Sessiz Hamur
Şule, bu cumartesi kimin geleceğini biliyor musun? dedi Yavuz, mutfağın kapısında durup ona yine bir yanlışlık yapmış gibi bakarak. Orada öylece dikilmiş, gözlerini üzerinden ayırmıyordu.
Şule tam hamuru tahtaya alıyordu; elleri dirseğine kadar una bulamıştı.
Biliyorum. Senin iş arkadaşların ve eşleri. Üç kere söyledin.
Sana bunun sadece iş arkadaşları olmadığını söyledim. Okan Bey ve eşi gelecek, şirketin ortağı kendisi. Bir de Levent var. Hiç duydun mu Leventi?
Yavuz, yemek hazırlıyorum. Sonra konuşuruz.
Yavuz, genelde uzakta kalmayı tercih ettiği mutfağa girdi. Mutfağın o kendine has, sürekli canlı havası, yemek kokuları, tencere ve havluların nemli dokusu Yavuzu hep huzursuz ederdi.
Sonra olmasın, şimdi anlamanı istiyorum. Bunlar Avrupada tatil yapıyor. Eşleri tasarımcıdan giyiniyor. Menüde kağıt olmayan restoranlara gidiyorlar.
Ben ne yapayım buna karşı? Şule gözünü kaldırıp ona baktı.
Pide falan yapma işte. Güzel bir yerden sipariş ver. Paketle getiriyorlar, tabağı da şık oluyor. Para da veririm.
Şule bir süre susup hamura baktı, sonra tekrar Yavuza döndü.
Ama ben çoktan yoğurdum.
Şule
Yavuz, ben saat altıda kalktım. Pazara gidip et aldım. Bütün günümü buna ayırdım, merak etme, güzel olacak.
Yavuz başını salladı, sanki Şule çok saf bir şey söylemiş gibi, çocukça.
Sen bu insanları anlamıyorsun, dedi ve mutfağı terk etti.
Şule bir süre camdan dışarı baktı. Mart ayıydı, gri ve nemli; ağaç dalında bir güvercin oturuyor, hiçbir yere bakmadan duruyordu. Gözünü tekrar hamura indirdi ve yoğurmaya devam etti.
***
Şule elli iki yaşındaydı, Yavuzla yirmi sekiz yıl aynı hayatı paylaşmıştı. Bursada tanışmışlardı; o zamanlar bir inşaat firmasında muhasebeciydi. Yavuz ise yeni şef olmuş, hâlâ geniş omuzlu, eski tarz ceketler giyerdi. Şule onun kadınlara karşı beceriksizliğine, telaşlı halinde manşet düğmesini oynatma alışkanlığına âşık olmuştu. O hareket, insanca bir çekingenlik, hâlâ kalbinde silinmemişti.
Sonra taşınmalar oldu. Önce Eskişehire, sonra İstanbula. Her taşınmada o toplandı, kedisini kafese koydu, pazar ve eczane araştırdı, komşularıyla baştan tanıştı. Yavuz işte basamakları çıktıkça Şule hep yeni baştan başlamak zorunda kaldı. Yavuzdaki değişim ise bir sahil gibi yavaşça, sabırlı gözlerin fark edeceği kadar usul usul olmuştu.
Hiç çocukları olmamıştı. Doktorların demediği kalmamıştı, zamanla bu konudan konuşmaz olmuşlardı. Şule bu acıyı içinde saklamış, kısık bir sızı gibi taşırken bir yere denk gelen huzurda avutmaya çalışmıştı kendini. O içi dolmayan sevgisini eve, mutfağa, yazlıkta yetiştirdiği fidana, pencere önündeki çini saksıya, komşu çocuklarına ikram ettiği böreklere dökmüştü.
Börek onun diliydi. Kendisini böyle ifade ettiğini biliyor, ama hiçbir zaman böyle anlatmıyordu. Kelimeler yetmeyince Şule mutfağa giderdi. Mutluyken de mutfağa giderdi. Hamurun hazır olup olmadığını elleriyle anlardı, bir tarif ya da dereceye ihtiyaç duymadan; dokunur, sıcağını, yumuşaklığını bilir ve ona göre karar verirdi.
