Fakir Kız! — Nikah dairesinde damadın babası böyle bağırdı. Oğlunun bunu ömür boyu unutmayacağını bilmiyordu

Fakir kız! diye bağırdı damadın babası nikah dairesinin önünde. Oğlu, bu sözü ömrü boyunca unutmayacağını bilmiyordu.

Nikah dairesinin koridorunda ıslak yün, karanfil ve taze cila kokusu vardı. Emine, pencerede belgelerin olduğu dosyayı tutarak duruyordu; parmaklarını bej paltosunun yenine saklıyordu, ucunda incecik, düzgün bir dikşi izi olan o yene.

Kerem bu dikişi daha evde görmüştü, Emine aynanın önünde paltoyu iliklerken. Bir şey dememişti; çünkü o dikişin içinde Eminenin hiç açıklamak istemediği her şey vardı: Yeni palto almaya parası yetmezdi, annesi hastaydı, küçük kız kardeşi okuyordu ve Emine önce tamir etmeye, kendini en sona bırakmaya alışmıştı.

Kapı çarptı.

Şükrü Bey içeri girdi, sanki her girdiği odanın hâkimi hemen o olmalıymış gibi Uzundu, koyu lacivert bir palto giymiş, sağ elinde ağır bir yüzük vardı. Yakadaki ıslak karı silkeledi, damadın gelinine tepeden tırnağa baktı, bakışını paltonun kolunda durdurdu.

Sonra gülümsercesine, alaylı bir sesle, vestiyer görevlisinin bile başını kaldıracağı kadar yüksek sesle söyledi:

Fakir kız!

Bu kelime yere, çelik şemsiyeliklere, kapı camına çarptı, sonra havada asılı kaldı; tıpkı boş bir asansörde kalan ağır bir parfüm gibi. Emine kıpırdamadı. Sadece dosyayı kendine biraz daha bastırdı.

Kerem önce babasının bunu gerçekten söylediğini fark etmedi. Zaten yine kendi kendine mırıldanıyor sandı. Ama vestiyerdeki kadın gözlerini kaçırdı; görevlisi defteri alışılmadık bir hızda çevirdi. O zaman anladı: Herkes duymuştu.

Baba, dedi Kerem, sesi normalden daha kısık.

Şükrü Bey ona, sanki oğlunun konuşmasına değil, sadece söylediği şeye şaşırmış gibi baktı.

Ne baba? Yalnızca gerçeği söyledim ya

Emine döndü hafifçe.

Kerem, gel. Bizi çağırıyorlar.

Bunu sakin ve titreşimsiz bir sesle söyledi işte bu daha da ağır geldi. Sanki hiç savunulmayı beklememişti. Sanki o sözcüğün üzerinden, basamakta bir su birikintisinin yanından geçer gibi geçmek zorunda olduğunu baştan biliyordu.

Keremin annesi, Zeynep Hanım, alelacele eşinin yanına geldi, yakasını düzeltti, sanki bütün mesele oradaymış gibi ve sessizce:

Şükrü, şimdi zamanı değil, dedi.

Şükrü Bey omuz silkti.

Ne zaman olacaksa? Yalan mı söyleyeyim?

Kerem cevap vermek, bir şey demek istedi. Eminenin elini tutmak, onu alıp götürmek, babasına dönüp bir daha o bakışı Emineye yöneltmesin diye durmak istedi. Ama kayıt alınmaya başlanmıştı, kapı açıldı, Emine ilk adımı attı.

Kerem ardından gitti.

Asıl hafızasında yer eden de bu oldu. Sözcüğün ta kendisi değil. Arkasından gidişi.

Salonda sıcaktı. Radyatörler kuru bir sıcaklık veriyordu, çiçeklerin kokusu yoğundu; beyaz halı, başka bir çift için serilmiş gibi soğuk ve yabancıydı.

Emine dimdikti. Kayıt memuresi gerekli cümleleri okurken ne Kereme ne de konuklara bakıyordu. Kadının omzunun biraz üstüne bakıp durdu. Sadece imza atması gerektiğinde gözü dosyadaki imza yerine indi, omuzunu hafifçe oynattı, sanki kolu yine gerildi.

Kerem hızla imzaladı. Eli titremedi. Bunun iyi olduğunu düşündü; demek ki kendini ele vermiyordu.

Ama içi boştaydı.

