüm, çizik olmasın diye. Sürekli tabak altlığı kullandım. Lambamı kaldırdım. Hiç misafir çağırmadım; çünkü evin bitmemiş halinden utandın. Ben…

O noktada sesi hafif titredi. Bir ara verdi.

Ben yaşamak istiyorum. Sadece yaşamak. Zeminde çizik, pencere pervazında bardak izi olmasıyla, pazar günleri misafirli sofralarla, senin eski montunun sandalyeye atılmasıyla… Hayata dair her şeyle. Ama bizde hayata yer yoktu.

Uzun bir süre Hasan sessiz kaldı. Sonra kısık sesle:

Nereye gidiyorsun?

Bir süreliğine anneme.

Uzun mudur?

Bilmiyorum.

Nermin valizi kapadı. Felixi aldı. Koridordan geçip ceketini giydi, spor ayakkabısını giyerken ayaklarının altındaki mükemmel parkeye bakmamaya çalıştı.

Nermin, dedi Hasan, arkasından.

Ne?

… Hiç böyle olacağını bilmiyordum.

Biliyordun, dedi Nermin. Sadece hiç düşünmek istemedin.

Kapı ardından yavaşça kapandı. Son derece dikkatli, tıpkı o evdeki her şey gibi.

Hasan geride kaldı.

Bir dakika koridorda durdu. Sonra oturma odasına geçti, koltuğa oturdu. O koltuğu tam üç ay boyunca kumaşını, modelini araştırıp almıştı. Kumaşı dayanıklı, tüy toplamaz,leke tutmazdı. O şahane koltuğun üstüne oturup etrafına baktı.

Ev çok şık ve güzeldi. Duvarlar tam kararında sıcak beyaz, parkede milim oynama yok, tavan lekesiz, gömme raflar cetvelle çizilmiş gibi düzgün, aydınlatma göz almıyor. Balkon kapısı taş gibi; banyoda seramikler sıfır boşlukla döşenmiş.

Tüm bu güzelliğe bakıp tuhaf bir şey hissetti. Ne gururdu, ne huzur. Mide bulantısının daha göğüs tarafında bir versiyonu.

Rafların üstünde bir iki kitap duruyordu; Nerminin almadıkları. En son ne zaman onu, akşam gerçek ışıkta, okumak için kitabı eline alırken gördüğünü hatırlamaya çalıştı. Çok oldu. Çook.

Yerinden kalkıp mutfağa geçti. Bardak pencere üstündeydi. O noktada hiçbir iz yoktu; çay çoktan soğumuştu.

Bardağı alıp yıkadı, süzgece koydu. Sonra yatak odasına girip üstünü bile çıkarmadan yatağa uzandı. Tavan aynı tavan. Mükemmel. Hiçbir çatlağı yok.

Bir saat mi, iki saat mi geçti bilmiyor. Sonra kalktı, depoya geçti. Orada boyadan kalma kovalar, zımpara kâğıtları, astar paketleri, el aletleri, her biri nizami diziliydi. Bir köşeden örnek seramik parçasını buldu, işyerinde renk karşılaştırması için götürdüğü. Eline alıp baktı, sonra yerine koydu.

Depoda hiçbir fazlalık yoktu. Sadece kendisi.

Akşam, buzdolabından bir şeyler ısıtıp, tadı tuzu olmadan yedi, tabağı yıkadı. Evde mutlak bir sessizlik hâkimdi. Önceden bir şeyler olurdu; el işi, hışırtı, cızırdama, vernik kokusu… Şimdi ise tam bir sessizlik. Mükemmel odalarda mükemmel bir sessizlik.

Televizyonu açmayı denedi. Bir filme yirmi dakika bakıp hiçbir şey anlamayan bir zihinle kapadı.

Sonra telefonunu alıp Nerminin ismine uzun uzun baktı, aramadı. Düşündü.

Onu geri kazanmak için değil, söyledikleri için düşündü: Misafirler, lamba, üç yıl boyunca kendi evinde misafir gibi yaşadığını söylemesi… Misafir. Kendi evinde.

Veli’yi hatırladı. Aradığı zaman yatak odasında iş var diye yalan söylemişti. Niye? O zaman bile doğru cevap verememişti kendine. Kendi kendine: Ev bitmedi, hoş olmaz, diye açıklamıştı. Yalan tabii. Bir yılı aşkın süredir gayet yaşanırdı ev. Sadece kafasındaki hayal evle örtüşmüyordu. Hep bir eksik vardı.

İdeali var edeceğim diye söz vermişti kendine. O ideali hep kovalamış, ama yetişememişti. Çünkü ideal ufuk çizgisi gibiydi; ne kadar gitsen, orada duruyordu.

Nermin bunu anladı, Hasan ise ancak şimdi kabulleniyordu.

Üç gün böyle geçti. Ne el işi yaptı, ne tamir. İki lokma yedi, deliksiz uyuyamadı. İşte de odaklanamadı. Bir projede hesapları yanlış yaptı, baştan almak zorunda kaldı. Tamirci arkadaşı, Hasan, iyi misin? diye sordu, İyiyim, dedi.