Yavuz yirmi sekiz yıl boyunca onun yaptığı yemekleri yedi, sustu. Şule buna razı oldu hep. Sessizliği rıza olarak kabul etmişti.
***
Cuma gecesi, yarı geceye kadar ayaktaydı Şule. Kuşbaşı etli ve soğanlı, annesinin tarifine göre çıtır kenarlı bir börek hazırladı, neredeyse apartmana kokusu yayılırdı. Peynirli ve patatesli mantı yaptı. Bir de kelle-paça, sabaha kadar donduracak, yanında ev turşusuyla. Havuçlu, lahana turşulu salata; fırında sarımsaklı domuz incik. Baharat yerine kekik kattı, eti kokutmasın diye.
Yavuz gece on bir gibi eve geldi; tencereleri ve fırındaki tepsiyi gördü, bir kelime etmeden yatak odasına geçti.
Şule mutfağı topladı, önlüğünü çıkardı, pencere kenarındaki tabureye oturdu. Bir bardak çay içti. Yarına gelecek olanlara, sofrasına oturtacağı insanlara, en iyi bildiği şeyi sunacağına kendini hazırladı. Basit ve net görünüyordu.
Bir buçuk gibi yattı ve hemen uyudu.
***
Misafirler yedi gibi geldi. Altı kişiydiler: Okan Bey ile eşi Pınar, Leventle eşi Sema, bir de Yavuzun saygıyla Seyfi Bey diye tanıttığı, soyadı ve unvanı bile anılmadan ağırlanan adam vardı. En önemli konuğun o olduğu belliydi.
Pınar Hanım, aşağı yukarı kırk beşlerinde, simsiyah elbisesiyle, belli ki Şulenin bir aylık emekli maaşına eşdeğer bir kombinle girmişti. Bir bakışıyla eşyaları, perdeleri, eve ve Şuleye ait her şeyi ölçüp biçecek gibiydi.
Sema daha genç, platin sarısı saçlarıyla, parfümüyle kendini daha kapıdan girmeden belli etmişti. Gülerken yüzündeki kaslar sanki bir düğmeye basılmış gibi kasılıyordu.
Seyfi Bey ise altmış yaşlarında, ağır elleriyle, gözleriyle dikkatli ve kendinden emin duruyordu. Sadece o Şulenin elini sıktı, Ev sahibi siz misiniz? Memnun oldum, dedi.
Şule misafirleri salona buyur etti, masa önceden hazırlanmıştı. Nakışlı, temiz keten örtü, mumlar. Soğuk kelle-paça yeşilliklerle dizilmiş, mantılar bir dağın tepesine, börekler ince dilimlenmiş, çıtır, altın rengiyle tahtada sıralanmıştı.
Gelenler masaya yerleşti. Yavuz, Okan Beyin getirdiği pahalı yabancı bir şarap açtı, bardaklara doldurdu.
Pınar masa üzerindekilere uzun uzun baktı ve düşük bir sesle, herkesin duyacağı gibi, Aaa, kelle-paça. Yıllardır yememiştim, dedi.
O cümlede öyle bir şey vardı ki, Şule tam adını koyamadı. Bir şeyin kokusunu duyup pencereyi açmak gerektiğini anlaman gibi.
Buyurun, dedi Şule. Etli börek, mantı, burada da incik var.
İncik! Sema, Pınara bakıp göz kırptı. Aman Allahım, on beş yıldır yemem. Çok yağlıdır o.
İyice oturmuş düzeltti Pınar ve kahkaha attı. O kahkaha insana ayakkabısının altına bakma isteği verir.
Erkekler atıştırmaya başladı. Okan kendi tabağına kelle-paça aldı, tadına bakıp başıyla onayladı ama hiçbir şey demedi. Levent börekten bir dilim aldı. Seyfi Bey su doldurdu, masaya bakışında derin bir düşünce geziniyordu.
Yavuz, sen hiç yemek yapmazsın sanırım? diye sordu Sema gülümseyerek.