Her şey bittiğinde, belgeyi verdiklerinde, birileri alkışladığında, Şükrü Bey ilk olarak yanlarına geldi. Emineye değil. Oğluna.

Hadi hayırlı olsun dedi, Keremin sırtını sıvazladı Bundan sonra sen yüklenirsin.

Kerem ona baktı, babasının artık meseleyi kapattığını anladı. Söyledi ve bitti. Dünya yıkılmadı ki. Gelin gitmedi ki. Nikah iptal edilmedi ki.

Bu daha da ağırdı.

Emineye elini bir saniye sonra uzattı, sanki nezaketi sonradan hatırlamış gibi.

Bir ömür boyu mutluluklar.

Sağ olun, dedi Emine.

Daha fazlası yoktu.

Nikah sonrası masa başı daha da zordu. Eski bir apartmanın giriş katında, sıradan bir restoranda, soluk bir masa örtüsü ve ağır cam kaselerde salatalar Kimi komposto dolduruyordu sürahiye, kimi limonata şişesi açıyordu; Eminenin teyzesi elbisesinin yakasını düzeltiyor, Zeynep Hanım bir o tarafa, bir bu tarafa konuşma açarak olmuş olanı kendi sesiyle çözmeye çalışıyordu.

Şükrü Bey uzun uzun konuştu. İşinden, günümüz gençlerinin tez evlenmesinden, yaşamakla sevmek arasında denge olması gerektiğinden Eminenin adını neredeyse hiç anmadı, sanki isim de kazanılmalıydı.

Kerem soda içerken çatal-kaşık seslerini dinledi.

Bir ara Şükrü Bey kadehi kaldırdı:

Hadi bakalım, gençlere. Aptallık olmadan, kırılmadan, boşuna umutlanmadan Aile dediğin herkesin yerini bildiği yerdir.

Emine peçeteyi dize tam denk gelecek şekilde koydu. Kerem o an parmaklarının nasıl beyazladığını fark etti.

Ya o yer hoşuna gitmezse? dedi Kerem.

Masa sustu.

Şükrü Bey hafifçe güldü.

Beğenmiyorsan, pek çalışmamışsındır demek ki.

Ya da başkalarına yerlerini ezberletmeye fazlaca alışmışsındır, dedi Kerem.

Zeynep Hanım hemen kadehi bıraktı.

Kerem!

Ama Kerem duramadı. Sabahki sahneye geç, susmaya geç kalmıştı. Sadece nikah kapısında bırakılmış sözcük silinmemiş, masada onlarla oturuyordu; salata ile balık tabağının arasında.

Şükrü Bey elini ağır ağır indirdi.

Bana mı söylüyorsun?

Evet, sana.

Emine, masanın altından Keremin dizine dokundu. Sıkmadı, engellemedi, sadece dokundu. Kerem sustu.

Gecenin sonuna kadar oturdular. Dışarı çıktıklarında, soğuk yüzlerini kesti, kar sokak lambasında mavimsi görünüyordu, Emine sordu:

Niye şimdi söyledin?

Ne zaman söylemeliydim?

O an.

Kerem cevap vermedi.

Otobüs durağına geldiler, neredeyse boş bir otobüse bindiler; Emine camdan dışarı, kendi yanakları ve beyaz yakası yansıdı. Kerem elinde kırmızı dosyayı sımsıkı tutuyordu.

Ve ilk defa gün boyu anlamıştı: Geri asla alınamayacak bazı sözler var, insan bir daha hiç söylemese bile.

Mart ayında, kiraladıkları köşe başı odasına taşındılar. Eski bir apartmanın dördüncü katı; dar koridor, iki aileye ortak mutfak, tramvay kavşağına bakan gözlü pencere Kalorifer gece vuruyor, musluk damlatıyor, pencere pervazı ne kadar silinse de rutubet kokuyordu.

Emine dedi ki:

Olsun, en azından bizim.

Kerem başını salladı. Kutu taşıdı, yatak kurdu, masaya raf vidaladı ve hep aynı şeyi düşündü: Babasından yardım istemeyecekti. Ne para, ne eşya, ne de akıl.

Ve istemedi.

Zeynep Hanım bazen torba dolusu erzakla geliyordu; pirinç, elma, kenarı kendi diktiği havlularla. Oğluna bakarken, sanki herkes adına özür diler gibiydi.

Şükrü sordu, nasıl gidiyor, diye, bir gün dedi.

