Artık Eş Değilim

Artık Bir Eş Değil

Tolga, Tolga! Tansiyonunu ölçtün mü bugün? İlacını içtin mi? Sevim mutfağın kapısında göründü, ellerini önlüğüne sürterek.

Off Sevim, bırak şu tansiyon işini! diye homurdandı Tolga, telefonundan gözünü ayırmadan. Bir saat sonra toplantım var. O mavi pamuklu gömleğim nerede? Ütüledin mi?

Dün üç gömlek ütüledim ya sana! Sen bunu kuru temizlemeye verelim, üstünde leke var demedin mi?

Sen zaten her şeyi karıştırırsın! Hiçbir şey bırakılamaz sana. Neyse, ver artık ne varsa. Bi de çayı güçlü yap, şu papatya çayından içmekten midem yandı!

Sevimin omuzları hafifçe gerildi ama cevap vermedi. Sessizce mutfağa geçti.

Dışarıda kasvetli, ıslak bir kasım sabahı. Karşı apartmanın dokuz katı da aynı koyu pencerelerle doluydu; bir-iki yerde ışık yanıyordu ancak. Sevim Taşkın, elli altı yaşında, ocakta kaynamakta olan eski emaye çaydanlıktan çıkan sesi dinledi. O çaydanlığı baharda değiştirecekti, değiştirmedi. Vakti olmadı.

Çay demliğine şeklini bozacak kadar koyu çay koydu; madem öyle istiyor, papatya yok, nane yok. Altıdan beri hazırladığı tabakta tereyağlı, kaşarlı sandviçler; iki ince dilim, kabukları kesilmiş, midesi hassas diye; yanına da domates dilimledi. Kasım domatesleri karton gibi tatsız ama olsun, vitamin dedikleri işte.

Bunları tepsiye koyup salona götürdü.

Tolga Taşkın, elli sekiz yaşında, koltukta oturmuş telefona bakıyordu. Üç ay önce müdür yardımcısı oldu. Yirmi senedir sıradan mühendisti, sonra Semih Bey emekli olunca, en kıdemli bizde bu diye oturttular yerine. Yeni makamla beraber on iki bin lira zam, ayrı oda ve bambaşka bir özgüven geldi Tolga Beye. Fark ettirmekten keyif alıyordu.

Şuraya koy, dedi, gözünü ekranından kaldırmadan.

Sevim tepsiyi bıraktı. Şüpheyle bir an bekledi.

Tolga, cidden, ilacını iç bence. Dünkü başağrından konuşmuştun ya.

Dün başım ağrıdı dedim. Bugün ağrımıyor. Tamam, hadi işin gücün varsa git, görüşme yapmam lazım.

Sevim sessizce salondan çıktı. Koridorda askılığın önünde bir an durdu. O askıda Tolga’nın paltosu, kendi dolgun montu, teli kırık bir şemsiye vardı. Öylece, boşluğa bakıp biraz durdu. Sonra eline bir bez aldı, mutfağa geçti ve pencere pervazını silmeye koyuldu. O anda başka ne yapacağını, nasıl oyalanacağını bilemedi.

Üç haftadır böyleydi. Tolga terfi edip şu meşhur şirket içi seminere Eskişehire gidip döndüğünden beri. Döndü, bir havası değişmiş, saçları yeni, gömleği ütülü, duruşu farklı… Sevim önce sevindi: A, adamda canlanma var! Ama sonra, Tolgadaki değişime bakınca, işlerin yolunda gitmediğini anlaması uzun sürmedi.

Yemekleri eleştirmeye başladı beyimiz. Önceden verileni yerdi, şimdi yok mercimek çok tuzlu, köfte kuru, pilav artık müdüre yakışmazmış. Bir keresinde, İhsan Beyin seminerde tanıştığı yeni arkadaşın eşinin ev hanımı olduğunu ve insan gibi göründüğünü söyledi, burnunu kıvırarak.

Sevim ne desin? Yıllardır çalışmıyor; dört yıl önce muhasebe departmanını kapatmışlardı. O zamandan beri evi çekip çeviriyor, Tolga’nın reçeteleriyle koşturuyor, eczanede tansiyon ve kolesterol ilaçları peşinde, lastikleri servise götürüyor, Tolga işten yorgun diye yine de her gün her şeyini planlıyor… Anlatabilirdi, ama anlatmadı. Alışkanlık işte, susmak kolay.

