Mutfakta Sana Yer Var

– Elif Hanım, orada uyuyakaldın mı? Misafirler çoktan masada oturuyor, bilmem farkında mısın!

Kaynanasının sesi mutfaktaki uğultunun arasından tereyağına bıçak girer gibi bölündü. Elif Serpil Yıldız bir an olsun irkilmedi. Zaten bu sesteki tınıya alışmıştı. Bu bilmem farkında mısın laflarına çoktan alışmıştı.

– Hemen, Şükran Hanım, bir dakikaya getiriyorum.

– Ne dakikası? Kırk dakikadır bekliyoruz!

Elif sessizce köfteleri tavada çevirdi. Şöyle bir cızırdadı, kızarmış soğan ve sarımsağın kokusu yayıldı. Kapağını kapattı, altını kısık ateşe aldı, saate baktı. Sıcak yemek servisine tam sekiz dakika kalmıştı. Her şeyi önceden planlamıştı. Hep yaptığı gibi.

Diğer odadan konuşmaların uğultusu geliyordu. Bugün özel bir gündü: Şükran Hanımla Kemal Yıldızın evliliklerinin otuz beşinci yılı kutlanıyordu. İki oğulları, gelinleri, dört torun; komşuları Şenay Hanımla eşi de gelmişti. Elif sabahın beşinden beri mutfaktaydı. Önce etli içli köfte. Sonra salatalar: kısır, çoban. Şarküteri tabakları. Kemal Bey başka poğaça yemez diye illa patatesli poğaça. Sonra mercimek çorbası. Sonra anne usulü köfte, tam da Kemal Beyin sevdiği gibi, ekmek içi ve soğanla, sütlü. Ve pasta. O pastayı zaten dün akşamdan hazırlamıştı; on katlı klasik Napolyon pasta; çünkü Şükran Hanımın tek sevdiği pasta buydu hayatı boyunca.

Elif önlüğünü çıkardı, askıya astı, saçını düzeltti. Köfteleri büyük bir servis tabağına aldı, salona geçti.

– Oh, nihayet! dedi Şükran Hanım, ama bakmadan, masadakilere söylercesine.

Misafirler onaylar şekilde mırıldandı. Şenay Hanım tabağa uzandı.

– Elif, patatesler nerede kaldı? diye sordu eşi Baran, telefondan gözünü kaldırmadan.

– Hemen getiriyorum.

Mutfakta, zeytinyağlı patatesleri büyük kaseye doldurdu. Üzerine taze dereotu, biraz da yoğurt gezdirdi. Herkes nasıl seviyorsa öyle yaptı. Kayınpederin de, Baranın da sevdiği şekliyle.

Salona yeniden girdiğinde birileri bir fıkra anlatıyor, herkes kahkaha atıyordu. Fakat o fıkra ondan değildi.

Elif elli iki yaşındaydı.

Yirmi yedi yılını bu ailede geçirmişti. Önce Baranla ayrı evde kirada oturdular, sonra Baranın ailesinden kalma büyük daireye, Şişlideki apartmana taşındılar, Derya doğunca. Daha rahat olur, anne baba da yardım eder denmişti. Ama Elif kayınvalidesiyle kayınpederinden öyle aman aman büyük bir yardım görmedi. Fakat kendi yardımı hep, eksiksiz oradaydı. Her gün. Her bayram. Her pazar.

– Elif, biraz daha ekmek getir, dedi Şükran Hanım.

Elif ekmek getirdi.

– Hardalı da unutma.

Elif hardalı getirdi.

Kendi yemekleri hep ayakta, tezgahın kenarında. Çünkü masadaki yeri zaten en kenardaydı ve zaten sürekli kalkıp bir şeyler götürüyor, getiriyordu. Oturmanın anlamı yoktu çoğu zaman.

Sonra sıra pastaya geldi.

Şükran Hanım pastayı törenle, elinde bıçakla kendi kesti. Kemal Bey elinden tuttu. Herkes fotoğraf çekti. Konuklar katlarının sayısına hayret etti.

