Bulaşıkları yıkarken eşim birden çığlık atarak içeri girdi. Yine annesi. Yine güvensizlik. Artık yeter.

Bulaşıkları yıkıyordum. O sırada kocam, bir anda sesini yükselterek içeri daldı. Yine annesi… Yine güvensizlik. Yeter artık.

Anneme paralar hakkında neden laf ettin?!

Emine Yılmaz, lavabonun başındaydı, son tabağı da yıkayıp duruluyordu ki, kocası mutfağa daldı. Daldı derken; öylece kapıdan girmedi, surat asık, elleri yumruk olmuş halde mutfağa fırtına gibi girdi. Emine irkildi, elindeki tabağı tekrar köpüklü suya bırakıverdi.

Hayırdır, Zafer, ne oldu?

Hayır falan değil! Söyle bakalım bu ne böyle!

Zafer mutfağın ortasında durdu. Gömleği buruş buruştu, halbuki Emine sabah ütülemişti. Zafer sinirlenince hep böyle olurdu: Tedirginleşir, kıpır kıpır olur, gereksizca yerinde gezinirdi.

Az önce annemle konuştum. Bana dedi ki: “Zafer, karın arabaya biriktirdiğiniz paraları bir yerlere göndermiş.” Ne bu? Açıklayacak mısın?

Emine musluğun suyunu yavaşça kapattı. Elleri sarı lastik eldivenlerin içindeydi, dikkatle çıkardı, üst üste lavabonun kenarına koydu. Kalbi göğsünde değil, sanki boğazında çarpıyordu artık.

Zafer, bir dur. Hangi para? Ne diyorsun sen?

Anlamamazlığa verme! Annem dedi ki yüklü bir miktar çekmişsin. Nereden geldi bu para, nereye gitti?

Hangi hesaptan?

Bizim bankamatik kartımızın hesabından!

Zafer, sakin ol, bir dinle lütfen.

Ben sakinim!

Bunu öyle bir tonla söyledi ki, bulaşıklıkta tabaklar titreşecek sandı Emine. Zafere baktı. Yüzü kıpkırmızıydı, gözlerinin bakışı ise yabancıydı, donuktu. O bakışı tanırdı. Ender olurdu ama hiç sevmezdi.

Bizim karttan hiçbir şey çekmedim. Net.

O zaman annem neden öyle dedi?

Emine sırtını lavaboya yasladı. Dışarıda hava güzeldi, sıradan bir pazar günüydü. Sabah, duvar kağıtlarını ve sehpayı pencere önüne taşımayı düşünüyordu. Derken bu

Zafer, sanırım annen bir şeyi yanlış anlamış.

Annem yanılmaz!

Herkes yanılır, Zafer.

Anneme laf etme! O hesap dökümünü görmüş! Rakamları gözleriyle görmüş!

Hangi döküm? Sen mi gösterdin annene banka dökümümüzü?

Bunu söyleyince pişman oldu. Konu hassastı. Zaten Fatma Hanım, hiçbir şeyi gizli bırakmaz, her şeyi öğrenmek isterdi. Zafer de bunu doğal karşılardı; “Ne var ki, annem” derdi.

Hayır, ben göstermedim. Telefonda laflarken biraz anlattım.

Biraz mı anlattın?

Konuyu değiştirme Emine! Babamın telefonuna yatan senin yaptığın transferler de ne oluyor o zaman?!

İşte o an, Emine ipin ucunu yakaladı. Oturduğu tabureye yavaşça geçti ve iç çekti.

Gel, otur şöyle. İnsan gibi konuşalım.

Ayakta iyiyim.

Nasıl istersen. Bak Zafer, babam geçen ay araba alıyordu, biliyorsun.

Hangi araba?

Zafer, anlattım ya. Babam eski bir Renault almak istemişti, yazlığa gidecek diye. O yaşlı başlı adam otobüsle perişan oluyordu, gidemiyordu.

Eee, ne olmuş?

Babam kartla, internetle uğraşamaz. Banka işleri meşakkatli, korkuyor, yanlış yaparım diyor. Satıcı da havale istiyor. Babam bana parayı nakit verdi, ben de kendi hesabıma yatırıp gereken hesaba havale yaptım, iş bitti. Bütün hikaye bu.

Zafer bir süre sustu.

O onun parasıydı, Zafer. Bizim değil. Elime verip de transfer ettim, hepsi bu. Bizim hesaptan bir kuruş çekmedim.