Sonra, iki gün önce susmak imkânsız hale geldi.

Tolga bir akşam 8 sularında geldi. Sevim tavuk suyuna çorba indiriyordu ocaktan. Löp et değil, ikinci haşlama, doktor öyle dedi, kolesterol yüksek. Mutfak dereotu ve havuç kokuyor.

Neden bu kadar geciktin? diye seslendi mutfaktan.

İş uzadı, dedi, ayakkabılarını rastgele çıkarıp antreye fırlatarak.

Çorba hazır. Gel, sıcak sıcak iç.

Geldi, bir baktı. Suratını buruşturdu.

Yine tavuk!

Kolesterolün var Tolga, doktor diyet verdi ya

Tamam biliyorum, çocuk değilim! Evde sürekli hastane yemeği mi yiyeceğim?

Sevim yine de çorbasını koydu, ekmek kesti. Tolga yedi, kalktı, tabağı getirmedi, içeri gitti. Sevim bulaşıkları yıkadı, masayı sildi, ekmek kırıntılarını topladı. Sonra ona bir şeyler söylemek için içeri uğradı.

Tolga koltukta, telefonuna bakıyor. Bir an ekranda parlak pembe bir şeyler belirdi, Sevim seçemedi; Tolga hemen telefonu çevirdi.

Tolga, komposto ister misin?

Gözlerini kaldırdı, uzun uzun baktı.

Yok.

Sustular. Ardından beklenmedik bir çıkış yaptı:

Sevim, bir kendine bak.

Nasıl yani?

Diyorum ki, kendine bak. En son ne zaman kuaföre gittin? Saçların şöyle sarkmış. Şu kareli sabahlığın kaç senelik? Tam taşrada büyümüş neneler gibi!

Mutfakta musluktan damlayan su sesi. Komşulardan televizyonun uğultusu…

Tolga, dedi sessizce.

Ne, Tolga? Gerçekleri söylüyorum. Artık toplantılara, davetlere gidiyorum. Eve misafir gelecekse kadın gibi giyinmeli, insan içine çıkılır halde olmalı! Sen… Neyse yani.

Eve misafir mi çağırdın? yavaşça sordu Sevim. Kimi çağırdın? 3 aydır hiçbir misafir yoktu.

Çünkü utanıyorum! dedi Tolga, sesi yükselip salonun sessizliğine çakıldı. Korayın eşi pırıl pırıl kadın. Şık, bakımlı. Sen… Hem kilo aldın, hem bu sabahlık…

Sevim bir an için adını tam olarak söyledi: Tolga. Yakında 60ı devireceksin. Ben de 56 oldum. İkimiz de genç değiliz.

Aynen! diye fırladı koltuktan, sanki haklılığını ispatlıyor gibi. Tam da bu yüzden kendini bırakmamak lazım! Ben spor salonuna başladım, bak. Sen sabahtan akşama evde oturuyorsun, bari düzgün…

Hep evde… dedi Sevim, sesi garip bir soğukkanlılıkla. Peki Tolga. Mesajını aldım.

Çıktı. Kapıyı çekti, mutfağa gitti. Ekmekleri kaldırdı, ışığı kapadı. Elleri otomatikleşmiş bir şekilde yaptı her şeyi. İçinde ise bir şey, mobilya gibi yavaşça yer değiştirdi. Kırılmadı, yıkılmadı. Sadece artık yerinde olmayıp başka yere oturdu. Ve düşündü: Zaten çoktan olmalıydı.

O gece uyuyamadı. Yattı, tavana baktı. Tolga çabucak uyudu, onun soluğunu dinledi. Kafa dolu.

On yıldır kendisini garson gibi hissetti. Kalk, pişir, yıka, toparla, reçete oraya, eczane şuraya, Tolganın haplarını not defterine yaz, gün bitmeden yenisini al. Araba yok üç yıldır zaten, Tolga arabada başı dönüyor diye satmışlardı, ona taksilerle gidiyor, kredi kartından ödüyordu. Tansiyon ilacı Enap, kolesterol için Rosuvastatin, baharda eklemler için de epey pahalı başka bir ilaç… Hangisi ne zaman biter, hep hesabı onda. Doktor da dedi: Tedavide boşluk olmasın.

