Kıskançlık Tuzağı

Kıskançlık Tuzağı

Elif yatağında oturup telefonundan sosyal medya akışını heyecanla kaydırıyordu. Tam o anda odaya ablası girdi ve daha kapıdan adımını atmamıştı ki, Elif, gözünü bile kaldırmadan hemen atıldı:

Ayşegül, bana yeni bir telefon lazım.

Sesi o kadar sıradan ve kendinden emin çıkıyordu ki, sanki en doğal hakkıymış gibi. Ayşegül ise odada toparlanmakla meşguldü o gün eşyalarını valize dolduruyordu, çünkü yakında taşınacaktı ve sadece kısa bir bakış atarak sakince cevap verdi:

Anneden iste.

Elif burnundan soludu, nihayet ekrandan kafasını kaldırdı. Gözlerinde hafif bir sinirlilik parladı.

O bana para vermez, dedi ve geçirdi. Hep çok şey istediğimi söylüyor.

Ayşegül valize son eşyayı yerleştirip doğruldu ve Elife baktı. Bakışlarında öfke yoktu, aksine yorgun bir kararlılık okunuyordu.

Haklı aslında, dedi sakin bir sesle. Bir şeyi almak istiyorsan, kendin çalışıp kazanmalısın. Ben her zaman yanında olmayacağım.

Bu sözler Elife tokat gibi çarptı. Birden dikleşti, burnu kızarmıştı öfkeden.

Daha on dokuz yaşındayım, hem okul okuyorum! diye bağırdı. Neden bir de çalışmam gerekiyor ki? Alıştım, bana yardım ediyorlar, bunda ne var ki?

Ayşegül içini çekti ama tartışmaya girmedi. Bunun yerine, kardeşine şunları hatırlattı:

Bir ay sonra düğünüm var. Koca bir ailen olacak, harcamalar tavan yaptı. Benimle gurur duyman lazım artık kendi ailem olacak.

Valizini aldı, kapıya yöneldi ve cevabını beklemeden kapıyı sertçe kapatarak çıktı. Odanın içinde yankılanan bu ses Elifi düşünceleriyle baş başa bıraktı. Ayşegül aslında kızgın değildi, daha çok yorgundu; kardeşinin aile sıcaklığı dışında gerçek hayatın zorluklarını hiç anlamadığını hissediyordu.

Elif yatağında eski telefonunu elinde sıkıca tutarak bir süre öylece oturdu. Yüzündeki sinir halinin yerini inatçı bir parıltı aldı. Kısık sesle adeta mırıldanarak dedi ki:

Daha bakarız buna…

Kendi kendine sırıttı, yatağa sırt üstü yaslanıp tavana bakarak içinden geçirdi:

Sen bana lazımsın ya, nasıl olsa yanımda olursun. Gerekirse bunun için her yolu denerim.

Kafasında şimdiden planlar dönmeye başlamıştı tam şekillenmemiş ama ısrarcı düşüncelerdi ve bu ona kendini güçlü hissettiriyordu.

Elif, kendini bildi bileli isteklerinin yerine getirilmesine alışmıştı. Anne ve babası onu gözleri gibi severdi! Beş yıl boyunca ikinci bir çocuk için dua etmişler, sonunda Elif dünyaya gelince evin neşesi, biricik sevgilisi ilan edilmişti. Beklenmedik mutluluğumuz diye severlerdi evde, bu lakap hayatının akışını belirledi adeta. Ne isterse eksiksiz eline geçiyordu.

Bu talepkarlık zamanla karakterine yerleşti. Elif başkalarının duygularını çok da umursamazdı; nasılsa dünya kendisine hizmet ediyordu. Ayşegül ise çoktan bu yardımcı rolünü kabul etmişti. Elifin hatırladığı kadarıyla ablası hep yanındaydı; ödevini yapar, anlamadığı dersleri anlatır, hatta yarı sırf onun sayesinde iyi bir üniversite kazanmıştı. Ayşegül için bu ablalık vazifesi, Elif için ise alışıldık bir ayrıcalıktı.

