Anneni mi seçeceksin, yoksa beni mi?

Anneni mi, yoksa beni mi seçiyorsun?

Telefon akşam saat on buçuğa doğru çaldı; Zeynep çoktan yatağa geçmiş, kitap okuyordu. Eşi Murat yan odada, dizüstü bilgisayarının başında, düşük seste ekonomi kanalı açık oturuyordu.

Numara tanıdık değildi, ama başında memleketleri Uşakın alan kodu vardı.

Alo, dedi Zeynep, daha söyler söylemez içinde bir sıkışma hissetti.

Ben Gülten Hanım, karşı evde oturuyorum, komşunuzum. Sanmam ki tanışmış olalım. Kötü bir haberim var… Anneniz, Ayşe Hanım, sabah düşmüş. Akşam uğradım, yerde yatıyor, konuşamıyor, yüzünün bir tarafı…

Zeynep hızla yataktan kalktı, ayağıyla terliğini ararken.

Hastaneye mi götürdüler?

Yaklaşık bir saat önce. Ambulans geldi, büyük ihtimalle inme dediler. Sizin numarayı telefonunda uzun süre aradım buldum…

Çok sağ olun, Gülten Hanım. Allah razı olsun sizden.

Telefonu kapattı, iki elleriyle sıkıca tutmaya bir süre devam etti. Sonra Muratın yanına gitti.

O her zamanki koltuğunda, pahalı ev kıyafetiyle, kol dayama yerinde maden suyundan bir yudum alırken oturuyordu. Elli altı yaşındaydı, bakımlı bir yüz, düzgün kır saçlar Başarılı bir adam, geniş ve modern evinde huzur içinde.

Murat, anneme kötü bir şey olmuş, inme geçirmiş. Onu Uşak Devlet Hastanesine götürmüşler.

O döndü, televizyonun sesini kıstı.

Ne zaman olmuş?

Bugün. Komşu yerde bulmuş. Bütün gün tek başına yerde yatmış…

Murat bardağını sehpanın üstüne koydu.

Eee, şimdi ne olacak?

Zeynep ona baktı.

Yarın sabah gitmemiz lazım. Orada olmalıyız.

Git, ben bir şey demem.

Murat, ciddi konuşmamız lazım. Annem yetmiş sekiz yaşında. Eğer gerçek bir inme geçirdiyse bir daha orada yalnız kalamaz. Bir şeyler yapmamız gerek.

Murat kumandayı tekrar eline aldı, sesi biraz açtı Bu konu ilgimi çekmiyor ifadesiyle adeta.

Zeynep, bunu daha önce de konuştuk. Defalarca.

Hep teorik konuştuk. Şimdi iş ciddiye bindi.

Ne değişti ki? Ben sana söylemiştim fikrimi. Buraya alamayız onu. Koşullar yok.

Zeynep usulca karşındaki koltuğa oturdu.

Murat. Dört odalı evimiz var bizim.

Dört oda, ikisinde tadilata başlatacağım. Hep konuşuyorduk. Bir odayı çalışma odası yapacağım, sen de gardırop odası istiyordun. Nereye koyayım anneni, holde mi?

Bir oda ona ayrılır, tadilat bekleyebilir.

Tadilat bekleyemez. Ustayla mart için anlaştım, kapora da verdim. Biliyorsun.

Murat, burada hastalıktan bahsediyoruz. Annemden bahsediyoruz.

Zeynep. İlk defa göz göze geldiler. Sana üzülüyorum. Gerçekten. Ama düşün, yaşlı, hasta biri evde olacak, bezle, konuşamaz belki; ben buna hazır değilim. Dürüstçe söyleme hakkım yok mu?

O yabancı değil, benim annem.

Ama benim için neredeyse yabancı. On yılda dört kez görmüşüm. Hiç aramadı ki.

Çünkü sen…

Şimdi suç arama. Gerçeğe bakalım. Ben çalışıyorum, büyük projelerim var, evde huzur şart. Hastane odası gibi yaşayamam. Burası benim evim de.

Zeynep uzun süre sustu. Uşak gecesi, alışılageldik ve umursamaz bir şehir uğultusu ile doluydu.

Ya bakıcı tutsak? dedi sonunda. Uşakta, iyi bir bakıcı, karşılayabiliriz.