Kerem tavadan dönmedi bile.

Ne cevap verdin?

Yaşıyorlar dedim.

Doğru cevap.

Zeynep Hanım kapıda bir süre bekledi, ardından masaya yaklaştı, bardağı bir santim sola kaydırdı, fısıldar gibi ekledi:

O başka türlü bilmiyor.

Emine dikişinden başını kaldırdı.

Biz biliyoruz.

O günden sonra, Zeynep Hanım bir daha böyle konuşmadı.

İki yıl sonra, Alperen doğdu. Küçük, sarışın, ciddi bakışlıydı; herkes, bebek bile bir şeylerden memnun değil sanki, diye güldü. Kerem gece kalkıp oğlu için sabahladı, biberona su koydu, uzun süre pencere önünde oğlunu sallayarak ilk tramvayı dinledi.

O aylarda Emine neredeyse hiç şikâyet etmedi. Sadece bir gün, Alperen tüm gün huysuzdu, tenceredeki pilav taştı, Emine ocağın başında tabureye oturup ıslak bezi elinde tuttu.

Kerem yanına geldi.

Ver.

Ne?

Bezi.

Bezi ona uzattı. Kerem ocağı kendi sildi, tencereyi yıkadı, sonra tekrar damlatan muslukla uğraştı, hiç beceremese de.

Kapıdan Emine izledi onu.

Her şeyi kendin tamir etmek zorunda değilsin, dedi.

Kim tamir edecek?

Bir usta çağrılabilir.

Hangi parayla?

Derin bir nefes aldı.

Paradan bahsetmiyorum.

Kerem ellerini havluyla silerken döndü.

Neden bahsettiğini biliyorum.

Ama tamamlayamadı. Çünkü her ikisi de biliyordu: Mesele muslukta, tencerede, ustada değil. Nikah kapısındaki o günden beri, evdeki her şeyi kendi kazanmak zorundaymış gibi yaşıyordu. Tabureyi de. Beşik de. Kocasının olmayı da.

Bir hafta sonra Zeynep Hanım yine erzak getirdi. Yanında yeni, mavi, beyaz kurdeleyle sarmalanmış bir battaniye.

Bunu ben aldım, dedi, daha antredeyken. Şükrü değil.

Kerem battaniyeye, kurdelenin düğümüne, annesinin gri eldivenli ellerine bakıp, Nisan ortasında neden eldiven taktığını düşündü:

Anne, neden açıklıyorsun kendini bana?

Eldiveni çıkardı, parmaklarını açtı.

Alırsın diye.

Aldılar.

Battaniye uzun süre işe yaradı. Alperen yerlerde sürükledi, üzerinde uyudu, oyuncak ayıyı örttü, çadır yaptı. Emine köşelerini, paltonun kolunu diktiği ince dikişle yamadı. Kerem stigi önceden görüyordu, kumaştan önce

Alperen on yaşına geldiğinde Şükrü Bey büyük kutularla çıkageldi. O sırada artık yeni yapılmış bir apartmanın iki odalı dairesine taşınmışlardı. Apartmanda inşaat kokusu, bisikletli çocuklar, pencereden gelecek yıl park olarak vaat edilen bir boş alan gözüküyordu.

Emine elmalı kek pişiriyordu, Alperen yerde legolarla oynuyor, Kerem dolap kapağını tamir ediyordu. Her şey sıradandı, ta ki kapı çalana kadar.

Şükrü Bey montunu çıkarmadan içeri girdi, kutuları masaya koydu:

Nerede bizim çocuk?

Alperen hemen kalkmadı. Dedesini seyrek görüyordu; ona karşı evde hakkında kötülük edilmeyen, ama saklanan bir soğukluk vardı.

Merhaba, dedi.

Merhaba. Bunlar sana.

İlk kutuda ağır, yaşına uymayacak lüks bir saat vardı. İkinci kutuda pahalı bir sırt çantası. Üçüncüsünde parlak çizgili eşofman takımı

Emine havluya ellerini sildi.

Şükrü Bey, bu fazla olmuş.

Yok canım. Erkek adam öyle olur, böyle Bir an lafı yuttu, Emineye baktı, başka türlü tamamladı: Rastgele olmamalı.

Kerem ağır ağır tornavidayı pencereye bıraktı.

Neden geldin?

Toruna.

Hediyelerle mi toruna?