Elifin maddi durumu da hep iyiydi. Annesi ona düzenli olarak harçlık yatırırdı çok olmasa da rahatça harcamak için yeterliydi. Daha fazlası lazım olursa, Ayşegüle bir telefon etmek yeterdi. Ablası onu hiç geri çevirmezdi; biriktirdiklerinden alıp Elife verirdi, geri ödemesini hiç istemeden. Hep böyleydi… tâ ki Ayşegülün hayatına Baran girene kadar.

Baran, Ayşegülün önceki arkadaşlarından çok farklıydı. Hem yakışıklı hem akıllı, kendine göre net prensipleri vardı. Ayşegülün hayatında masal prensinin gerçek hali gibiydi; güvende hissettiren, sevgiyle sarıp sarmalayan, her durumun üstesinden gelecek biri. Ayşegül onun yanında ilk defa gerçekten mutlu hissettiğini fark etti.

Ama her masalda bir tutam dert olur ya, Baran da oldukça kıskanç biriydi. Kavga çıkarmaz, her adımı da takip etmezdi; ama o kıskançlık, küçük sorularda, ses tonunda, uzun bakışlarında kendini belli ediyordu. Ayşegül göz ardı etmeye çalıştı. Zamanla düzelir dedi; kıskançlık ona göre sadece aşırı bağlanmanın tezahürüydü, alışabilirdi.

Hayat akıp gidiyordu. Nikah başvurusu yapılmış, düğün mekanı tutmuş, davetiyeler gönderilmişti. Ayşegül kendini keyifli bir telaşın içinde bulmuştu; gelinlik bakıyor, menü seçiyor, düğün ayrıntılarıyla uğraşıyordu. Her günü ayrı bir sevinç kaynağıydı, hiçbir şeyin bu mutluluğu bozamayacağını sanıyordu.

Oysa asıl zorluk daha başındaydı

**********************

Elif uzun süre telefonunu elinde çevirdi durdu; sonunda kararını verip tuşlara bastı. Baran. Ablasının nişanlısı. Ayşegül aylarca onunla mutluluk saçmıştı. Ama Elifin şimdi duygusallığa ayıracak zamanı yoktu; hedefi belliydi.

Derin bir nefes çekti ve arama tuşuna bastı. Yüreği ağzında atıyordu ama sesi neredeyse rahat ve samimiydi:

Baran merhaba, Elif ben. Biliyorum Ayşegül meşgul ama onu çok özledim. Bir haftadır hiç görmedim.

Telefonda kısa bir sessizlik oldu. Sonra Baran cevapladı; şaşkınlığı sesinden anlaşılıyordu:

O sende değil miydi?

Elif gözlerini hafif kısmıştı, içinde hınzır bir sevinç yükseldi. Tam tahmin ettiği gibi!

Valla diyorum ya, bir haftadır görmüyorum, dedi, gayet masum rolüyle. Neden sende olması lazım ki?

Çünkü neredeyse her gece evde yok, Baranın sesi iyice sertleşmişti, ve sana uğruyorum diyor!

Ay! Elif biraz duraksadı, sanki gerçekten şimdi fark etmiş gibi. Hiçbir fikrim yok Sonra ararım olur mu? Hadi kapatıyorum!

Karşılık beklemeden kapattı. Elleri biraz titriyordu ama bu tatlı bir heyecandı bir şeyi başlatmanın verdiği adrenalin. Her şey planladığı gibi gidiyordu!

Kafasında hemen yeni senaryolar canlandı. Baran şu an kesin çatıyor ve telefonu yumrukluyordur. Kıskançlığına yenik düşecekti fazla sabırlı biri değildi, açıklama dinlemezdi çoğu zaman. Ayşegülün üzerine gider, karalamadan duramazdı ve sonunda onu evden gönderir.

Peki, Ayşegül kapı dışı edilince kime gider? Tabii ki Elife.

Elifin zihninde o sahne canlandı: Ayşegül kapıda, şaşkın, üzgün ve valizi elinde. İlgiye, teselliye muhtaç. Elif, tabii ki onu geri çevirmezdi; koluna girer, çay koyar, dertlerini dinler, şefkatli ve anlayışlı olurdu.

