Baba, söyledim ya, olmaz! Duymuyor musun? Şu eski eşyayı at gitsin, eve sokma artık!
Oğlumun sesi kulaklarımı acıttı. Zeynep Hanım mutfakta yemek yapıyordu, elinde kepçeyle kaldı. Bir damla çorba ocağa damladı, cız etti. Arkamı döndüm. Mehmet Bey, ahırın kapısında durmuştu. Elinde, boyası kabarmış, oymalı ayaklı eski bir sandalye vardı. Altmışlı yıllardan kalma, eski ustaların işi. Oğlum Murat ise geçit vermek istermiş gibi, ayakta karşısında dikilmiş, ellerini göğsünde kavuşturmuştu.
Muratcığım, dedi Zeynep Hanım hafif titreyen bir sesle, önlüğüne elini silerek, bu eski eşya değil. Bak, baban tekrar elden geçirecek onu. Ne güzel oyma şu ayaklarına bak…
Anne, başlama lütfen, Murat ona bile bakmadan konuştu. Baba, sana güzelce söylüyorum. Yetmiş iki yaşındasın. Ağır kaldırmak yasak sana. Unuttun mu doktorun dediklerini, tansiyon çıktıktan sonra?
Mehmet Bey bir şey demedi. Sandalyeyi yere indirdi, dik durdu. Zeynep Hanım onun şakaklarındaki damarların gerildiğini fark etti, her zaman böyle olurdu; kendini zor tutardı.
Ben taşımadım, dedi Mehmet Bey sessizce. Komşu Hayri yardım etti, ikimiz getirdik.
Fark etmez ki! Murat elini savurdu. Esas mesele şu: Evi junkçı dükkânına çevirdiniz. Bak oraya, köşedeki büfedan üç tane var. Ahırda iki tane daha. O boya kutuları, fırçalar, bezler heryerde… Anne, anlıyor musun? Burası yangın riski taşıyor resmen!
Zeynep Hanım, eşiyle yan yana durdu. Ona taze odun ve vernik kokusu sinmişti. Çocukluğun kokusu. Dedemin atölyesi. Mehmetle bu işlere başlayalı yarım yıl olmuştu, gençliğine dönmüş gibi hissediyordu kendini. Zaman geri sarılmış, hayat sil baştan başlıyordu sanki.
Oğlum, dikkatliyiz, dedi, sakinliğini korumaya çalışarak. Boyaları dışarıda, sac kutuda tutuyoruz. Rüzgarda çalışıyoruz hep. Her yeri havalandırıyoruz zaten.
Anne, bunlar bahane değil, Murat telefonunu çıkarıp bir şeyler aramaya başladı. Bak, AFADın raporları. Yaşlılarda çıkan yangınlar. Bu maddelerden dolayı kaç vaka var, biliyor musun?
Murat, yeter, Mehmet Bey ileri atıldı. Ben ömrümü inşaatta mühendistim, teknik bilgi bende. Güvenliği senden iyi bilirim.
O eski işin babacığım, Murat telefonu cebine attı, babasının gözlerinin içine baktı. Şimdi emekli bir yaşlısın, kalbin de sıkıntılı. Statistik okumadan da görebiliyorum. Ateşle oynuyorsunuz resmen.
Hayır, oynadığımız yok, dedi Zeynep Hanım, boğazına bir yumru düğümlenerek. Biz artık hayatı böyle seviyoruz. Bunun bize keyfi var, Murat.
Nihayet oğlum baktı bana. Bakışında garip bir şey vardı; hem acıma hem sinir… Sanki ben küçük bir çocuktum, dünyadan bihaber.
Anne, sıkıldınız biliyorum, dedi yavaşça; ilkokula gider gibi anlattı ama başka çözüm bulunur. İsterseniz bir kurs bulayım size. Ya da birlikte tatile gidelim, bir termal otele falan…
Bizim canımız sıkılmıyor, dedi Mehmet Bey. Bir yere de gitmeyeceğiz. Evimizdeyiz, işimiz gücümüz var.
Neymiş o iş? Murat sırıtarak sordu. Eski sandalye bul, üstüne vernik atıp köşeye koy. Bu mu iş? Bunun nesi iş?
Murat! Zeynep Hanım dayanamayıp bağırdı. Babana nasıl konuşuyorsun öyle?
Gayet güzel konuşuyorum anne. Birinin gerçekleri söylemesi lazım. Siz kendi dünyanızda yaşıyorsunuz, ardından toplaması bana kalıyor.
Nereden çıktı bu şimdi? Mehmet Beyin yüzü bembeyaz kesildi Ne söylüyorsun?
Murat susup alnını ovaladı. Sonra hafiften yine konuştu:
Bakın, ben sizin hobilere karşı değilim. Ama bu iş güvenli ve mantıklı olmalı. Açıkçası evi satmayı bile düşündüm. Tabii hemen değil. Burada tek başınızasınız, şehir uzak, hastaneye ulaşmak zor. Tansiyonun fırlıyor, annemin de kalbi ara ara gidiyor. Bir aksilik olsa, ambulans ne zaman gelir? Hangi trafikle gelir, Allah bilir…
Bir an için etraf sessizleşti. Uzaktaki köpek havlamasını, elma ağacının yapraklarının fısıltısını, kalp atışlarımı duydum.