Olur, tut işte.

Ama sık sık gitmem gerekecek.

Git, istediğin kadar git.

Murat, anlıyor musun? Her hafta oraya gitmem gerekecek. Üç saat araba.

Anlıyorum. Git, seni tutan yok.

Bu seni tutan yok öyle kolay, öyle sıradan söylenmişti ki, Zeynepin içinde bir şey kaydı yerinden. Ani bir deprem gibi değil, toprağın ağır ağır hareket etmesi gibi…

Kalktı, tekrar yatağa geçti, tavanı izleyerek geceyi geçirdi.

Sabah yalnız yola çıktı, Uşaka geldi.

Devlet hastanesinin koridorlarında çamaşır suyu ve yağlı boya kokusu vardı. Annesi, Ayşe Hanım, hasta yatağında, pencere yanında yatıyordu. Sağ tarafı adeta erimiş, sağ kolu hareketsiz, gözleriyle kızına bakıyor, susuyordu. Sadece dudak kenarı oynamıştı.

Anneciğim, ben geldim. Her şey iyi olacak, korkma.

Anne bir şeyler söylemeye uğraştı ama sesi anlaşılmazdı.

Zorla konuşma anne, ben buradayım, yanındayım.

Orta yaşlı, yorgun bir doktor geldi. Kısa ve açıklamalı konuştu. Geniş bir iskemik inme. Sağ taraf felç, konuşma zorluğu. İyileşme mümkün ama ne kadar sürecek, bilinmez. En az yarım sene ciddi bakım, egzersiz, uzmandan yardım, sürekli kontrol…

Tek çocuğu siz misiniz? diye sordu doktor.

Evet, sadece benim.

Doktor ona, çok aile görmüş insanların o özel bakışıyla baktı. Ne ayıplama, ne de acıma. Sadece, Hayat bu, her gün oluyor bunlar, der gibi.

Zeynep hastanede bütün günü geçirdi. Annelerini kaşıkla beslemeyi, sabırla konuşup kendisinin cevaplarını beklememeyi öğrendi. Annesi gözleriyle her şeyi anlıyor, ama konuşamıyordu.

Akşam oldu, dışarı çıktı ve Muratı aradı.

Ne var ne yok? dedi Murat.

Kötü. Sağ tarafı felçli, konuşma sorunu var, yalnız kalamaz.

Kısa bir duraksama.

Anladım.

Murat, sana bir şey söylemek istiyorum. Burada kalıyorum.

Ne kadar?

Ne kadar gerekirse. Dönemem.

Sesi değişmişti: hafif gergindi.

Zeynep, işin gücün var, hayatın burada.

İşle anlaşırım, bir kısmını uzaktan yürütürüm. Annem yalnız kalamaz.

Bakıcı dedin ya.

Bakıcı anneme evlat olamaz. Bunu sen de biliyorsun.

Sessizlik.

Uzun süreceğinin farkındasın?

Evet.

Ve o evde yaşayacak mısın?

Hazırım.

Daha da uzun süre sustu Murat.

Peki, dedi sadece, ruhsuzca: Bir ihtiyacın olursa ara.

Zeynep telefonu bıraktı, küçük Anadolu kasabasının kararan caddesine bakakaldı. Sokakta lambalar seyrek yanıyordu. Çarşıya elinde pazar filesiyle yaslı bir kadın yürüyordu. Bir bahçeden odun dumanı geliyordu.

Anne evleri, Sadiye Sokakın sonunda, eski bir ahşap evdi. Çökük bir sundurma, minik çerçeveli pencereler. Zeynep anahtarıyla içeri girdi; her zaman taşıdığı, ama nadiren kullandığı anahtarı…

Ev buz gibiydi. İki gündür soba yanmamış. Zeynep odunları buldu, sobaları zor da olsa yaktı. Eller hatırladı, ama becerikli değildi; çocukluktan kalma bir işi unutmuş gibiydi. İlk on sekiz yılını burada geçirmişti.

Tüm evi gezdi küçük mutfak, çatlamış fayanslar, dar bir koridor, annenin yatağı, çocukluğunun eski kanepesi. Her yer düzenliydi ama yoksul ve yıpranmıştı; duvarlarda eskiden kalma siyah-beyaz fotoğraflar, gençlik yılları, babası, uzak akrabalar… Her eşya yerli yerindeydi, çünkü eşya çok azdı.