Ve Tolga dün dedi ki: Utanıyorum senden. Sen köy nenesi gibi olmuşsun. Korayın eşi bakımlı, örnek. O yatarken hep şeyi düşündü: Sadece yeter artık.

Ne boşanırım, ne çekip giderim, ne kavga… Sadece, Artık görmediğin ve takdir etmediğin isleri yapmayacağım. Su musluğu gibi: Açarsın su gelir, kaparsın biter. Artık herkes kendi işine.

Sabah altıda kalktı, her zamanki saatte. Kendi çayını yaptı, papatyalıdan, Tolganın nefret ettiği. Masaya oturdu. Biraz telefonda takıldı. AVMdeki şu pahalı kuaförün internet sitelesine girdi. En az bin iki yüz lira kesim, kim bilir Dilediği gibi çarşambaya randevu aldı. Sonra sabahları parkta ücretsiz İskandinav yürüyüş kursu gördü, not etti.

Saat yedide Tolga geldi mutfağa. Sadece kendi çay bardağı. Ekmek kutuda, peynir buzdolabında.

Kahvaltı?

Ekmek var, tereyağı var, peynir dolapta, dedi Sevim telefondan başını kaldırmadan.

Tolga bir an duraksadı. Kendi çayını doldurdu, ekmeği kesti, peynir aldı, ayakta yedi. Çıkarken tek kelime etmedi.

Kapının arkasından ardından bakıp hafifledim diye düşündü Sevim.

O çarşamba kuaföre gitti. Ustura gibi kenarları olan genç bir kadın ustaca bakıp:

Saçınız epeydir boyanmamış.

Üç yıl var. Zaman olmadı, dedi Sevim.

Kökler iyi uzamış. Hem boya, hafif balyaj. Bi de güzel bir kesim.

İki buçuk saat koltukta oturdu. Aynada, değişen kafasını izledi. Çıkınca başka bir kadındı genç değildi doğruya doğru ama canlı, unutulmuş tarafına biraz benzeyen biri.

Üç bin altı yüz lira harcadı. Eve dönerken, marketten şunu aldı: Olgun ciltler için diye yazılı yüz kremi, sekiz yüz lira. Rafın önünde Bu kadar para çok diye içinden geçirdi, sonra içinden Korayın eşi lafı gelip geçti, aldı.

Tolga akşam baktı, saçına takıldı. Dişe dokunur bir şey demedi.

Sevim de zaten beklemiyordu.

Ertesi hafta Tolganın tansiyon ilaçları bitti. Sevim önceden haftalar evvel kontrol ederdi, erkenden temin ederdi, şimdi boş kutuyu adamın komodinine koydu. Görsün diye.

Tolga geldi, komodinin önünden kıpırdamadı, bir şey fark etmedi.

Ertesi gün hap aradı, boş kutu buldu.

Seviiim! İlaçlar bitmiş!

Biliyorum, diye karşılık verdi Sevim mutfaktan.

Ee, neden almadın?

Koca adamsın Tolga, kendin gidersin.

Uzun bir sessizlik.

İşe gideceğim…

Benim de işim var.

Onun işlerini sormadı. Sevimin yeni işleri vardı: Salı ve perşembeleri parktaki yürüyüş, orada Nigar ve Reyhanla tanıştı. Nigar, okulda müdür yardımcısıymış, kahkaha atınca parkın kuşları uçuşuyordu. Reyhan ise sakin, emekli, torun büyütüyor. Bastonlarla tempolu yürürken gülüşüp sohbet ettiler. Böyle şeyler varmış hayatımda diye şaşırtıcı bir keyif geldi Sevime.

Tolga ilaçlarını kendi aldı. Geldiğinde sanki Everesti tırmanmış gibi surat yaptı, kutuyu masaya koydu. Ne dedi, ne o.

O günlerde eski iş arkadaşı Zeynep Hanımı aradı.

Zeynep, cumartesi boş musun?

Hayırdır?

Çıkalım gezelim biraz. Sinema, kafe.

Sevimciğim, sen iyi misin? Zeynep şüpheyle sordu, dört yıldır beraber kafede oturmamışlardı.

Eskisinden daha iyiyim.

Cumartesi metroda buluştular. Zeynep yeni saçları görünce dondu kaldı:

Sevimciğim, ne yaptın! Çok güzel olmuş!

Kuaföre gittim sonunda.

Nihayet! Düşünüyordum, ne zaman artık…

İşte o şimdi oldu, dedi Sevim. Beraber kafeye girdiler.