Tam o anda Ayşegül biraz toparlandıktan sonra, desteğe en çok ihtiyacı olduğunda Elif nazikçe kendi talebini hatırlatırdı. Zamansız yeni telefon arzusunu. Bu kez Ayşegül asla hayır diyemezdi. Hayatındaki tek destek Elif olmuşken aksi mümkün müydü?

Elif sandalyesinde geriye yaslanmış, hâlâ telefonu elinde tutarken kafasında yeni adımları kurguluyordu. Tek yapması gereken olayların kontrolüne bırakmak ve kontrolun kendinde olduğuna hiç şüphesi yoktu.

*********************

Ayşegül, gün boyu keyifli bir telaş içindeydi. O sabah pastacıyla görüşüp düğün pastasının modelini son onaya bağlamıştı. Eve dönerken Baranın en sevdiği fıstıklı ekleri almıştı; aklında birlikte yapılacak bir tatlı gecesi vardı. Anahtarı kapıya usulca yerleştirdi, kapıyı açtı ve o neşeli ruh hali bir anda paramparça oldu.

İlk göze çarpan, kapının hemen yanına bırakılmış iki valizi oldu. Baran ise tam arkasında, yüzü öfkeyle keskinleşmiş şekilde dikiliyordu. Ayşegül onu ilk kez böyle görüyordu; normalde yumuşak bir ifade olan yüzünde şimdi fırtınalar kopuyordu.

Baran, bu ne, neden valizleri hazırladın? diye şaşkınlıkla sordu. Hâlâ bunun bir şaka, bir yanlış anlaşılma olduğuna inanmak istiyordu. İki saat önce nikah hazırlıklarıyla ilgili neşe içinde sohbet etmişlerdi.

Çık evimden, dedi Baran, valizi tekmeleyip duvara savurdu. Böyle tiplerden nefret ediyorum!

Ben ne yaptım ki? Ablama gittim diye mi? Ayşegül durumu anlamıyordu. Ne diyorsun sen?

Orada değildin, diye kısık bir sesle tükürdü Baran, parmak eklemleri bembeyaz olmuştu. Elif az önce beni aradı, Ay ne zamandır gelmedi diyor, Çok özledim Ayşegülü diyor! O zaman nerelerdeydin, kimde kaldın?

Bir anda Ayşegülün ayaklarının altından zemin çekildi. Baranın sözlerinde gerçeklik payı aramaya, mantık aramaya çalıştı.

Ne saçmalıyorsun? Elif asla bunu söylemez dedi kısık bir sesle. Bu bir kâbus olmalıydı. Belki Baran yanlış anlamıştı. Belki de Elif şaka yapmıştı, Baran ise ciddiye almıştı?

Ama Baranın bakışından bunun asla bir şaka olmadığını anladı.

Şimdi kesin pişman oluyordur beni aradığına, dedi Baran buz gibi bir gülümsemeyle. Al eşyalarını, defol. Yoksa yardım mı edeyim?

Sesi o kadar yabancıydı ki, Ayşegülün karşısında başka bir adam duruyor sandı. Sevdiği Baran böyle konuşmazdı. Böyle küçümseyerek bakmazdı

Sessizce valize yürüdü, içeriden buz gibi bir boşluk büyüyordu. Ellerinin titrediğini hissetti valizi kavrarken. Kafasında onlarca soru dönüyordu: Bu nasıl oldu? Elif bunu neden yaptı? Şimdi ne olacak? Ama hiçbiri cevapsızdı Yanında taşıyacağı tek şey ağırlık ve yalnızlık olacaktı.

Baran ciddiydi bunu, valizleri fırlatışındaki kararlılıktan anladı. Söz hakkı bile vermeden onu apartmanın holüne itti. Anahtarlarını elinden alırken elini incitti. Ardından duyulan, yankılanan kapı sesi O ses sanki ilişkilerinin sonunu işaret ediyordu.