Şükrü Bey oğluna baktı.

Bunlar bir mi, sence?

Alperen masanın kenarında kutuya dokundu, ama kutuyu tam açmadı. Sanki yanlış bir hareketten korkuyordu.

Emine yumuşakça dedi ki:

Teşekkür et dedene, Alperen.

Teşekkür ederim, dedi çocuk.

Ama saati hiç takmadı.

Neredeyse bir yıl kutuda kaldı. Kerem bir gün dolapta eldiven ararken kutuyu buldu; uzun süre elinde tuttu, sonra yerine koydu.

Şükrü Bey arada aradı. Okul, dersler, çocuğun hangi derste iyi olduğuyla ilgili Ama her konuşmada bir şey belliydi: Samimiyeti zamanla değil, eşyaların fiyatıyla ölçüyordu. Sanki, yeterince pahalı bir kutu masaya konsa geçmiş kendiliğinden dağılırdı.

Dağılmadı.

Zeynep Hanım daha sık gelir oldu. Mutfakta oturur, peçete katlar, çay içer, Alperene okuma, matematik, sınıf arkadaşlarını sorardı. Hiç hayatlarına, izin olandan fazlasıyla girmezdi. Belki de bu yüzden özlenirdi.

Bir gün, Alperen odasına çekilmişken, Zeynep Hanım Kereme:

Yumuşamış, dedi.

Kim?

Baban.

Kerem hafifçe güldü.

Yumuşamış Ne demek ki o?

Sadece yaşlanmış.

Aynı şey mi bu?

Zeynep Hanım fincanı uzun süre çevirdi.

Biliyorum.

Ve başka bir şey söylemedi.

2018 sonbaharında Emine, Zeynep Hanımın sesinin kısık çıktığını fark etti. Daha yavaş değil, ama dikkatli Mutfakta daha çok oturuyor, oturduğu yerde paltoyu daha ağır düğmeliyordu. Peçeteleri katlarken önce eliyle dokunuyor, kumaşı tartıyordu adeta.

Kerem sordu:

Anne, doktora gittin mi?

Gittim.

Ne dedi?

Kendini yormanı istemedi.

Bu hiçbir şey demekti ve her şeyi

O aylarda Şükrü Bey de değişti. Kendisi geliyordu artık. Pencere önünde oturur, bahçeye bakar, az konuşurdu. Yüzük hâlâ elindeydi, ama parlamıyordu. Bazen kalkar, Zeynep Hanımın fincanını masada uca koyar, halbuki zaten uygundu. Sanki hiç boş oturamayacakmış gibi.

Bir akşam, Emine tabakları tepsiye toplarken, Alperen odada ödev yaparken, Şükrü Bey kapıda durakladı.

Kerem.

Efendim.

Ben, o gün nikah dairesinde

Kerem başını kaldırdı.

Şükrü Bey parmaklarına baktı.

Yapan ben olmamalıydım.

Kerem karşısında bekledi. Belki de uzun yıllardır, ilk defa babasından genel bir laf değil, doğrudan bir şey bekledi. Ama Şükrü Bey kelimeleri tamamlamadı. Ne Eminenin adını, ne o sözü, ne kendi yüzünü andı o gün.

Ben yapmamalıydım, tekrar etti kapıyı tutarak.

Hepsi bu mu? diye sordu Kerem.

Şükrü Bey döndü.

Ne duymak istiyorsun?

İşte her şey orada kaldı.

Bir ay sonra Zeynep Hanım yoktu artık.

Ev tuhaf şekilde boşlaştı. Ne gürültülü, ne sessiz. Sadece boş. Sanki yıllarca duran bir dolap kaldırılmış da, duvarda aydınlık bir dikdörtgen kalmış gibi. Şükrü Bey kendi evinin penceresinde hep sandalyeye takılır halde duruyordu, kimse sandalyeye dokunmasa da.

Emine bir gün ona çorba ve temiz havlularla gitti. Gece geç döndü.

Nasıldı? dedi Kerem.

Emine paltoyu çıkardı, askıya uzun uzun astı.

Yaşlı.

Hiçbir kelime daha doğru gelmemişti.

