Kader Tekrar Ediyor
Kış, İstanbula çabuk ve yoğun inmişti. Henüz altıya gelmeden akşam olmuş, gökyüzünü bulutlar örtüp sokak lambaları altın sarısı bir ışık yaymaya başlamıştı. Okanın evinde ise hava sıcaktı; salonun köşesindeki abajur, mobilyalarda ve duvarlarda oyunlu gölgeler oluşturuyor, salonu ballı bir sıcaklıkla dolduruyordu. Sehpanın üzerinde, minik bir tabakta ev yapımı kurabiyeler ve iki ince belli çay bardağı vardı bardaklardan yayılan taze nane ve bal kokuları, eve huzur serpiyordu. Pencerenin ardında ağır ağır dökülen iri kar taneleri camı okşayarak, pencere kenarında pamuk gibi bir katman oluşturmuştu.
Okan, sofrayı kurmayı henüz bitirmişti özel günlerde kullandığı en sevdiği bardakları seçmiş, kurabiyeleri dizmiş ve ortama sıcaklık katsın diye minik bir tarçınlı mum yakmıştı. Tam o anda kapı zili çaldı. Koşar adımlarla hole geçti ve kapıyı açtı; karşısında, soğuktan yanakları kızarmış, şaşkın ama sevecen bakışlı arkadaşı Tolga duruyordu.
Donmuşum resmen, dedi Tolga, paltoyu silkeleyip içeri geçerken. Yakası kar taneleriyle dolmuş, kaşlarında ve kirpiklerinde eriyen minik buz kırıntıları parlıyordu. Bu havada en iyisi evde oturmak valla.
Biz de öyle yapıyoruz, gülümsedi Okan, dostunun montunu alırken. Hadi geç, Azra demin çay koydu, seni de bekliyorduk. İyi gelir şimdi sıcak çay.
Birlikte salona geçtiler. Tolga hemen sehpanın yanındaki koltuğa oturdu, sıcak bardakları iki eliyle kavrayıp ısınmaya çalıştı. Buhar yüzüne vurunca bir an gözlerini kapadı, yavaş yavaş üşümesi geçti.
Neydi bu kadar önemli olan, Cuma akşamı kalkıp bana geldin? Hani bugün kayınvalidene gidecektiniz, karın ve oğlunla? dedi Okan, hafif bir sırıtmayla. Sesi hafif alaycıydı ama gözlerinde samimi bir merak vardı. Çayından küçük bir yudum aldı, memnuniyetle başını salladı.
Gidecektik, ama gitmedik, hüzünlü bir tebessümle başını salladı Tolga.
Anladım. Azra nasıl, Emir nasıl?
Tolga kısa bir duraksamayla elindeki boş çay bardağıyla oynadı parmaklarıyla çevirdi, üzerinde çizgi desenleri inceledi, sonra yine sıktı; sanki bu küçük hareket kafasını toparlamasına yardımcı oluyordu. Gözleri bir türlü Okanınkine takılmıyor, kitaplığın, duvardaki resmin, masanın kenarında geziniyordu.
En sonunda derin bir nefes alıp, sesi alçak ama net bir şekilde,
Boşanma davası açtım, dedi.
Okan olduğu yerde kaldı. Elindeki bardak hafifçe titredi, çayın üzerinde minik halkalar oluştu. Arkadaşını dikkatle süzdü, sanki duyduklarına inanamıyordu.
Ciddi misin? Azrayla? dedi, sesi farkında olmadan yükseldi.
Tolga başını salladı, gözlerini karla kaplı pencereye çevirdi. Gözleri uzaklara bakıyor, sanki oradaki beyaz girdapta cevabı arıyordu.
Evet, dedi kısa bir sessizlikten sonra. Birini tanıdım Sude isminde. Onunlayken sanki ilk kez gerçek anlamda yaşıyorum. O sanki pencereden giren bir ışık.
Emin misin, bu geçici bir heves değil mi? dedi Okan, sakinliğini korumaya çalışarak ama sesinde öfke saklanamıyordu. Emir daha iki yaşında! O çocuksuz kalacak. Kendi çocukluğunu unutma!
Tolga bir anda başını kaldırdı; bakışlarındaki kararlılık Okanı şaşırttı. Belli ki bu konuda çok düşünmüş, çoktan kararını vermişti.
Eminim, dedi tok bir tonla. Uzun zamandır düşünüyorum. Artık eskisi gibi yaşayamayacağımı biliyorum; her sabah uyanıp yabancı bir hayatı oynuyormuşum gibi hissetmek istemiyorum. Bu yaşam değil, sadece alışkanlık. Ama Sude ile onunlayken tekrar hayal kurduğumu, amaçlarımın olduğunu hissediyorum! Emiri terk etmiyorum ki, babamdan farklıyım.