Birer latte, birer dilim pasta aldılar. Dışarda, camın ötesinde gerçek bir kar başladı; yere iner inmez eriyordu.

Anlat bakalım, dedi Zeynep.

Sevim anlattı. Tolganın terfisini, yeni tavırlarını, Korayın eşini, kendine bak sözünü, utanıyorum deyişini. Hiçbir duygu boşalımı, gözyaşı olmadan. Dışarıdan, başkasının hikâyesi gibi.

Zeynep başını yana eğerek kahve karıştırdı.

Peki sen ne yaptın?

Öyle karar, geri dönüşü olmayan bir şey yok. Sadece artık değeri bilinmeyen şeyleri yapmıyorum. Kasten değil, gerek yok.

Gerek yok, dedi Zeynep. Doğru diyorsun.

Doğru mu, yanlış mı bilmem. Başka türlüsü mümkün değil artık benim için.

Başka bir kahve söylediler. Karanlıkta kar tanelerinin içinde bıraktılar kafeyi. Metroda vedalaşırken Zeynep dedi ki:

Ara beni, Sevim. Haftaya yine çıkalım mı?

Olur, dedi Sevim.

Evine metroyla dönerken düşündü: En son altı yaz evvel oturmuştu böyle masa başı muhabbeti. Her zaman başka önemli şeyler, hep Tolganın işleri, sağlığı, yemekleri.

Evde Tolga televizyonun karşısındaydı. Mutfakta kirli tabak ve çay bardağı, belli ki kendi omlet yapmış. Eskiden hemen yıkardı, şimdi orada bıraktı.

Neredeydin? diye seslendi Tolga, gözünü ekrandan ayırmadan.

Zeyneple görüştüm.

Uzun sürdü.

Evet.

Banyoda yüzüne yeni kremi sürdü. Aynada kendine baktı: elli altı yaşında, genç değil ama dinç. Göz kenarlarında çizgiler, dudak üstü kıvrımlar, yeni balyajlı saçlar ona yakışmıştı. Yaşı vardı, ama hayattaydı.

Aralıkta kış dondurucu çıktı. Sevim kendine hakiki deri, kalın bir çizme aldı. Dört bin beş yüz lira. Bir gün bile pişman olmadı.

Evde bir şeyler değişmeye başladı. Hâlâ yemek yapıyordu ama kendi sevdiği şekilde. Gerçek, bol etli bir çorba, patatesli tavuk, bazen hazır mantı, neden olmasın? Buharda sıkıcı diyet köftelerle uğraşmadı. Senin kilona, doktorun dediği gibi dedi, bundan sonrası Tolgaya kaldı.

Tolganın gömlekleri de artık çamaşır makinesinde herkesin yanında yıkanıyordu, ayrı bir itina yoktu. Eskiden kırışmasın, kalıbı bozulmasın diye elle yıkardı. Artık hayır.

Tolga küçük iğnelemeler yapıyordu:

Yine mantı mı?

Evet, mantı, derdi Sevim, sakince.

Artık yemek yapmak yok mu?

Daha dün çorba vardı. Pazar güveç yaptım.

Tolga mırıldanır, ama bir şey diyemezdi. Açık açık Niye benim çevremde dolaşmayı bıraktın? diyemez; fazla dürüst olurdu.

Sevimin Salı-Perşembe yürüyüşleri devam etti. Nigar sayesinde iyi bir kadın doğum uzmanı öğrendi, yıllardır ötelediği muayeneye gitti. Ayrıca belediyenin kütüphanesindeki ücretsiz suluboya atölyesine yazıldı. Ressamlığa ömrü boyunca hevesi yoktu ama neden olmasın? Çarşamba günleri sadece o kağıda ve o fırçaya yoğunlaşmak terapi gibi geliyordu.

Aralık ortasında Tolga akşamları geç gelmeye başladı. Evvelden endişelenir, yemek bekler, arar sorardı. Bu sefer kendi yemeğini kendi yer, canı isteyince yatardı. Tolga dokuz, on, bazen on bir buçukta döner oldu. Artık sormadı, o da açıklama yapmadı.

Başka biri mi var, diye ancak aylar sonra kokudan anladı. Tolga bir akşam eve geldi, değişik, ağır, tatlımsı bir kadın parfümü kokusuyla. Restoranda ya da ofiste olacak bir koku değil. Sevim işte bu dedi içinden.