Telefonunu çıkarıp Murata mesaj attı: Burada kalıyorum, ne kadar bilmiyorum. Eşya almaya gelip gideceğim. O da yirmi dakika sonra yazdı: Anlaşıldı.

Hepsi buydu. Tüm evlilik buydu sanki.

İlk günler birbirinin aynı uzun, ağır günlerdi. Zeynep sabah gidip akşam çıkıyordu hastaneden. Anneleri çevirmeyi, yatakta yaraya karşı hareket ettirmeyi, egzersiz yaptırmayı, yavaş yavaş yemek yedirmeyi ve sabırla konuşmayı öğrendi. Anne kıvranarak da olsa konuşmaya çalışıyordu. Mahcup bir çabaydı bu, bir zamanlar matematik öğretmeni ciddi bir kadının eski hayatı geride kalmış gibiydi.

Zeynep, dedi annesi bir sabah, şaşırtıcı şekilde net bir dille. İkinci haftaydı; normalden iyi söyledi. Kızım, evine git.

Evim burası anne.

Hayır. Sol eliyle zayıf bir hareket yaptı. Eşinin yanına.

Anne, şimdi bunları konuşmayalım.

Murat… Kelime bulmaya çalıştı. Murat istemiyor mu?

Zeynep yorganı düzeltti.

Her şey yolunda anneciğim. Kafana takma.

Anne uzun uzun baktı, öyle bir anlam vardı ki, Zeynep dayanamayıp pencereye döndü.

Üç buçuk hafta sonra taburcu ettiler. Tonlarla ilaç ve egzersiz listesi, logopedi önerisiyle… Taksiyle eve geldiler. Komşu Mahmut, denk geldiği için taşımasına yardım etti. Yatağa yatırdı, sobayı yaktı, çorba pişirdi.

Ve başka bir hayat başladı.

Yatalak birine bakmak konuşulduğu kadar kolay değildi; iki saatte bir çevirmek, geceleri lazımlık, sabah egzersiz, minik kaşıklarla yavaş yavaş besleme, ilaçları saatinde verme; sabah yedi, akşam beş kalem. Logoped Sibel Hanım haftada üç kez gelip sabırla çalışıyordu. Anne dişini sıkarak çalışıyordu; çünkü asla pes etmezdi.

Zeynep bir şirkette muhasebeci olarak uzaktan çalışıyordu. Müdürü anlayış gösterip yarı zamanlıya geçirdi onu. Para azaldı. Murat arada bir miktar gönderdi, açıklama yapmadan. O da sormadı.

Artık birbirlerine neredeyse hiç aramazlardı.

Kasım ayında, puslu bir sabah, Zeynep kapı önündeki ahşap basamağı tamir etmeye çalışırken anne birazdan yürüteçle kalkacaktı, basamak sağlam olmalıydı komşu Sadık Bey geldi.

Daha önce görmüştü onu, kısık gözle: kısa boylu, işçi ceketiyle, eli yüzü düzgün, elli beş yaşlarında bir adam.

Öyle tutmayın, dedi. Çiviyi biraz çapraz çakarsanız sökülmez.

Zeynep baktı ona.

Sadık, dedi adam. Karşı evdeyim. Siz Ayşe Hanımın kızı Zeynep değil misiniz?

Evet, Zeynep.

Anneniz nasıl?

Daha iyi, yavaş yavaş.

Elinden çekici aldı, eğildi ve beş dakikada Zeynepin yarım saattir uğraştığını yaptı.

Bir şeye ihtiyacınız olursa çekinmeden haber verin, dedi. Zaten hep buralardayım.

Rahatsızlık vermek istemem.

Ne olacakmış, dedi, doğal bir şekilde. Ayşe Hanım gençliğimizin vefalısıdır, anneme çok yardımı dokunmuştu zamanında. Unutulmaz.

Gitti.

Zeynep ardına bakarken, rahatsızlık vermekten artık korkmadığını fark etti. Aslında asıl rahatsızlık, annesi yalnızken geniş bir şehir evinde huzurla oturmaktı.

Kasımda soba çekmemeye başladı, bir akşam dumanla doldu ev. Zeynep pencereyi açıp panikledi; baca tıkalıydı ve ne yapılacağını da bilmiyordu.