Ayşegül valizin sapına sıkı tutunmuş şekilde öylece kaldı. Gözyaşları süzüldü yanaklarından, silme gereği bile duymadı. Ne olmuştu böyle? Neredeyse bir yıl paylaşılan bir yaşam, hayaller, uzun geceler her şey bir anda yıkılmıştı. En acısı ise, ne anlatma şansı verilmişti ne de tek kelime söylenmesine izin vardı. Sadece soğuk bir hüküm ve ardına kapanan bir kapı.

Ayşegül duvara yaslandı, toparlanmaya çalıştı. İçinde taşlar varmış gibi bedeni ağırlandı. Yavaş yavaş dank etti: Baranın yaptığı kıskançlıkla insanı hiçe sayan bir öfkeydi. Akılla açıklanamazdı, duygularına yenik düşmüştü.

Bir süre olduğu yerde dikildi. Sonra titreyen elleriyle telefonunu çıkardı. Ekranda ıslak, şişkin gözleri parlıyordu. Hemen ablasını aradı bu durumda en son sığınabileceği kişi oydu.

Baranla konuştun mu? diye lafı dolandırmadan sordu.

Senin nişanlınla neden konuşayım ki? Hem de arkanı dönüp? Elifin sesi fazla neşeliydi, sinir bozacak kadar rahat. Bu Ayşegülü daha çok tedirgin etti. Aranız mı bozuk? Sesten anlaşılıyor. Neyse, ben seni asla bırakmam merak etme.

Ayşegül sessizce telefonu kapadı. Boğazı düğümlenmişti. Kardeşinin bu kadar alçakça davranabileceğine inanamıyordu. Daha doğrusu, inanmak istemiyordu. Aynı evde büyümüş, sırlarını paylaşmış, birbirine yardımcı olmuş iki kişinin, bu noktaya gelmesi aklı almıyordu.

Yavaşça, neredeyse rüyadaymış gibi valizini çekerek hareket etti. Artık bu evde tutan hiçbir şey kalmamıştı. İş mi? Başka bir yere girerdi, önemli değildi. Arkadaş mı? Baranla birlikteyken kimseyle yakın dostluk edememişti; bütün vaktini beraber geçiriyor, düğün hazırlıklarıyla meşgul oluyordu. Kardeşi mi? Birden netleşti: Elif artık yetişkin olmuştu. Onu bu kadar taşımak, dertlerini çözmek, kaprislerini finanse etmek zorunda değildi.

Valizlerini asansöre doğru sürükledi, bir daha mutlu hissettiği o kapıya bakmamaya çalışarak. Kalpte bir boşluk vardı ama tuhaf bir özgürlük hissi de ona eşlik ediyordu. Her şey sıfırdan başlıyordu acıyla, hüsranla bile olsa.

O gece bir otelde kaldı. Elifin yaşadığı eve gitmek istememişti, başka seçeneği de yoktu.

*******************

Ayşegül ertesi sabah işine gittiğinde zorlandığını gizlemeye çalışıyordu. Gözleri şiş ama makyajla biraz olsun kamufle etmişti. İşini bırakmak aklındaydı; şehirde kalmanın bir anlamı yoktu artık, her köşe Baranı ve kırık hayalini hatırlatıyordu.

Hâlbuki iş iyiydi, ekip candandı. Ama daha fazlasına ihtiyacı vardı; bambaşka bir başlangıca. Doğruca müdürünün odasına girdi. Kalbi hızlı atıyordu ama kararlıydı.

Müdürü, Kemal Bey, işinde disiplinli ve başarılı biri olan Ayşegüldeki farklılığı hemen fark etti. Sözünü hiç aksatmaz, müşterilerle iyi anlaşır, çözüm bulurdu.

Ayşegül, iyi değilsin galiba. dedi, gözlüğünün üstünden dikkatlice bakarak.

Kemal Bey, istifa etmek istiyorum, dedi kararlı ama titrek bir sesle.

Kemal Bey koltuğuna yaslandı, çenesini ovuşturdu.

Acele etme. Belli bir sıkıntı yaşıyorsun ama hemen karar verme. Ben seni kolay kolay bırakmak istemem.