O günden sonra, Kerem babasının evine haftada bir uğradı. İlaç almak için, erzak getirmek için ya da sadece kontrol için Konuşmalar kısa geçti. Hava, tansiyon, yine yanmayan apartman lambası hakkında Kimse meseleye değinmedi. O yüzden, aralarındaki mesafe artık sadece geçmişten değil, alışkanlıktan da kaynaklanıyordu; sanki yerdeki bir çatlağı atlayamayınca kenarından dolaşmak gibi.

2025 yılı geldiğinde, Alperen büyümüş, artık Kerem oğlunun çocuk olmadığını anlamıştı. Alperen çalışıyor, şehir merkezine yakın ev kiralıyordu, siyah ceketi yakası hafif eskiydi, sakin ve doğrudan konuşuyordu. Emineden sakinliği, Keremden anıları kolay kolay unutmamayı almıştı.

Kasımda, bir gün eve yalnız gelmedi.

İnci önce girdi antreye, gri mantosunu çıkardı, Emineye gülümsedi, kutu içinde pasta uzattı; sanki yıllardır eve gelirmiş gibi. Sınıf öğretmeniydi, sesi sakindi, parmaklarında hâlâ tebeşir izleri görülüyordu, belli ki ellerini yıkamış olsa bile.

Emine hemen fark etti, gülümsedi.

Gel, hemen çay demliyorum.

Alperen ceket cebinde anahtarı sıktı hafifçe, Kerem de, bir an, o Şubat günü nikah dairesini hatırladı.

Şükrü Bey daha sonra geldi. Bastonu yoktu ama adımları daha yavaştı, atkıyı çıkarması uzun sürdü. İnci’yi görünce bir an durdu, hiçbir şey söylemedi. Sadece mantosuna, koluna, manşetteki dikiş izine baktı.

Kerem, babasının daha söz söylemeden önce duydu bunu. Oda, bir an için eski yıllara döndü; çayın kokusu kayboldu, ıslak yün ve cila kokusu geri geldi.

Bu İnci, dedi Alperen. Şubatta evleneceğiz.

Emine elinde çaydanlıkla nefesini tuttu.

Şükrü Bey sandalyeye oturdu, ellerini tabağın yanına koydu, sordu:

Nerede çalışıyorsun?

Okulda, dedi İnci.

Maaşı çok mu iyiymiş?

Alperen dedesine baktı.

Yeterli.

Ben sana sormadım.

İnci gözünü kaçırmadı.

Geçiniyoruz.

Şükrü Bey başını salladı, cümlenin içinden bir şey tartar gibi.

Geçinmek Gençlik öyle konuşur.

Kerem kaşığı bıraktı.

Baba.

Bakıştı.

Cevap yok.

Tüm gece incecik bir ipin üstünde yürüdüler. Kopmadı, ama gergindi. Şükrü Bey fazla nazik davrandı. Okulu, çocukları, İncinin ailesini sordu. Dinledi. Başını salladı. Ama Kerem, onun hep mantonun koluna baktığını gördü; o dikiş izinin geleceği simgelediğini sandı.

Mutfakta Emine sessizce bardak topladı, su ince akıyordu, vanilya ve çay kokusu vardı.

Fark ettin mi? dedi Kerem.

Fark ettim.

Yine başlıyor.

Emine musluğu kapadı.

Hayır, başlamadı.

Öyleyse ne?

Havluyla ellerini kurulayarak:

Tarttı, dedi.

Kerem uzun süre pencerede durdu. Bahçede sarı farlar ıslak asfalta vuruyordu.

Buna izin vermem, dedi.

Emine baktı.

Neye?

Cevap vermedi. Ama o zaten anladı.

Ocakta Şükrü Bey kendi aradı.

Gel.

Kerem akşam gitti. Ev nane damlası, eski mobilya ve ütülenmiş çamaşır kokuyordu. Duvarda yine Zeynep Hanımın yazlık evin çitinde çekilmiş bir fotoğrafı asılıydı. Altındaki sandalye, yıllarca düzeltilen o sandalye.

Masada küçük bir zarf vardı.

Bu Alperene, dedi baba. Düğün hediyesi.

Para mı?

Evet.

Kerem zarfa uzanmadı.

Kendin ver.

Şükrü Bey ağır oturdu, elleri dizinde.

Kerem, ben onun düşmanı değilim.

Öyle söylediğimi sanmıyorum.

Ama düşünüyorsun.

Sen bir kelimeyle en önemli günü mahvedebilirsin.

Baba uzun süre masaya baktı.

Hep bunu mu taşıyorsun içinde?