Akşam dokuzda, sıkılarak ve mahcup ola ola Sadıka gitti.

Adam hiç rahatsız olmadı, gösterişsizce geldi, fenerle çatıya çıktı, bacayı temizledi, neyi nasıl yapması gerektiğini gösterdi. Para kabul etmedi, öyle kararlıydı ki Zeynep zorlamadı.

Bir çay içer misiniz?

Vakit varsa içerim.

Mutfakta, kedersizce, marketten alınmış bisküviyle oturduk. Anne uyuyordu; dışarıda rüzgâr elma dallarını savuruyordu.

Hep burada mı yaşadınız? diye sordu Zeynep.

Doğup büyüdüm burada. Beş yıl İzmirde fabrika işçisiydim, sonra geri döndüm.

Neden?

Bir süre durdu.

Burası kendi toprağımız. Orada hiç kendim gibi olamadım. Başkasına iyi gelir, bana gelmedi.

Zeynep elleriyle bardağı sıkıca kavradı. Mutfak sıcaktı, soba güzel yanıyordu.

Ben de yirmi yıl şehirde yaşadım. Orası özlemimdi, alışırım demiştim. Şimdi burada olup da gitmediğime, daha önce gelmediğime üzülüyorum.

Sadık her şey olur, hayat bu demedi. Sadece,

Şimdi buradasın. Önemli olan o, dedi.

Aralıkta annesi yatakta doğrulmaya başladı. Büyük bir adımdı bu. Logoped Sibel Hanım, neşeli bir kadındı, gerçekten sevindi ve Ayşe Hanıma sol yanağıyla gülümsetti.

Konuşması ağır ağır geliyordu; kelimeler zor çıkıyor, anne kendine kızıyordu. Ama kısa cümleler artık çıkıyordu.

Sen zayıfladın, dedi bir gün annesi.

Değilim anne.

Zayıfladın, diyerek baktı. Murat arıyor mu?

Nadir.

Gelecek mi?

Bilmiyorum anne.

Uzun bir sessizlik.

Gelmez, dedi annesi, ne acı ne öfkeyle; sadece hayatı tanıyan biri gibi.

Murat gelmedi. Haftada bir arıyor nasılsın deyip kısa cevapla yetiniyordu. Bir seferinde tadilatın iyi gittiğini, bir başka zaman şirket yemeğinde güzel bir yere gittiklerini söyledi. Zeynep dinlerken aradaki mesafenin, görünmez bir açıklığın, büyüdüğünü hissetti. Kavga ya da öfke değil, yalnızca iki yabancının yan yana yaşamıyor gibi.

Ocakta çocukluk arkadaşı Emel geldi, elinde pasta, yardım için özellikle şehirden. İyi kalpli biriydi Emel ama daha konuşma başlarken aralarında bir soğukluk vardı.

Zeynep, sence bu biraz fazla olmuyor mu? dedi Emel. Bir iki ay tamam da, daha ne kadar? Kendini yıpratacaksın.

Ne yapmamı bekliyorsun?

Düzgün bir bakıcı, profesyonel bulursun. Ya da özel huzurevleri var.

Annem bir ömrü huzurevinden korkarak geçti.

Korkmuş olabilir, ama senin ne çektiğini düşünmüyor.

Her şeyi anlıyor, Emel. Beyni sağlam. Farkında.

Sessizlik.

Murat da gelmiyor?

Hayır.

Yani hep bu mu olacak?

Bilmiyorum.

Zeynep, ne olursa olsun kocadan vazgeçilmez. Ev, mevki, her şey…

Zeynep bir süre baktı.

Emel, annem yanında, yetmiş sekiz yaşında, bir gün boyunca yerde yatmış. Lütfen bana bir daha koca anlatma.

Emel biraz alıngan gitti. Mesajlaşınca barıştılar ama bir şeyler yerinden oynamıştı.

Yaşıt komşu kadınlar, Zeynepe acıyarak değil, saygı dolu bakıyordu. Sessizce, köyden biri gibi. O ilk haber veren Gülten Hanım arada salatalık turşusu, arada lahana böreği getirip kapıya bırakıyordu. Diğer komşu, altmış beşlik Ayşegül Hanım, geldi, iki saat annesiyle oturdu. Akran sayılırız, dedikodu yaptık, dedi kısaca.

