Mutfak Penceresinden Gözlenenler

Mutfak Penceresinden Gördüklerim

Murat, gömleklerini katladın mı? Temiz olanların ikisi hala ütülü yığının üstünde duruyordu.

Zeynep, hallederim ben, dert etme.

Dert ettiğim yok, sadece sordum. Ne zaman çıkıyorsun?

Öğleden sonra, tahminen üç gibi çıkarım.

Zeynep ocakta yulaf karıştırıyordu. Aslında canı artık pek yulaf istemiyordu ama el alışkanlığı, eller bir iş yaparken kafa başka yerdeydi. Açık camdan hafif nemli nisan havası geliyordu, avluda bir yerlerden çatının ucundan damlıyordu ve bu tekdüze damla sesi bugün sinirini her zamankinden daha çok bozuyordu.

Kaç günlüğüne gidiyorsun?

Her zamanki gibi dört-beş gün Belki görüşmeler uzarsa biraz daha fazla.

Anladım.

Tabağa yulafı koydu. Muratın en sevdiği büyük kupaya kahveyi doldurdu, süt ekledi. Yedi yıldır nasıl içtiğini sormadan bilirdi zaten: iki kaşık şeker, bol süt. Kahvesi neredeyse krem rengine yakın olurdu.

Murat, masada oturmuş telefonu kurcalıyordu. Son zamanlarda artık neredeyse her sabah kahvaltıda telefona dalardı. Zeynep eskiden bu duruma laf yetiştirir, alınırdı, artık alışmıştı; sabah kahvesinin yanında telefon. O ritüel öyle devam ediyordu ve yapacak bir şey yoktu.

Dinle Murat, dedi. Karşısına otururken. Gene gidiyorsun ya. Bir mevzu var, onu konuşmak istiyorum.

Ne var? Gözünü kaldırdı ama telefonu masadan çekmedi.

Randevu aldım, doktor Sevda Hanıma. Hani kadın doğum uzmanı, sana söylemiştim Her şeyi tekrar bir konuşmak istiyorum. Yani bebek konusunda.

Murat elindekini masaya, ekranı aşağı gelecek şekilde koydu. Kötüye işaretti bu. Böyle konuları sevmediğinde hep böyle yapardı; telefonu ters çevirirdi.

Zeynep. Bu konuyu defalarca konuştuk.

Biliyorum, konuştuk. Ama bir kez daha

Daha ne konuşacağız ki? Kaç yaşında olduğunu biliyor musun? Kötü anlamda söylemiyorum, çok güzel görünüyorsun ama

Elli iki yaşındayım. Bu bir mahkumiyet değil.

Zeynep. Adını çocuklara söylenir gibi durdurmak istermişçesine yumuşak, ama son noktada söyledi.

Tamam, dedi Zeynep. Tamam.

Kaşığı aldı; yulaf neredeyse soğumuştu, tadı da kalmamıştı ama yine de yemeye başladı. Camın dışından damlalar geliyordu. Murat yeniden telefonu aldı eline.

Yemeğini bitirdi, teşekkür etti ve odaya hazırlanmak için geçti. Zeynep, bulaşıkları yıkarken bu konusu yedi yılda yirmi kere açtığını hissetti. Hep aynı yanıtı almıştı. Önce Biraz daha maddi olarak rahata kavuşalım, sonra Şimdi zamanı değil, işte çok yoğunum, arada Sen eskisi kadar genç değilsin, sağlığını düşün. Yedi yıl. Kırk beşinde evlenmişti, o zaman daha vakit var gibi geliyordu. Yetişeceklerdi. Sakin, güvenilir, iyi kalpli Murat da bir gün ister diyordu kendi kendine. Sadece biraz daha beklemek gerekiyordu sanki.

Eliyle üç yıldır ocak kulpunda asılı duran, üstünde horoz nakışları olan havluyu sildi. Almalı, dedi içinden. Bu havlu artık iyice solmuştu.

Murat, küçük bir el çantasıyla koridora çıktı.

Hemen hazırım. Benim gri kazağı görmedin mi?

Dolabın sağdaki ikinci rafında.

Aa evet, sağ ol. Dolaba gidip kapaklarını gürültüyle açtı. Buldum!

Üzerini giydi, montunu ilikledi. Zeynep ona her zamanki gibi yakasını düzeltti. O da yanağına bir öpücük kondurdu.