– Bundan hazır mı aldınız? diye sordu Şenay Hanım.

– Yok, dedi Şükran Hanım, Bizim evde yapıldı.

Bizim. Elif bir yudum çay aldı, sustu.

Kemal Bey ardından bir kadeh kaldırıp konuşma yaptı. Aileden, vefadan, en büyük zenginliğin evlatlar olduğundan bahsetti. Şükran Hanımı evin hanımı, yuvanın bekçisi diye övdü. Şükran Hanım mütevazı bir tebessümle gülümsedi. Herkes alkışladı.

Elif de alkışladı.

Sonra masayı topladı. Tabakları yıkadı. Kalan yemekleri sakladı. Masayı sildi. Ocağı temizledi. Çöpü çıkardı. Her aile etkinliği böyle biterdi.

Baran mutfağa gece on bir sularında geldi, herkes dağıldığında.

– Her şey yolunda mı?

– Yolunda, dedi Elif.

– Çok yoruldun mu?

– Biraz.

Baran başını salladı. Bir bardak su aldı, çıktı, televizyonu açtı.

Sıradan bir akşamdı. Görünürde hiçbir şey olmamıştı. Ama aslında bir şey olmuştu. Minicik, neredeyse görünmez. Camdaki ince bir çatlak gibi; fark etmezsin, ta ki cam dağılıp gidene dek.

Elif ışığı kapattı, bir süre mutfağın kapkaranlığında durdu. Köftenin kokusu hâlâ havadaydı. Soğan, sarımsak Gününün kokusu.

Sonra yatmaya gitti.

Sonraki üç hafta aynı şekilde geçti. Kahvaltıları hazırladı, yemekleri pişirdi, çamaşırları yıkadı, ütüledi, pazara gitti, haftalık menüyü planladı; çünkü Baran karnıyarık yemekten nefret ediyorum derdi, kayınpeder hafta içi balık yemezdi, kaynana diyet yapardı, tabi canı daha uygun ise Elif hepsini kafasında taşırdı. Not deftersiz.

Küçük bir ofiste muhasebeciydi, haftanın üç günü çalışıyordu. Geri kalan tüm zamanını ise eve harcıyordu.

O haftanın cuma akşamı yine basit bir şeyle başladı.

Akşam yemeğine yoğurtlu, tavada tavuk yaptı. Eski, güvenli bir tarifti. Her zaman severek yedikleri bir yemekti. Ama o akşam Şükran Hanım elinde bahçeden getirdikleri elma poşetiyle uğradı, ki çoğu zaman haber vermeden uğrardı.

– Aa, tavuk ha? dedi tencereye bakıp, Yine yoğurt mu? Baran yoğurttan rahatsız oluyor, bilmiyorsun mu?

– Biliyorum, dedi Elif sakince. Bu düşük yağlı yoğurt, yüzde on beş yağlı. Kendisi istedi bu tarifi.

– Bilemem. Ben olsa sadece haşlardım, yoğurt ne arar

– Peki, Şükran Hanım.

Kayınvalide masaya oturdu, telefonunu çıkardı.

– Ha, bu arada dedi bir yandan mesajlarına bakarak dün bizim eski komşunun geliniyle konuştum. O kız kafede aşçı olmuş. İyiymiş, hazır yemek, evde mis gibi yer, diyor.

Elif susup bekledi. Nereye varacak diye.

– Belki sen de düzgün bir iş bulsan bak, iyi olurdu. Haftada üç günle nereye kadar? Hem ev, hem iş. Azıcık daha çok kazansan fena mı olur?

Elif tavuğu çevirdi, kaynanasına baktı.

– Kazanıyorum, Şükran Hanım.

– Neyse, ben öyle dedim. Sen bilirsin.

O hep öyle derdi zaten. Kötü niyetle değilmiş gibi, bağırıp çağırmadan, sıradan laflar. Laf arası.