Okan bir süre sessiz kaldı; aklına lise günlerinden bir anı geldi: Okul bahçesinde oturuyorlar, serin bir sonbahar sabahı, genç Tolga hararetle, Hiçbir zaman babam gibi olmayacağım, demişti. Bir gün evlenirsem ailem için uğraşacağım, asla bırakmayacağım. Bu sözler şimdi Okanın kulaklarında çınladı. Karşısında oturan artık çocuk değil, koca bir adamdı; Okan hafifçe, neredeyse fısıltıyla sordu:
Lisede, baban gibi hata yapmayacağım demiştin Hatırlıyor musun?
Tolga birden gerildi; parmakları yumruk oldu ve kendini savunmaya hazırlandığını belli etti.
Hatırlıyorum. Ne var yani? sesi gerginleşmişti.
Şu an aynısını yapıyorsun, dedi Okan kısa ve net. Eşini ve çocuğunu bırakıyorsun.
Tolga birden koltuktan fırladı, iki adım attı, sonra Okana dönüp gözlerinde öfke ve çaresizlikle,
Bu başka! diye bağırdı, hemen ardından sesini kontrol altına aldı. Babam kaçtı. Hiçbir şey söylemeden bizi terk etti. Ben ben hislerimi dürüstçe anlattım, Azrayı kandırmıyorum. Her şeyi konuştuk. Kaçmıyorum, sadece doğrusu buysa, onu yapmaya çalışıyorum. Emiri asla terk etmem! Onu sık sık göreceğim. Ben babam gibi değilim!
Okan sessizce masanın kenarında elini gezdirdi, ardından hafifçe başını kaldırıp sakin, ama endişeli bir bakışla,
Bu kadar ciddi misin? dedi düz bir sesle, ama duygusu derindi. Emir için, senin dürüstçe terk etmen bir şey fark ettirecek mi? Küçük çocuklar için önemli olan sebep değil; asıl önemli olan babasının artık eve gelmemesi, geceleri masal okumaması… Sence dürüstlüğün, onun yaşayacağı acının üstünü örter mi?
Tolga, bir anlığına duraksadı. Gözleri halının desenine kaydı, sanki çözümü orada arıyor gibiydi.
O an Tolganın zihninde çarpıcı ve acı anılar canlandı: Yedi yaşında, eski montuyla okul kapısında annesini beklerken; annesi yine işte kalmış ve zaman geçmek bilmiyor. Sonra on üç yaşındayken, sınıf penceresinde dışarı bakıp, arkadaşlarının Baban nerede, niye gelmedi, sizi terk etti değil mi? diye sataşmalarına içlenerek gizlice gözyaşlarını tutmaya çalışması Sonra on altı; babasının getirdiği ucuz gitarı duvara fırlatıp kırması o ses, o umutların kırıldığı an. Okanın çocukluğuna ise hep huzur ve güven hakimdi; babasıyla balığa gitmesi, okuldaki toplantılara katılması, ona hep destek olması…
Bir keresinde Tolga kıskançlıkla, Senin baban süper kahraman gibi, demişti.
Okan sadece gülümsemişti: Babam beni seviyor o kadar.
Bu sözlerin gerçek anlamını Tolga, ancak şimdi tam anlamıyla kavrayabiliyordu.
Arkadaşının karşısında Tolganın içinde bir fırtına koptu; geçmişin yükü öyle ağır bastı ki gerçeklikten kopacak gibi oldu. Ama Okanın sesi onu bugüne geri getirdi.
Anlamıyorsun, sesi titreyerek karşı çıktı Tolga. İçinde biriken duyguları açıklayacak birilerini arar gibiydi. Ben babam gibi değilim. Kaçmıyorum! Sadece yeni bir hayat kurmaya çalışıyorum, kaçmaya değil!
Okan dikkatle, yargılamadan, ama o eski dost olgunluğuyla,
Peki, eski hayatını kurtarmak için uğraştın mı hiç? dedi sessizce. Gerçekten uğraştın mı? Yoksa her şeyi silmek daha mı kolay geldi sana?
Tolga solgunlaştı; elleri bilinçsizce sıkılıyordu, gözleri yere kenetlendi.
Uğraştım, dedi, göz göze gelerek. Yıllarca… ama değişen bir şey olmadı. Her şey tekrar başa döndü. Sanki kısır bir döngüde sıkışıp kaldık, ne sevinç var, ne anlayış.