Dördüncü gün Nermine mesaj attı.

Nermin, konuşabilir miyiz?

Bir saat sonra cevap geldi: Olur.

Hemen aradı. İkinci çalmada açtı.

Merhaba, dedi Hasan.

Merhaba.

Nasılsın?

İyiyim. Annemde her şey yolunda.

Kısa bir sessizlik. Nerminin nefesini duymaktaydı, ama nereden, neyle başlayacağını asla bilemedi. Zaten hiç böyle sohbet başlatmayı beceremezdi; Nerminde ise bu hep kolaydı.

Nermin, beni dinler misin.

Dinliyorum.

Yani, bu üç gün düşündüm.

Tahmin ettim.

Senin ne söyleyeceğini de tahmin ettim.

Aşağı yukarı.

Şey, sen misafirler hakkında, lamba hakkında… Her şeyi hatırlıyorum, anlıyorum. Artık o zaman ki gibi değilim. Ya da en azından anladım artık.

Neden böyle diyorsun?

Çünkü geri gelmeni istiyorum.

Uzun bir duraksama.

Hasan…

Şimdi değil belki; ama bunu net olarak söylemek isterim. Dönmeni istiyorum. Başka türlü olmayı denemek istiyorum. Başarır mıyım bilmiyorum. Ama deneyeceğim.

Nermin epey durdu; Hasan onun telefonda bir bardağı, pencere kenarına ya da masaya, nereye koyduğu muhtemel bir tıkırtı işitti.

Sadece denerim demen yetmez, biliyorsun değil mi? dedi Nermin.

Biliyorum.

Geri dönüp aynı şekilde yaşayamam, bunu bil.

Anlıyorum.

İnanmıyorsun bana, dimi? Kızma ama diyorum ki; şu an korktun, kulağa hoş gelen sözleri seçiyorsun. Ama bir insan, böyle çekiçle çivi çakar gibi değişemez.

Çiviyle değil, biliyorum.

Peki, o zaman ne önereceksin?

Bir süre sessiz kaldı.

Önce yüzyüze buluşalım. Adam gibi konuşalım. Telefonda değil.

Tamam, dedi Nermin. Buluşalım.

Nötr bir kafede buluştular. Basit, biraz sallantılı sandalyeler, menüsü kara tahtada yazılı sıradan bir yer. Nermin, o tanıdık bej kabanıyla, yorgun ama kararlı giriş yaptı.

Kahve söylediler. Hasan, yıllardır ilk kez Nermine öylece bakıyordu; sadece insan gibi, ölçü, duvar, tavan şeridi düşünmeden.

Annen nasıl?

Daha iyi. Çiçek aldı, fideler ekti. Birlikte olmama çok sevindi.

Sevindim.

Kısa bir sessizlik.

Hasan, bir şeyi iyi anlamanı istiyorum. Mesele tadilat ya da işine titizlikle asılman değil. O güzel bir şey. Ama sen amacını karıştırdın. Ev, hayatı kolaylaştırmak için araç olmalıydı. Sen ise evi amaç edindin.

Evet.

Kabul etmiş gibi mi onaylıyorsun, yoksa gerçekten anladın mı?

Hasan bardağını tuttu, bıraktı.

Bilmen mümkün değil, dedi dürüstçe. Ben de ne kadar değişebilirim, bilmiyorum. Ama biliyorum ki; sen gidince bu ev sadece süslü bir kutudan ibaret kaldı.

Nermin, Süslü kutu, diye tekrarladı düşünceli.

Evet.

İyi ki anladın.

Döner misin?

Uzun uzun dışarı baktı. Bahar yağmuru vardı, insanlar ıslanmış, caddede manavın önünde ilk laleler, rüzgardan dağılmış.

Deneyeceğim, dedi sonunda. Ama şartlarım var.

Söyle.

Bir: Bir ay boyunca tek bir tadilat yok. Ne çivi, ne katalog, ne deneme numunesi. Sadece sadece yaşayacağız.

Tamam.

İki: Bir sonraki pazar günü Merve ile eşi, Veli de gelebilirse, onları çağırıyoruz. Masayı kurup bu evde yemek, sohbet, kahkaha Evin haliyle, nasılsa öyle.

Hasan başını salladı.

Üç: Bir çiziğe illa ki felaket muamelesi yaparsan, sana direkt söyleyeceğim. Beni dinleyeceksin.

Tamam.

Sözlerin laf olsun diye olmadığını anladın mı? Bunun zor olduğunu da?

Tabii zor, dedi Hasan. Benim için de zor olacak. Ama deneyeceğim.

Nermin bir kez daha, çok dikkatlice baktı ona. Ardından Peki, dedi.

Eve yürüyerek döndüler, yağmur azalsa da bitmemişti. Yan yana, yakın yürüdüler. Felix cepte, Hasan Nerminin çantasını taşıdı. Alt katta, binaya bakıp yukarı göz gezdirdi.