Elif tencerenin kapağını kapattı, ateşi kıstı. İçinde bir şeylerin düğümlendiğini hissetti. İlk defa değildi. Ama bu kez başka, daha sıkı tuttu sanki.

Ertesi gün çocukluktan arkadaşı Gülü aradı. Yirmili yaşlarında, meslek lisesinden beri dostuydu. Gül şehrin öbür ucunda yaşar, kütüphanede çalışır, yıllardır boşanmış ve mutlu olduğunu sık sık söylerdi.

– Güloş, sen nasılsın?

– İyiyim, sen? Sanki sesinde bir yorgunluk var.

– Öyle işte.

– Elif, anlat.

Kısa bir sessizlik.

– Çok yoruldum, Güloş. Sadece yorgunum.

Gül dinledi, öğüt vermedi. Sadece:

– Gel, burada çay var, sohbet var.

Elif ilk defa günlerdir içten gülümsedi.

Sonra o akşam geldi. O önemli olan.

Cumartesiydi. Baran, kardeşi Volkanla eşi Melisi yemeğe çağırmış. Tipik, plansız Baran tarzı:

– Yarın Volkanla Melis gelecek, olur mu?

– Kaçta?

– Yedi gibi.

– Tamam.

Daha fazla bir şey söylemedi. Cumartesi sabahı sekizde kalktı, pazara gitti. Et, yeşillik, patates, patlıcan aldı. Menü hemen aklında canlandı: fırında kuzu but, zeytinyağlılar, kremalı balkabağı çorbası, üzerine peynirli gözleme ile çay. Güzel bir cumartesi sofrası.

Öğlene kadar yemekler pişiyordu. Kuzu fırında, çorba tencerede, gözleme hamuru dolapta dinleniyordu.

Saat üçte yine Şükran Hanım damladı, habersiz.

– Aa, toplandınız gene, bana demediniz bakıyorum.

– Volkanla Melis gelecek, dedi Baran.

– Hıı, dedi kayınvalide, fırının kapağını açtı. Elif, baharat koydun mu buna?

– Koydum.

– Hangileri?

– Kekik, biberiye, sarımsak.

– Off, biberiyeyi Kemal Bey hiç sevmez.

– Kemal Bey bugün burada değil zaten.

Sessizlik. Kısa. Sonra Şükran Hanım ağır ağır:

– Ne dedin?

Elif ocaktan dönüp, kayınvalidesine doğrudan baktı.

– Bugün sofra Volkanla Melis için. Kemal Bey biberiye sevmez diye tarif değiştiremem. Böyle daha lezzetli.

Kayınvalide ilk defa onu dikkatli inceledi. Sonra dudaklarını büzdü.

– Anladım, deyip salona çıktı.

Elif, onun salonda Barana sessizce bir şeyler fısıldadığını duydu. Baran biraz sonra mutfağa geldi.

– Elif, bu ne şimdi?

– Hiç.

– Ya, annemi niye üzüyorsun?

– Baran, kötü bir şey demedim.

– Ama üzülmüş.

– Neye?

Cevap yoktu; çünkü bir cevabı da yoktu. Ama o anda da Elifi suçlu gören sakindi; çünkü ailede en kolay suçlanan her zamanki gibi oydu.

Volkanlar yedide geldi. Neşelilerdi, ellerinde şık bir pastane kutusu. Sofra çok iyi oldu. Fırında et tam kıvamında pişti, balkabağı çorbası herkesin favorisi oldu.

– Elif, ellerine sağlık, dedi Melis, sandalyesine yaslanarak.

– Afiyet olsun.

– Ben öyle yapamam, imreniyorum sana.

– Alışılır.

– Yok, vallahi üşenirim, dedi Melis. Biz genelde eve yemek söyleriz.

– Gayet iyi bence, dedi Volkan.

– Ama Elif çok emek veriyor, dedi Melis gözleriyle sofrayı tarayarak.

Veriyordu. Elif, masayı topladı, gözlemeleri getirdi, çay demledi.

– Gel otur artık, dedi Melis. Hiç oturmuyorsun!