Okan öne eğildi, sesi ciddileşti ama asla sertleşmedi,
Ne yaptın peki? En son karına gelişigüzel bir çiçek aldığın, ya da durduk yere ona iltifat ettiğin bir zaman oldu mu? Yıllar önceki doğum gününde değil, sadece onu mutlu edeyim diye? Yemeğe götürdün mü hiç?
Yeter! dedi Tolga, istemsizce yüksek sesle. Senin ailen hep kusursuzdu zaten. Sana anlatmak kolay!
Sesinde öfke yoktu, sadece kırgın bir hüzün. Yumruklarını sıkıp, sonra gevşetti; kontrolünü topladı.
Okan kıpırdamadı, sadece derin bir nefes aldı, elini yüzüne sürdü; yorulmuştu.
Mesele kusursuzluk değil, dedi yumuşak ama kararlı bir sesle. Mesele, başkasının hatasını tekrar etmemek.
Tolga birden döndü, yüzündeki gerginlik doruktaydı.
Neyle alakası var! diye ses yükseltti. Babasız büyümenin ne olduğunu bilemezsin! Hiçbir zaman kendini istenmeyen biri gibi hissetmedin! diye haykırdı, sakladığı yarayı açık etti.
Okan ağır ağır ayağa kalktı, yaklaşmadı; duruşuyla sadece dinlemeni istiyorum demek istedi.
O yüzden mi oğluna aynılarını yaşatıyorsun? diye çok sakin sordu. Farklıyım diyorsun ama aynı hareketi yapıyorsun.
Tolga kapının eşiğinde durdu. Elini kapı koluna koydu ama çevirmedi. Geriye döndü, yüzünde yalnızca şaşkın bir çaresizlik kaldı.
Sen anlamak istemiyorsun, dedi bitkin bir sesle.
Neyi? Başka bir kadın uğruna iki yaşındaki evladını, eşini göz göre göre bırakmayı mı? başını iki yana salladı Okan. Kusura bakma, bunun savunması olmaz.
Yeter, bana akıl verme artık! diyerek Tolga arkasını döndü, kapıyı sertçe çekip dışarı çıktı.
Kapı gürültüyle kapandı, evin içinde yankılandı, salonda ağır bir hava kaldı. Okan bir süre odanın ortasında durdu, boş koltuğa bakarak. Bir mucize olur da Tolga geri döner, yazıklar olsun, fazla konuştum der gibi ama olmadı.
Yavaşça koltuğa oturdu, yüzünü ellerine kapadı; aklında karışık cümleler dönüp duruyordu.
Birkaç dakika sonra Azra içeri girdi. Üzerinde bornoz, saçını yeni kurulamış, endişeyle etrafa bakındı; aralık kapıya, ardından Okanın yüzüne.
Ne oldu? Bir kavga sesi duydum, dedi yavaşça, yanına oturup sırtını okşadı. Sesi sakindi ama kaygılıydı.
Okan derin bir iç çekti, söze dökmek istemese de açıklamak zorunda kaldı.
Tolga ailesini bıraktı, dedi ileriye bakarak, başka birine âşık olmuş. Boşanıyorlar.
Azra şaşkınlıkla elini göğsüne götürdü. Gözlerinde inançsızlık ve buruk bir merhamet parladı.
Ya bu çocuğa ne olacak, Emire… Azraya Birlikte ne kadar mutluydular dedi, anlam arar gibi başını iki yana sallayarak. Birlikte bayramlarda, doğum günlerinde görürdük, hep gülerlerdi
Evet, işte, dedi Okan buruk bir tebessümle, elini koltuğun koluna bırakarak. Şimdi kendi babasının seneler önce yaptığı şeyi yapıyor, farkında bile değil. Sanki kaderi kendi tekrar ediyor.
Azra biraz düşündü, hemen yargılamadı; biliyordu ki böyle zamanlarda aceleyle hüküm vermek insanı daha da yalnızlaştırır. Yavaşça,
Belki de ne istediğini bilmiyor, kayboldu. İnsan bazen çıkış arar, ama asıl ne için mücadele etmesi gerektiğini göremez, dedi.
Okan başını salladı. Kaybolmak olabilir, ama aramak lazım, uğraşmak lazım O ise doğrudan hatayı tekrarlıyor. Hep babam gibi olmayacağım, dedi. Ama şimdi alamıyorum içime. Beklemezdim.
Azra sessizce eşinin omzuna elini koydu; teselli etmeye çalıştı ama bazen sözcükten fazlası gerekirdi. Yanında durdu, ister konuşsun ister sessiz kalsın, ona bu şansı sağladı.