Evi satmak mı? dedi Mehmet Bey. Bizim evi mi?
Şimdi değil, acele ekledi Murat, zaten mantıklı olurdu. Size şehirde bir daire alırım, bana yakın. Çok fazla metrekareye gerek yok. Kalan parayla da Elifin okuluna yardım ederim. Üniversiteye başlayacak ya bu yıl.
Oğluma baktım, ama tanıyamadım. Benim canım Muratım; doğurduğum, binbir emekle büyüttüğüm, okulu, hayatı için didindiğim oğlum… Şimdi ise çalışan, akıllı, ama tüm geçmişi “malvarlığı” olarak görüyordu. Kuru bir rakamdan ibaret…
Murat, sesim titriyordu, burası bizim yuvamız. Biz burada mutluyuz.
Size öyle geliyor, dedi Murat. Ama siz risklerin farkında değilsiniz. Ben sizi düşünüyorum anne. Güvende olmanızı istiyorum.
Sen dört duvar arasında, ölümü beklememizi istiyorsun! dedi Mehmet Bey. Asıl istediğin bu.
Saçmalama baba. Ben sizi sağlıklı görmek istiyorum.
Biz burada mutluyuz! diye bağırdı babam, ben irkildim. Şu sandalyelerle, şu mobilyalarla; ellerimizle bir şey üretmenin, hâlâ işe yaradığımızı hissetmenin tadı başka! Emeklilikte körelmek değil, yaşamak gerek!
Muratın rengi attı. Çenesi kasıldı. Döndü, eve doğru yürüdü.
Bu konu bitmedi, dedi, arkasına bakmadan. Yine konuşacağız, düşünün dediklerimi…
Ardından baktım. Sonra kocama döndüm. Mehmet Bey sandalyeye bakıyordu, omuzları düşüktü. Yanına gittim, belinden tuttum. O da beni sarıldı, titrediğini hissettim.
Mehmet, üzme kendini, dedim usulca. Kötülüğünden değil. Anlamıyor işte.
Anlamıyor, diye fısıldadı. Kırk beş yaşında adam, hâlâ anlamıyor.
Bir süre sarıldık. Sonra Mehmet Bey tekrar sandalyeyi aldı, ahırın yolunu tuttu.
Onu tamir edeceğim, dedi. Kim ne derse desin, umurumda değil.
Zeynep Hanım eve döndü. Çorba ocakta soğumuştu. Ocağı kapadı, alnını buzdolabına yasladı. O sırada, bir odada Murat telefonda konuşuyordu. Canlı, kararlı bir ses; daire metrekaresi, kredi faizleri, işlemler…
O akşam üçümüz beraber yemek yedik. Sükûnet Murat hızlıca yedi, pek başını kaldırmadı. Mehmet Bey yemeğe dokunmadı bile, tabağıyla oynadı. Zeynep Hanım sohbete çalıştı: Elifi, Asumanı, işini sordu. Cevaplar tek kelimeyle geçti.
Elif iyi, dedi oğlu. Sınavlara hazırlanıyor. Asuman da iyi. İş güç yoğun işte.
Yahu okulda ne oldu, sordu Zeynep Hanım. Müdür yardımcısı yapacaklardı ya?
Oldu, dedi Murat başıyla. Maaş biraz arttı, ama iş de üç kat arttı.
Selam söyle, dedi Zeynep Hanım. Elif’ime de babaanneden öpücük…
Söylerim.
Silahşör gibi soğuk hava… Mehmet Bey kalktı.
Ben ahıra iniyorum, dedi.
Mehmet, bu akşam gitmesen mi, dinlensen biraz? diye omzuna dokundu Zeynep Hanım.
Lazım Zeynep, dedi, kısa bir öpücük kondurdu saçına, çıktı.
Murat, arkasından İnatçı keçi gibi diye homurdandı. İkiniz de aynısınız…
Murat, karşısına oturup gözlerinin içine baktı Zeynep Hanım, oğlum, anla bizi. Bu inatçılık değil. Hayatımızın ta kendisi. Yıllarca çalıştık. Baban fabrikada, ben kütüphanede. Yıllarımızı verdik Seni büyüttük, okul okuttuk, evlilikte, evinde hep yardım ettik. Sonra sen büyüdün, kendi yoluna gittin. Biz baş başa kaldık Ve ev çok sessiz geldi. Çok boş oldu.
Murat yüzünü değiştirmedi.
Sonra baban sokakta eski bir konsol buldu, devam etti Zeynep Hanım, Boyası çatlamıştı, ama çok güzeldi. Eve getirdi. Kabasını kazıdı, zımparaladı, vernikledi. Yepyeni oldu… Biz de anladık ki, hâlâ bir şeyler üretebiliriz. Kafamız, ellerimiz çalışıyor. Çok önemli bu oğlum. Özellikle yetmişini geçince
Murat cevap vermedi. Derin bir iç geçirdi.
Anne, hepsini anlıyorum. Ama ben riskleri görüyorum, siz göremiyorsunuz. Baba enfarktüs geçirdi. Sen de tansiyon hastasısın. Şehre arabayla yarım saat. Allah korusun bir şey olsa…
Olmaz öyle şey, Zeynep Hanım sözünü kesti. Hastalık, yaşlılık başka, engellilik başka. Kendi işimizi kendimiz görürüz, hâlâ bahçeyi bile kazıyoruz Bizi hemen güçsüzlerin sepetine koyma!