Elif oturdu. Bir gözleme aldı, çayını koydu.

– Şu mutfağı yenileyecekmişsiniz dedi annem, doğru mu? dedi Volkan.

– Konuştuk, diye dikkatli cevap verdi Elif.

– Annem diyor ki, sen her şeyi değiştirmek istiyormuşsun, o istemiyormuş.

– Şükran Hanım kendi evinde yaşıyor, ben burada. İkimizinki ayrı mutfaklar.

– Mantıklı, dedi Volkan.

– Pek sayılmaz, dedi Baran birden. Sonuçta burası annemin evi.

Elif gözlerini kaldırdı.

– Kimin evi, Baran?

– Yani, aile evi, her şey onların eseri.

– Yirmi yıldır biz buradayız.

– Olsun.

Sessizlik sofra örtüsü gibi yayıldı masaya. Melis çayını karıştırdı. Volkan bir gözlemeye uzandı.

– Güzel olmuşlar, dedi.

Konu bir daha açılmadı.

O gece Elif tavana bakarak uyumadı. Baran yanındaydı ama, çoktan horluyordu. Annemin evi dediği cümleyi düşündü. Onun değil, onların değil, başkasının.

Yirmi yıl. Yirmi yıl boyunca sabah-akşam pişmiş, kızarmış, ütülenmiş, silinmiş, yıkanmış, elinden geçmiş, evi onun kokusuyla dolmuştu. Ama hâlâ başkasının evi.

Sabah her zamanki gibi kalktı, kahve pişirdi, yulaf koydu.

Her şey iki hafta daha böyle sürdü.

Sonra o yemek geldi. Yıldönümü. Otuz beş yıl.

Elif, iki gün öncesinden hazırlığa başladı. Menü listesini Şükran Hanıma danışarak yaptı. Kaynana ne var ne yok istiyordu: içli köfte, ana yemek, iki salata, mutlaka patatesli poğaça (Kemal Bey severdi), bir de pasta. Elif not aldı. Kaç kişi olacak dediyse: On dört, belki on beş, yazarım sonra, deyip bıraktı.

Detayı cuma akşamı sorunca on yedi dedi.

Elif tekrar pazar alışverişine gitti.

Cumartesi sabahı saat dörtte kalktı.

İçli köfteyi bir gün önceden yoğurdu, akşamdan dolaba koydu. Hamurdan bir yudum aldı, tadını kontrol etti güzel tutmuş, harika.

Sonra poğaça hamuru Elif, annesinden öğrendiği gibi, hamurun sıcağını, kıvamını hissediyordu, Hamurla dost olacaksın, işte o zaman güzel olur, derdi merhum annesi.

Annesi sekiz yıldır yoktu.

Hamur açarken elinde o eski sabah türküsünü mırıldanmaya başladı Elif, tıpkı annesi gibi.

Saat onda poğaçalar hazırdı. On ikide salatalar. İkide fırındaki ana yemeğe baktı. Tam zamanında.

Saat üçte misafirler geldi.

Elif, paltoları aldı, yer gösterdi, mezeleri masaya sandalye taşıdı, çay suyunu kontrol etti, yemeğe de, konuğa da yetişti.

– Elif, poğaçaları artık getireyim mi? diye kendi kendine sordu, çünkü soracak başkası yoktu. Herkes masadaydı.

Getirdi, tabaklar doldu.

– Ohh, el yapımı! dedi konuklardan Nermin Hanım, Yıldızların eski aile dostu.

– Evet, Elif yaptı, dedi Volkan.

– Aferin sana, dedi Nermin Hanım. Sonra hemen Şükran Hanıma döndü. Senin gelinin dört dörtlük çıkmış.

– Eh işte, fena değil, dedi Şükran Hanım.

Elif yine mutfağa döndü.

Dörtte sıcak yemek getirdi. İki elle tuttuğu, ağır, büyük bir tabak. Kapıyı omzuyla itti, salona girdi.