Kar hala yağıyordu, İstanbulu bembeyaz örtüyordu. Evin içinde ise sadece saatlerin tik takı kalmıştı; geçen zamanı kimse geri getiremiyordu
**********************
Bir hafta sonra Okan ve Azra, Azranın hazırladığı elmalı kurabiyeden oluşan kutuyu ellerinde tutarak Emir ve Azranın evinin kapısında bekliyordu. Dışarıda keskin bir soğuk, rüzgar karları savuruyordu. Okan montunu düzeltti, Azraya göz ucuyla her şey yolunda mı diye baktı, ardından zile bastı. İçerden kısa bir zil sesi duyuldu, sonra kapı aralandı; karşılarında Azra. Yüzünde şaşkınlık, misafir beklemediği belli.
Okan? Azra? Siz… dedi, ne diyeceğini bulmaya çalışarak.
Sadece seni merak ettik, dedi Azra sıcak bir şekilde, kutuyu uzatıp. Biraz sohbet etmeye geldik, uygunsa.
Azra hafifçe başını salladı, şaşkın ama kırgın değildi. Kenarı açtı, Buyurun, gelin, dedi.
İçeri geçtiler. Ev her zamankinden farklı, sessizdi. Eskiden Emirin neşeli sesleri duyulur, çizgi film sesleri gelirdi. Şimdi ise sessizlik neredeyse dokunaklıydı. Azra farkında olmadan içeriye kulak kabarttı, Emirin kahkahasını aradı nafile.
O kreşte, dedi Azra bakışlarını yakalayıp. Bugün tiyatro gösterisi varmış, ben de birazdan alacağım.
Mutfakta yer açıp çay koydu, üç kişilik sofra hazırladı. Bunlar sıradan, otomatize hareketlerdi; ama belli ki kendini zorluyordu. Çayını pek içmedi, sadece bardağı elleriyle çevirdi, sıcaklığı içine çekmeye çalışır gibi.
Nasıl idare ediyorsun? diye sordu Okan, ölçülü bir sesle. Onun sesi yumuşaktı, ama içten bir kaygı belirgindi.
Azra omuz silkti. Bir şekilde, dedi fısıltıyla. Sonra sesi toparladı, İş güç iyi oluyor, insan düşünmeye fırsat bulmuyor.
Bir süre sustuktan sonra ekledi: Emir tam olarak anlamıyor daha. Ara sıra babasını soruyor. İşleri yoğun, diyorum, ama ne kadar inanıyor bilemem, en azından ağlamıyor.
Bu son cümlede sesi incecik çatladı, hemen kendini toparladı, hafifçe gülümsedi, durumun göründüğünden daha kötü olmadığını ispatlamak ister gibi.
Azra masanın üzerinden elini uzatıp Azranın elini şefkatle avuçladı. Sessiz, sıcak bir dokunuştu bu; kelimesiz bir buradayız. Azra, minnetle gülümsedi, tekrar yere bakarak,
Azranın gözünde bir an için ince bir keder parladı, hemen pozunu toplasa da Azra bunu fark etti. Fazla lafa gerek yoktu, elini tekrar okşadı:
İhtiyacın olursa Emire bakarken, evde, ya da başka bir şey… ne olursa lütfen çekinme, dedi samimi ve kararlı bir tonla. Yakınız. Hem de her zaman.
Azra gözlerini kaldırdı; gözlerinde artık ne hüzün ne acı vardı minneti belirgindi. Bir damla gözyaşı yanağından süzüldü; Azra silmeye uğraşmadı, bırakıp gitti.
Teşekkür ederim, gerçekten. Kime güveneceğimi, kime derdimi anlatacağımı bilmiyordum. Her şey bir anda üstüme çullandı, çevrem bomboş kalmış gibi
Bir süre düşünür gibi sustuktan sonra ekledi:
Vaktiyle insana etrafı arkadaş doluymuş gibi geliyor, ama asıl ihtiyacın olduğunda çoğu ortadan kayboluyor.
Okan ona yaklaşarak, ciddi ama huzur veren bir sesle:
Her zaman bize gelebilirsin, dedi net şekilde. Söylemeye bile gerek yok. Bir şeye ihtiyacın olursa anında geliriz.
Bu sade, büyük laflar içermeyen sözderin bir güven verdi Azraya. Bir süre gözyaşlarını tutmadı; ama bunlar çaresizliğin değil, yükün paylaşıldığı anda gelen hafiflik gözyaşlarıydı.
Azra elini hafifçe sıktı, sonra elmalı kurabiye kutusunun kapağını açtı.
Kurabiyenin tadına bakmazsak içimiz rahat etmez. Sırf senin için yaptım. Gerçi biraz fazla kızardı, ama lezzeti fena olmadı.