Öyle demiyorum, Murat yüzünü avuçlarıyla ovaladı. Sadece mantıklı bir hayat yaşayın istiyorum. Hastanesi, marketi, eczanesi yakın olsun. Odun kırmak, soba yakmak zorunda kalmayın.
Doğalgaz var, dedi Zeynep Hanım. Soba da sadece hamam için…
Fark etmez, dedi oğlum. Siz hayatınızı zorlaştırıyorsunuz. Benimkini de… Elif, Asuman hep endişeli.
Zeynep Hanım baktı, oğlunun duymadığını anladı. Duymak başka, işitmek başka. Çoktan kararını vermiş; küçük bir daire, onların başında, hobi yok, sürpriz yok, sadece konfor ve kontrol…
Tamam, dedi o da sessizce. Şimdi bunları konuşmayalım. Yol yorgunusun. Dinlen biraz. Yarın bakarız.
Başını sallayan Murat kalkıp, çocukluk odasına girdi. Zeynep Hanım sofrayı topladı, bulaşığı yıkadı. Sonra bir ceket alarak ahıra gitti.
Mehmet Bey sandalyede zımpara yapıyordu. Loş bir ampul altında eğilmiş, ağır ağır, derin derin çalışıyordu. Arkasında durup omuzlarına hafifçe dokundu.
Çok güzel olacak, dedi.
Güzel, başını kaldırmadı. Oyması sağlam. Sadece bir ayak yapıştırılacak.
Kısa bir duraksamadan sonra sordu:
Zeynep, belki de oğlanı dinlemek lazım, azıcık. O kadar eşya yığmasak? Birtakım bırakalım, fazlası…
Elini bıraktı, dönüp ona baktı, gözleri yorgun, üzgündü.
Eğer şimdi taviz verirsek sonra daha beter olur, dedi. Önce mobilyadan vazgeçtirir, sonra tarlayı bırakın der. Ardından da “şehre gelin, evi satın” diye tutturur. Şehirde ne yaparız? Parktaki bankta oturup güvercin mi besleriz? Ziyarete de ayda bir gelir mi belli değil
Haklı olduğunu anladı Zeynep Hanım. Lakin Murat’ın küsüp gitme ihtimaline de katlanamıyordu. Klasik bir nesil çatışmasıydı bu. Hep başkalarının hikâyesi sandığı şey ailelerinin başına geliyordu şimdi.
Peki ne yapalım? diye sordu.
Hiçbir şey, dedi Mehmet Bey. Hayatına devam edeceğiz. Ne düşünürse düşünsün.
Yanında biraz daha durdu, ellerinin nasıl ahşap üzerinde gezindiğine baktı. Sonra eve girdi.
Sabah Murat erken kalktı. Zeynep Hanım sıcak sıcak krep pişirmiş, reçel ve yoğurt koymuştu masaya. Mehmet Bey çayını yudumlayıp gazete okuyordu. Murat sessizce oturup bir krep aldı, reçelle yedi.
Lezzetli olmuş, dedi kısa bir şekilde.
Ye oğlum, tabağı önüne çekti annesi. Dün az yedin zaten.
Oğlunun çiğneyişine, çayını içişine baktı; bir yabancı gibiydi. Ne zaman olmuştu bu değişim? Hangi ara uzak düşmüştü böyle?
Murat, dedi temkinli bir tonda. Bize neden böylesine öfkeleniyorsun oğlum?
Başını kaldırıp annesine baktı.
Kızmıyorum anne. Endişeleniyorum. Fark var.
Ama bizim için önemli bunlar. Mobilyalar, uğraşlar
Anne, anlayabiliyorum bir meşguliyete ihtiyaç duyduğunuzu. Ama daha güvenli bir iş bulun, mesela örgü ya da evdeki çiçeklerle uğraşın.
Onlarla da uğraşıyoruz, dedi usulca. Domates fidesi, çiçekler Yakında salatalıklar da gelir.
Öyleyse yetmez mi? Neden başka mobilya?
Cevap veremedi. Geçmişin izlerini, eski bir mobilyanın yeniden canlanışını kelimelerle aktaramazdı insana O bir anıydı. Geçmişle köprü. Hâlâ yaratabildiğini hissetmek, sadece tüketmediğini göstermekti.
Açıklayamam, dedi. Kendin anlaman lazım.
Siz mantığa kapalı davranıyorsunuz, Murat çayını bitirdi, kalktı. Bugün öğlen gidiyorum. Tekrar düşünün söylediklerimi. Şu işi yavaştan bırakın. Şehirdeki daireye bakın. Üçüncü katta, sıcak, ferah iyi bir stüdyo var gözümde.
Düşünürüz, dedi Zeynep, ama Mehmet Beyin asla razı olmayacağını biliyordu.
Murat odasına çıktı. Mehmet Bey bir şey demeden kapıya çıkıp gitti. Zeynep Hanım sofrayı toplarken elleri titredi. Bir tabak kayıp ikiye çatladı. Eğilip toplamaya çalıştı, birden ağlamaya başladı. Mutfak ortasında, çatlak tabaklarla diz çökerek ağladı.