– Nihayet, dedi Şükran Hanım, yüksek sesle, bütün masaya. Tam unuttun sandık vallahi!

Birileri güldü. Öyle, alaylı değil, sıradan.

Elif tabağı koydu. Dik durdu.

– Harika görünüyor, dedi Kemal Bey, Aferin.

– Elif, patatesi ayrı mı getireceksin, dedi Baran.

– Hemen getiriyorum.

Mutfaktan geçerken duydu.

Nermin Hanım bir şey soruyordu Şükran Hanıma; merakla, ama sohbet arası, kulak kabartınca gayet net duyulan türden.

– Elifin asıl mesleği neydi?

– Muhasebeci, dedi kaynana. Haftada üç gün çalışıyor, işte öylesine. Ama esas yeri mutfak zaten. Onun yeri orası.

Yeri mutfak. Ona başka yol yok.

Elif kapının yanında dondu kaldı. Sırtı salona dönüktü, yüzü ocağa.

Nermin Hanım kısa öksürerek güldü.

– E, birinin pişirmesi lazım.

– Aynen, dedi Şükran Hanım.

Bir saniye daha durdu Elif. Sonra patatesleri aldı, döndü masaya. Koydu.

– Eyvallah, Elif, dedi birisi.

Başıyla selamladı. Kenardaki yerine oturdu. Su aldı. Şarap değil, su.

Sessizce yedi. Sorulunca cevapladı, gerekince gülümsedi. Tabak topladı, masanın yeni sefasına geçirdi. Ekmeği doğradı, pasta kesti.

Yeri mutfak. Ona başka yol yok.

O gece yine uyuyamadı.

Kendi kendine o cümleleri döndürdü: Ne öfkeyle, ne kırgınlıkla. Sadece döndürdü. Yirmi yedi yıl mutfakta. Saat beş, saat dört. Eller un, hamur. Sıcak sudan geçmeyen, tepsi taşımayan eller Görülmeyen eller. Sadece sonucu görülen eller.

Başka yol? Zaten yirmi yedi yıl oradaydı.

Baran uyuyordu. Karanlıkta onu izledi. Bildiği bir yüz, çoğu zaman kendinden fazla bildiği insan. Sıcak sevmez. Sağ omzundaki eski sakatlığının yazları ağrıdığını bilir. Karnıyarığı sevmez ama aç kalırsa yer. Temelde iyi biridir. Ama yeter ki fark etmeyen Hiç mi hiç.

Sessizce kalktı. Sabahlığını aldı. Mutfağa geçti.

Işığı yaktı. Çay koydu.

Her şey tertemizdi. Kendi elleriyle topladığı, yıkadığı, kuruladığı gibi. Hep.

Çayını koydu, telefonunu aldı. Gül ile mesaja girdi.

Yazdı: Gül, uykun kaçtı mı?

Beş dakika sonra cevap: Uyumadım, kitap okuyorum. Noldu?

Elif ekrana baktı. Sonra yazdı: Hiç. Sadece gelmek istiyorum. Yarın olur mu?

Gül hemen döndü: Tabii ki olur. Seni bekliyorum.

Sabah Elif kalktı, kahve yaptı. Kahvaltı hazırladı: sucuklu yumurta, kızarmış ekmek, domates dilimleri. Masayı kurdu. Baran çıktı, uykulu uykulu oturdu.

– Günaydın.

– Günaydın, dedi Elif.

Ona kahvesini koydu. Yanaştı, baktı.

– Baran, konuşmamız lazım.

– Dinliyorum, dedi eli çatalda.

– Ben gidiyorum.

– Nereye?

– Güle. Birkaç günlüğüne.

Kafasını kaldırdı.

– Neden?

– Dinlenmeye.

Bakakaldı. Omzunu silkti.

– Peki ben ne yapacağım?

– Buzdolabında köfte var. Dün akşamdan çorba da var. Dondurucuda mantı.

– Sonra?

– Sonra da kendi işinizi halledersiniz.