Bunu neden bana söylemedin?

Çünkü babamın işi. Her adımımı sana mı rapor edeceğim? Babam sonuçta.

Yine de, hesabımızdan başka birinin parası geçiyorsa haberim olmalı!

Yabancı mı? O benim babam.

Fark etmez! Ben kocan değil miyim? Ben kimim burada?!

“Kimim” kelimesi havada öylece asılı kaldı. Uzun uzun baktı Emine Zafer’e. Kırmızı yüzü solmuştu, hâlâ sinirliydi. Ve bir anda, aslında ne kadar yorulduğunu hissetti. Şimdi değil, uzun zamandır zaten.

Kocasın tabii, Zafer. Ama az önce buraya geldin ve beni daha dinlemeden suçladın. Bütün kararını annenin dediklerine göre verdin. Ben burada kendimi açıklamaya çalışıyorum.

Ben suçladım demek!

Zafer.

Belki biraz sesimi yükselttim, ne var yani…

Bağırdın.

Sustu. Gözleri bu sefer buzdolabına kaydı, üstünde yıllar öncesinden bir tatil fotoğrafları asılıydı, ikisi birlikte gülüyorlardı. Ardından pencereye döndü.

Tamam. Belki biraz…

Biraz, diye tekrarladı Emine usulca. Alay etmeden.

Emine, bak… Annem aradı, habire söylendi… Ben de telaşlandım yani…

Ne dedi tam olarak?

Yani, işte, paraları göndermişsin, yüklü para demiş.

Arabayı kaça aldığını biliyor muymuş peki?

Nereden bileyim ben.

Ben de bilmiyorum. Ama işte kendince hesaplayıp sana anlatmış. Sen de hemen atladın.

Atlamadım, sadece bir konuşayım dedim.

Emine yerinden kalktı. Pencereye yaklaştı. Dışarısı güzel, bahçedeki söğütler yeni yeni yeşermeye başlamıştı. Komşu kedisi de çitin üzerinde bir yere bakıyordu, dalıp gitmiş.

Zafer, bir şey söyleyeceğim, lütfen darılma.

Söyle bakalım.

Annenin bizim işimize, paramıza gereğinden fazla karışmasından hoşlanmıyorum. Anlıyorum, güveniyorsun. O senin annen. Ama bizim de kendi yuvamız var. Bugün de, benim şu parayı transfer ettiğime dair sana bir şey anlatınca hemen inandın, bana sormadan. Bu normal değil Zafer.

Annemi sevmiyorsun işte sen.

Bunun sevgiyle alakası bile yok, Zafer.

Tam da bunu söylüyorum! Hep böyle, bir şey olsa hemen annemi suçluyorsun.

Emine bir an gözlerini kapadı, derin bir nefes aldı.

Üç yıl önceydi; annen aradı seni, market harcamalarını çok yaptığımı söyledi. Hatırlıyor musun?

Evet, sanki…

Market fişlerini almış, hesap kitap yapmış. ‘Fazla alışveriş yapıyor’ deyip sana göndermiş. Sen de gelip bana: “Emine, biraz dikkat etsek mi, çok mu harcadık?” demiştin. Hatırladın mı?

Annem yardım etmek istemişti…

Sadece ne kadar harcadığımızı bilmek istemişti, ne yardımı.

Ona haksızlık ediyorsun.

Sonra… Geçen yıl. İşte geç çıktım, rapor yetiştirdik. Eve dokuz buçukta gelebildim. Annen arayıp ‘Emine kiminle bu kadar geç kaldı?’ diye laf çarptı. Sen de bana sormuştun: “Emine, gerçekten işte mi kaldın?”

Zafer biraz kıvrandı sandalyesinde.

Sadece öğrenmek istemiştim…

Daha önce hiç sormamıştın. Çünkü güvenirdin. Annen ima edince hemen kuşkulandın.

Emine…

Bir de… Hani komşumuz Kenan Beyle… Torbaları taşıyordu, ellerim doluydu. Adamla on beş yıldır aynı apartmanda yaşıyoruz. Bunu da annen sana yetiştirmişti.

Zafer sustu.

“Bir adamla gördüm,” demiş. Özellikle kelimeye vurgu yapmış. Üç gün benimle neredeyse hiç konuşmadın. Sırf komşu yardım etti diye.