Garip olan, acı hissetmedi. Acı bekliyordu, gelmedi. Bunun yerine yorgun bir merak ve nihayet suçluluk duymadan bir salıverme geldi. Eğer gitmek istiyorsa, bu onun kararıydı, Sevimin başarısızlığı değil.

Bir şey demedi. Uyudu. İyi uyudu.

Bu üç hafta sürdü. Tolga hala işten geç geliyordu, bazen aramaları banyoda gizli konuşuyordu. Bir keresinde kapı ardındaki konuşmayı duydu: …söylüyorum Elifciğim, cumartesi değil mi…? Elif. Peki.

O üç haftada Sevim çok düşündü. Otuz iki yılı beraber geçirmişlerdi; oğulları Kerem şimdi Eskişehirde karısı ve iki çocuğuyla yaşıyor. Tolga gençken esprili, oğlunu balığa götüren, neşeli bir adamdı. Sonra ne zaman değişti, yılını adlandıramadı. Yavaş yavaş çöküyordu her şey.

Kendisine dair de düşündü. Tolgaya bakarken ömrü gitmişti, kendini unutmuştu. Sadece dış görünüş değil, iç de. Ne sever, hangi müziği dinler, nereyi gezmek ister, bilmiyordu. Yıllarca çorba, hap ve telaş, başka bir şey istememişti galiba.

Suluboya kursu beklenmedik bir önemi oldu. Kütüphanedeki o sakin ortamda, eğitmen Sema Hanım, elli iki yaşında, Renk geçişlerini böyle yumuşatıyoruz, diye anlatırken Sevim altıncı sınıftan beri eline fırça almadığını düşündü ve bir elmanın birleşimine hayran kaldı: koyu yeşil, sarı, hepsi birbirine akıyordu.

Bir çarşamba Sema Hanım şakayla karışık dedi ki: Sevim Hanım, ciddi anlamda renk duyunuz var. Tebrik ederim. Duygularını anlatmak zor, ama Tolga Taşkın yıllardır öyle güzel bir şey dememişti.

Ocak başında o Elif Mevzuu sona erdi. Sevim finali Tolganın halinden anladı. Eski temposuna döndü; akşamları yine saatinde evde, banyodan konuşmalar yok, halsiz, hafif hasta bir hali var.

Sevim yemek yapıyor, Tolga yiyor. Sohbet minimal. Bir kez mutfakta Sevimin yanına geldi.

Hava iyice soğudu bugün, dedi.

Evet, eksi on iki dediler.

Hı hı…

Konu kapandı.

Elif olayını bir gün arkadaşları aradığında öğrendi. Komşudan dedikodu: Tolga bir kızla geziyormuş, kız çabuk sıkılmış, diyorlar. Sevim duydum bir şeyler dedi. Adam güldü, başka konuya geçti.

Kadın herhalde sanmış ki, güzel hayat, restoranlar, müdür erkek, ama ortada 58 yaşında, tansiyonlu ve zamansız dertlenen bir adam bulunca hevesi kaçmış. Kim katlanır?

Acımadı. Diş ağrısı gibi: bir süre ağrır, sonra çekilince sadece ağrısızlığa sevinirsin ve o yeter.

Şubat ayı Tolga’nın sağlığı iyice sıkıntıya girdi. Sistemli ilaç düzeni Sevimin programıydı, Tolga ölçüsüz bıraktı. Hapları karışık kullandı, bazen çift aldı. Sevim hiç karışmadı; doktor ne dediyse zaten o biliyor.

Tansiyon arttıkça Tolga solgunlaştı, bazen baş dönmesinden şikayet etti, geceleri uyanmaya başladı. Bir sabah dedi ki:

Bugün başım dönüyor.

Git doktora, dedi Sevim.

Randevuyu sen mi alırsın?

Kartta telefon var, orada yazılı, kendin ararsın.

Uzun uzun baktı Tolga. Sevim sakince çayını yudumladı.

Randevu sistemini bilmiyorum ki.

Tolga, koca bölüm yönetiyorsun. Hallet bir zahmet.

Sonunda kendi aldı, kendi gitti, yeni bir ilaç reçetesiyle döndü.

İşte reçete, masaya bıraktı.

Tamam, dedi Sevim.

Sen alır mısın?