Yok, bizim aşçımız Şule dedi Yavuz. Tonunda hafif bir alay, ama hınçsız bir teslimiyet vardı.
Şule Hanımın ailesi küçük müydü acaba? Taşralı mısınız? dedi Pınar bir yeşil salata bıçağıyla oynarken.
Bursalıyım. dedi Şule.
İşte! Pınar başını salladı. Orada kalmış bu işler, ev yemekleri, börek, kelle-paça Tam köy işi. Kötü demiyorum. Ama şehirde insanlar bunları unuttu çoktan. Doktorlar jelatin falan, sabıkalı diyor.
Şule gözünü kaldırdı.
Jelatin, doğru yapılırsa, kolajen olur, dedi sakin.
O çoktan eski bilgi, elini salladı Pınar. Biz üç yıldır et yemiyoruz. Sadece balık, bir de süper gıdalar. Yavuz denemedin mi hiç? Bizim bir tanıdık diyetisyen var.
Yavuz güldü, havada asılı bir gülüş. Cevap hazır değilmiş gibi.
Şule Hanım biraz muhafazakârdır, dedi.
O kelime, muhafazakâr, masaya bir madeni para gibi düştü, kimse yerinden bile almadı.
Kısa sonra Sema, börek hamurunu ağır bulduğunu ve yaşını düşünerek formuna dikkat ettiğini ekledi. Sonra Pınar, merkezde yeni açılan, İspanyada eğitim görmüş şefin molecular mutfağı hakkında konuştu, ardından konu paraya ve gayrimenkule döndü; Şule ise kendini burada bir dekor, yalnızca sofra kurup kenara çekilen bir ev kadını gibi hissetti.
Gülümsedi.
Kadehleri doldurdu, yemekleri taşıdı, tabakları aldı, bir şey isteyip istemediklerini sordu. Kimse teşekkür etmedi.
Saat dokuz gibi, Pınar, böreğe tekrar bakıp, Bakın, dürüst olayım çünkü burası aile ortamı. Bu yemekler çok taşra işi. Kırıcı olmak istemem ama bizim çevremize biraz ters. Farklı bir seviye burası. dedi.
Oda sessizleşti. Şule kocasına baktı.
Yavuz bardağına bakıyordu.
Herkesin geleneği kendine, dedi nihayet Seyfi Bey. Sesinde öyle bir şey vardı ki, Pınar sustu.
Ama Yavuz, sanki olup bitenler kesilmemiş gibi devam etti:
Şule, sana düzgün yemek sipariş et dedim. Yine bildiğini okudun işte.
Şule tabakları topladı, mutfağa yürüdü. Ağır ağır gidiyordu, çünkü üstü başı yük doluydu. Bulaşıkları tezgaha bıraktı, pencere önünde durdu. Dışarıda karanlık, aşağıda tek tük sokak lambaları, ince bir yağmur serpiyordu.
Salonun kahkahasını, cam tıngırtısını duydu.
Önlüğünü çıkardı; önce askıya astı, sonra geri alıp sandalyeye özenle katladı.
Salona döndü.
Affedersiniz, başım ağrıdı. Her şey masada, buyurun devam edin.
Kimse özel bir şey demedi.
***
Yemekleri gece bir gibi topladı; misafirler gitmişti. Yavuz tek kelime etmeden yatmaya çekildi, kapısını kapadı.
Şule böreği büyük bir tepsiye alıp streçle sardı. Mantıları tencereye koydu, kelle-paçayı fırın kağıdına sarıp, incikleri ayrı ayırdı.
Bunların hepsini gece ikide dışarı çıkardı. Şansına hemen apartmanın yanındaki inşaata gitti; işçiler ellerinde termosla çay içerken, biri sigara içiyor, diğerleri fincan tutuyordu.
İyi akşamlar, dedi Şule. Kusura bakmayın, geç oldu. Biraz yemek getirdim, isterseniz
Adamlar ona bakakaldı, sanki gökten inmiş gibi.
Ne getirdin abla? dedi sigara içen.
Etli börek, mantı, incik var. Kelle-paça da getirdim ama dolaba koymak lazım galiba.