Ben asla şüphelenmedim ondan…

Şüphelendin. Yüksek sesle söylemedin sadece.

Zafer döndü, baktı Emineye. Bu sefer öfke değil, şaşkınlık, bocalama vardı gözlerinde. Ağzını açtı, söyleyemedi.

Emine…

Kavga etmek istemiyorum, Zafer. Gerçekten istemiyorum. Ama bugün yaşadığımız ilk değil, ikinci değil. Her defasında önce annene kulak veriyorsun, sonra bana geliyorsun. Sormadan, düşünmeden. Direkt inanıyorsun.

Annem kötü niyetli değil.

Belki niyeti kötü değil. Ama sonucu hep aynı: Sen bana kuşkuyla bakıyorsun, ben de ne olduğumu anlatmaya uğraşıyorum. Çok yoruldum, Zafer. Samimi söylüyorum.

Ne istiyorsun benden? Annemle konuşmayayım mı?

Hayır. Sadece önce benimle konuşmanı istiyorum.

Çok yalın söyledi. Ne bağırdı, ne ağladı. Ama o kadar ağır geldi ki, söylediği her kelime taş gibi düştü aralarına.

Zafer uzun uzun baktı ona, sonra yere baktı. Yine Emineye döndü.

Emine, ben babandan haberim olmadığını sanıyordum…

Sorabilirdin bana. “Emine, annem böyle dedi, aslı ne?” deseydin, bitecekti konu.

Evet, doğru…

Ama koşup bağırmaya geldin, sanki suç üstündeymişim gibi.

Sustu. Mutfaktaki sessizlikte sadece buzdolabının uğultusu vardı. Güneş hâlâ yerde sıcak bir çizgi bırakıyordu, sanki olup bitenleri hiç umursamazdı.

Emine kocasına baktı. İşte, yoktan yirmi altı yıl birlikte geçirdiği Zafer. Oğlu büyütmüşler, babasını toprağa vermiş, sıkıntılar, hastalıklar, nice şey atlatmışlardı. Onu avucunun içi gibi bilirdi; nasıl uyuduğunu, çayı nasıl iki eliyle tuttuğunu, nasıl gülüp, nasıl kızdığını… Bildi ki, iyi yürekli, çalışkan, onu çok seven bir adamdı.

Yine de işte…

Çık, Zafer.

Ne?

Rica ediyorum, lütfen mutfaktan çık. Yalnız kalmak istiyorum.

Emine, gerçekten…

Lütfen.

Bir an daha durdu. Sonra sessizce çıktı kapıyı çarpmadı bile. Emine salondan kapının gıcırtısını duydu.

Tekrar lavaboya döndü. Tabakları tekrar yıkamaya başladı. Elleri kendi kendine işliyordu, gözü dışarıda düşünüyordu; “Nadireyi mi arasam? Nadire Güngör, okuldan beri arkadaşıydı, her zaman dinlerdi, akıl vermeye kalkmazdı…”

Ya da aramasa, yalnızca çantasını alıp gitse. Belki biraz otursa, nefes alsa. Çünkü bu mutfakta, uğultulu buzdolabı ve güneş ışığında, artık kalamıyordu.

Ağırdan toplanmaya başladı. Ellerine söz geçmiyordu. Dolabı açtı, bir süre elbiselerin arasında bakakaldı, bir kazak aldı, çantaya koydu, sonra çıkardı; yerine Nadirenin beğendiği gri olanı ekledi. Sonra şarj aleti aklına geldi, mutfakta unutmuştu.

Mutfakta yeniden karşılaşmak zor oldu. Zaferin salonda olduğu belliydi, sesi tvden bir açılıp bir kapanıyordu. Sadece sessizliği yeniden kaldırmak zordu.

Şarj aletini kaptı, tam çıkacaktı ki:

Nereye gidiyorsun? Zafer salondan seslendi.

Nadireye.

Neden?

Lazım.

Emine, bekle bir! Şu an duygusalsın…

Evet, duygusalım. Hem de tam duygusal.

Bi konuşalım?

Az önce konuştuk yarım saat. Her şey açık.

Yani… düzgün konuşalım, diyorum.

Emine ona baktı. Elinde çanta, üstünde sadece süveter vardı, henüz ceketi giymemişti, antrede ayakta.

Az önce insan gibi sormadın, bağırdın. Sonra düzgün konuşmak istiyorsun.

O kadar da bağırmadım!