Görüşürüz. Akşam ararım seni.

Tamam. Dikkatli kullan arabayı.

Her zaman.

Kapı kapandı. Zeynep bir süre koridorda durup dinledi. Asansör sesi, alt kapının gürültüsü Sonra tam bir sessizlik.

Mutfakta kendine kahve ekledi, pencereye geçti. Oda caddeye bakıyordu, sıralanmış arabalar: üçüncü kattaki komşunun gri arabası, köşede eski bir Doğan, iki araba daha. Nisan bulutluydu, gökyüzü beyazımsı pus içinde, ışık gölgeleri olmayan tuhaf bir gün.

Muratın gri arabası komşu apartmanın önünde duruyordu.

Bir an gözlerine inanamadı. Sonra emin oldu. Plakalarını bilirdi, ezbere. Evet, onun arabasıydı. Ama az önce çıkıp gitmemiş miydi? Neden komşu apartmanın önünde duruyor?

Birine mi uğradı? Komşularla pek samimi değillerdi, günaydından ötesi yoktu.

Kupanın sapı avcunda kaldı, seyretti.

Dakikalar geçti, araba yerinden oynamadı.

Komşu apartmanın kapısından genç bir kadın çıktı. En fazla otuz beş yaşında, lacivert montlu, koyu saçları atkuyruğu yapılmış. Kucağında üç yaşında, kırmızı tulumlu bir çocuk vardı, tepesinde ponponlu bir bere. Kadın çocuğa bir şey anlatıyor, sarılıyordu. Çocuk da elleriyle annesinin yüzüne ulaşmaya çalışıyordu.

Zeynep izledi ve tuhaf şekilde o an hiçbir şey anlamamıştı. Sadece baktı.

Sonra Muratın arabasının sürücü kapısı açıldı. Murat indi.

Gitti, kadının yanına Çocuğu kucağından aldı, yukarı kaldırdı; çocuk kahkaha attı. Zeynep sesi duymasa da başını geriye atacasına güldüğünü gördü. Murat çocuğu yanaklarından öptü, tekrar yere bıraktı. Kadına bir şey söyledi. Kadın cevap verdi. Sonra elini tutup dudaklarına götürdü.

Kadının elini öptü.

Zeynep pencerenin önünde durdu ve içindeki bir şeyin yavaşça, en ufak bir ses çıkarmadan aşağıya doğru süzüldüğünü hissetti. Ne parçalanma, ne çöküş; sanki göğsünün tam ortasında bir raf varmış da, o rafa dizili eşyalar biri biri ardına sessizce aşağı iniyormuş. Çıt çıkmadan. Gürültüsüz.

Camdan ayrılmadı. Muratın yeniden çocuğu sardığını, kadının çocuğun beresini düzelttiğini, onlar arasında bir kısa veda olduğunu gördü. Murat arabaya bindi ve uzaklaştı.

Kadın bir süre daha kaldırımda çocuğuna bakarak durdu, sonra çocuk onu çekiştirince elinden tutup yürüdü.

Zeynep sonunda pencereden ayrıldı. Tabureye oturdu, ellerine baktı. Normal eller, biraz yorgun, yüzük parmağında evlilik yüzüğüyle.

Kahve bardağındaki son yudum artık iyice soğumuştu.

Sonra kalktı, kahveyi lavaboya döküp sıcak su akıttı.

Biraz düşünmesi lazımdı. Ama önce şu aşağıya inen raftaki ağırlığıyla bir şey yapması gerekiyordu. Zira eğer şimdi kendini bırakıverse, ağlasa, ya da çığlık atsa yahut hemen o an Muratı arasaydı, doğru olmazdı. Ağlamak ayıp değildir, hayır. Ama her şeyi bilmiyordu henüz. Sadece gördükleri vardı. Henüz her şeyi bilmiyordu.

Ama dürüst olmak gerekirse, her şeyi biliyordu. Artık biliyordu.

Mavi trençkotu giydi, askıda bekliyordu. Anahtarları ve çantasını aldı, evden çıktı. Temiz hava lazımdı. Sadece gidebildiği kadar yürümek istiyordu.

Dışarıda nemli bir hava vardı. Asfalt yağmurdan sonra parlıyordu. Kaldırımda ilerlerken marketin parlak tabelasını, kuaförü, eczaneyi geçti. Eczane kapısının önünde bir teyze küçük köpeğine elinden parça parça mama veriyordu. Köpek o kadar ince, neredeyse şefkatli şekilde alıyordu ki lokmaları.