Zeynep, ne oldu? Mehmet Bey içeri girdi, hemen koşup onu kaldırdı. Kesildin mi?
Başını salladı. O sarıp sarmaladı.
Ağlama, dedi. Boşver. Gitse de gitse. Biz yine iyiyiz.
İyi değiliz Mehmet, ağladı. Oğlumuz tek. Onsuz ben nasıl iyi olurum?
O büyüdü Zeynep. Kendi hayatı var. Ona göre kendini değiştiremeyiz.
Peki, o bize göre değişmek zorunda mı?
Mehmet Bey bir müddet sessiz kaldı.
Değil, dedi. Fakat en azından saygı gösterebilir. Komut vermesin yeter.
Başını salladı kadın, gözyaşlarını sildi. Kırıkları çöp attı. Mehmet Bey ona su verdi. Bir yudumda içti, Teşekkür ederim diye mırıldandı.
Mehmet Bey tekrar dışarıya çıktı. Bahçeyle, fidanlarla uğraşmak iyi geldi Zeynep Hanım’a. Toprağı belliyordu, güneş sırtını ısıtıyordu. Rüzgâr ağaçlarda şarkı söylüyordu.
Öğle yemeğinde yine üçü bir aradaydı. Yine sessizdi. Mehmet Bey hiç konuşmadı. Murat tek kelimeyle cevap verdi. Öğleden sonra Murat valizini hazırladı, arabasına koydu.
Ben çıkıyorum, kapıda durdu. Ararsınız gerekirse. Bana haber verin.
Olur, Zeynep Hanım yanaklarından öptü. Selam söyle, Elifi de Asumanı da öp benim için.
Söylerim.
Babasına elini uzattı Murat, kısa ve resmi bir tokalaşmadan sonra arabasına bindi. El salladı, uzaklaştı.
Zeynep Hanım kapıda el salladı arkasından. Mehmet Bey elini omzuna attı.
Hadi, dedi. Yapacak işimiz var.
Evde bir an sessizlik oldu. O sırada dışarıda elma ağacı sallanıyor, gökyüzünde bulutlar yürüyordu. Her zamanki gibi. Ama Zeynep Hanımın kalbinde bir şeyin kırıldığını hissetti.
Bir hafta, sonra bir hafta daha geçti. Murat hiç aramadı. Aradığında kısa, soğuk cevaplar verdi. Zeynep Hanım oğlunun gönlünün olmadığını, şartlarını dayattığını anladı. Mehmet Bey ise inatla ahırda, yeni mobilya peşinde çalışmayı sürdürdü. Zeynep Hanım da ona katıldı. Ona iyi geliyordu bu uğraş. Sırf oğlan uygun görmüyor diye terk etmek istemedi sevdiklerini.
Günlerden bir gün telefon çaldı. Açtı:
Alo?
Anne, selam, Muratın sesi kasvetliydi. Nasılsınız?
İyiyiz, oğlum. Sen?
İyiyim. Bak, birkaç güne geleceğim. Konuşmamız lazım.
Ne hakkında?
Gelince konuşuruz. Cumartesi geliyorum.
Kapattı. Zeynep Hanımın içine kurt düştü. Bir terslik vardı, kötü bir şey olacaktı sanki.
Cumartesi günü sağanak yağdı. Zeynep Hanım lahana böreği yaptı, pencereden dışarı baktı. Mehmet Bey koltukta oturuyor, kitap okuyordu. Murat’ın gelişi mevzusu açılmadı; ama ikisi de hissediyordu gerginliği.
Saat iki gibi araba geldi. Zeynep Hanım pencereye bakınca Muratın indiğini gördü, şemsiyesini açıp koşarak eve geldi. Kapıyı açtı.
Gel oğlum, dedi içeri alırken, ıslanmışsın. Çay koyayım? Börek de var.
Sağ ol anne, montunu çıkardı. Baba, merhaba.
Selam, Mehmet Bey kitabı bıraktı. Neden çağırdın bizi?
Murat sandalyeye oturdu, yüzü karanlıktı.
Karar verdim, dedi. Harekete geçmek gerek.
Hangi hareket? Zeynep Hanım, eşiyle yan yana oturdu.
Ev için müşteri buldum, dedi Murat. İyi bir fiyat. Satarsak şehirde bir daire alırız, kalanı size kalır. Hem Elifin eğitimine katkı olur. Yaşlılıkta da köşeye paranız olur.
Sessizlik. Zeynep Hanım damdan akan yağmur sesini, duvardaki saatin tik takını, Mehmet Beyin nefesini duydu.
Ne diyorsun sen? dedi Mehmet Bey, birden yükseldi sesi.
Baba, her şeyi düşündüm, Murat aceleci, kelimeleri yarım yamalak söyledi. Burada tehlikedesiniz. Ev eski, ısıtma sorunlu, sağlık hizmeti uzak. Şehirdeyken ben her gün uğrarım. Elif, Asuman da rahat eder. Bence herkes için en iyisi.
En iyisi kimin için? dedi Mehmet Bey. Bizim için mi, senin için mi?
Herkes için, ısrar etti Murat. Aile önemli.
Aile şimdi mi aklına geldi, bizi evden çıkarmak isteyince mi?