Zafer.

Zafer gözlerini kapatıp burnunun üstünü ovaladı.

Tamam… Yani… Lütfen, gitme. Çocuk gibisin vallahi!

Çocuklar gitmez mi ki? Bizim Selçuk küçükken kızınca banyoya kilitlenirdi iki saat. O da çocuktu!

Selçuk başka…

Tabi farklı. Zafer, biraz hava alıp dönerim. Biraz nefes almam gerek.

Sen alınca ben burada ne yapacağım, bütün gece düşünüp duracağım mı?

İstersen bakma. Aç izle televizyonu.

Emine!

Ceketini giydi. Fermuarı çekti.

Mesele senin bana güvenmemen, Zafer. Yirmi altı yıl aynı yastığa baş koyduk, hâlâ bana güvenmiyorsun. En çok bu acıtıyor. Bağırman değil, bu işte.

Ses etmedi.

Akşama dönerim, belki yarına kalırım, bilmiyorum.

Kapı kolunu tuttu. Zafer ona bakıyordu, yüzünde tarifsiz bir şaşkınlıkböylesini ondan on yıldır görmemişti. Büyükçe, hafif göbekli, şakakları kırlaşmış adam; ince uzun koridorun ortasında, ne yapacağını bilemiyordu.

Emine… diye fısıldadı. Emine

Çıktı.

Kapı ardından kapanınca, Zafer bir süre koridorda durdu. Sonra salona geçti, kanepeye oturdu. Hemen kalktı, tekrar oturdu.

Telefonu masadaydı. Ekrana baktı.

Annesinden, Fatma Hanımdan, iki okunmamış mesaj: Ne oldu? Konuştun mu? ve Zafer, açsana telefonu.

Uzun uzun tuttu telefonunu, hiçbir tuşa basmadan. Sonra bir anda kalktı, mutfağa geçti, pencereye yöneldi. Dışarıda söğütlerin dalları salınıyordu, hava akşam serinliğine yaklaşırken hâlâ açıktı. Bahçede komşunun kızıl köpeği dolanıyordu.

Başka bir numara çevirdi.

Şevket amca? Ben Zafer, iyi akşamlar.

Oyy, Zafer oğlum! kayınpederinin sesi neşeliydi. Hayırdır, bir şey mi oldu? Her şey yolunda mı?

Şunu soracaktım. Geçen hafta araba almış mıydın?

Aldım ya, güldü Şevket amca. Eski bir Renault aldım, ucuzdu. Adam düzgün çıktı. Artık ben de resmen beyim! Emine bana yardımcı oldu, şu telefon işleri bana zor geliyor biliyorsun.

Zafer sustu.

Oradasın değil mi, çekmiyor mu telefon?

Yok, yok, buradayım. Şevket amca, yani o paralar senin miydi?

Tabii ki benim! şaşırmıştı Şevket. Kim olacaktı oğlum! Emineye nakit teslim ettim, o da gerektiği gibi transfer etti. Kız maşallah hiç hata yapmadı. Uğraşmıyor benimle. Gel bak, elmalı börek yaptım! Emine bilmeden yeriz, şekerli diye kızıyor sonra vallahi. Yeniden güldü.

Gelirim. Sağ ol, Şevket amca.

Ne olacak oğlum, bekliyoruz.

Zafer telefonu bıraktı, bir süre üstünde oyalanarak. Sonra yavaşça sandalyeye oturup elleriyle yüzünü kapattı.

Aptal…

Resmen aptalım.

Annesi bir şey dedi, atladı, koşup karısına bağırdı; karısı ki, kimseye kötülüğü olmayan, sadece babasına yardım eden insan. Her zaman yardım ederdi herkese; çünkü öyle bir insandı: kimseyi kırmak, yalnız bırakmak istemezdi.

Ama kendisi bu…

Hatırladı, ellerinde sarı eldivenlerle lavabonun başında duruşunu, eldivenlerini usulca çıkardığını, sakin sesini… O an anlamamıştı, şimdi anladı: Emine alınmamıştı, sadece çok yorulmuştu.

Ve fiş olayını da doğru söylemişti.

Ve üç gün konuşmadığı zamandaki gerçeği. O gün annesi yarım saat boyunca Kenan Beyi anlatıp ateş olmayan yerden duman çıkmaz diye diye kafasına kazımıştı… O da dinlemişti ve için için huysuzlaşmıştı.