Ayşegül tam konuşmaya yeltenmişti ki müdürü elini kaldırıp susturdu.

Bak, bizim İzmir şubesinde yeni bir pozisyon açılıyor. Ücreti daha iyi, yükselme şansı yüksek. Taşınma işini de biz hallederiz, ilk zamanlar şirket lojmanında kalırsın. Düşün, kariyer için iyi fırsat.

Ayşegül durdu. İzmir. Yepyeni bir şehir. Belki de tam ihtiyaç duyduğu şey buydu. Ama…

Kemal Bey, güzel teklif için teşekkürler, dedi derin bir nefes çekip cesaretini toplayarak. Fakat, ben yakında doğum iznine çıkacağım.

Odada bir an sessizlik oldu. Eleştiri, sitem veya soru bekledi. Lakin Kemal Bey sadece gülümsedi.

Hayırlı olsun Ayşegül! Bu sevindirici bir şey.

Ayşegül şaşkınlıkla gözlerini kaldırdı.

Cidden mi? Sizin için sorun olmuyor mu?

Elbette, işi biraz aksatır ama geçici. Sen sonra döndüğünde kaldığın yerden devam edersin, yerin hazır olur. Biz değerli çalışanlarımızı kolay kolay kaybetmeyiz. İzmir fırsatını düşün. Yeni bir hayat için destek olmaya hazırız.

Ayşegül o anda yüklerinin biraz hafiflediğini hissetti. Ona inanan ve destek veren biri vardı.

Kararını hemen verdi:

Tamam Kemal Bey, İzmire geçmeyi kabul ediyorum.

Akşam otel odasında otururken önünde açık bilgisayar, uçak bileti almak için hazır bekliyordu. Bilet al tuşuna dokunurken eli titredi.

Evet, Barana hamileliğinden hiç bahsetmemişti; iyi haberi birkaç gün önce yeni öğrenmişti. Artık önemi yoktu. Baran nasıl olsa inanmazdı, bilmesinin de anlamı yoktu.

Satın al butonuna bastı. Ekranda ödeme başarılı yazısı yanıp söndü. Tek yön bilet yepyeni bir hayata.

Pencereden akşam çökerken uzaklarda bir yerlerde İzmir vardı; hiç kimsenin onu tanımadığı, hüsran ve güven kaybı yaşamadığı bembeyaz bir sayfa… Yarın eşyalarını toplayacak, yarın yeni bir hayata başlayacaktı…

***********************

O kavganın üzerinden üç yıl geçti. Başlarda Baran kararlılıkla dik durdu. Kafasında şöyle bir senaryo vardı; Ayşegül suçunu anlayıp utanacak, ona dönecekti, özürler dileyecekti. Hatta o da önce soğuk davranacak, sonra Hadi affettim, ama bu son! diyecekti.

Bekledi. Günlerce, haftalarca, aylarca. Ama Ayşegül dönmedi. Aramadı, ulaşmaya çalışmadı. Başlarda Baran bunu Ayşegülün gerçekten suçlu olduğu şeklinde yorumladı; yüzüne bile bakmaya çekiniyordu. Sonra içine şüphe düştü En sonunda içi acıdı.

Bir gün, ortak bir arkadaş vasıtasıyla Ayşegülün başka bir şehre tayin olduğunu öğrendi.

Taşındı, dedi arkadaşı İzmire gitmiş. Pozisyon yükseldi, iş imkanı güzel, yeni hayat diyor.

Baran, umursamaz gözükmeye çalıştı ama içi tersyüz oldu. O anda anladı: Ayşegül bir daha dönmeyecekti. Asla af dilemeyecekti.

Elif ise arada bir karşısına çıkmaya devam etti; saç baş dağınık, ağlamaklı ve her zamanki kaprisli surat ifadesiyle:

Ayşegülün numarasını ver, beni engellemiş! Burada tek başımayım, yardım lazım, o yok

Baran ona bakıyor ve nasıl böyle yüzeysel, bencil olduğunu önceden hiç fark etmediğine şaşıyordu. Onun istekleri yapmacıktı, gözlerinde gerçek bir kaygı zerresi yoktu; sadece faydalanmak, almak. Zamanla dank etti: O gün her şeyi Elif ayarlamıştı; kasıtlı telefona sarıldı, Baranı kışkırtacak şekilde konuştu, Baranın nasıl tepki vereceğini bile bile.