Adamlar birbirine baktı.
Gerçekten mi, dedi biri, kalkarak. Hadi yardım edelim.
Tepsileri, tencereyi elinden aldılar; barakanın önüne küçük masaya koydular. Biri hemen börekten bir parça ayırdı, dudağına götürdü, yüzü öyle bir açıldı ki, Şulenin göğsünde gizli bir sıcaklık kabardı.
Ay, bu ev yemeği, dedi, ağzında doluyken. Allahım tam ev yemeği.
Annem yapardı böyle, dedi diğeri mantıdan alırken. Aynı onun gibi.
Şurada mı oturuyorsun? dedi üçüncüsü, apartmana bakarak. Bayram vardı da mı bu kadar yemek?
Misafir geldi, dedi Şule. Ama yemediler.
Yazık olmuş. Şahane yemek.
Biliyorum, dedi yalnızca.
Bir üç dakika kadar durmuş, onları yemelerini izlemişti. Gerçekten, acıkmış insanlar gibi, oburca, keyifle; biri ikinci tabağı almak üzereydi.
Sağ olasın abla, dedi içlerinden biri.
Siz sağ olun, dedi Şule ve eve döndü.
***
O gece uyuyamadı. Salonda divana uzanıp, tavana baktı. Yatak odasından çıt çıkmıyordu, Yavuz rahat uyumuş gibiydi.
Yirmi sekiz yıl çok uzunmuş, diye düşündü. Neredeyse bütün ömrü. Kocasının o zaman Yine bildiğini okudun, deyişini, haksızsın ya da katılmıyorum değil de, sanki kendi bildiğin yetmiyormuş gibi, bir kusurmuş gibi dile getirmesini düşündü.
O işçilerin yemeğe sessizce, hakiki bir teşekkürle şükür etmelerini hatırladı. İyi yemek derken insanın hakikati konuştuğu bir an.
Bu evde artık kendine yer olmadığını düşündü. Eve, kendi kişiliğiyle, sabah altıdaki pazar yolculuğu, anneanne tarifi, kendi mutfak diliyle değil; başka şeylerle dolmuştu artık bu ev.
Dört sularında kararını verdi. Sakin bir karardı; nasılsa bir doktora gitmekte olduğu gibi: Vakti geldi.
***
Bir not yazdı defter kağıdına; yazısı büyük, düzgün, her zaman okunur yazmaya çalışırdı.
Yavuz. Ayrılıyorum. Neyse darılmak için değil, anladığım için. Yıllar için teşekkürler. Anahtarlar komodinin üstünde. Şule.
Anahtarları oraya koydu. İki tane kapı ve posta kutusu.
Küçücük bir çanta aldı, içine yalnızca en gereklileri koydu: belgeler, bir değişim elbise, telefon, şarj aleti, banka kartındaki bir miktar para. Yanına azık, yemek almadı. İşte en anlamlısı buydu sanki: Kendi yemeği olmadan gitmek. İçinden bir parça bırakmış gibi, artık hafiflemişti.
Beş civarı dışarı çıktı. Sabah aydınlanıyordu. Yağmur durmuş, asfalt lambalarda ıslak ıslak parlıyordu. Bir taksi çevirdi, şehirde öteki uca, yakın arkadaşı Gülün evine gitmek istedi.
Gül kapıyı uykulu, saçları dağılmış, sabahlıkla açtı. Hiç soru sormadı. Sadece kenara çekilip Şuleyi içeri aldı.
Çay demleyeyim mi?
Demle.
Mutfakta oturdular, neredeyse hiç konuşmadan çay içtiler. Gül bazen ona sorar gibi bakıyordu ama acele ettirmiyordu. Gül eski arkadaştı, yanında susabilen ender insanlardandı.
Ayırıldın mı? dedi sonunda.
Evet.
Tamamen mi?
Şule düşündü.
Tamamen.
Gül başını salladı, tekrar çay koydu.
***
İlk haftalar tuhaftı. Yavuz aradı. Önce kısa: Neredesin, dön. Sonra uzadı: Konuşabilir miyiz?, Ne yaptığını biliyor musun? Sonra sustu.
