Tertemiz Ocak

Tertemiz Ocak

Ayşen, gel buraya.

Ne bir lütfen, ne bir işin bitince uğra. Direkt gel buraya, sanki köpeği çağırıyor.

Ayşen paspası duvara dayadı ve mutfağa girdi. Engin masada telefonuyla meşgul, kafasını bile kaldırmadı. Pencere kenarında, her zaman ki yerinde, kayınvalidesi Melek Hanım çayını yudumluyordu. Odayı haşlanmış lahana kokusu ve Melek Hanımın sabah akşam avuç avuç yuttuğu ilaçların kokusu sarmıştı.

Annem diyor ki, yine ocağı güzelce temizlememişsin, dedi Engin, gözünü ekrandan ayırmadan.

Dün temizledim.

Güzel temizlememişsin.

Melek Hanım fincanı tabağa yavaşça bıraktı.

Benim evimde pislik olmaz, alışık değilim, dedi. Yirmi yıldır bu evi ben çekip çevirdim, hiç böyle dağınıklık görmedim.

Ayşen elli üç yaşındaydı. Lastik eldivenlerle, sırılsıklam elleriyle mutakta duruyordu. Yine aynı konuşmayı dinliyordu. Hem de kaçıncı kez.

Gösterin neresi kirli, tekrar temizlerim, dedi.

Göster diyor işte, dedi Engin araya girip. Sen göremiyor musun? Hep ben mi göstereceğim?

Düşük tonda, neredeyse sakin, ama kelimeleri adrese teslim edecek o tonla söyledi. Her zamanki gibi.

Ayşen ocağa baktı. Ocak pırıl pırıldı. Akşam yemeğinden sonra yarım saat ovmuştu, yağ lekelerini kazıya kazıya. Şimdi ışıl ışıl duruyordu.

Ve işte, o an bir şey oldu.

Ne bir patlama. Ne ağlamak. Sadece önce tertemiz ocağa, sonra telefona gömülmüş Engine, sonra çayını höpürdeten Melek Hanıma baktı. İçinde bir sessizlik oldu. Hani bir şey içinizde kırılmadan hemen önce olur ya, işte öyle.

Eldivenleri çıkardı. Masanın üstüne bıraktı.

Yirmi sekiz yıldır bunu dinliyorum, dedi. Yeter.

Engin kafasını kaldırdı. Melek Hanımın elinde fincan asılı kaldı.

Ne dedin? dedi Engin.

Yeter dedim.

Mutfaktan çıktı. Odaya girdi. Gardırobun altından büyük market poşetini aldı, içine hızlıca birkaç parça kıyafet, belgeler, yedek iç çamaşırı, telefon şarjı… Fazlası değil. Ellerinin titrememesi şaşırttı onu. Sakin bir kabullenişle, sonunda yılların kararını uygulayan birinin rahatlığıyla toplandı.

Mutfaktan sesler geliyordu. Önce hafif, sonra yükselerek.

Engin, sen duymuyor musun? Git tut şunu!

Sen gitmek istiyorsan, kendin git anne!

Ayşen montunu giydi, poşetini aldı, antreye çıktı. Ayakkabılarını giydi. Kapıyı açtı.

Ayşen! diye bağırdı Melek Hanım mutfaktan. Anlıyor musun ne yapıyorsun? Nereye gideceksin? O olmadan bir hiçsin! Hiçsin!

Ayşen kapıyı sessizce kapattı, gürültüye gerek yoktu.

Apartman sahanlığında üçüncü kattaki komşunun kedi tuvaletinin kokusu ve alt kattaki boyanın yeni kokusu karışmıştı. Merdivenden inip sokağa çıktı. Ekim ayıydı. Soğuk ve nemli. Sarı yapraklar asfaltı halı gibi kaplamıştı. Kapı önünde durup telefonunu çıkardı.

Zehra iki kez çaldıktan sonra açtı.

Zehra, dedi Ayşen. Çıktım.

Bir sessizlik.

Nereden çıktın?

Enginden, temelli. Gidecek yerim yok.

Üç saniye sessizlik. Sonra Zehra dedi ki:

Adresi hatırlıyorsun değil mi? Yirmi dakikaya evdeyim, kapıdayım. Şifreyi söylerim, bekle.