Emine eve geldiğinde yorgundu, torbaları bıraktı, bir şey sormadı. Hiçbir zaman sormamıştı, zaten kendi anlamıştı.

Tekrar telefonu aldı. Annesini aradı.

Zafer! Sonunda! Ne oldu, konuştun mu? Emine anlattı mı?

Anlattı, anne.

Ee?

Anne, o babası içinmiş. O paralar Şevket amcanındı, az önce ben de telefonla sordum. Her şey yolunda.

Diğer uçta sessizlik.

Yani, dedi annesi, sesi biraz soğuk. Yine de… Başkasının parası senin kartından geçmiş. Sen nasıl bilmeden…

Anne.

Dur ama! Ben senin iyiliğin için düşündüm. Ya gerçekten…

Anne, bir dakika. Sana önemli bir şey söyleyeceğim, ne olur bölme.

Söyle bakalım.

Bu sefer yanıldın. Telefonda bana bir sürü laf edip, beni de gidip karıma saçma sapan bağırttın. Emine de evi terk etti; benim yüzümden. Çünkü aptal gibi davrandım.

Ben sana kötü bir şey…

Anne. Yine, sakin ama kararlı. Bunu sık sık yapıyorsun. Arıyorsun, Emineyle ilgili bir şey söylüyorsun, her defasında peşinden gidiyorum. Sonra gerçek bambaşka çıkıyor. Artık böyle yaşamak istemiyorum. Benim bir evim var, bir karım var, onunla yaşamak zorundayım.

Hep senin iyiliğin için…

Biliyorum annen, iyiliğim için. Seni seviyorum. Ama bundan sonra yeter. Bir şey hissedersen bana de ki, Zafer, bir sor bakalım. O kadar. Detaya, hükme, karara gerek yok.

Demek taraf oldun şimdi.

Taraf değilim anne. Bizim kendi ailemiz var, bu önemli.

Uzun sessizlikten sonra:

Tamam. Ben seni seviyorum. Sonra görüşürüz, dedi Zafer, telefonu kapadı.

Annesi arar ya da aramaz, gücenir, küser, susar… Ama Zafer yine de, artık aynı şeyleri tekrar tekrar söylemekte kararlıydı; keşke daha önce söyleyebilseydi. Suskun kalmak da suçun parçasıydı.

Emineyi aradı.

Uzak uzun sinyaller… Sonra telesekreter.

Telefonu bıraktı. Pencereye yürüdü. Söğütler artık sallanmıyordu, rüzgâr durmuştu. Gökyüzü hâlâ pespembeydi; nefisti.

Ceketini aldı, çıktı evden.

Nadire Güngör kapıyı açtığında önce şaşırdı, ardından Eminenin yüzünü görüp anladı her şeyi.

Gel, dedi sadece. Hemen çay koyarım.

Küçücük mutfakta oturdular; Nadirenin evinde hep sıcaklık vardı, çiçekli perdeler, pencere kenarında kedisi Pamuk, vanilyalı kurabiye kokusu. Emine sessizce çayını içti. Nadire onu hiç darlamadı, ne zaman isterse söyler diye bekledi.

Çok yoruldum, Nadire, dedi sonunda Emine.

Belli.

Kavga yüzünden değil. Kavga geçer. Bu başka…

Nesi başka?

Emine elleriyle fincanı sardı.

Bana güvenmiyor. Yirmi altı yıldır bir aradayız, ama annesi ne derse o. Ben hep zan altında kalıyorum.

İnan bana, aslında güveniyor, Nadire nazikçe söyledi. Sadece… Sen bilirsin Fatma Hanım nasıl, işte.

Bilirim. Ama bu onun tercihi değil mi? Her seferinde benden önce annesinin sözünü ciddiye alıyor.

Nadire sustu.

Bak, ona annesinden vazgeç demiyorum, diye devam etti Emine. Tabii ki sevsin, görsün, ilgilensin. Ama ilk önce bana sormalı. Ben kendi işlerimi duyunca bozuluyorum, çünkü bağırışla öğrenmek ağır geliyor.

Bunu söyledin mi ona?

Söyledim.

Sonra?

Çıktım.

Nadire iç çekti, tekrar çay doldurdu.

Yani, doğru yapmışsın. İnsan biraz düşünsün diye bu lazım.

Nadire, korkuyorum ama.

Neden korkuyorsun?

Bir süre sustu Emine.