Şule Gülün evinde kaldı. O bir odada, Gül bir odada. Bazen sabahları birlikte kahvaltı, akşamları dizi izliyordu. Gül hiçbir nasihat vermiyor, buna en çok o minnettardı.
Üçüncü hafta Şule işlerine baktı. Mesleği muhasebe olunca, boşanma işlerini fazla telaş yapmadan kendi ayarladı. Ev, evlilik içinde alınmıştı. Yavuz Şuleye payını teklif etti, Şule kabul etti. Mahkemeyle uğraşmak istememişti.
Para hesaba geçti. Rakamları izlerken Bu yirmi sekiz yıl diye düşündü, iyi mi kötü mü, karar veremedi. Ama bir süre yeteceği belliydi.
Bir ay sonra iş aramaya başladı. Biraz nefes almak, kafayı toplamak gerektiğini hissetmişti. Uzun yürüyüşler yaptı İstanbulda, küçük kafelere girdi, kahve içti, insanları izledi. Elli iki yaşında, uzun zamandan sonra ilk defa kendisi gibi hissediyordu, bu ne demekse.
Bir gün yol üstündeki küçük bir kafeye daldı. Adı sadece Köşe. Ne tasarım, ne lüks, tahta masalar, menü tahtaya yazılı, köşede sessiz bir televizyon. Ama mis gibi kokuyordu. Taze ekmek ve kahve.
Çay ve vişneli poğaça istedi. Hazır yufkadan yapılmıştı, ev kokusu yoktu, tadı belliydi.
Kasada altmışında, yuvarlacık yüzlü, yorgun, gökyüzü mavisi önlüklü bir kadın vardı.
Poğaça güzel mi? diye sordu.
Biraz kuru, dedi Şule dürüstçe.
Kadın içini çekti.
Biliyorum. Fırıncı baştan ayrıldı. Şimdi yan fırından alıyoruz, ama o endüstriyel; belli oluyor.
Şule sustu bir an.
Fırıncı mı arıyorsunuz?
Kadın dikkatle baktı.
Siz yapabiliyor musunuz?
Yaparım, dedi Şule.
***
Kadının adı Rukiye Hanımdı; sekiz yıl önce emekli olunca bu kafeyi açmış, evde boş oturamamış. Kafe belki arada zarar ediyordu ama canlıydı. Rukiye Hanım insanlara ve sezgilerine güvenle karar veren biriydi.
Yarın sabah gelin bakalım, deneyelim, dedi.
Ertesi sabah Şule saat yedide oradaydı. Önlük taktı, mutfağı kolaçan etti. Mutfağı küçük ama düzenliydi; her şey yerli yerindeydi.
Patatesli-soğanlı poğaçalar yaptı. Tarçınlı çörekler hazırladı. Elmalı turta için mayalı hamuru sıcak mutfakta kabarmaya bıraktı.
Rukiye Hanım saat sekizde geldi, kapıda dikildi, seyretti.
Siz nereden çıktınız böyle? dedi gülerek.
Hayatın içinden, dedi Şule.
İlk müşteriler saat sekiz buçukta poğaçadan aldı. Bir kadın iki tane alıp on dakika sonra üçüncüye döndü. Kasklı bir adam bir torba çörek aldı. Sırt çantalı bir öğrenci elmalı mı alsam, patatesli mi diye düşünürken ikisinden de aldı.
Öğlene kadar şartları konuştular. Her gün yediden üçe kadar, pazar hariç; maaşı azdı, ama işler iyi giderse bakarız, dedi Rukiye Hanım.
İşler açıldı.
***
Üç ay sonra Köşeyi çevrede herkes biliyordu. Reklam yoktu; sadece insanlar birbirlerine söylüyordu. Git, poğaçası sanki babaannenin yaptığı gibi, dene, gibi hikâyelerle yayıldı.
Şule menüyü haftalara böldü. Pazartesi balıklı tuzlu çörek, salı gül böreği, çarşamba ev ekmeği, sabah sekizde kuyruğu başlatacak kadar meşhur. Perşembe krepli gün, kadınlar gelip sohbet ediyordu. Cuma, etli büyük börek; hep daha öğlen bitiyordu.