Pazar günü öğleden sonra çıktı evden. Minik bir bavul.

Gül, kapıda hemen kucakladı. Hiç soru sormadı.

– Hadi çaya geçelim, dedi.

Küçük, şahane bir mutfakta oturdular. Bir pencere geraniyumlu, eski bir abajur. Gül melissalı çay demledi, kurabiye çıkardı. Sohbet derinleşti. Elif konuştukça, kimi zaman susarak, içindekini döktü.

– Bak, dedi akşamın sonunda, Artık küsmüş falan da değilim. Sadece yoruldum. Görünmezlikten.

– Çok iyi anlıyorum, dedi Gül.

– Ne yapacağım?

– Acele etmemekle başla.

Elif elini bardağa bastı. Sıcacık ve gerçek bir ısı geçti avuçlarından.

Üç gün sonra Baran aradı.

– Elif, ne zaman dönüyorsun?

– Bilmem.

– Nasıl yani? Evde yemek yok!

– Git markete.

Sessizlik.

– Ben yemek yapamam ki.

– Yumurta yapabiliyor musun?

– Yani, yumurta yaparım.

– O zaman yumurta yap.

Telefonu kapattı. Bir süre dikildi. Sonra öyle bir güldü ki, aylar sonra ilk defa içi hafifledi.

Dördüncü gün Gül şöyle dedi:

– Bak, mutfak akademisinde çalışan bir tanıdığım vardı. Hamur işlerinden anlayan, kısa süreliğine hoca arıyorlar. Tanışmak ister misin?

Elif baktı.

– Ben öğretmen değilim ki.

– Sen benim bildiğim en iyi yemek yapan insansın.

– Onlar diplomaya bakar.

– Bir dene, sonra karar verirsin.

İki gün sonra, Elif o küçük akademinin müdürüyle yüz yüze görüştü. Kadın kırklı yaşlarda, net biriydi.

– Gül Hanım çok övdü sizi. Ne yapıyorsunuz genelde?

Elif düşündü.

– Türk mutfağı. Hamur işleri, poğaça-börek; et yemekleri. Reçel, turşu. Çorba. Ara sıra İtalyan mutfağı.

– Hamuru hep kendi elinizle mi açarsınız?

– Her zaman. Hazır asla kullanmam.

Müdür biraz gülümsedi.

– Bir deneme dersi yapalım. Grup severse sözleşme imzalayalım.

İlk ders cuma günüydü. Başlık: Ekşi mayalı ekmek.

Elif, gece böyle dönüp durdu yatakta. Ben kimim ki insanlara öğreteceğim! Baran ne der, Şükran Hanım ne der, diye düşünüp durdu.

Sonra bir anda sordu: Niye önemi var, ne dediklerinin?

Cuma sabahı sekiz kadın vardı sınıfta, yaşları değişik. En delikanlısı yirmili yaşlarında. Hepsi yabancılık kokusu taşıyan bakışlarla sıraya dizilmişti.

Elif gülümsedi, hamuru aldı.

– En baştan başlıyoruz; iyi ekmek tarifte değil, ellerinizde başlar. Bakın, dedi, hamur elden ayrılıp pürüzsüzleşti mi, işte o anda tamamdır. Tüm mesele o histe.

Malzeme anlattı, yoğurdu, gösterdi. Hamuru sararken, Sıcak suyu neden koymayız, niye acele etmeyiz, anlattı.

Genç kız sordu:

– Ya ilkinde tutmazsa?

– Üçüncüde tutar, dedi Elif sakince, Hamur küsmez.

Sınıf güzelce güldü.

Müdür kapıdan izliyordu.

Dersin sonu, müdür Elifin yanına gelip:

– Çok güzel anlatıyorsun.

– Hiç düşünmemiştim.

– Düşünmediğin için. İçten geliyor. Sözleşme hazır!

Pazartesi sözleşme imzalandı.

Haftada üç ders. Saatlik para. O küçük ofisten daha iyi.

Ofise arayıp ücretsiz izin aldı.