Kimseyi kovmadım! Muratın sesi yükseldi. Sadece mantıklı teklif sunuyorum. Sonsuza kadar burada yaşayamazsınız, sonuçta yaşlanıyorsunuz; sonra ne olacak?
Biz senden kurtarıcı olmanı istemedik, Zeynep Hanım sessizce girişti. Murat, oğlum, anlıyoruz kaygılarını. Ama bu ev bizim hayatımız. Burada yaşadık, sen burada büyüdün. Nasıl satalım?
Kolay anne, kağıda imza atıp parayı alırsınız. Hem eski mobilyalarla uğraşma derdiniz de kalmaz.
Mehmet Bey kalktı, pencereden yağmur izledi. Ardından döndü.
Bizim adımıza karar verme hakkın olduğunu sanıyorsun?
Ana-baba olarak sorumluluğum var, dedi Murat. Durumları nesnel değerlendiremiyorsanız ben devreye girmeliyim.
Nesnel, Mehmet Bey başını çevirdi. Ben ömrüm projeyle, sayıyla geçti. Yarım şehir benim hesaplarımla ayakta. Şimdi bana akıl mı vereceksin?
Zaman değişti baba, Murat da ayağa kalktı. Sen eski kudretinde değilsin.
Değilim, dedi. Ama bana söz geçirme dönemini de geçtim.
Karşılıklı göz göze geldiler. Gururlu, dik başlı birbirlerinin aynası gibiydiler.
Yeter, dedi Zeynep Hanım ayağa kalkıp. Kavgayı bırakın, oturun konuşalım. Murat, gel oğlum. Mehmet, lütfen…
Oturup sessizce çayın yanında börek yediler. Eller titredi, tabaklar sessizce tıkırdadı.
Murat, başladı annesi sonunda, sen kaygılısın. Bunu görüyorum. Ama gerçekten çaresiz değiliz. Çalışıyoruz, yürüyoruz, komşular da yardım eder. Hayri var, Tamara Hanım var. Yalnız değiliz.
Komşular da yaşlı, Murat elini salladı. Baba burada kriz geçirse ne işe yararlar?
Ambulans çağırırlar, dedi Mehmet Bey. Başka şekilde de olsa.
Ya yetişemezlerse?
Kısmetse olur, sakin bir ifadeyle yanıtladı Mehmet Bey. Korkarsan yaşayamazsın.
Murat dişlerini sıktı.
Gerçekleri görmüyorsunuz, dedi. Sizin gözünüzde her şey güllük gülistanlık. Ama ben yaşlanırken sizi kaybetmekten korkuyorum.
Devam etmedi, arkasını döndü. Zeynep Hanım, oğlunun acısından dolayı içi burkuldu. Kontrol değil; gerçek korku, kaybetme korkusuydu…
Murat, saçma sapan düşünceler bunlar. Daha planımız var. Babam eski büfeyi onaracak, ben ön bahçeye gül dikeceğim. Yaşam yeterince uzun oğlum, dert etme.
Herkesin planı var, acı acı güldü. Sonra bir bakmışsın…
O zaman şehirde de kurtulamazsın, dedi Mehmet Bey. Ölüm ne zaman, nerede gelir belli mi?
Murat ayağa fırladı, sinirli bir şekilde dolaşmaya başladı.
Nasıl anlamıyorsunuz? Sizin için uğraşıyorum. Benim için değil, sizin huzurunuz için.
Sen kendin için istiyorsun, dedi Mehmet Bey, buz gibi bir sesle. Bize huzur dediğin, kendi gönlünce bir hayat işte.
Muratın rengi atmıştı. Kapıya yürüdü.
Beni anlamıyorsunuz, diyerek çıktı. Ne haliniz varsa görün artık. Bir şey olursa da bana gelmeyin; kendi başınıza uğraşın.
Murat! diye bağırdı Zeynep Hanım ama cevap alamadı. Arabasına bindi, gitti.
Mehmet Bey ceketiyle koşup kadının omuzuna koydu.
Üşütme, dedi. Gir üstünü değiştir.
Sessizce odaya geçti, ıslak kıyafetlerini çıkardı, sabahlık giyip döndü. Kocası yanında oturdu.
Zeynep, dedi usulca, ağlama artık. Oğlan sinirine yenildi. Geri gelir merak etme.
Gelmez, fısıldadı Zeynep Hanım. Arama dedi, duydun. Bitti bu iş Mehmet. Hem de iyi bitti.
Kocası sarıldı. Sadece tuttu, konuşmadı. Dışarıda yağmur çatıya vuruyor, rüzgâr pencereyi titretiyordu.
Bir müddet böyle oturdular, sonra Zeynep Hanım gözyaşlarını sildi.
Belki de haklı, dedi çatlamış sesiyle. Belki gerçekte benciliz.
Yok, Mehmet Bey başını salladı. Hayır. Sadece kendi hayatımızı istiyoruz. Elli yaşından sonrası da kıymetli. Sadece gölge olmaya mecbur değiliz.
Ama oğlumuz Tek oğlumuz. Onsuz nasıl olur?
Bilmem, dedi dürüstçe. Ona uyamayız. O zaman biz ölürüz. Hani yaşarken mezara gireriz…
Başını salladı kadın. Haklıydı. Ama işte kolay değildi kabullenmek.