***

Zehra, Kadıköyde minik bir dairede yaşıyordu. Küçücük, ama kendi kazandığı, yedi yıl önce otel resepsiyonunda çalışıp birikim yaptığı, canı gibi sevdiği bir ev. Her köşede raflar, çiçekler, mutfakta buzdolabında farklı şehirlerden magnetlerle dolu. Mis gibi kahve ve tarçın kokusu var içeride.

Ayşen kanepede oturmuş, elinde sıcak çay, karşısında Zehra bacaklarını çekmiş, kendisini dinliyor.

Anlat bakalım, dedi Zehra.

Ne anlatayım ki Zehra? Yine aynı şeyler. Ocak kirli, çorban tuzsuz, yerler iyi silinmemiş.” Sanki bozuk makineymişim gibi bakıyorlar bana.

Ayşen, hep böyleydi. Bugün ne oldu?

Ayşen düşündü.

Bugün ocağa bakınca anladım ki, şimdi gitmezsem hiç gidemeyeceğim. Orda ölürüm. Bir sabah yataktan kalkamam, kendine bakamadı tabii derler.

Zehra başını salladı, hiç laf etmedi, çayını tazeledi.

O gece Ayşen Zehranın koltuğunda, yumuşacık bir battaniyeye sarılı yattı ve sessizliği dinledi. Gerçek sessizliği. Komşu odadan gelen televizyon sesi yok. Duvarın arkasında öksüren Melek Hanım yok. Akşamdan sabaha koşman gerek duygusu yok.

Üçte hâlâ uyuyamamıştı, kaygıdan değil, hayatında ilk kez kimseden bir şey beklemeyen bir durumda olduğu için. Sonunda uyudu.

***

İki gün boyunca telefon hiç susmadı. Üçüncü gün Engin mesaj attı: Ne zaman dönüyorsun? Bir özür dilerim yok. Bir konuşmamız lazım yok. Sanki iş gezisine gitmiş gibi, Ne zaman dönüyorsun?

Ayşen mesajı okudu, telefonu cebine koydu.

Doğru yapıyorsun, dedi Zehra. Cevap verme, varsın kendi düşünsün.

Düşünmez ki, dedi Ayşen. O hep şöyle sanıyor: Ayşen nasılsa akıllanır, döner. Gidecek yeri yok ki.

Döner misin peki?

Ayşen pencereye baktı. Dışarıda gri, yağmurlu Ekim, ıslak arabalar, çıplak ağaçlar.

Dönmem, dedi. Daha nereye gideceğimi bilmiyorum, ama dönmem.

İlk haftalar tuhaftı. Ayşen ne yapacağını bilemedi. Hayatı boyunca yedide kalkmıştı: kahvaltı hazırlamak, evi toplamak, kayınvalide ilaçlarını almak için eczaneye, markete koşmak, akşam yine yemek, yine temizlik… Bütün gün bir telaş. Yetmezdi hiçbir zaman. Eksik, kötü hep buydu.

Şimdi: sabah kalkıyordu, gün bomboş. Yapacak mec­bur bir şey yok. Dayanılmaz bir boşluktu.

Zehra, dedi bir sabah Zehra işe hazırlanmaktayken, ben bir şeyle meşgul olmazsam, aklımı kaçıracağım.

İş ara.

Ne işi? Yirmi sekiz sene evde oturdum.

Sen ressamdın.

Ayşen acı acı güldü.

Eskidendi. Mezun olduktan sonra iki yıl kitabevinde çalıştım; sonra Enginle evlendim, Engin Gerek yok, ben bakarım dedi. Annesi de İyi kadın dediğin ev toplar, işe koşmaz. Buyruğu verdi.

Sen de kabul ettin.

Ettim. Yirmi beş yaşındaydım. Bunun sevgi olduğunu sandım. “Bana bakıyorlar.” Zannediyordum.

Zehra ceketini giyerken bir süre durdu.

Bak Ayşen, dolapta yeğenimin akvarel boyaları, defteri var. Al, dene bir şeyler yap. Elin unutmamıştır.

Neden ki?

Çünkü eller unutmaz. Denersin sadece.

***

Akvarel takımı alt çekmecedeydi, çocuk işi, ucuz plastik kutuda. Kağıdı da oradaydı, kalın, suluboya için uygun, bir blok defter. Ayşen hepsini alıp mutfakta masaya oturdu, boş kağıda uzun uzun baktı.