Yarın oraya gideceğim, alırım. Parayı ver.

Tolga şaşırdı. Önceden hep eve para gelirdi, Sevim tümünü hallederdi. Şimdi böyle.

Parayı verdi. Sevim ilacı aldı, yanına bıraktı. Listesini yazmadı, program çıkarmadı artık.

Mart geldi, buzlar eridi, sokaklar büyük su birikintileriyle doldu. Sevim sık sık yürüyüşe çıktı; bu sefer İskandinav bastonları olmadan, serbestçe. Kendine açık bej, kuşaklı baharlık bir mont aldı. Kabinde aynaya baktı: Sırf canım istediği için ilk kez yeni bir şey alıyorum diye şaşırdı.

O mart ayında Keremler Eskişehirden çıktı geldi; birkaç gün bende kalalım dediler. Kerem babasına çekmiş, uzun boylu, kırk yaşında, daha yumuşak karakterli bir adam. Eşi Asuman, sakin, güler yüzlü bir kadın. Yanlarında bal ve çikolata getirdiler.

İlk akşam hep beraber yedik. Sevim hazırladı: fırında patates, meşhur hamsili pilav, annesinden öğrendiği paça çorbası bile yaptı. Tolga suskundu, Asuman suluboya kursuna ilgilendi.

Anne, resim mi yapıyorsun?

Kursa gidiyorum, deniyoruz işte.

Harika! Göster biraz.

Defterindeki meyve, vazo, kütüphane penceresi manzarası… Kerem ciddiyetle inceledi, Asuman çok güzel olmuş dedi.

Anne, yeminle on yaş gençleşmişsin.

Kuaföre gitmek işte, dedi Sevim.

Kerem babasına kaçamak bakıyordu. Tolga ise sanki hava yokmuş gibi çorbası ile meşgul. Kerem bir şeylerin ters olduğunu bilse de sormadı.

Ertesi gün Asuman alışverişe gidince Kerem yanına sokuldu.

Anne. Her şey yolunda mı?

Ne oldu?

Bilmiyorum… Babam çok sönük.

Tansiyonu kötü. Kontrole gitti, ilaç alıyor. Artık kendi ilgileniyor, koca adam.

Kerem susup masadan bir parça hamur alıp oynadı.

Peki tartışmıyorsunuz değil mi?

Yok oğlum. Kavga yok. Sadece ayrı dünyalarda yaşıyoruz.

Anne, bir şey olursa haber et.

Kerem, merak etme. Gayet iyiyim, hakikaten.

Galiba Kerem inandı. Çünkü gerçekti: Sevim gerçekten iyiydi.

Pazar günü aile geri döndü. Ev yine sessiz. Sevim bulaşıkları yıkadı, mutfağı topladı. Tolga TVnin başında.

Gece su almak için mutfağa giren Tolga pencerede oyalanıp dedi ki:

Kerem iyi görünüyor.

Evet, dedi Sevim.

Çocukları da… cümleyi tamamlamadı.

Evet.

Bardağını bıraktı, çıktı. Sevim mutfakta kaldı, camdan dışardaki yağmurlu karanlığa baktı; sokak lambası, ıslak asfalt, dökülmüş kirli yapraklar.

Nisan Tolgaya bir krizle geldi. Büyük değil, acil servislik değil ama o sabah yere yığılır gibi oldu.

Sevim, kötü oldum, dedi.

Sevim çıktı. Duvara yaslanmış Tolga. Yüz kıpkırmızı, ter içinde.

Hadi odaya, dedi.

Kalkmasına yardım etti. Kan basıncı ölçtü: 18.5/11. Çok kötüydü.

Acil durum ilacın var, captopril, komodinde. İç bunu. Uzan, hareket etme. Yarım saate bakarız.

Sen nereye?

Mutfakta olacağım.

Mutfakta su kaynatırken o, içerden hap arıyordu. Bir saat sonra tekrar ölçtü: 16/9.5. İdare eder durum.

Bugün yat, işe gitme.

İş var…

Arayıp rapor alırsın. Bugün evden çıkmıyorsun.

Evde kaldı. Sevim ona çay ve galeta getirdi. Çünkü istemese de insan olarak bir yardım etme vardır: fark orada. Bak bakalım ne hali varsa görsün diye değil, zor durumda olana el atmak arasında fark var.

Tolga uzandı, plafona baktı.