Aylar geçti, Murat aramadı. Zeynep Hanım o aradı ama ya cevap alamadı, ya kısa geçiştirdi. Sonunda Oğlum özledik, bir gel ne olur diye mesaj attı. Yine cevap yok. Elife selam söylediğini yazdı. Yine yanıt yok.
Oğlunun gerçekten kendilerini kestiğini anladı. İşte, acı bir uykudan uyanmak gibi…
Mehmet Bey de bunu görüyordu. Artık daha içine kapanıktı, bahçede oturup yolu gözlediğini Zeynep Hanım hissediyordu.
Bir sabah Mehmet Bey ahıra gitti, birden bağırdı. Zeynep Hanım koştu.
Mehmet ne oldu?
Adam boş sandalyeye bakıyordu. Akşamdan beri tamir ettiği, oymalı, değerli sandalye yoktu.
Sandalye nerede, Zeynep? Sen mi aldın?
Benim haberim yok, dedi şaşkın. Ne oldu ki?
Çalındı mı? diye mırıldandı.
Bizim köyde kim çalar ki?
Bakıştılar. O anda ikisi de anladı.
Murat… diye fısıldadı Zeynep Hanım.
Mehmet Bey cevap vermeden eve girdi, sert adımlarla. Hemen telefonu aldı, aradı. Sesini dışa verdi. Üç dört defa çaldıktan sonra açıldı.
Evet, dedi Murat, sesi donuk.
Sandalye nerede? dedi Mehmet Bey. Biliyorsun hangi sandalye…
Bir sessizlik. Sonra Murat, soğukkanlı bir ifadeyle:
O sandalyeyi geçen geldiğimde, siz bahçedeyken dışarı çıkardım, çöpe attım.
Sessizlik bir anda yükseldi. Zeynep Hanım kocasının kireç gibi yüzüne baktı.
Ne yaptın sen? dedi Mehmet Bey cılız bir sesle.
Sizin yapmanız gerekeni yaptım, Muratın sesi hâlâ sakindi. O eşyalarınızdan kurtulmanız lazım. Sizin sağlığınız daha önemli.
O sandalyeyi annemden kaldı, Mehmet Beyin sesi çatladı. Onun tek yadigârıydı. Sadece bir eşya değil, bir hatıra!
Baba, bilemedim… diye araya girdi Murat.
Bilmedin, dedi Mehmet Bey. Sormadın, merak bile etmedin. Evime girdin, varımı yoğumu attın. Farkında mısın?
Sadece eski bir sandalye sandım…
Hayatımdan çık git, dedi Mehmet Bey. Bitti. Bir daha sana ihtiyacım yok.
Baba, ne olur…
Telefonu yavaşça masaya bıraktı, çıktı. Zeynep Hanım öylece kaldı. Telefonda oğlunun sesi:
Anne? Anne duyuyor musun? Anne ben istemeden…
Tuttu ahizeyi.
Murat, dedi, sesi kendine ait değil gibiydi, Bunu yapamazdın. Bu senin sandalyen değildi. Senin evin değildi. Senin kararın değildi. Çizgiyi aştın oğlum.
Anne, ben sadece iyiliğinizi istiyordum…
Kendin için istedin, dedi. Bizi yönetmek için. Artık oyun bitti Murat. Bitti.
Kapatıp, koltuğa oturdu, elleriyle yüzünü kapadı. Telefon çaldı, sessize aldı.
Mehmet Bey akşama kadar odadan çıkmadı. Defalarca kapıya vurdu Zeynep Hanım; açmadı. Akşam yemeğini yalnız yedi, sofrayı kaldırdı. Sonra tekrar kapıya yanaştı.
Mehmet, lütfen aç…
Bir süre sonra kapı açıldı. Gözleri kan çanağığu gibiydi.
Zeynep, sesi çatallaştı, Gidip çöplükte aradım. Her tarafı kazıp baktım. Yok, yanmış, parçalanmış…
Sarıldı, ona sarıldı. İki yaşlı, hem oğlunu hem de hafızasını yitirmiş gibi…
Mehmet, fısıldıyordu kadın, Boşver artık. Sandalyenin giden geleni yok…
Mesele sandalye değil, dedi adam. Oğlum kalmadı. Bitti.
Deme öyle. O senin oğlun. Tek evladın…
Eskiden vardı, dedi. Artık yok.
Baktı, tartışmanın fayda etmeyeceğini biliyordu.
Haftalar geçti, Murat başta her gün aradı, sonra haftada bire düştü, sonra hiç aramadı. Bir kez kendisi aradı; Anne, nasılsınız?, İyiyiz oğlum, iş güç, Elif nasıl?, İyi Gelmeyeceğim, baban affetmeden olmaz. Affedersen belki, özrünü içtenleştir… Yüzlerce kere özür diledim. O da haksız… Normal aile olmak harbiden zor. Kim kime af diler, bilemiyorum artık…”
Ama o sandalyede nenesinin hatırası vardı, dedi Zeynep Hanım. O eşyalar sana anlamsız geliyor, ama bize hayat.
Murat sustu, sonra kısık sesle, Anne, yapma böyle…
Gerçek bu, dedi annesi. Sana göre hayatımız hurda. Oysa biz de kendi yolumuzu biliyor, yaşamak istiyoruz.