Sonra fırçayı aldı.

İlk başta eline yüzüne bulaştırdı. Boya bir türlü oturmadı, fırça titrek, oranlar yamuk. Üç kağıdı buruşturdu attı. Sonra elleri alıştı, plansızca, kafadan boya sürmeye başladı. Sadece renk. Sadece şekil.

Bir saat sonra önünde minik bir akvarel resim vardı: Zehranın penceresinden gördüğü sonbahar apartman bahçesi. Islak ağaçlar, gri gökyüzünde alacalı pembe bir bulut.

Düşündü: işte, bunu ben yaptım.

Çorba değil, ocak değil. Bunu ben yaptım.

Akşam Zehra gelip resmi gördü:

Ayşen, bunu sen mi yaptın?

Ben.

Ne güzel olmuş!

Güzel mi bilmem, çarpık biraz.

Olsun, canlı! Ben böyle bahçe görmedim; ama bu gerçek gibi. His var.

Ayşen bir şey demedi. Ama çizimi atmadı da.

***

O sırada Engin Beyin evinde hesaba gelmeyen şeyler oluyordu.

İlk üç gün Ayşenin döneceğini sandı. Çünkü nereye gidecekti ki? Hem parası, hem işi yoktu; evi de yoktu. Gelir elbet.

Ama gelmedi.

Dördüncü gün sabahı, buzdolabının bomboş olduğunu fark etti. Bildiğin boş. Yalnızca bir yarım kutu yoğurt vardı; kapağını kapadı, işe aç gitti.

Akşam annesi mutfakta yapayalnız bir kadının halinden anlayan bir tavır takınmıştı.

Yedin mi?

Hayır.

Ben de yemedim. Markete bir şey alıp geldin mi?

Hayır, fırsat bulamadım.

Harika. Yetmiş sekiz yaşında kadın oldum, evde ekmek yok.

Anne, sen gitsene.

Buz gibi bir sessizlik.

Yetmiş sekiz yaşındayım. Dizlerim tutmuyor, bastonla geziyorum. Git markete diyorsun bana.

Anne, işten yorgun geldim.

Ayşen hiç mi çalışmadı? Ayşen sabahtan akşama didindi, sen evden kovaladın!

Engin başını kaldırdı:

Ben mi kovdum? Kendi gitti!

Çünkü bıktırdın! dedi annesi, sesi yükseldi. Yıllardır dedim sana: az sakin ol, az! Ama hep en iyisini sen bilirsin!

Sen de her gün başına iş açıyordun! Ocak kirli, çorba kötü, yerler temiz değil diye.

Eleştirdim! Evim sonuçta!

Benim evim, anne! Tapu bende!

Birbirlerine baktılar. Yıllardır ilk defa doğrudan bakıştılar. Aralarında Ayşen yoktu artık; darbeleri yutacak yastık ortadan kaybolmuştu.

Engin montunu giydi, fırladı dışarı.

Melek Hanım tek başına kaldı mutfakta. Dışarısı karanlık. Kalktı, dolabı açtı, yoğurda baktı. Kapattı.

Tekrar oturdu.

Ayşensiz ev hiç bu kadar sessiz olmamıştı.

***

Kasım geldi, havalar soğudu. Ayşen üç haftadır Zehrada, yavaşça açılan pencere gibi ferahlamaya başladı. Başta göz kamaştırıyor, sonra alışıyorsun.

Her gün resim yapıyordu. Bu kez çocuk değil, doğru dürüst boyalar aldı. Zehra internette ilan buldu: park yakınında Rıhtım Caddesinde depo gibi bir atölye kiralık, yirmi metrekare, kuzeye bakan büyük cam, parke döşeme. Boyasız, badanası dökülmüş diye ucuzdu.

Gidip baktı, içeri girer girmez işte burası dedi içinden.

Tutacak mısınız? dedi sahibi, yaşlı bir teyze, el örgüsü beresiyle.

Tutacağım.

Parası zar zor yetti, anne-babasının evlilikte taktığı altın küpeleri sattı. İçten ürpererek sattı tabii; ama sonra düşündü, hayır, niye?

Atölye onun mabedi oldu. Sabah erkenden gelir, camı açar; buz gibi, naftalin ve nehir havası girerdi. Yağ, boya, ahşap kokusu. Kavanozlarını dizer, kağıt veya tuvali hazırlar, saatlerce çalışırdı; çoğu öğünü atlamaya başlamıştı.