Yedi yıl.

Bunu düşünüyordu yürürken. Yedi yıl bir adamın yanında yaşadı ve hiçbir şey anlamadı. Yoksa görmek mi istemedi? Kendi kendine dürüstçe soruyordu: Hiçbir işaret olmadı mı, hiç mi sezmedi, göz ardı mı etti?

İş seyahatleri. Hemen her ay. Gerçekten çalıştığına inanırdı hep. Muratın işi sürekli gidip gelmeler gerektirirdi, anlaşmalar, karşılamalar. Hiçbir seferinde şüphe duymadı. Tek bir kere bile.

Telefon, sürekli yanında, asla açıkta bırakmazdı. O da, alışkanlık, diyordu.

Bebek konuları Her defasında nazikçe, ama kesin şekilde kapatıyordu Murat. Yaşı ilerledi, yorgun, yeni bir sorumluluğa girmek istemiyor, diye düşünürdü. Onu anlamak isterdi, zamana bırakırdı.

Oysa Muratın zaten bir çocuğu vardı.

Küçücüktü, üç yaşlarında Demek ki bu, dört yıl önce başlamıştı. Evliliklerinin üçüncü yılı.

Küçük parktaki bankta durdu, birkaç çınar daha yeni tomurcuklanıyordu. Oturdu, telefona baktı, elinde tuttu, sonra çantasına kaldırdı.

Döndüğünde ne yapacaktı Murat? Dört-beş gün sonra, gene ufak hediyelerle, dargın uykulu yüzüyle gelince. Divana oturup televizyonu açacaktı. Ne yaptın bakalım? diyecekti.

Sen nasıl diye.

Bankta çıplak dallara baktı. Tomurcuklar canlıydı, patlamaya hazır. Bir hafta güneş gelsin, her yer yeşerecek.

Zeynep, bir şekilde şimdi kendini aldatılmış bir kadından, Muratın o diğer hayattaki kadınına, kırmızı tulumlu çocuğa değil de; kendisine, yedi yıl sabırla bekleyen, erteleyen, Aşk sabırdır, zorlamamak lazım, beklemeli diyen kadına düşünüyordu. İşte beklediği buydu.

Üşüdü. Kabanını sıktı, eve döndü.

Ev sessizdi. Murat olmayınca sanki daha sessizdi daima; oysa o da çok gürültücü biri değildi. Sadece onun varlığı daima ayrı bir sıcaklık bırakırdı odada. Şimdi o yoktu.

Odaya girdi, ortada durdu. Kitaplar; kendisininkiler, birkaçı Murat’ın. Koltuğun yanında onun terlikleri. Koltuğun kenarına atılmış mavi-yeşil ekose battaniye. Ona kendi aldığı battaniyeyi eline aldı, bir süre baktı. Sonra yine yerine bıraktı.

Depoya gitti. Yüksek rafta, üç yıl önceki taşınmadan kalan kutular. Hiç açılmamıştı. Merdiven açıp ilk kutuyu indirdi. İçinde kendine ait eşyalar: kitaplar, klasörler, eski fotoğraflar.

Kutudan fotoğrafları çıkardı, depoda yere oturdu.

İşte yirmili yaşlarında o. Gülüyor, kameraya bakmıyor. Yanında birileri, artık kim olduklarını hatırlamaz. Burada anne-babası, plajda, arkada deniz, gençler. Yanında arkadaşı Elif, kırkında, kucaklaşmışlar, parkta. Şimdi Elif elli altıdır.

Aramalı, dedi kendi kendine. Sonra.

Fotoğrafları yine kaldırıp kutuyu kapattı. Yüzünü yıkamak için banyoya geçti. Aynada gözlerine baktı. Yorgunluk var. Cildine hep cildin çok güzel derlerdi gerçi. Göz kenarlarında ilk çizgiler, saçlarında biraz beyaz. Elli iki yaşında, sıradan bir kadın.

Bir insanın ihaneti hemen iz bırakmaz. Önce kendine bakarsın, işte buymuşsun dersin. Yedi yıl boyunca adama çocuk istemişsin ve adamın başka bir hayatı, çocuğu olmuş.

Musluğu kapatıp mutfağa geçti, yemek hazırlamaya başladı. Hep yapılacak işler vardı.