Peki ya sen?

Gözleri eskisi gibi sert değil, yorgundu yine de direnci eksilmemişti.

Hatalıydım.

Kibarlık değildi bu.

Belki.

Hayır, tam da oydu.

Derin bir sessizlik vardı; baskıcı olmayan, ama hesabı tutan bir sessizlik.

Şükrü Bey masayı sıvazladı.

Farklı büyüdüm. Bizde insanın arkasındaki yük ölçülürdü. Babası kim, ne giymiş, nerede çalışıyor, nasıl konuşuyor Böyle doğru sanırdım.

Şimdi?

Cevap hemen gelmedi.

Şimdi düşünüyorum, kumaşa çok bakıp insana az bakmışım.

Kerem gözünü annenin fotoğrafına çevirdi.

Geç.

Geç, dedi Şükrü Bey. Ama tamamen değil.

Zarf masada kaldı. Kerem almadı. Paltoyu giyerken babası seslendi:

Oğlum.

Kerem döndü.

Fazla bir şey söylememe izin verme.

Ve bu, neredeyse dürüstçeydi. Neredeyse.

On dört Şubat iki bin yirmi altı Sabah beri kar yağıyordu. Yoğun değildi. Minik minik, yakıcı, yakaya değdiği zaman hemen erimeyen türden. Yeni nikah salonu aydınlık, camlı, geniş kapılı, girişte iki büyük vazo vardı. İçeride ise aynı koku: Islak yün, çiçek, radyatörlerin verdiği sıcak hava.

Kerem herkesten önce geldi. Elinde Alperenin koyu bordo dosyası, ama parmakları eski dosyası gibi tutuyordu.

Emine İncinin yakasını düzeltiyordu. Alperen camdan kapıya gidip geliyordu, her ne kadar sakin durmaya çalışsa da. İncide yine o ince dikişli kol vardı, bu defa farklı bir gri manto. Demek o da, bir iplik yüzünden bir şeyi atmaya gerek duymamıştı.

Kerem ona bakıp içinde eski bir soğuğun yavaşça yükseldiğini hissetti. Sokak soğuğu değil. Eski bir soğuk.

Şükrü Bey en son geldi. Koyu paltoylu, artık yüzüksüz. Kerem hemen fark etti, sanki yüzüğü evde bırakmıştı; saygıdan ya da anıdan.

Baba kapıda durdu, bakışını Alperenden İnciye çevirdi, kısık sesle dedi:

Burası pek güzelmiş.

Emine başını salladı.

Evet.

Alperen dedesine yaklaştı.

Merhaba.

Merhaba.

Sarsmadan, düz, ama diken gibi de değil Kerem belki de bu gün geçecek sandı, sade bir gün, eski gölgeler olmadan

Ama Şükrü Bey yine İncinin mantosunun koluna baktı. Kerem onun çenesinin titrediğini, içinde eski bir cümlenin, eski bir alışkanlığın, yargılamanın yeniden canlandığını gördü.

Yetti.

İleri atıldı, babasıyla kapı arasına geçti.

Hayır, dedi hafifçe.

Baba gözlerini kaldırdı.

Ne hayır?

Hiçbir şey söyleme.

Niye, zaten niyetim yok.

O zaman sus ve bekle burada.

Alperen döndü.

Baba?

Emine duraksadı, İnci karnabahar demetini tutan ellerini indirdi.

Şükrü Beyin yüzü soldu, zayıflıktan değil, anladığı andan.

Bana akıl mı veriyorsun?

Kerem bakışını kaçırmadı.

Bir defa geç kaldım. Şimdi tam zamanında.

Şükrü Bey görebildiği kadar dimdik durdu.

Artık eski ben değilim.

Ama ben o sözü duyan oğlum.

Dışarıda kar açıldı. Koridorda insanlar kısık sesle konuşuyordu. Binanın içinde bir yerde bir kapı açıldı, bir kadın başka bir soyadını okudu.

Baba başını eğdi.

Unuttuğumu mu sanıyorsun?

Hatırlıyorsun, dedi Kerem. Ama dil, kalpten önce gitmeye alıştıysa hiçbir şey değişmiyor.

Baba uzun süre sustu, sonra beklenmedik bir şey yaptı. Tartışmadı, oğlunun abarttığını söylemedi, küsmedi. Sadece bir adım geri gidip kapı yanındaki bankoya oturdu.