Şehirden tanıyanlar, yaşıtı kadınlar ise sürekli Muratı, niçin gelmediğini, nasıl geçindiklerini soruyordu. Alttan alta kötü bir merak vardı.

Yaşıyoruz, demekle yetindi Zeynep.

Sadık düzenli yardım ediyordu. Çit devrilince onardı, odun getirdi, itina ile dizdi. Zeynep bir gün hasta oldu, Sadık iki gün boyunca yemek getirdi, sobayı yaktı, annesinin yatağını bile değiştirdi; gayet doğal bir tavırla.

Sadık Bey, nasıl ödeyeceğimi bilmiyorum, dedi Zeynep.

Ne ödemesi canım, komşuyuz.

Her komşu böyle değil.

Doğru, dedi. Her türlüsü oluyor.

Bir süre sustular. Anne uyukluyordu. Dışarıda kış uzadı, kar seyrek yağdı.

Aileniz var mı? diye sordu Zeynep.

Vardı. Eşim sekiz yıl önce vefat etti. Kızım İstanbulda, nadiren arar. Bunu şikâyet gibi değil, bir bilgi verir gibi söyledi. Yalnızım, alıştım.

Sıkılıyor musunuz?

Bazen. Ama fazla düşünmeye vakit kalmıyor, çalışınca sıkılmazsın.

Zeynep düşündü: Murat deri koltuk, perde tadilatı, lüks eve karşı… Orada da sıkılıyor mudur acaba?

O akşam aradı Muratı.

Murat, konuşmamız gerek.

Bir şey mi oldu?

Hayır, sadece uzun zamandır normal bir konuşma yapmadık.

Durdu.

Söyle bakalım.

Naber, nasılsın?

İyiyim. Tadilat bitiyor. Yeni proje çıktı. Kısa bir duraklama. Sen ne zaman dönüyorsun?

Murat, sanırım dönmeyeceğim.

Uzun, çok uzun bir sessizlik.

Tamamen mi?

Evet, tamamen.

Ses yükselmedi, suçlama yoktu. Sadece sordu:

Annen için mi, yoksa benim için mi?

Üç saniye sürdü cevabı.

Sanırım kendim için.

Bir süre nefes sesi geldi.

Anlaşıldı, dedi sonunda. Boşanmak mı istiyorsun?

Evet.

Peki, boşanalım.

Bu boşanalım kelimesi, sanki yeni bir dolabı konuşur gibi, her şeyi netleştirdi.

Bahar geldiğinde annesi yürümeye başlamıştı. Önce yürüteçle, sonra mutfağa, derken kapıya kadar. Kolay olmadı; yoruldu, bazen ağladı, küstü ama başardı. Sibel Hanım logoped olarak bile böyle gelişme zor bulduğunu söyledi.

Motivasyon, dedi Sibel Hanım Zeynepe. Uğruna çaba sarf ettiği biri var. O çok büyük bir avantaj.

Zeynep yine de annesinin karakterinin daha büyük payı olduğunu düşündü; öyle düşünmek iyiydi çünkü.

Mayısta, bir akşamüstü, Zeyneple Sadık, bahçe kapı önünde oturuyordu. Anne artık tek başına yatabiliyor, Zeynepin bir saatlik boş vakti oluşuyordu.

Gitmeyi düşünmüyor musun? dedi Sadık.

Yo, dedi Zeynep, yavaş ama kararlı biçimde. Düşündüm ama hiç istemiyorum. Garip, değil mi? Yirmi yıl şehirde hayal kurdum, şimdi buradan gitmek istemiyorum.

Garip değil, dedi Sadık. İnsan bazen yıllarca huzur bulacağı yere gider.

Aslında burası kolay değil, çok zor bazen.

Kolay ve doğru aynı şey değildir. Akşam güneşini izliyordu: Doğru olan zor olandır.

Zeynep çaprazdan baktı. Sade biri; eller nasırlı, gözleri kırışık, lafı kısa ama bambaşka bir ağırlıkla.

Sadık Bey, dedi. Biz Muratla boşanıyoruz, duydunuz mu?

Duydum, köyde her şey konuşulur.

Kötü buluyor musunuz?