Hiçbir şey değişmez diye. Bugün özür diler, tamam der. Sonra annesi yine arar, yine aynı döngü. Ömrüm böyle mi geçecek diye…

Bak, insan değişir.

Evet. Ama çok yavaş. Pencereye baktı. Belki de hiç değişmez. Nereden bileceğiz?

Nadire sustu. Bazen cevabı olmayan sorular düşer insana, kabul etmek zorunda kalırsın.

Pamuk pencerenin kenarında yerini değiştirdi. Dışarıdan bir araba geçti.

Hadi, dedi Emine, bardağı bırakıp. Gidiyorum.

Eve mi?

Eve. Yapacak iş çok.

Zafer aradı mı?

Emine telefona baktı. Bir cevapsız çağrı, Zafer.

Aramış.

Güzel işte.

Her arama bir şey ifade etmiyor, dedi Emine ama başını kaldırıp kabanını aldı.

Tramvayda giderken camdan baktı. Şehir baharda kirli ama hayat doluydu. Alışverişe gidenler, bisikletli çocuklar, banktaki yaşlı beyaz saçlı… Herkes kendi derdinde.

Aklına babası geldi.

Bir araması gerek, haline bakmak gerek. Artık arabası var, bağımsız oldu, iyi, ama yaşı var; sağlığa dikkat etmek lazım.

Oğlu Selçuk geldi aklına, uzak şehirde yaşıyordu. Seyrek arasa da, her aramasında içi neşeyle dolardı. Eline yüzüne düzgün, ailesi güzel, torun da var belki yakında.

Sonra duvar kağıtlarını düşündü. Sarımsı mı, yoksa krem mi? Belki krem daha sıcak olur.

Tramvay durdu. Durağı gelmişti.

İndi.

Evin kapısı açık, garip. Normalde Zafer mutlaka kilitlerdi. İçeri girdi, kabanını çıkardı.

Zafer?

Buradayım, salondan sesi geldi.

Salona yürüdü. Zafer koltukta oturuyordu, televizyon kapalıydı. Önlerinde iki fincan vardı.

Başını kaldırıp baktı Zafer.

Geldin, dedi.

Geldim.

Bir an kapıda durdu. Zafer ayağa kalktı, sonra tekrar oturdu, tekrar kalktı.

Emine, Şevket amcayı aradım.

Biliyorum, babam mesaj attı.

İyi insandır.

Bilirim.

Börek de ikram etti.

Eli çok lezzetlidir.

Bir sessizlik girdi araya. Karşı koltuğa geçti Emine, bir fincan aldı. Kahveymiş.

Anneni aradın mı? diye sordu.

Az düşündü.

Aradım.

Ve?

Artık karışmayacak dedim. Kendi meselemizi kendimiz çözelim dedim.

Emine baktı.

Gerçekten mi?

Evet. Kırıldı biraz, sesi değişti. Sen o sesi bilirsin.

Bilirim.

Neyse, yaşamaya devam. dedi Zafer yarı kararlı yarı çekingen. Çoktan söylemem gerekirdi.

Emine fincanı iki eline aldı, baktı ona. Yanında duruyordu, biraz kamburlaşmıştı, içinde bir samimiyeti vardı, sevdiği gibi.

Özür dilerim, Emine, dedi Zafer. Saçma davrandım. Kafamı kullanmadım. Annem aradı, hemen inandım. Kötü ettim.

Evet, kötü ettin.

Biliyorum. Bir süre sustu. Hani sabah duvar kağıdından konuştun ya, ister misin yapalım? Hangi rengi istersen, ona boyayalım. Hatta yazın gitmek istiyorsan tatile de gidelim. Sen seviyorsun ya denizi.

Zafer, tatile ihtiyacım yok.

Biliyorum aslında işin tatil olmadığını, iç geçirdi. Başka ne sunacağımı bilmiyorum, kafam çalışmıyor.

Emine fincanı bıraktı.

Bana özel bir şey gerek yok. Yavaş ve dikkatlice konuştu. Sadece bana inanmanı istiyorum. Sadece bu. Çok basit, Zafer.

Sana inanıyorum.

Bugün ilk önce annene inandın.

Sustu.

Bugün haklı değildim.

Bir kez başa gelir, ama bu ilk değil. Asıl korkum tekrar olacak diye.

Bir daha olmayacak.