Girin siz, dedi. Burada beklerim.

Alperen ona, babasına baktı.

Dede

Şükrü Bey elini kaldırdı.

Hadi, bu sizin gününüz.

İnci hafifçe içini çekti. Emine ilk olarak Keremin kolunu tuttu. Tutmadı, sadece dokundu, yıllar önce masanın altında olduğu gibi.

Ama artık manası başkaydı.

Salona girdiler. Aydınlık, yüksek, hiç eskiye benzemeyen salon; ama çiçek kokusu aynıydı, pencere kenarında kar yine aynı hızda eriyordu.

Nikah memuresi gerekli kelimeleri okudu. Alperen güvenle cevap verdi. İnci kalemi alınca gülümsedi. Kerem ellerine bakıyordu, yüzük değil, kapılar aklındaydı.

Bazen bir insan bir kapıya iki kere varır, diyordu.

Tören bitince, gençler imzayı atıp sarılınca, Emine göz ucuyla yaşını sildi. Alperen güldü, İnci buketine sarıldı; arkadan alkışlar duyuldu sıcak ve ev gibiydi.

Kerem koridora ilk çıktı.

Şükrü Bey hâlâ bankoda oturuyordu. Elleri dizlerinde, omuzları düşük, yüzüksüz eller küçülmüş, yanında beresi, ayaklarının dibinde eriyen kar.

Başını kaldırdı.

Bitti mi?

Bitti.

İmzalarını attılar mı?

Attılar.

Yaşlı adam başını salladı, salona baktı.

Güzel.

Kerem yanına oturdu, ne çok yakın, ne de uzak.

Bir süre konuşmadılar.

O zaman ona o lafı ettim, dedi baba hırıltıyla. O hiç bana onu hatırlatmadı. Bir kere bile Hatta bana çay ikram etti.

Kerem ellerine baktı.

Çünkü annemiz ikimizden de büyüktür.

Biliyorum.

Babada artık o eski sertlik yoktu. Sadece yorgunluk ve geç, hüzünlü bir kendini tanıma.

Bugün doğru yaptın, dedi. Bugün.

Kerem döndü.

Asıl o zaman yapmalıydım.

O zaman çocuktun.

Hayır, zayıftım.

Baba hafifçe güldü. Neşeli değil, saklanmayan bir acıyla.

Ben de aptaldım.

Ve belki de, yıllarca ilk kez, devamı istenmeyen tek kelime buydu.

Kapı açıldı. Salondan Alperen ve İnci çıktı. İncinin mantosunda o dikiş parladı göze batmıyordu artık, sadece vardı; eski bir hatıraya vurulan ince bir dikiş gibi.

Şükrü Bey ağır ağır kalktı. İnci yaklaşınca dedi ki:

Tebrik ederim, İnci.

İnci başını salladı.

Sağ olun.

Bir an durdu, ekledi:

O kol çok güzelmiş. Sağlamca dikilmiş. Hakkını vermiş.

Kerem önce anlamadı, baba neden bu sözü etti diye. Sonra anladı: Yaşlı adam iyi konuşmaya çalışmadı, sadece bir zamanlar bozduğu noktada, şimdi farklı durmaya uğraştı.

İnci gülümsedi.

Annem dikti. O işten anlar.

Belli oluyor, dedi Şükrü Bey.

Emine yanında durdu, sessizce baktı; bir kazananın ya da hak arayanın bakışı olmadan, sadece artık gereksiz olanı beklemeyi bırakmış insanın dingin bakışıyla.

Dışarıda kar neredeyse durmuştu.

Alperen babasının şapkasını aldı, paltoyu iliklesin diye. Kerem kapıyı tuttu. Koridorda hâlâ ıslak yün ve karanfil kokusu vardı, ama artık utancın değil, geçen bir günün kokusuydu.

Herkes dışarı çıkarken, Emine bir an durdu, İncinin atkısını düzeltti; Kerem, Eminenin eline bakınca, eldivenin ucundaki tanıdık dikişi gördü.

O dikişi hep hatırlamıştı. Çok uzun süre.

Ama bu sefer Kerem arkadan gitmedi.

Bu sefer yanında yürüdü.

Rate article
Lifequest
Fakir Kız! — Nikah dairesinde damadın babası böyle bağırdı. Oğlunun bunu ömür boyu unutmayacağını bilmiyordu