Sonra Baranı aradı.

– Baran, iş buldum. Yemek okulunda ders veriyorum.

– Ne? Ne zaman eve döneceksin?

– Bilmem.

– Ciddi misin yani?

– Ciddiyim.

Uzun sessizlik.

– Annem sordu, kırgın mısın dedi.

– Hayır. Sadece çok yoruldum.

– Neyden yoruldun?

Kısa bir sessizlik. Basitçe:

– Görülmemekten, Baran. Yirmi yedi yıl sadece temizlik, köfte, masa; ben yoksunum.

Sessizlik.

– Elif

– Suç aramıyorum. Sadece anlatıyorum.

Baran laf bulamadı.

– Sonra ararım, dedi nihayet.

– Tamam.

İki hafta daha Elif Gülde kaldı. Yemeklerde yardım etti. Gül minnet etti, Elif Zaten yemek pişecek, keyifle yapıyorum, dedi. Fakat farkı vardı: Burada minnet değil, dostça bir teşekkür ederim vardı.

Bir gün Gül dedi ki:

– Değiştin sen.

– Nasıl?

– Huzurlu, telaşsızsın artık.

Elif düşündü.

– Evet, olabilir.

Yemek okulunda kursları doldu. Müdüre, İnsanlar sizi seviyor, kursunuza isimle kaydolan çok, dedi.

Elif içine sevgisini döküyor, bu net belli oluyordu.

Baran ikinci haftanın sonunda çıkageldi. Önceden aramıştı. Gül zarifçe ortadan kayboldu. Beraber mutfağa oturdular.

– Elif, eve gidelim.

– Niye?

– E, ev! Ben yalnızım orada.

– Sen üç haftadır yalnızsın. Ben yirmi yedi yıl.

Baran kafa salladı, masaya baktı.

– Fark etmedim.

– Biliyorum.

– O zaman ne olacak? Bitti mi?

– Kırgın değilim. Ama eskiye dönemem. Bu elbisenin küçülüp olmaması gibi.

Uzun sessizlik.

– O zaman ne olacak? Boşanıyor muyuz?

– Bilmiyorum. Belki değil. Ama farklı olacak. Ben artık çalışıyorum, düzenli. Evde hizmetçi değilim. Ne sana, ne ailene.

– Annem seni kırmak istemedi.

– Ama yaptı. Yeri mutfakta, ona başka yol yok. Bunun manası var.

– Duydun yani.

– Hem de kaç kere. Yirmi yedi yıl.

Baran kem küm.

– Annem yanlış yaptı, dedi sessizce. Ben de.

– Evet.

Baran tanıdık, dürüst haline büründü o anda. Elif bir an o adama tekrar ısındı.

– Peki, napayım?

– Süreç uzun. Önce çorba pişirmeyi öğren.

Bir tebessüm.

– Ciddi misin?

– Evet. O kadar da zor değil bak. Soğan, havuç, patates. Anlatırım, çünkü artık hocayım.

Gülümsediler. O sordu:

– Geri dönecek misin?

Elif derin düşündü. Şişlideki eve, sabah kokusuna, yarı ömrünü paylaştığı adama, yaşanmış yıllara Elli iki yaşında bir kadına.

– Belki, dedi. Ama şimdi değil. Biraz zaman lazım.

– Ne kadar?

– Elimden geldiğince.

Baran çıktı. Elif cam kenarında kaldı. Geraniyen pembe, canlıydı. Dışarıda sonbahar Yapraklar süzülürken.

Sonra kalktı, buzdolabından malzeme aldı. Hamur yoğurdu. Kimseye değil, kendine. O hamur sıcaktı, diri ve kadife gibi avucuna oturuyordu.

Beyni bomboştu.

Bir ay sonra okuldan müdür aradı.

– Kadrolu hoca olun, ister misiniz? Haftada üç modül, ayda bir atölye. Şartlarımız bu.

Maaşı yeterliydi. Cebine gerçekten para girecekti.

– Tamam, dedi.