Dört gün boyunca garip bir bölünmüşlük içinde yaşadı. Dışarıdan her şey aynıydı: yemek, temizlik, alışveriş, anneyle telefon. Murat arardı akşamları, konuşurdu, işten anlatır, Sen nasılsın? derdi. İyiyim, bir şey yok, hava bozdu, yeni mutfak havlusu aldım, derdi. Murat gülerdi, o da. Bu kadar kolay gülmesi, en kötüsüydü.

Ama içinde başka bir hayat akıyordu.

Düşündü. Hiç yapmadığı kadar, methodik ve sessiz düşündü, gözden geçirdi, hatırladı. Her dönüşte azıcık değişmiş olurdu Murat: bazen daha yumuşak, bazen biraz ilgisiz. Yorgun, derdi Zeynep. Şimdi biliyordu: Oradan, onlardan dönüyordu.

Kadını düşündü. Genç, harbiden de güzel? Uzun bakmasa da fark etmişti: düzgün bir vücudu, kendinden emin yürüyüşü. Muratın yanında yeri belli.

Çocuk, kız mı erkek mi? Anlayamadı. Küçük, kırmızı tulumlu. Murat onu başının üstüne kaldırdı, çocuk güldü.

Murat hiç çocuklara ilgi göstermezdi. Her zaman derdi ki: Açıkçası küçüklerle ne yapacağımı bilmem. O da inanırdı.

Üçüncü gün Elifi aradı.

Elif, bana gelir misin?

Tabii, Zeynep. Bir şey mi oldu? Sesin kötü

Sadece gel. Kahve yaparım.

Elif bir saat sonra geldi. Aynı mahallede otururlardı, alışverişe bile aynı marketten giderlerdi. Yirmi yıldır dostlardı. Hayat yolları ayrılmıştı; evlenmiş, taşınmışlardı, ama bağ hep kalmıştı.

Kapuya girerken elini tuttu, baktı:

Zeynep, neyin var?

Bekle, mutfağa geçelim.

Her şeyi teker teker anlattı. Elif sadece bir kere elini sıktı; onun dışında hiç bölmedi. Sonunda uzun süre sessiz kaldı.

Allahım, dedi sonunda. Allahım

Evet.

Emin misin? Gerçekten onun olduğuna?

Elif, yedi yıldır bu adamı da arabasını da ezbere bilirim. Eminim.

Peki ne yapmayı düşünüyorsun?

Düşünüyorum.

Önce onunla konuşmalısın. Açık açık.

Konuşacağım. Dönünce.

Zeynep, çok güçlü duruyorsun. Ama ne olur, her şeyi içine atma

Elif, böldü Zeynep. Baş edebilirim ben. Rica ediyorum, bana acımanı istemiyorum. Sadece yanında ol. Sen buradasın, teşekkürler.

Elif sessiz kaldı, sonra sıkıca sarıldı.

Hep buradayım. Ne zaman istersen

Duyuyorum.

Akşam olunca gitti. Zeynep kupaları yıkadı, mutfağı kapatıp yatağa uzandı. Tavanı seyretti.

Hayatını düşündü: yedi yıl boyunca inşa ettiği şeyin gerçek olduğuna inanmıştı. Kusursuz değildi belki ama gerçekti: aynı sofra, sabah kahvesi, yulaf. Bunlar temel olmalıydı; tutkulu aşk sona erer, asıl kalan alışkanlık, ortak hayat.

Meğer kendi birliktesini inşa ederken o başka bir birlikteyi beş dakika ileride gizlice inşa etmiş.

Beş dakikalık yürüme mesafesi.

Gözlerini kapadı. Dışarıda hafif bir ilkbahar yağmuru vardı, ağlamaklı değil, sadece nazikçe.

Beşinci gün, öğleden sonra döndü Murat. Anahtarı olmasına rağmen zile bastı. Zeynep açtı.

Geldim, dedi ve yorgun bir gülümseme ile içeri girdi. Elini uzattı.

Bir dakika, dedim.

Sesinde bir şey vardı, Murat durdu.

Ne oldu?

Odaya geçelim, konuşmamız lazım.

Karşılıklı oturdular; Murat kanepeye, Zeynep tam karşısındaki sandalyeye. Arada küçük sehpada, Zeynepin sırf canı sıkıldığı bir akşamdan yaptığı kağıttan lale demeti vardı.