Haftada bir tek izin günü, Şule yine de pazara giderdi. Mecburiyet yoktu, zevkten. Elma seçer, koklardı. Taze peynir satan kadınla sohbet eder, yağı sürekli aynı satıcıdan alırdı. Adını ezberlemişti bile.
Artık tek yaşıyordu. Kafeye yakın küçük bir daire kiraladı. Eskiyle yeni arası bir döşemesi vardı, ama sağlamdı. Mutfakta keten perde, pencere önünde sardunya Ev sıcak, huzurluydu.
Gül ayda iki kere uğrardı. Çay içerlerdi.
Gözün parlıyor artık, derdi Gül.
Uykum iyi, cevaplardı Şule.
Belli oluyor.
Akşamları bazen kitap okur, bazen film izler, bazen sadece cam önünde oturur, dışarıda kavak ağacının huzurunu dinlerdi. Kimseye bir şey yetiştirme mecburiyeti olmadan.
***
Ekimde, ilk kez Muratı gördü. Çarşambaydı, ekmek günü. Biraz geç kalmıştı, ekmek bitmişti.
Geç mi kaldım? dedi Rukiye Hanım kasadan.
Geç kaldınız, dedi Murat ufak bir mahcubiyetle. Yarın ekmek var mı?
Ekmek sadece çarşamba. Ama yarın börek var.
Etrafa bakındı, menüye göz gezdirdi. Bir kahve, bir lahana börekli aldı, pencere kenarına oturdu. Kapağı aşınmış kitabını okumaya başladı.
Sonraki çarşamba sabah yedi buçukta geldi, iki ekmek aldı. Şule daha tepsiyi çıkarıyordu.
Şimdi tam vaktinde, dedi Şule.
Murat güldü. Yorgun bir yüzü vardı, göz çevresindeki çizgiler sokakta geçirilen günlerle ya da hayatın ağırlığıyla örülmüştü.
Bundan sonra salıdan gelip burada yatacağım, kaçırmamak için.
Rukiye Hanım bırakmaz sizi, sekizde kapatır kafeyi.
Gerekirse kapıda yatarım.
Böylece tanıştılar. Ekmekle, güldükleri küçük şakalarla, gerçek hayattaki gibi.
Murat elli sekiz yaşında, proje bürosunda mühendis, bu semtte kalıyordu. Yedi yıldır boşanmıştı, iki yetişkin çocuğu başka şehirdeydi. Sakin bir adamdı, telaşsız.
Başta kasada sohbet ederlerdi; sonra Murat kahvesiyle oyalanınca, ara verip kısa yürüyüşler yapmaya başladılar.
Murat, samimi ve gerçekten ilgilenerek, işiyle ilgili sorular sorar, Şule ise pişirdiği hamurun sıcaklığından, ekmeğin niye birden uzun kaldığından, hislerle ilgili detaylar anlatırdı. Murat dikkatle dinlerdi, hiç lafını kesmezdi.
Bir gün, Birisi bana, bu işler eski usul, köylü işi demişti dedi Şule.
O biraz sustu.
Neye eski diyoruz ki? Benim için esas eski, rol yapmak. O bitti bence.
Şule baktı.
Güzel söyledin.
Deniyorum, dedi sadece.
***
Kadere düz yol yok, bunu biliyordu Şule. Mutluluk birdenbire ve bütün halinde gelmiyor; göle yağmur sonrası damla damla gelen su gibi, ses etmiyor, bakınca orada gerçek bir şey biriktiği anlaşılıyor.
Muratla ilk kez martta dışarı çıktılar. Aceleyle değil; fazla açıklama gerektirmeden. O gün Murat, Sinemaya gidelim mi? diye sordu. Gidelim, dedi Şule.
Sonra yakın bir lokantada çorba içtiler, ekmek istediler.
Ekmekleri güzel mi? dedi Şule.
Murat parça koparıp düşündü.
Yok. Seninkine benzemez.
Bu bir iltifat değildi, bir gerçekte söyledi.