Uzun bir sessizlikten sonra fısıldadı:

Sevim…

Ne var?

Sanırım ben… Son aylarda çok saçma davrandım.

Sevim başta cevap vermedi, yatağın kenarına oturdu.

Doğru, Tolga, dedi sakince. Saçma.

Terfi olayı, biraz kafamı karıştırdı. Başardım sandım.

Başardın işte. Bölüm müdürüsün.

Evet… Sen burada… Yutkundu. Ne demek istediğimi bilmiyorum.

Ben ne demek istediğini biliyorum, dedi Sevim yavaşça.

Kalkıp bardağı aldı, mutfağa döndü. Ne bir barışma anı, ne gözyaşı, ne kucaklaşma. Sadece: Saçmaydım ve Evet.

Nisan geçti, mayıs başladı. Sevim yürüyüşlerine ve suluboyaya devam etti. Nigar ayda bir tiyatroya gittiğini söyledi, Sevimi de dahil etti. Şehir tiyatrosundan koltuk aldılar, uzun zaman sonra ilk kez bir oyuna gitti Sevim. Perde, taze sıkılmış portakal suyu ve yabancı hikâyeleri gerçek hayatta bir grup insanın canlandırdığı duygusu derin bir tatmin sağladı.

Elli altı yaşında biri için bu yeni bir başlangıçtı; son değil.

Tolga ile paralel ama daha huzurlu bir beraberliğe geçtiler. Artık yemek eleştirisi yok, Korayın eşi yok. Tolga bazen konuşuyordu, bazen susuyordu. Akşamları bazen aynı salonda oturuyorlardı: O televizyon izliyor, Sevim Nigarın tavsiye ettiği kitabı okuyordu. Eski alışkanlık ama başka bir kalite: Artık borçlu hissetmiyordu.

Tolga bir gün Şu internet eczanesinden ilaç sipariş et, daha ucuzmuş, dedi.

Yapamam, beceremem, dedi Tolga.

Çok basit, adı yaz, sepete ekle, yakın eczaneyi seç.

Sen daha iyi bilirsin.

Ben biliyorum, sen de öğrenirsin.

Uzun uğraştı, sordu, tarife göre siparişi Tolga kendisi tamamladı. Sevim bunun da önemli olduğunu fark etti: İnsan yerine iş yapanla, insanı destekleyen arasında büyük fark var. Yardım etmek ille de her şeyi yapmak demek değilmiş.

Yaz sıcağında yeni bir çiçekli elbise aldı. Üstünde denedi, Köy nenesi gibi mi? diye düşündü: Hayır. Sadece kendine yeni bir elbise alabilen orta yaşlı bir kadın gibi.

Her çiftin yaşlılıkta ilişki formülü farklıdır, onu da anladı. Kimi açık savaş yaşar, kimi yakın dost olur, kimi buz gibi soğur. Tolga ile ne savaş, ne barış, ne buz; ama başka bir iç bağımsızlık… Herkes ayrı kulvarda ama aynı çatı altında.

Geleceği bilmiyordu, Zeynepin boşanacak mısın? sorusunu iteklemiyordu ama unutmadı da. Önce kendini çözmek lazımdı.

Yaz geldi. Eskişehirdeki Keremin yanına iki haftalığına tek başına gitti Tolga iş var dedi, gelmedi. Sevim valizine torun için kendi işlediği kırlenti koydu, internetten öğrendiği örnekle.

İki hafta torunlarla, sabah sütlü kakao, akşam banyo, parkta birlikte koşturmak bambaşka bir bakım türüymüş. Ne yorgunluk, ne zorunluluk; insana iyi gelen bir emek.

Kerem akşamları Anne, anlat, sıkıntı var mı? diye soruyordu; Sevim dürüstçe Evde sade ve sorunlu, bende bir şeyler değişti dedi; Kerem başını salladı, akıllı çocuktu, haddinden fazla müdahale etmedi.

Sevim eve döndüğünde yanık, keyifliydi. Tolga Hoş geldin dedi, valizini aldı, bu da bir şeydi.

Ağustos bunaltıcıydı. Yatak odasına pervane aldı, tezgahta büyük bir karpuz dilimledi, yarısını kendi yedi, yarısını Tolgaya verdi. Bu defa Tolga Sağ ol dedi galiba ilk kez uzun zamandan sonra yemeğe teşekkür etti.