Acele “olmaz” deme. Eskiden de demez miydin? Ben söz ya da teminat değil, anlaşma istiyorum.

Zafer baktı.

Ne hakkında anlaşma?

Biraz ona döndü Emine.

Bir daha, annen benim hakkımda bir şey dediğinde, gelip bana soracaksın: “Emine, böyle mi?” diyeceksin. Açıkça sor. Ben de cevaplayacağım. O kadar. Tamam mı?

Biraz sustu. Sonra:

Tamam, dedi. Söz.

Anlaştık mı?

Anlaştık.

İkisi koltukta oturdu, aralarında az bir mesafe – yirmi santim kadar – ama birbirlerinden çekinmeyerek.

Dışarısı kararıyordu, söğütler akşam sessizliğinde öylece duruyordu.

Annen vazgeçmez, dedi usulca Emine. Fatma Hanım gücenir, bir ay konuşmaz, sonra tekrar arar.

Evet, onayladı Zafer.

Hep tekrar eder bu döngü.

Evet.

Bu şekilde nasıl yaşayacaksın?

Hemen cevap vermedi, düşündü. Emine saygı duyardı, ilk aklına geleni söylememesine.

Bilmiyorum henüz, dedi. O da benim annem. Onu seviyorum. Ama sen haklısın; yersiz karışıyor. Bir daha, yüz yüze konuşup anlatacağım.

Ağlar biraz.

Ağlar. Ama bu, doğru dediğimizi göstermez.

Emine baktı, sonra gözünü kaçırdı.

Yani çabuk çözülmeyecek.

Farkındayım.

Hep beni suçlayacak.

O düşünsün. dedi Zafer, yorgun ama kararlı. Benim ailem sensin Emine. Hayatımızı birlikte idare edeceğiz, başkası gelip huzur bozmasın.

Başını salladı Emine.

Kahve soğumuştu, yine de yudumladı. Soğuk kahve sevmezdi ama şimdi fark etmedi bile.

Duvar kağıdı, dedi birden.

Ne?

Belki krem tonları. Ya da açık sarı düşünebilirim.

Zafer baktı, gülümsedi hafifçe.

İkisi de güzel.

Gidip mağazada numaralara bakarız.

Bakarız, dedi. Ne zaman istersen.

Emine başını eğdi, elindekini bıraktı. İkisi de koltukta, odada kararmakta olan akşam, masadaki lamba ve arasında yeniden oluşan az ama gerçek sıcaklık.

Her şey bir anda düzelmemişti biliyordu. Ertesi gün Fatma Hanım yeniden arayabilir, yine uğraştırabilirdi. Zafer doğru şeyler söyleyecekti; ama sözle eylem farklıdır ve bunu Emine herkes kadar iyi biliyordu.

Ama şimdi, bu anda, yan yana oturuyorlardı ve bu da az şey değildi.

Zafer, dedi.

Efendim?

Sıcak kahve koyar mısın?

Zafer sessizce kalktı, fincanı aldı ve mutfağa yöneldi. Su sesi, kahve makinesi, arka planda küçük ev sesleri…

Emine camdan dışarı bakarken, hayatın o inişli çıkışlı halini düşündü. Ne daimi bayram, ne de daimi hüzün; biraz yorgunluk, biraz kırgınlık, biraz sevgi. Ama hâlâ, yan yana…

Zafer sıcacık iki fincanlı döndü, oturdu, birini Emineye uzattı.

Sağ ol, dedi Emine.

Rica ederim.

Bir süre sustular. Sonra Zafer temkinlice, elinin tersiyle Eminenin elini avuçladı. Emine kaçırmadı elini.

Emine, şu anlaşma… Sen dedin ki, gelip açıkça soracağım, değil mi?

Evet. Sadece sor.

Sen de dürüstçe cevap vereceksin?

Evet, cevap vereceğim.

Bu kolaymış, dedi alçak sesle, sanki kendi kendine de deniyordu.

Zaten çok kolay, dedi Emine.

Bir arabanın farları duvardan kaydı geçti. Kahve sıcaktı, nefisti. Yarın babasını araması gerektiğini düşündü. “Acaba yeni arabasıyla bir sorunu oldu mu?”

Ve duvar kağıdını pazar günü almaya karar verdi.

Rate article
Lifequest
Bulaşıkları yıkarken eşim birden çığlık atarak içeri girdi. Yine annesi. Yine güvensizlik. Artık yeter.