Şule hafifçe gülümsedi, bir şey demedi, ama aklının bir köşesine yazdı.
Bu arada Köşe de değişmişti. Rukiye Hanım menüyü geliştirdi; öğlen yemeği servisi başladı. Bir yardımcı alındı. Yazın birkaç masa daha eklemeyi düşündüler.
Hayalini kurmaya başladı: Kendi küçük kafesini açma hayali. Arka sokakta, sabah akşam ekmek kokan bir dükkân; net değildi, yağmurlu bir suluboya gibi ama orada, hep hayalinde.
Acelem yoktu; acele etmemeyi öğrenmişti.
***
Yavuz, nisan sonu göründü.
Kafeden camdan baktı, onu tanıyamadı önce; sonra kalbi bir fazladan vurup eski temposuna döndü.
İçeri girdi.
Rukiye Hanım mutfaktaydı. Masalar doluydu. Şule kasadaydı.
Merhaba, dedi Yavuz.
Yaşlanmıştı; ya da belki gerçek yüzü öne çıkmıştı artık. Gözleri yorgun, ürkek bir adam gibi içeri süzülmekteydi.
Merhaba, dedi Şule.
Gülden öğrendim burada olduğunu. Çalışıyor musun?
Çalışıyorum.
Kafeye, menüye, tezgâha baktı. Yüzünde bir şey belirdi; ne acıma ne küçümseme, ikisinin tuhaf karışımıydı.
Kahve ister misin? diye sordu Şule.
Olur.
Kahveyi koydu, kasanın önüne koydu. Yavuz aldı, avuçlarında tuttu, yudumladı.
Senin iyisin burada dedi. Komşular övüyor, bu mahallenin en güzel hamur işini sen yapıyormuşsun.
Doğrudur.
Yavuz fincanı bıraktı.
Benim işler kötü gidiyor. Okanla şirket ayrıldı, ortalık darmadağın. Kolay değil yani.
Şule baktı, içinde ne bir intikam, ne başka bir duygu. Sadece bir yolcuya, yorgun bir adama hafif bir acımayla bakar gibi.
Kolay gelsin sana, dedi.
Geri dönmeni istiyorum.
Kafede anlık bir sessizlik oldu; ya da ona öyle geldi.
Yeniden başlayalım. Şehir değiştirebiliriz. Her şey baştan.
Yavuz.
Lütfen, ciddiyim. Geçen sefer yanlış yaptım, uzun uzun düşündüm.
Düşünmen iyi.
Yani hâlâ duyuyorsun beni.
Şule ellerini kasada kavuşturdu.
Duyuyorum. Şimdi bana bir şey söyle. O cumartesi, mutfağa çıktım ya, orada Bir kez daha bildiğini okumak, dedin. Hatırlıyor musun?
Sessizlik oldu.
Hatırlıyorum, dedi.
O gün haklısın demedin, yemek iyi de demedin. Yine bildiğin gibi, dedin. O yine sözcüğünde yıl yıllık yük var.
Yavuz başını önüne eğdi.
O zaman gergindim. Onlar önemli insanlardı, mükemmel olsun istedim.
O önemli insanlar dediklerin… O gece işçilere börek götürdüm, onlar da önemliydi. Ama onları tanımıyorsun.
Bakışlarını kaldırdı.
Bazen seni hiç anlamıyorum.
Biliyorum, dedi Şule, sessiz, ama burukluk duymadan. Ve insanın anlamadığı yerde cevabı bulmuş olursun.
O sırada arka tarafta kahve makinesi uğuldadı. İki müşteri geldi. Şule alışkanlıkla yöneldi.
Bir dakika lütfen, dedi ve Yavuza döndü, Çalışmam gerek.
Şule.
Yavuz. Kızgın değilim. Ama dönmem. Ne kırıldığım ne gücendiğim için. Burada kendi yerimdeyim çünkü. Uzun zaman sonra yerimdeyim.
Bir süre daha baktı. Sonra başını yavaşça salladı; kabullenmemek isterken mecbur kabul ediyormuş gibi.