Sözleşme imzaladı. Kapının önünde derin bir nefes aldı.

Gülü aradı:

– Kadrolu oldum.

– Elif, aferin! Kutlayalım mı?

– Sofrayı ben donatırım.

– Tabii ki!

Elif güldü.

Baranla da birkaç kez daha konuştu. Bu kez kavgasızdı. O pişirdiklerini anlattı. Önce yumurta, sonra benden tarhana tarifi istedi. Arayıp sordu; salça ne zaman, yoğurt miktarı, niye ekşi oldu?

– Muhtemelen çok yoğurt koymuşsundur.

– İki kaşık attım dedin ya.

– Çorba kaşığı mı, tatlı mı?

Pauza.

– Onlar farklı mıydı?

Güldü. Baran da güldü.

Ekim sonu Baran tekrar geldi. Çiçek getirmişti. Kasımpatılar, tam Elifin sevdiğinden. Eskiden getirmezdi, gerek yoktu çünkü ne yapsa, Elif evdeydi. Ama şimdi getirdi.

– Güzel, dedi Elif.

– Sevdiğini biliyorum.

Çay içtiler. Her türlü konudan konuştular: torunun okulu, Volkanın taşınma planı, Kemal Beyin geçen hafta rahatsızlanıp iyileşmesi

Sonra Baran şöyle dedi:

– Annem seninle konuşmak istiyor.

Elif durdu.

– Duyuyorum.

– Gerçekten. Bir şey oldu ona sen yokken.

– Ne mesela?

– İlk defa yıllar sonra kendi yemek yaptı. Kek pişirdi hem de. Pek güzel olmamış, ama denedi.

– İyi olmuş.

– Ve dedi ki: O zaman, masada öyle söylemem gerekmezdi. Öyle demem yanlıştı.

– Anlayınca iyi.

– Sen konuşur musun, onunla?

Elif göz göze geldi.

– Hazır olunca. Bugün değil.

– Tamam.

Baran acele etmedi bu defa. Bu yeniydi. Hep çabuk olan adam, şimdi yavaşlamıştı. Ya da öylece başlıyordu.

Çıkarken, kapıda:

– Elif.

– Hı.

– Haklıydın. Farkında değildim. Yanlıştı.

Gülümsedi.

– Biliyorum.

– Üzgünüm.

Başını salladı. Bir şey yok demedi; çünkü her şey iyi değildi. Ama iyi olabilir miydi? Belki, bir gün.

– Yarın ara, dedi, Bana çorban nasıl oldu anlatırsın.

– Tamam.

Kapı kapandı.

Elif antrede bekledi. Sonra mutfağa geçti, çay koydu. Akşam şehre bakıp, pencerenin önüne oturdu. Sarı, sıcak sokak lambaları yandı.

İki gün sonra dersi vardı. Konu: Kurabiyenin hamuru. Soğuk elle hazırlanır; yağ asla erimemeli. O narinliği anlatacak işte.

Bunu anlatabilirdi. Anlatabildiğini yeni keşfetmişti.

Çayını koydu, pencere dibinde oturdu.

İçinden geçen şehirde bir ömrü yaşıyordu. Eskisiyle yenisi, iç içe, daha karar vermemişken. Şişliye dönecek mi? Burada mı kalacak? Yoksa bambaşka bir yol mu?

Ama o akşam, Gülün mutfağında kendi emeğiyle kazandığı parayla, yeni bir işe öğretmenlikle, hayatı yeniden kendi elinde tutuyordu.

Şu an için bu ona yetiyordu

Ertesi gün öğlen Baran aradı.

– Çorba, dedi.

– Nasıl oldu?

– Fena değil. Rengi de tuttu.

– Demek ki yanmadı.

– Aynen, sonradan ekledim.

– Aferin.

Kısa bir duraklama.

– Elif, sen orada nasılsın?

– Çok iyiyim, dedi Elif. Ve bu defa, gerçekten doğruydu.

Rate article
Lifequest
Mutfakta Sana Yer Var