Her şeyi çizdi: manzara, apartman bahçesi, eline geçen bir kupa, elma, eski bir ayakkabı. Her fırça darbesiyle daha iyiydi. Eller unutmaz demişti Zehra, doğruymuş; sadece sinirin, rutinin çözülmesi lazımmış.

Bir gün Aralıkta Zehra aradı:

Ayşen, bizim otelde ufak bir yerel sanatçı sergisi açıyorlar, ismini verdim. Getirsen birkaç resmini?

Zehra, ben sanatçı mıyım ki? Hobi işte.

Bal gibi sanatçısın. Yirmi sekiz yıldır unutturulmuşsun.

Amatör işte…

Ayşen, sen kendini hep küçümsüyorsun. Olur dersin?

Ayşen sustu.

Oldu, veririm birkaç iş.

***

Orada tanıştı Recep Beyle.

Serginin açılışına sanattan anladığı için pek değil, kalacak oda ayarladığı için tesadüfen gelmişti. Uzun boylu, kareli gömlekli, grili saçlı, gözleri yumuşak bir adam. Ayşenin kış parkı tablosu önünde durmuş kendi kendine mırıldanıyordu.

Ayşen çerçeveyi düzeltmek için yaklaşınca adam şunları söyledi:

Demek ki oluyor böyle Gelip oturup gidiyorsun.

İzlerden dolayı mı dediniz? diye sordu Ayşen.

Döndü, hiç utanmadan.

Evet. Baksana, iki kişi gelmiş, oturmuş, sonra farklı yönlere dağılmış gibi.

Ben tek kişi çizmiştim halbuki. Gelip oturmuş, sonra eve dönmüş…

Tek başına zigzag olur mu? Dönmüş baksana, bence iki kişi, dedi ciddi ciddi.

Ayşen tabloya yeniden baktı.

Belki de haklısınız, dedi gülümseyerek.

Sonra sohbete daldılar. Recepin başka şehirde, hasta abisine yardıma geldiğini öğrendi Ayşen. Kendisi usta; marangozluk, elektrik, tesisat İki yetişkin çocuğu var, eşi vefat etmiş. Lafı dolandırmıyor, ama dikkatle dinliyor insanı. Kesinlikle laf bölmüyor, telefona daldığı yok. Dinliyor sadece.

Bu kadarına Ayşen alışık değil.

Çıkışta sordu:

Kartvizitiniz var mı?

Yok, henüz basmadım.

Bari telefon?

Ayşen verdi. Sonra neden verdiğini düşündü: Belki tabloyu alacak.

Üç gün sonra Recepten mesaj: İyi akşamlar. Ben o izlerden konuşan Recepim. O tablo satıldı mı? Almak isterim.

Tablo yerindeydi. Geldi, tabloyu itina ile poşete sardı. Birkaç işini daha görüp iki küçük tablo aldı.

Çok iyi çiziyorsunuz, dedi.

Çok uzun ara verdim, dedi Ayşen.

Neden?

Omuz silkti. Şimdilik anlatmak istemedi.

Hayat işte.

Kabul etti, uzatmadı. Üstüne gitmedi.

***

Ocakta Engin aradı. Ayşen aylardır Zehrada ve atölyede kalıyordu. Evliydiler hâlâ, resmi işlemleri başlatmamıştı.

Akşam üzeriydi, atölyede büyük bir kış natürmortunun detaylarıyla uğraşıyordu, çam dalı, kavanoz, kozalak, mum.

Ayşen, dedi Engin.

Evet?

…Nasılsın orada?

İyiyim.

Sessizlik.

Annem rahatsız. Yardıma gelemiyor musun haftada bir, bari?

Fırçasını masaya bıraktı Ayşen.

Engin. Ben çıktım. Ayrı yaşıyorum. Gidip ev işlerine yardım etmek için geri dönmem.

Hâlâ benim eşimsin.

Şimdilik. Ama geçici bu.

Yapma böyle. Evine dön. Konuşalım.

Biz hiç konuşmadık Engin. Yirmi sekiz senedir sen ve annen konuştunuz, ben dinleyip yaptım.

Abartıyorsun.

Belki, dedi sakin bir sesle. Ama dönmem.

Telefonu kapattı. Elleri titremedi bile. Taş gibi sakindi.