Eylül geldi, sabahlar yine serinledi. O perşembe, akşam sekiz civarı, Tolga geldi, solgun, yavaş yürüyor. Sevim mutfakta kitap okuyordu.

Sevim, çok fenayım bugün.

Ne oldu?

Büyük ihtimalle tansiyon. Başım, şuram da, göğsünü gösterdi, sıkışıyor.

Ne zamandan beri?

Öğlenden beri. Belki geçer dedim.

İlaç aldın mı?

Aldım. Üçte. Fayda etmedi.

Otur.

Tolga mutfakta sandalyeye oturdu. Sevim tansiyon aletini getirdi. 19/11. Daha kötü, hızla kötüleşiyordu.

Tolga, bu ciddi. Ambulans çağırmamız lazım.

Hayır, hemen arama, belki bir ilaç daha…

Olmaz. 190, göğüste ağrı. Tabletle geçmez. Doktor lazım.

Tamam da sen ara…

Sevim orada durdu. Tansiyon aletini elinde tuttu, Tolgaya baktı.

Tolga: soluk, korkmuş gözler, göğsünü tutuyor. Durumu kötüydü; insani olarak acıyordu ona. Gerçekten, insan gibi. Yaşlı, sağlıksız, korkan biriydi.

Ama Sevim başka bir şeyi de görüyordu: Bütün yıl boyunca ona arkasını dönmüştü. Ona öyle sözler söyledi ki, izi silinmez. İnsandan öteye geçip, çok önce bir yabancıya dönmüştü.

Ve Sevim kararını verdi.

Tolga, dedi sakin. Telefonun var. 112yi biliyorsun.

Tolga şaşkın şaşkın baktı.

Ne?

Ambulansı kendin ara. 112 tuşla. Adresi, göğüste baskı, yüksek tansiyon de. Onlar gelir.

Sevim… sesi titrek, neredeyse çocuk gibi. Yardım etmeyecek misin?

Ettim işte: Tansiyonunu ölçtüm, çağırman gerektiğini söyledim. Bundan sonrası sende.

Ama ben…

Tolga. Tansiyon aletini masaya bıraktı. Ambulansı kendin çağıracaksın. Yetişkin bir adamsın, müdürsün. Halledebilirsin.

Mutfağı terk etti. Koridordan odasına yürüdü. Kapıyı kapatmadı, sadece çekti.

Bir süre sonra Tolganın sesi duyuldu, hafif titrek:

Alo. Ambulans… Adres…

Sevim kendine çay koydu. Papayalı, sevdiği çaydan. Fincanını alıp mutfağa geçti. Tolga ambulansı arıyordu. Tolga ona baktı, Sevim pencereye yöneldi, yağmurlu gecede sokağa bakarak çayını yudumladı.

Apartman önünde kimse yok. Sarımtırak sokak lambası ıslak asfalta gölge salıyor. Kavaklardan kalan yapraklar yağmurda koyulaşmış, boş bir bankta dinleniyor.

Tolga konuşmayı bitirince:

Geliyorlar, dedi.

Güzel, dedi Sevim.

Benimle gelir misin hastaneye?

Sevim pencere önünde döndü. Yüzünde huzurlu bir kararlılık; Tolga hâlâ göğsünü tutuyor, korkmuş.

Hayır Tolga, gelmem. Doktorlar bakar.

Sevim…

Ambulans gelir, gereğini yapar. O onların işi.

Fincanını alıp odaya çekildi, kapıyı yine çekti. Pencereden bu kez sokağın karşısındaki apartmanın ışığına ve kendi saksıdaki kavak ağacına baktı. Mutfağın orada hışırtılar duyuluyordu, sonra sessizlik, asansör sesi.

Yirmi dakika sonra ambulans geldi. Kapı açıldı, koridorda ayak sesleri, acele tonda konuşmalar: tansiyon… kardiyogram çekelim… gerekirse hastaneye. Tolga cevap veriyordu, suçlu çocuk edasıyla.

Sonra biri sordu:

Evde eşi var mı?

Ve Tolganın cevabı:

Var. Ama… gelmeyecek.

Kısa bir sessizlik. Sonra doktor, nötr sesle:

Anlaşıldı. O halde hazır olun, gidiyoruz.

Kapı kapandı. Asansör indi. Evin içinde huzurlu bir sakinlik kaldı.

Rate article
Lifequest
Artık Eş Değilim