Murat, o gün camdan seni gördüm. Komşu apartmanın önündeydin. Yanında bir kadın ve bir çocuk vardı. Çocuğu kucağında tuttun.

Murat gözünü kaçırmadı. Sessizdi. Ne yalanlama, ne açıklama Farklı bir sessizlikti bu.

Murat.

Zeynep, dedi.

Kavga çıkarmayacağım, böldü. Çok sakindi, oysa içi elektrik hattı gibi uğulduyordu. Ne ağlayacağım ne bağıracağım. Sadece bir soru. O çocuk senin mi?

Durdu.

Evet, dedi.

Zeynep başını salladı. İşte şimdi, tam olarak bildi.

Kaç yaşında?

Üç.

Kadınla kaç zamandır birliktesiniz?

Zeynep, ne olur

Soruyorum.

Başını eğdi.

Beş yıl.

Beş yıl. Evliliğin ikinci senesinden beri

Anladım, dedi Zeynep. Anladım.

Zeynep, seni üzmek istemedim. Böyle olmasını istemedim

Oldu işte, tekrar etti. Alaylı değil, sadece olduğu gibi.

Ne düşündüğünü anlıyorum

Sanmam.

Zeynep, ben

Murat. Ayağa kalktı. Gerek yok. Açıklama istemiyorum. Yeterince gördüm; çocuğu nasıl tuttuğunu, kadına nasıl baktığını

Kendi de şaşkındı; hiç ağlamıyordu hem de hiç. Ağlama isteği bile yoktu. İçinde çok net bir açıklık, fırtınadan sonraki berrak hava vardı.

Eşyalarımı toplayacağım. Az, temel şeyleri. Geri kalanı sonra konuşuruz.

Nereye gideceksin?

Anneme. Sonra bakarım.

Zeynep, bekle. Konuşabiliriz. Her şeyi anlatırım.

Zaten anlattın.

Yatak odasında küçük valizi çıkardı; birkaç takım giysi, evrak, kozmetik, biraz iç çamaşırı, çorap, havalar serin diye kalın bir kazak. Komodinden bir kitap, annesiyle babasının eski bir çerçeveli fotoğrafı. Sevdiği parfüm. Telefon şarjı.

Murat kapıda bekliyordu.

Zeynep, ne olur. Lütfen konuş.

Nasıl? dedi. Sessizce dağılıp gitmek mi yanlış?

Böylesi

Nasılı var mı ki?

Cevap vermedi.

Valizi kapattı. Koridora çıktı, ayakkabılarını giydi. Mavi trençkot, rahat botlar. Valizini aldı.

Bir an için salonda duran kağıt lalelerin yanına döndü, yüzüğünü çıkardı, vazoya bıraktı. Atmadı, koydu sadece.

Koridorda anahtarlarını çıkardı, evin anahtarını ayırdı, komodine bıraktı.

Zeynep, dedi Murat.

Murat, dedi o da. Sana gerçekten iyi şanslar diliyorum. Samimiyim.

Ve çıktı.

Asansörde duvarda kendi yansımasına baktı, bulanık ve tanınmaz. Asansör uğultulu. Birinci kata indi, kapı açıldı.

Dışarısı serin. Valiziyle kaldırımı adımladı, bir an durdu. Sonra otobüs durağına yürüdü. Annesi başka bir mahallede; otuz, kırk dakika yol.

Hiçbir kavga, hiçbir olay olmadı. Bilmezdi ki aylar sonra asıl en çok buna unutulmaz bir anlam yükleyecekti: Sessizce ayrılmasına. Ne teslim olduğu, ne affettiği için değil; kendi kararı, kendi adımı olduğu için. Gururunu başkasına değil, kendine sakladı.

Durakta hafif rüzgar vardı. Trençkotunun yakasını kapadı.

Bir yıl geçti.

O yıl boyunca şehir hiç değişmedi sanki. Yine aynı ağaçlar, şimdi koyu yeşil, sık yapraklı. Dükkanlar aynı, köşe başındaki eczane aynı. Teyze, arada köpeğini çıkarırdı. Küçük şehirlerin hayatı her zaman ağır akar; bu sükunetin kıymeti hayatta anlaşılır.