Dışardan kadın kocasını terk etti gibi görünürdü. Oysaki kendi içindeydi asıl mücadele. Yürümeyi yeni öğrenmek gibiydi. Her gün başka bir denge.

***

Ayşenin para ile arası ağırdan açıldı. Tablolar arada satılıyor, küçük küçük siparişler çıkıyordu. Zehranın yardımıyla internette sayfa açtı, arada insanlar yazıyor, beğeniyor. Hayat zorlukla yürüyordu, ama oluyordu.

Bu az para bile ona zenginlik gibi hissettirdi. Çünkü kendin kazanıyorsun.

Recep iki üç haftada bir gelir, kahve içip sohbet eder, dolaşırlardı. Kendinden konuşmazdı çok; ama aileden, işlerden, oğlundan söz ederdi. Ayşen ise, yağlı boya denemek istediğini, yeni fikirlerini paylaştı.

Hiç acele ettirmezdi. Ne laf sokar ne hadi derdi. Bir gün fark etti ki, Recepin gelmesini bekler olmuş. O yokken atölye bile daha sessiz.

Zehra, dedi, Recepe… Korkuyorum.

Neyini?

Çok iyi. Bu korkutuyor.

İyi şeyden niye korkulur ki?

Çünkü iyi varsa, devamında mutlaka bir kazık saklıdır gibi.

Zehra uzun uzun baktı.

Belki de öyle saklayanı herkes değildir Ayşen?

Ayşen bunu günlerce düşündü.

Sonra Recepe ilk defa mesaj attı: Cumartesi uğrayacak vaktiniz olur mu? Yeni büyük bir çalışma başladım, göstermek isterim.

Cumartesi geldi. Tabloyu gördü, beğendi. Sonra kahve içmeye gittiler ve sordu:

Ayşen, haftasonu şöyle bir yere gitmek ister misin? Şehrin dışında eski bir manastır var, kışın şahane olurmuş.

İsterim.

***

Kiraladıkları evden haberleri arkadaşlarından, Zerrin Teyze gibi apartman komşularından aldı Ayşen. Arada Zerrin Teyze arar:

Kızım nasılsın? Duydun mu, bunlar birbirlerini yiyecekler neredeyse. Melek Hanım oğlunu dırdıra boğuyor, Engin karşılık veriyor, dün bağıra bağıra kavga ettiler; neredeyse polisi çağırtacaktım.

Ayşen bunu dinleyince garip geliyordu: Öyle bir duygusuzluk var ki; ne oh olsun, ne zafer. Sadece uzaktaki bir hüzün. Olacağı buymuş gibi.

Onlar Ayşen’i özlediklerinden değil. Yükü omuzlayacak kimse kalmadığında birbirlerine kaldılar. Hep aynı yöne atan oklar, şimdi birbirine saplanıyor.

Şubat ayında Zerrin Teyze arayıp haber verdi: Melek Hanımı ambulansla almışlar, kalp, tansiyon Engin yalnız hastanede bekliyormuş.

Ayşen çayını koyup düşündü: Arasam mı? Yirmi sekiz yıl yahu, sonuçta insan. Ama sonra vazgeçti. Artık lazım değil bana lazım olan işler. Hayat boyu hep yapılması gerekene boyun eğmişti; biraz da kendisi için yaşasın.

***

Mart ayı geldi, karlar eridi. Ayşen pazar alışverişine çıkmış, sabah için domates seçerken, şu bahar tezgahını resmetmeli diye aklından geçiriyordu. Bir anda Engini gördü.

Pazar çantası elinde, kafası telefonda kaybolmuş. Daha yaşlı, daha çökkün gibi geldi. Belki daha önce hiç böyle soğukkanlı bakmamıştı kocasına.

Sesini duyunca eski duygu kırıntısı aradı kendinde: Korku? Öfke? Kaçma isteği?

Hiçbiri yok.

Engin başını kaldırdı, gördü onu. Üç tezgahtan bakışları buluştu.

Ayşen, dedi.

Her zamanki gibi yumuşak bir ses, ama bu sefer yabancı bir kırılganlıkla.

Engin, dedi.

Yaklaştı, komşu tezgahtaki satıcı elma saymaya koyuldu.

Nasılsın?

İyiyim.

Zayıflamışsın.

Belki.