İyi görünüyorsun gerçekten, dedi. Bu bir teselli değil, çıplak bir tespit gibi.
Teşekkür ederim, dedi Şule.
Kapı kapandı.
***
İki müşteriyle ilgilendi; biri ekmek ve tuzlu çörek aldı, diğeri çorbayı sordu. Çorbanın on ikiden sonra çıktığını anlattı.
Sonra mutfağa geçti, bir bardak su koydu, ayakta ocak başında içti. Saate baktı. On bir olmamıştı; sabaha hamur kurmak lazımdı.
Un aldı, tarttı. Rafın üstündeki cam kavanozdaki, her gün beslediği, yaşadığına şüphe bırakmayan maya ekledi.
Eller kendiliğinden hamuru biliyordu.
***
O akşam, Murat üçte kafeye uğradı. Şulenin çıkış saatiydi, bazen haber bile vermeden gelirdi.
Nasıl geçti gün? dedi.
Farklıydı, dedi Şule.
Anlatacak mısın?
Birlikte dışarı çıktılar. Hava bahar, taze, ağaç gölgesi uzamış. Yavaşça yürüdüler.
Kocam geldi. Eski.
Murat yolu kesmedi, aynen yürüdü.
Eee?
Geri çağırdı.
Sen kabul etmedin.
Etmedim.
Bir süre sustu.
Zor muydun?
Şule düşündü.
Sanırım sandığımdan az. Biraz acıdım. Uzun zaman bir yolda yürümüş, varınca bomboş kalmış gibiydi.
O yolunu kendisi seçti ama.
Evet. Ama insan yinede üzülüyor.
Murat başını salladı. O, Seni anladım ve duyguna saygı duyuyorum, demenin baş sallamasıydı.
Şunu hep söylemek istedim aslında, dedi Murat. Bence, ellerinle başardığın şey sadece hamur değil. Bunu biliyorsun değil mi?
Şule yana baktı.
Sanırım biliyorum.
Bil yeter. Sadece istedim ki bilesin.
Yürüdüler. Parktan geçen yaşlılar, oyun oynayan çocuklar… Gökyüzü incecik mavi; bulutsuz, huzurluydu.
Murat, dedi.
Hı?
Bir şey öğrendim bu yıl. Hep birilerinin aferin demesini bekliyormuşum. Sonra beklemekten vazgeçtim. Hafifledim.
Önce kendi kendini takdir etmek lazım.
En doğrusu o. Ama ben geç anladım.
Daha geç olanlar da var, dedi Murat. Hiç anlamayanlar.
Şule hafifçe gülümsedi, kendi kendine.
***
Yaz başında Köşe tam kapasiteye geçti. Bahçeye masa çıktı, güneşli her gün doluydu. Rukiye Hanım yan dükkanı konuşuyordu, büyüyeceğiz diye. Şuleye ortaklık teklif etti. Şule hemen düşündü, kısa da olsa, cevabı evet oldu.
Bu, kadınca, bize özgü bir akıllılıktı: En iyi bildiğinden korkma. Saklama, özür dileme. Onu isteyen yeri bul ve kal.
O kaldı.
***
Bir haziran akşamı, camlar ardına dek açık, kavak yine hışırdayıp duruyor. Şule masasında defterine bir şeyler karalıyordu. Ne günlük ne tarif, bazen söz, bazen bir an, bazen reçete. Hep yazardı.
Pencerede çiçekli saksı. Dolapta, sabaha maya uyanacağını bildiğin sessiz bir kavanoz.
Şöyle yazdı: Hayatın en tuhafı, en güzelinin tükendi sandığın anda başlaması.
Sildi.
Başka bir cümleyle tamamladı: Hamur, aceleye gelmeyince güzel olur.
Gülümsedi, defteri kapadı.
***
Gül pazar sabahı aradı.
Nasılsın?
İyi. Sekize kadar uyudum.
Aman Tanrım, sekiz! Bunu duymak ne güzel.
Gel, elmalı tarçınlı börek yaptım.
Gerçekten mi?
Evet.
Hemen geliyorum, dedi Gül ve kapattı telefonu.