Başka bir mahallenin ucunda iki odalı kiralık bir daireye taşındı. Üçüncü katta, bahçeye bakan pencereyle. Bahçe ev sahibinin; yaşlı bir teyze, aşağıda çilek ve aslanağzı yetiştiriyordu. Yaz akşamları çiçek kokusunu öyle sevmişti Zeynep; penceresini erkenden açar, havayı içine çekerdi.

Küçük bir iş kurdu: bir atölye açtı. Hemen olmadı. İlk başta büyük bir boşluk, annesiyle uzun konuşmalar, Elifle telefonlar, avukat işleri Sonbahara doğru kendini biraz daha toparladığında, bir akşam kağıttan laleleri hatırladı.

Hayatı boyunca hep bir şeyler yapardı eliyle. Örgü, dikiş, seramik, bir ara sepet örmeyi bile denemişti. Hep hobiydi, hiç ciddiye almamıştı. Ama bir gün, eylül ortasında, Neden ciddi olmasın ki? dedi kendi kendine.

Elifi aradı.

Elif, atölye açacağım ben.

Ne atölyesi?

El işi: ev için süs, dekorasyon, takı, her türlü. Ben yapabiliyorum sonuçta. Küçük bir oda bulurum, başlarım.

Zeynep, bak, bu iş masraflı Kira, malzeme?

Biliyorum. Bir miktar birikmişim var. Hep en küçüğünden başlarım. İşçi falan da yok; tek başıma.

Gerçekten mi?

Gerçekten.

Bir süre sustu.

Şaşırmadım, dedi sonra.

Yerinide kolay buldu: Merkeze yakın, eski bir apartmanda giriş katta küçük oda. Sahibinin derdi yeri boş tutmamaktı, kira uygundu. Zeynep duvarları beyaza boyadı, raflar astı, büyük masa aldı, iyi bir ışık koydu. Adını da sade koydu: “Zeynepin Atölyesi”.

İlk müşteriler mahalleden, komşuların anneleriydi. Kurutulmuş çiçekten süsler, panolar, mumlar, örgü saksılıklar aldı kadınlar. Sonra mahalle grubunda paylaşan oldu; derken daha çok kişi geldi. Zeynep sosyal medya sayfası açtı, fotoğraf paylaştı. Siparişler birden artmasa da düzenliydi. Kirasını rahatça ödüyordu. Paradan fazla, başka bir şeydi önemli olan.

En önemli şey, her sabah uyandığında günün kendine ait olmasıydı. Ne yapacağını, ne zaman dükkânı açacağını, neyi üreteceğini, kiminle iletişime geçeceğini kendi seçiyordu. Bunu başka insanlara anlatmanın zorluğunu düşünürdü. Sahici bir sabah. Bir kupa kahve. Kendi programı.

Murata ender aklı giderdi. Bir ceketin modeli, geçerken sigara kokusu, ona eski günleri hatırlatırdı. Biraz durur, içinden geçirir, yoluna devam ederdi. Öfke yok, kırgınlık neredeyse yok. Sadece olmayan, olamayan şeye dair ince bir hüzün. Doğmayan çocuğa, zamansızca tüketilmiş yedi yıla.

Ama bu hüzünle mümkün yaşamak.

Bir nisan akşamı, yeni bir sipariş için malzemelerle dönerken eski bir arkadaşa rastladı. Kafenin önünde duruyordu; yaşı o yaşlara yakın, iyi bir mont giymiş, saçlarının kenarı ağarmıştı.

Zeyno! dedi adam. Sahi sen misin?

Çevirdi başını.

Tolga?

Vay be! Kaç sene oldu, on beş, yirmi?

Tolga Demirci. Bir zamanlar beraber çalışmışlardı. Genç, hep şakacı bir tipti. Sonra yolları ayrılmıştı.

En az yirmi, dedi Zeynep. Sen nasılsın?

İyiyiz, üç yıl önce İstanbuldan döndüm, büyükşehir yoruyor insanı. Sen hep buradaydın?

Hiç ayrılmadım.

İyi ki. Şimdi nereye?

Biraz işim vardı.

Kahve içer misin burada, iyidir. Birlikte oturalım?

Bir an tereddüt etti. Elindeki poşet ağırdı, kuzu gibi bir hava, bahçede aslanağzları yeni sulanmıştır.

Neden olmasın, dedi.

Pencere kenarında oturdular. Kapuçino, ona sade Türk kahvesi. Tolga anlattı: başka şehirde çalışmış, evlenip boşanmış, sonra tekrar evlenmiş, yine yürümemiş. İroni olmadan, gülerek anlatıyordu.