Annem hastanede, kalp…

Duydum. Geçmiş olsun.

Bir müddet çantasını öyle evirip çevirdi.

Gerçekten dönmeyecek misin?

Ayşen sakince, ne nefret, ne acıma, düzce baktı ona.

Yok Engin, dönmeyeceğim.

Ya biz nasıl yaşayacağız?

Sen düşüneceksin. Ben yaşıyorum artık.

Cevap veremedi. Ayşen domatesleri aldı, parayı ödedi, yürüdü gitti.

Kalbi tıkır tıkır, eşit atıyordu. Asıl kazanç buydu: Karşısında dik durup, korkmadan, ezilmeden konuşmak. Vefalı ol, hiç sert olma, belki o haklıdır rolüne girmeden, düzce konuşmak. Yabancı bir adamla. Yabancılaşmış.

Başka tezgahtan biraz maydanoz, taze ekmek aldı, evine döndü. Ev artık atölyesi olmuştu.

***

Nisanda boşanma davası açtı. Avukat gerekmeden kendi halletti. Bir defa gördü Engini, imza işleri Eve dair bir hak aramadı, Fazla gerek yok, huzur yeter dedi hep. Zehra kızdı, azına yetinme diye.

O evde gönlüm yok artık Zehra. Bundan sonrakine bakarım.

Para lazım olurdu.

Param olur, başka param. Kendi param.

Yaz geldiğinde Receple her hafta görüşüyordu. Bazen onun şehrine gidiyor, bazen o geliyordu. Recepin bahçeli minik bir evi vardı; ahududu, yaşlı bir elma ağacı… Mayısta ilk kez gitti, bahçeye açılan pencerede uzun uzun baktı çiçek açmış elma dalına.

Güzel, dedi.

Eşim dikmişti, sekiz yıl oldu vefatına. Ağaç hala çiçek açıyor.

Yan yana bakakaldılar.

Recep Bey, korkmuyor musunuz? Yani… tekrar biriyle?

Korkarım, dedi dürüstçe. Ama sizden hoşlanıyorum. Hayatı yaşamamak için korku neden olamaz.

Ayşen güldü. Kendi de şaştı.

Felsefi adam!

Benim felsefem çivileri düz çakmak.

***

Bir yıl geçip tekrar Ekim gelince, Ayşen Recepin mutfağında gece oturuyor. O, çekmeceyi tamir ediyor, Ayşen bir fincan kahveyle yanındaki sandalyede, eskiz defteriyle oyalanıyor.

Sıcak, sessiz bir akşam. Ahşap ve kahve kokuyor.

Ayşen, dedi Recep bir vida sıkarken, buraya taşınmaz mısın?

Ayşen başını kaldırdı.

Nereye?

Buraya ya, bana.

Durdu. Recep de öyle, aceleye getirmedi.

Atölyem orada ama.

Biliyorum. Burada da oda var, sabah güneş çıkıyor, söylemiştim, çok aydınlık.

Biliyorum.

Ee?

Ayşen defterine baktı. Dün akşamın eskizi: mutfak, bir adam tornavidayla, yanında kadın, elinde kahve fincanı. Cam, camdan bahçe…

Bir düşüneyim, dedi.

Düşün tabii.

Acele ettirmeyecek misin?

Hayır.

Neden?

Tornavidayı bıraktı, çekmeceye baktı. Artık sorun çıkarmıyordu.

Çünkü bol bol zamanım var. Ayrıca yetişkin insan acele ettirilmez.

Ayşen defterdeki çizime tekrar baktı.

Tamam, dedi.

Tamam düşünecek misin, yoksa taşınacak mısın?

Taşınacağım.

Başını salladı. Yanına oturdu, çayını aldı. Birlikte sustular, o sessizlik çok güzeldi.

***

Altı ay daha geçti.

Ayşen artık Recepin evinde yaşıyordu, ama atölyesini bırakmadı. Haftanın üç günü oraya gidiyordu. Recepin doğuya bakan odası ikinci çalışma yeri oldu; sabahları orada çiziyordu.

Artık resimleri daha sık alıcı buluyordu. Ne meşhur olmuştu, ne paraya para demişti. Ama kendisine gelen müdavimleri vardı. Onlara çizmek, onlara üretmek yetiyordu.