Bak, dedi sonunda, bezgin bir ifadeyle artıktan seni görmek istemiyorum. Kendi problemlerini kendin halletmelisin.

Elif suratını buruşturup, kapıyı çarparak çıktı. Baran ise, koridorda yalnız kalınca tuhaf bir rahatlama hissetti. Kime kapısını açtığını, kimi kaybettiğini sadece şimdi fark edebiliyordu.

Birkaç ay sonra, iş için kısa süreliğine İzmire gitmesi gerekti. Bir günlüğüne gidecek, akşam şehrin parklarında biraz dolaşıp kafa dağıtacaktı. O sonbahar özellikle güzeldi: Ağaçlar sarı kırmızıya bürünmüş, yerde yapraklar hışırdıyordu, hava taze ve serindi.

Ellerini ceplerine sokuşturmuş hâlde güneşin yavaşça çatılara gömülüşünü izlerken, hayatın ne garip olduğunu düşündü. Bazen doğru olmayanlara inanıp, her şeyi kendi ellerinle mahvediyorsun.

Tam o sırada onları gördü.

Bir aile: Anne, baba ve iki yaşında küçük bir kız. Anne neşeyle ellerinde yaprakları havaya atıyor, baba kızını iki kolundan tutmuş, minik ise kahkahalar eşliğinde yapraklara ulaşmaya çalışıyor.

Baran, gözlerini alamıyordu. Küçük kız çok tatlıydı: Açık kumral bukleleri, tombul yanakları ve göz kamaştırıcı masmavi gözleri vardı tıpkı Ayşegüldeki gibi. Bir an nefesi kesildi. İşte, bir zamanlar ona ait olabilecek bir hayatı seyrediyordu. Bizzat kendi elleriyle yakıp yıkmıştı.

Donmuş gibi kımıldamadan durdu. Anne gülerek kızının başlığını düzeltirken aniden döndü ve Baran onu hemen tanıdı.

Ayşegüldü bu.

Neredeyse hiç değişmemişti. O aydınlık gözler, sıcacık gülüş Ama yüzünde yeni bir olgunluk vardı; huzur ve güven duygusu yerleşmişti. Ona çok yakışıyordu.

Baran izledi; Ayşegül kızına bir şeyler fısıldadı gülümseyerek, yanında duran adam çok uzun boylu olmasa da candan, iyi huylu biri elini Ayşegülün omuzuna koydu, Ayşegül ise ona yaslandı.

Baranın içi sızladı. Öfke değil; buruk, derin bir hüzün. O an anladı ki, bu adam Ayşegüle kendisinin hiç veremediği şeyi vermiş: Güven, huzur, koşulsuz sevgi ve açıklama zorunluluğu olmadan kabullenilmek…

Ayşegül yüksek sesle kahkahalar atarak kızının elinden tuttu. Aile yürüdü ve ardında sarı kırmızı bir yaprak girdabı bıraktı. Baran onları seyrederken fark etti: Bu rastlantı değil, noktaydı. Bitti ve geri dönmedi.

İsterse gidip Ayşegül, hata yaptım… Affet! diyebilirdi. Ama ne gerek vardı? Onun huzurunu bozmaya, eski yaraları açmaya hakkı yoktu.

Hayır.

Böyle kalmalıydı.

Ayşegül artık mutluydu, gerçekten mutluydu. Ve tuhaf bir şekilde bu, Baranın içinde buruk da olsa bir teselliye dönüştü. Demek ki hayat ilerliyordu; onun için de, kendisi için de.

Baran koca parkta biraz daha gezinip huzurla, hafif adımlarla uzaklaştı. Yapraklar ayaklarının altında hışırdarken aklında net bir cümle beliriverdi:

O mutlu olsun bensiz bile olsa.

Rate article
Lifequest
Kıskançlık Tuzağı