Sen, peki? Evliydin galiba?

Boşandım, dedi Zeynep. Bir yıl oldu.

Zor mu geçti?

Sıcak kupasını elinde tuttu. Üzerinde yaprak deseni vardı.

Zordu, dedi dürüstçe. Ama insan bazen çok zor şeylerden sonra, iyi ki olmuş, diyor. Kötü olduğu için değil; şimdi daha iyi olduğu için.

Farklı mı oldun?

Düşündü.

Hayır. Daha çok kendim gibi oldum.

Tolga başını salladı. Dikkatle baktı.

Şimdi ne iş yapıyorsun?

Atölyem var. Dekorasyon, el işi. Küçücük bir yer.

Ciddi misin? Harika. Zaten hatırlıyorum, masanda hep bir şeyler yapardın.

Hatırlıyor musun?

Tabii. Bir küçük cam şişede renkli boncuklar olurdu…

Parfüm şişesiydi o, gülüştü. Cam boyasıyla boyamıştım.

Aynen! Herkes hayran kalırdı.

Kısa süre sustular, huzurlu bir sessizlikti.

Mutlu musun? dedi Tolga.

Pencereden karanlığa doğru bakarken, sokak lambalarında sarı bir parıltı vardı. İnsanlar, kimi çocukla, kimi yalnız, kimi kolunda bir poşetle geçiyordu.

Mutlu demek az geliyor bazen. Hani çorban güzel oldu diye ya da ayakkabın rahat diye mutlu denir. Benimki daha başka. Tarif etmek zor.

Anlat bakalım.

Düşündü.

Her sabah atölyemdeyim, bazen sipariş çalışıyorum, bazen sadece kafama göre üretiyorum. Bir şey ellerimde başlıyor, bitiyor. Elimden çıkan, bana ait, kimse veremiyor, kimse alamıyor. Kendi emeğim. İşte bu galiba yaşamak dediğin o his.

Tolga hafifçe gülümsedi.

Evet, dedi. Bence de öyle.

Pencereden sarı lambalar pastırdı. Arkada hafif bir eski şarkı çalıyordu. Kahve fincanında bir yudum kalmıştı, ılıktı yalnızca.

Tolga, geç oldu, ben kalkayım. Sabah işim var çünkü.

Tabii. Yerinden kalktı, malzeme poşetini uzattı. Karşılaştığımıza sevindim.

Ben de, dedi Zeynep.

Atölyenin adı?

Zeynepin Atölyesi.

Ne hoş, güldü.

Ben de basitim.

Olmaz öyle deme.

Kapıda ayrıldılar. Zeynep arkasına bakmadan yürüdü.

Evde sessizlik vardı. Bahçedeki aslanağızları gece kapanmıştı; kokusu yoktu ama camı yine açtı. Nisan havası serin ve tazeydi.

Çaydanlığı ocağa koydu, poşeti açtı. Yumuşak ipler: pudra pembe, bej, mint yeşili. İnce ahşap çubuklar. Masanın üstüne hepsini dizip yeni siparişi hayal etti: bebeğin yatağının üstünde renkli ponponlar, hafif sallanacaklar.

Çaydanlık sinyal verdi.

Bir fincan çay aldı, pencereden geceye baktı. Sokağın ucunda bir yerde araba geçti. Karşıdaki evde ışık sönmedi daha.

Şunu düşündü: Boşandıktan sonraki hayat, onun için ne bir yıkım, ne de yenilgi olmuştu. Kırk yaşından, elli ikiye, küçük bir atölye, kendi başına bir şehir, minik bir daire Başkası için küçük, az görünebilirdi. Ama kendisi için tamdı.

Her sabahki kahve, her küçük karar; bugün ne yapacağım, kimiyle konuşacağım, kime kapımı kapatacağım Mint yeşili bir ponpon dahi.

Dışarıda ağaçlar hışırdadı. Hafifçe, martı dokunur gibi.

Yarın biraz daha bej yün almalıyım, dedi kendi kendine. Sipariş çok. Hem mutfak için de yeni bir havlu bakmalı. Eskisi artık iyice soldu.

Hayatta ve insanın kendiyle baş başa kaldığında, en değerli olanın, kendine ait olanı bırakmak olduğunu bir kez daha anladım.

Rate article
Lifequest
Mutfak Penceresinden Gözlenenler