Ben istemeden sizi kırdım
Kırdın işte. Şimdi bilmiyoruz nasıl düzeltiriz.
Sizi duyuyorum, hayatımca da duyuyordum. Ama siz de beni duymuyordunuz. Endişeliyim, korkuyorum başınıza bir şey gelmesinden.
Bir şey olmaz, dedi Zeynep Hanım. Olsa da hayat bu. Her şeyi kontrol edemezsin oğlum. Biz de insanız, kendimizden sorumluyuz.
Peki anne, dedi Murat. Selam söyle babama… İsterse tabii.
Ahizede bir boşluk hissediyordu Zeynep Hanım.
Mehmet Bey ahırda çalışıyor, cevap vermiyordu. Kadın yanına gitti.
Mehmet, Murat sana selam söyledi.
Başını kaldırmadı, zımpara yaptı.
İlet, dedi kuru bir sesle.
Mehmet, ne olur… O istemeden yaptı.
Zeynep, başlamasak iyi olur, başını kaldırdı, göz göze bakarak. Affedemem. Çizgiyi geçti, affedilmez.
Her şey affedilir, dedi kadın. Aşkta affetmek gerek.
Sevgi saygısızlıkla olmaz, dedi erkek. O saygı duymuyor bana. Kendi şartlarında seviyor, ben öyle sevgi istemiyorum.
Anladı ki, eşini ikna edemez. Sessizce sandalyeye oturdu, raflardan tozu sildi. Dışarıda gökyüzü açılmış, güneş parlıyordu. Hayat bir şekilde sürüyordu.
Yaz geldi. Komşu Tamara Hanım ziyarete geldi, sohbet ettiler.
Dargın mısınız oğlana? dedi kadın az lafla.
Evet.
Neden?
Mobilya meselesinden, dedi Zeynep Hanım. Tehlikeli, faydasız diyor.
Gençler bizi anlamaz, dedi Tamara Hanım. Sanıyorlar ki yaşlılık, oturup ölmeyi beklemek. Halbuki daha yaşayacak çok günümüz var. Dediğinize kulak asmayın siz de.
Zeynep Hanım fark etti ki, gerçekten yanlış yapmıyorlardı. Bunu ilk defa gönülden hissetti.
Mehmet Bey de geldi, kapının önünde oturdu.
Ne düşünüyorsun? diye sordu.
Doğru yapıyoruz Mehmet. Bildiğimiz gibi yaşıyoruz.
Elini tuttu adam, sıktı.
Evet, dedi. Başka türlüsü olmaz.
Akşam güneşini seyrederken, şehirde bambaşka, yabancılaşmış bir oğlunun olduğunu biliyorlardı. Kırık köprü her zaman kapanmaz, bunu öğrendiler. Gerçek hayatta evlat da bazen masallardaki gibi vefalı olmuyor. Ama hayat devam ediyordu. Yarın yine güneş doğacak, iş güç devam edecek, domatesler, elmalar büyüyecek. Beraber oldukça, başka şeye ihtiyaç yoktu.
Sonbaharda Zeynep Hanım eski bir konsol buldu; Hayriyle birlikte taşıdı. Mehmet Bey önce söylendi, ama sonra beraberce büyük zevkle tamir ettiler ve yatak odası yeni bir heybet kazandı.
Zeynep, ellerin altın, dedi Mehmet Bey.
İkimizin elleri altın, dedi kadın. Biz bir takımız.
Haklısın, iyi bir ekibiz, dedi adam, gülerek.
Gece telefon çaldı. Zeynep Hanım açtı.
Anne, telaşlı bir kadın sesi, Ben Asuman. Murat hastanede…
Yüreği ağzına geldi. Ne oldu?
Kaza. İşten dönerken kamyon çarptı. Murat yoğun bakımda. Durumu stabil dediler ama… Anne, lütfen gelin.
Mehmet, Murat hastanede. Kaza olmuş…
Adam kasıldı. Ciddi mi?
Bilmiyorum. Asuman gelmemi istiyor.
Mehmet Bey dişlerini sıktı.
Git, dedi. İstiyorsan git.
Mehmet, oğlumuz. Gitmemezlik etmem.
Kendisi kapıyı kapattı…
Unutmadım. Ama ölüm-kalım zamanı. Evladım, Mehmet. Dayanamam.
Adam yüzünü göstermedi, ama kasılan omuzlarından huzursuzluğunu gösteriyordu.
Git Zeynep, dedi tekrar. Ben buradayım.
Kadın aceleyle hazırlandı, taksi çağırdı. Mehmet Bey kapıya kadar uğurladı.
Haber ver, dedi. Vardığında ara.
Arayacağım, dedi kadın, gitti.
Gece hastaneye yetişti. Asuman karşıladı, gözyaşıyla sarıldı.
Anne, sağ ol iyi ki geldin. Murat sizi sordu, babasını da.
Doktor ne dedi?
Yaşayacak dediler. Kafasında yara, birkaç kırık. Anne, ağladı sizin için… Hak etmedim dedi.
Zeynep Hanım ağlamaya başladı. Birbirlerine sarıldılar.
Görebilir miyim?
Şimdi değil, sabah uğrayın.