Neden bulayım?

Şey, aile denilen şeyi bırakmak…

Aile ağızda değil, yürekte olur. İyi ve kötüde beraber olan aile olur. Yoksa, aynı çatıda yaşayan iki insan olur o.

Zeynep bir şey demedi. Cevap gerekmezdi.

Boşanmayı avukatla hallettiler, gürültü kavga yaşanmadı. Murat evi aldı, bir miktar para önerdi; Zeynep kabul etti, pazarlık yapmadı. Evin tamiri için lazımdı o para: döşeme, çatı, elektrik, hepsi eskiydi.

Yaz aylarında Sadık yardım etti. İki komşusuyla gelip hafta sonları iki odanın döşemelerini, çatıyı yaptılar. Sadece malzemenin parasını aldı.

Neden böyle yapıyorsun? dedi Zeynep.

Komşuluk böyle olur, dedi.

Yalnız bununla alakalı değil.

Evet, diye hissettirerek sustu. Haklısın.

Ayşe Hanım bunları verandadan izliyordu. Yüzünün bir tarafı hâlâ düşük, konuşma %70 düzelmişti. Doktoru bile Çok iyi gelişme bu, diyordu. Her akşam kızıyla Sadıkı izliyor, fazla bir şey demiyordu ama gözleri çok ama çok canlıydı.

Bir gün, İyi adam, dedi annesi.

Evet, anne.

Bunu görebiliyor musun?

Evet.

Anne başını salladı, bir daha konuşmadı.

Temmuzda Murat aradı. İlk defa, imzadan sonra.

Oralar nasıl? dedi. Sesi daha sıcak, insanca geliyordu.

İyi. Anne artık kendi başına bile gezebiliyor. Ev de tamir oldu.

Sevindim. Uzun bir duraklama. O zaman, doğru olmayan bir şey yaptım galiba, geçen sonbaharda.

Bir şey olmaz ya da boş ver demedi Zeynep. Doğru olmazdı.

Galiba, dedi kısaca.

Kızgın mısın?

Hayır, artık değilim.

Tamam. Durdu. Orada mutlu musun?

Pencereye baktı. Anne, Sadıkın getirdiği koltukta bahçeyi izliyordu. Elma ağaçları, bu yıl temmuzda bile çiçekliydi. Küçük yeşil elmalar vardı. Tel üstünde bir sığırcık ötmeye başlayak.

Mutlu muyum bilmiyorum, dedi Zeynep. Ama iyi hissediyorum.

Anladım, dedi Murat. Ve sesiyle anlaşılıyordu ki, bu kez gerçekten bir şeyler anlamıştı.

Kibarca vedalaştılar.

Zeynep verandaya çıktı.

Anne, çay koyayım mı?

Koyalım, dedi annesi.

Küçük, eski çaydanlığı yerine koydu. Pencere önünde annesinin otuz yıldır büyüttüğü sardunya çiçeği… Dışarıda yaz, çay kokusu, reçine… Güneş, eski basamaklardan süzülüyor.

Altı buçukta Sadık geldi, kapıyı vurdu.

Ayşe Hanım, akşamınız hayırlı olsun. Bahçeden biraz taze ahududu topladım, yeni çıktı.

Sağ ol, Sadık. Buyur, dedi anne.

Mutfaktan onların sesini dinledi Zeynep. Basit, önemli bir şey vardı bu evin küçük mutfağında; çay, sardunya, yaz, sıcaklık Bir yerlerde, şehirde lüks bir dairesinde doğru eşyaları, yanlış hayatı seçen bir adam oturuyordu.

Zeynep ise, belki hala seçiyordu, ama doğru hayatı seçiyordu: Her gün, biraz daha.

Kahveleri çıkarmak için mutfağa döndü.

Sadık, kal çay içelim.

Memnuniyetle, dedi Sadık.

Annesi baktı, sol dudağının kenarı hafifçe kalktı; eksik bir ama gerçek bir tebessüm.

Gelin, dedi Ayşe Hanım. Hepiniz gelin.

Güneş ufka çekiliyor, uzun gölgeler avluya düşüyordu. Ahududu kasesi masadaydı. Başka hiçbir şey konuşmaya gerek yoktu.

Rate article
Lifequest
Anneni mi seçeceksin, yoksa beni mi?