Enginden haber ara sıra gelirdi; Zerrin Teyze anlatırdı. Melek Hanım hastaneden beri toparlanamadı, Engin bir yardımcı tuttu, akşam evine döner, yaşar giderdi.

Ayşen bu haberleri geçmişin sisli bir kaset kaydı gibi dinlerdi. O adam bir zamanlar onun havasıydı, onun hava durumu onu belirlerdi. Oysa şimdi kafeste değildi. En beter kafes, kendi kilidini kendi tuttuğun kafesmiş.

Artık gökyüzü başkaydı.

Bir Aralık sabahı, hiç güneş doğmadan hemen önce atölyeye gitti Ayşen. Çayı koydu. Dışarıda usulca kar yağıyordu.

Telefon çaldı, Zehra:

Ayşen, naber? İşe mi daldın?

İyiyim, çalışıyorum.

Bak, ilginç bir haberim var. Merkezdeki bir galeri bahar için sanatçı arıyor, bizimkiler internette senin işlerini görmüşler, iletişime geçmek istiyorlar. Not al: şu numara.

Ayşen kalemle not aldı.

Zehra, emin misin? Benim adım yok, ufak tefek işler. Ciddiyse, bana ne…

Beş yıl fırça tutmamıştın. Şimdi yüz elli işin var. Bu ciddi değil mi sence?

Hımm…

Ara, konuş sadece. Abartma.

Tamam.

Telefonu kapattı, pencereye baktı: kar hala yağıyordu, koskoca bir örtü gibi, boş bir sayfa gibi.

Çayını aldı, fırçasını eline aldı. Telefonu sonra ararım. Önce bu karı yakalamalı.

***

Akşam Recep geldi, kapıyı tıkladı, içeri girdi. Ayşen tabloyla uğraşıyordu.

Hazır mısın?

Bıraksam beş dakika.

Recep duvara oturdu, hiç acele ettirmedi. Direkt, samimi bir bakış, insanı dostça izlemek gibi.

Beş dakika sonra Ayşen fırçayı bıraktı.

Bitti.

Güzel olmuş, dedi tabloya bakıp.

Bilmem, karı çizmek zor. Beyaz zannedersin, halbuki içinde mavi de var, pembe de, yeşil de…

Vay canına, dedi; düşünemezdim.

Hiçbir şey göründüğü gibi beyaz değil. Bakarsın, göremeyebilirsin.

Atölyeden dışarı çıktılar. Hava tertemiz ve buz gibiydi, kar kesilmişti. Derin bir yaşıyorum havası vardı.

Recep, dedi Ayşen yolda. Galeriden aradılar, sergi için.

E peki?

Gitsem mi, korkuyorum bazen.

Neyden?

Olmamış derler ya da ciddi değil… Gerçek sanatçı olduğumu sanmıyorum. Her şeyim güdük sanki.

Recep yürüdü, cebinde eller, karşıya baktı.

Ayşen, korkmana gerek yok.

Nasıl yani?

En korkuncu geçti. Sen yıllarca hiçsin dendiğin bir evden, bir poşetle çıktın. Aslan gibi çıktın. Sergi desin yok; ne olur ki?

Ayşen durdu.

Çivi kadar net konuşuyorsun yine.

Mesleki deformasyon işte.

Güldü. Ayşen de sırıttı, sokak lambasında loş loş göründü.

Hadi, üşüdük, dedi Recep.

Yürüdüler. Kar ayaklarının altında gıcırdadı, lambadan ışık sızıyordu. İleride evin ışıkları yandı.

Recep Bey…

Hı?

Teşekkür ederim.

Neden?

Hiç yapmalısın, gerek demediğin için.

Kısa bir sessizlik oldu.

Yetişkin insan ne yapacağını bilir Ayşen, benim haddime değil. Gerekirse hatırlatırım, o kadar.

Eve girdiler. İçerisi ahşap ve elma kokuyordu; bahçedeki elmaları kilerde saklardı Recep.

Ayşen mutfağa geçti, ışığı açtı.

Her yer tanıdık: ahşap masa, iki sandalye, mutfak penceresi. Cam kenarında sabah bıraktığı eskiz defterini açtı.

Dünkü çizim: mutfak, tornavidalı adam, kadın kahvesiyle, camda kış bahçesi…

Şimdi tam karı eklemenin zamanıydı.

Kalemi eline aldı…

Rate article
Lifequest
Tertemiz Ocak