Sabaha kadar hastanede bekledi. Sabah izniyle içeri girdi. Muratın başı sargılı, kolu alçıdaydı. Gözleri yaş dolu.
Anne, bağışla beni…
Kadın, yatağa yaklaştı, elini tuttu.
Konuşma, dinlen oğlum.
Anne, çok hatalıydım. Hiç hakkım yoktu. Babama de ki…
Derim oğlum, dedi kadın. Her şeyi diyorum. Yeter ki iyileş.
O elini sıktı, gözlerini yumdu.
O gece kocasına telefon açtı.
İyi, hayati tehlikesi kalmadı, dedi doktorlar.
Hadi hayırlısı, sesi sakindi.
Defalarca affını diledi senden.
Uzun bir suskunluk oldu.
Zeynep, yaşadığına sevindim. Ama affedebilecek durumda değilim. Şu an değil.
Mehmet…
Üstüme gelme, dedi. İyileşsin, bakarız.
Tatsız bir sonbahar yağmuru yağdı pencereden dışarı bakarken…
Bir hafta sonra Murat iyileşti, servise geçti. Her gün anasını, eşini, kızını gördü. Her gün tekrar tekrar özür diledi. Anne, babama aynı sandalyeden bulacağım. Bulup ben onaracağım. Ben de öğrenirim, söz!
Sorun sandalye değil oğlum. Mesele saygı, dedi kadın. Bizim seçimimize saygıydı asıl dert.
Artık anladım, dedi. Hayatın elliden sonrası da hayat. Bundan sonra hep saygı duyacağım.
Kadın, oğlunun samimiyetini hissetti ama Mehmet Beyin kolay kolay affetmeyeceğini biliyordu.
Zeynep Hanım köye dönünce, eşi kapıda karşıladı.
Sensiz ev çok soğuktu, dedi adam.
Ben de seni çok özledim Mehmet. Konuşmamız lazım…
Sofrada konuştu kadın, Muratın pişmanlığını, değişimini anlattı.
Benden ne istiyorsun? dedi adam.
Affetmeni… O bizim oğlumuz. Birleştir şu aileyi.
Biz küs değiliz Zeynep. Sadece görüşmüyoruz.
Aynı şey… Oğlumuz var, küslük olmaz.
Söyledim kararımı. Sözle olmaz. Davranış gösterecek. Ne yaparsa kendisi düşünsün.
Adam dışarı çıktı. Zeynep Hanım içi buruk öyle kaldı.
Kış geçti. Murat ayda bir aradı, annenin gönlünü aldı. Babasından ise hep bir duvar vardı.
İlkbahar gelince şaşkınlıkla bir kamyon, kapıya yanaştı. Murat eşyalar indiriyor, bir şey örtülü. Yanına çağırdı annesini.
Anne, babama getirdim, dedi, örtüyü açınca eski, oymalı bir sandalye çıktı. Kayınpederinden öğrendiğini söyledi. Kasım ayından beri ustaya giderek, kendisi bulmuş, boyamış, onarmış.
Yerini tutmaz belki, dedi Murat, ama şunu anladım: Bu iş beceri, sanat ve hayat. Artık asla eşyalarınıza dokunmayacağım. Saygıyı öğrendim.
Kadın ona sarıldı. Teşekkür ederim oğlum. Baban ahırda, onun yanına götür.
Sandalye ile Murat ahıra gitti. Kadın arkasından seyir etti.
Mehmet Bey zımpara yaparken oğlunu gördü. Sandalyeyi getirdiğini görünce hiçbir şey belli etmedi.
Baba, dedi Murat, Bunu kendim yaptım. Kusuruma bakma, eskisinin aynısı olmadı, ama artık anladım. Yaptıklarının kıymetini bildim. Affet beni.
Mehmet Bey, sandalyeye baktı, elledi. Sonra oğluna döndü.
Güzel yapmışsın, dedi. Vernik muntazam.
Sağ ol baba… Affettin mi beni?
Zaman gösterecek, dedi. Zaman…
Evet demedi, hayır da demedi. Ama belki… Ve Zeynep Hanıma göre bu bile yeterdi.
Murat gitti, sandalye ahırda kaldı. Mehmet Bey epeyce sandalye etrafında dolaştı. Sonra Zeynep Hanıma döndü.
Çabalamış, dedi.
Evet, dedi kadın.
Demek ki anlamış…
Demek ki…
Sarılıp kapalı kapı ardında ağladılar.
Tamam, dedi Mehmet Bey. Kimi zaman gelsin ama, ders vermeye, akıl satmaya gelmesin.
Söz, dedi kadın.
O akşam çay içerken el ele oturdular ve güneş batarken hiçbir şey konuşmadılar. O kadar güzeldi ki…
Zeynep, dedi Mehmet Bey, Yarın neyle uğraşalım biliyor musun?
Niyeymiş?
Geçen ayki konsolu tamir ederiz. Sıkı iş, eski iş…
Başlayalım, yardım ederim.
Elini daha sıkı tuttu adam, sımsıkı. Dışarıda köpekler havladı, ilkbahar rüzgarı esti. Onların elinden hâlâ iş gelir, kalpleri atardı. En mühimi buydu. Hayat bitmemişti. Yarın yine yeni gün, yeni bir başlangıç, yeniden kendi elleriyle kurdukları hayatları.