Azranın bu hafif sohbet tonu, sıradanlık, Azranın tekrar kendine hakim olmasını sağladı. Derin bir nefes aldı, gözyaşlarını sildi, gülümsemeye çalıştı.
Tabii, denemek lazım Hem çay da soğumadan içelim.
Bir kaşık aldı, fincanın yanına koydu; bu küçük hareket bir eşyayı alıp masaya bırakmak Azraya tekrar güç kazandırdı, yeniden hayata sarılmak için bir adım oldu
**********************
Üç yıl geçti. Bir bahar günü Maçka parkında hava cıvıl cıvıldı. Beş yaşındaki Emir, yemyeşil çimlerde kırmızı topun peşinde oradan oraya koşturuyor, içten kahkahası uzaktan bile duyuluyordu. Yanındaki bankta Azra, bebek arabasında huzurla uyuyan kızlarını sallıyordu. Hafif rüzgâr, tüllü şapkayla oynuyor, araba güneşte ışıldıyordu.
Okan ise hemen yanında oturuyor, Emiri gözünü ayırmadan takip ediyordu. Şimdiye kadar Emire karşı bambaşka bir şefkat beslemişti; çocuk onun için neredeyse kendi evladı gibiydi.
Nasıl da büyüdü, dedi Azra keyifle, hafifçe tebessüm ederek. Saniyesi boş durmuyor.
Evet, maşallah, dedi Okan, Emirin hızlıca hayali kaleye gol atışını izlerken. Azra gayretli, hakkını vermek lazım.
Azra iç çekti, gülümsemesi yerini düşünceli bir ifadeye bıraktı. Kızının üstünü düzeltip sessizce,
Ama kolay değil. Hele ki Tolga yine doğum gününü, hafta sonu planını iptal ettiğinde. Dün sabah da sözde Emiri parka götürecekti. Sabahın köründe İşlerim çıktı diye mesaj atmış.
Okanın yüzü sertleşti. Bu üç yıl boyunca Tolga, Emirin hayatında parça parça, gelip giderek var olmuştu. Bazen pahalı bir hediyeyle çıkıp gelmiş; bazen hafta sonu hayvanat bahçesi deyip son dakikada vazgeçmiş, çocuk saatlerce kapıda beklemişti. Bazen de habersiz ortaya çıkıp on dakika babalık rolü oynamış, on dakika sonra sıkılıp gitmişti.
Defalarca uyardım, dedi Okan dişini sıkarak. Emir bir oyuncak değil ki; çocuk devamlılık ister, yanında olmanı, güvenceyi ister. Tolga ise hep Sana anlatamam, çok zor zamanlar geçiriyorum demekle yetiniyor.
Üç yıldır zorluğu bitmedi, dedi Azra hüzünle. Emir dün Azraya sormuş: Babam beni artık sevmiyor mu? Azra gözyaşlarını zor tuttu.
Okan istemsizce yumruğunu sıktı, içine öfkesini gömdü.
Tolga gözlerini gerçeklerden kapamış gibi. Hep babam gibi olmayacağım derdi. Babası da aynısını yaptı; yılda bir görünüp kayboluyordu Şimdi ise
Şimdi aynı baba-oğul, dedi Azra. Hem de haklıyım diyerek yapıyor. Sadece sorumluluktan kaçıyor.
O arada Emir yanlarına geldi, nefesi kesilmiş, yanakları kıpkırmızı, gözleri pırıl pırıldı.
Okan amca bak, ne yapabiliyorum! diye sevinçle topunu gösterdi, sonra tekrar parkın içine koştu.
Azra ona adeta bir anne gibi baktı.
Emirin yanında olman büyük şey. O bunu hissediyor. Kimse onu unutmuyor, sözünden dönmüyor, – ona güvenebileceği birisi var.
Okan başını salladı, Emirin ardından kararlı gözlerle baktı. İçinde kesin bir niyet oluştu. Tolga babalıktan kaçsa da, diye düşündü, Emir asla yalnız kalmayacak. Tolganın hikayesi tekrar etmeyecek. Buna izin vermeyeceğim.
Güneş ılık ışıklarla üstlerine doğdu, Emirin kahkahası parkta yankılandı, bebek arabası hafif hafif sallandı Okanın içinde ise bir söz yankılandı: Geçmişin eksikleriyle çocukların geleceği şekillenmemeli; önemli olan, onlara her daim yanında birinin olduğunu hissettirmekti. Çünkü çocukların en çok ihtiyaç duyduğu şey geçmişin yaralarını değil, güven dolu bir bugünü hissetmekti.