Güzel apartman, dedi Nermin.

Evet, dedi Hasan.

Asansörle yukarı çıktılar. Kapıyı açtı. Nermin önden geçti, salonda Felixi pencere önüne, hiçbir altlık koymadan yerleştirdi.

Hasan, yeni cila atılmış pencere pervazındaki kaktüse baktı.

Hiçbir şey söylemedi.

Nermin mutfağa geçti. Hasan, su sesi, kettle sesi işitti.

Dönüp salona geçti. Koltuğa oturdu. Raflara baktı. Camdan yapılma narin kalpli biblo iki yıl önce pazar yerinden alınmıştı. Hasan Ne gerek var, toz toplar diye çıkışınca, Nermin Hoşuma gitti, demişti. Hiç cevap vermemiş, biblo öylece rafta kalmıştı. Hasan şimdi dokundu. Cam sıcacıktı ya da öyle sandı.

Üç gün boyunca düşündü. Evde gezindi, yemek yedi, uyuyamadı, işte dağınıklık yaptı. Dördüncü gün Nermini aradı.

Sonraa… Tam planladıkları gibi Mervelere haber verdiler. Merve Allahtan! dedi ve öyle bir kıkırdadı ki, gerçekten mutlu olduğu belliydi. Veliyi o hafta getiremediler, ama tekrar gelmeye söz verdi. Mervenin eşi Kemal şarap, Merve pasta getirdi, Nermin yıllar önce sözünü verdiği kuru fasulyeyi yaptı.

Salon sofrasında kalabalıktılar, gürültü oldu. Merve bir dirseğiyle bardak devirdi, kırmızı şarap masa örtüsüne döküldü. Herkes içini çekti. Hasanın bir an içi cız etti, Nermine baktı.

Nermin de ona baktı. Ne korku, ne panik. Sadece baktı.

Hasan peçeteyle lekeyi emdi.

Dert değil, dedi.

Merve rahatladı. Nermin yarım bir gülümsemeyle karşılık verdi.

Sonra, akşam uzun sürdü. Sohbet, kahkahalar, çaylar derken gece yarısı oldu. Nermin bulaşık yıkarken, Hasan kuruladı. Yine sessizlik; ama bu sefer başka bir türden, sıcak ve yormayanından.

Leke çıkar mı sence? dedi Hasan.

Belki, belki de çıkmaz, dedi Nermin.

Boş ver.

Ona baktı. Tabağı uzattı.

Hasan…

Ne oldu?

Güzel geçti bugün.

Evet, dedi Hasan. Gerçekten güzel.

İş bitince salona yürüdüler. Masada bardaklar, örtüde şarap lekesi. Rafta cam kalp. Pencere önünde Felix.

Hasan bunlara bakıp düşündü: Sabah lekeyi silmek gerekecek; saksı cilada halka yapacak; kupa hafif yana kayık duruyor… Sonra Nerminin iki kez güldüğünü hatırladı. Birinde Merve kedisini anlattığında, diğerinde Kemal yanlışlıkla hayali tost sözü verdiğinde. O an, İşte bu Nermin, diye geçirdi içinden.

Nermin odadan seslendi:

Geliyor musun?

Hemen, dedi Hasan.

Salona son kez baktı. Leke, pencere önünde kaktüs, rafta kalp.

Işığı söndürdü.

Yanına uzandı. Nermin kitap okuyordu. Kumaş abajurlu lamba komodinde, yumuşak bir ışık veriyordu. Hasan tavana baktı.

Nermin?

Hmm?

Ben milimetrik boşluklar ve aralıklarla ilgili eşek gibi konuşuyorum ya… Duyuyor musun beni gerçekten?

Nermin kitabı indirip Hasana döndü.

Duyuyorum.

O anlarda ne düşünüyorsun?

Bir an içten düşündü.

Aklımda, o anda çok uzakta olduğunu geçiriyorum.

Evet, dedi Hasan. Galiba öyleyim.

Nermin kitabı kaldırdı.

Hasan, Acaba olur mu? diye sordu kendine. Üç yıl çok uzun, ikisi de değişmiş, tıpkı duvardaki çatlağı sıvayla kapatmak gibi; iz neredeyse görünmez, ama eski malzeme asla aynı değildir. Bunu Hasan herkesten iyi bilirdi.

Yatışa dalmaya yüz tutarken, bir şey daha düşündü: Yarın sabah Felixi alıp altına bir altlık koymalı; yoksa cila lekelenir.

Gözünü açtı.

Tavan, hâlâ aynı mükemmel tavan. Ne çatlak var, ne iz.

Yanında Nermin sayfayı çevirdi.

Gözünü tekrar kapadı. Felix bir yere gitmez ki. Felix, sabahı bekler.

Rate article
Lifequest
Üç Yıllık Tadilat ve Hiç Misafir Gelmeyen Evimiz