Susma Hakkı: Sessiz Kalma Özgürlüğü

Susma Hakkı

Arabanın içindeki parfüm kokusu ağırdı. Elif araladı camı, biraz yol tozu ve sıcak asfalt kokusu doldu içeri. Haziran bu yıl çok sıcak ve kuruydu, hiç yağmur yağmamıştı.

Yine susuyorsun, dedi Cem, gözlerini yoldan ayırmadan.

Susmuyorum. Düşünüyorum.

Ne düşünüyorsun ki? Her şey hazır, her şey ödendi. Sadece rahatla.

Elif, Cemin direksiyona sıkıca bastığı ellerine baktı. Güzel, bakımlı eller. Mimarlara özgü o pürüzsüz, temiz ellerden. Hep merak etmişti; mimarların elleri neden hiç tozlanmaz, sanki hayatlarında hiçbir şeye dokunmamışlar gibi.

Cem, annem bu elbiseyle Yani, pazardan aldı. Çok uğraştı. Ama senin davetlilerin

Misafirlerim gayet normal insanlar.

Normal insanlar bazen, kendilerine benzemeyeni farklı bakışlarla süzer.

Cem burun kıvırdı, hafifçe, neredeyse duyulmayacak bir iç çekiş. Elif bu sesi iki yıl içinde ezberlemişti. O ses, Bıraktım artık sana açıklamayı, belli ki anlamayacaksın anlamına gelirdi.

Elif, düğüne gidiyoruz. Bizim düğünümüz. Bugün, sadece bir gün, dert arama artık, olur mu?

Var olanı görmezden gelemem. İçimde hissediyorum.

Sen hep bir şeyler hissedersin zaten.

Bu bir iltifat gibi değildi.

Dışarıda bir tabela parladı: “Sarı Harman Düğün Salonu, 2 km”. Elif duvağını düzeltti. Beyaz tül, inci süslemeli, güzel ve pahalı, Cemin annesi Gülendam Hanımın Bağdat Caddesindeki bir dükkandan aldığıydı. Elif itiraz etmemişti. Zaten son aylarda çoğu şeye sessiz kalıyor, her şeyin iyi gideceğine inanmak istiyordu.

Babam gergin, dedi usulca. Hiç böyle yerlerde bulunmadı.

Elif

Ne var?

Uzatma, lütfen.

Elif sustu. Camdan dışarı baktı. Yolun iki yanındaki tarlalar yemyeşildi. Uzakta, Uğurlu Köyünün çatısı görünüyor gibiydi. O köyde, mavi panjurlu evde geçmişti çocukluğu. Babaannesi Leman Hanım hep şunu derdi: Elifim, iğne sadece bir alet değildir. Kumaşı dinle, sana cevap verir.

Cem arabayı salona park etti, kapıyı açıp Elif’e yardımcı oldu. Bu tür jestleri iyi bilirdi; yerinde ve ölçülü incelikler Elif, elini koluna taktı, gülümsedi. Başka ne yapılabilirdi ki?

Ailesi içerideydi. Elif hemen gördü: annesi Hatice Hanım ile babası Ali Bey, salonun en köşesinde, davetlilerin uzağında, sanki yanlışlıkla papağan fuarına karışmış iki serçe gibi.

Annesi lacivert bir elbise giymişti, yakasında dantel, eteği dizden aşağı. Saçları özenle taranmış, kulaklarında Ali Beyin evlilik yıldönümlerinde aldığı lacivert küçük taşlı küpeleri. Çantasını sıkı sıkı göğsüne bastırıyor, avizesiyle parlayan tavana yabancı bir hayranlıkla bakıyordu.

Babası koyu gri takım elbise giymişti; Elif o takımı sadece eski fotoğraflarda görmüştü. Takımı öyle itinayla ütülemiş ki pantalonun ütü çizgisi sanki cetvelle çizilmiş gibiydi. Kravatı ise biraz yamuktu.

Elifim! diye fısıldadı annesi, atılmak istedi ama belli ki elbiseyi kırıştırmaya kıyamadı. Kızının ellerini tuttu. Çok güzelsin.

Sen de çok güzelsin anne.

Hatice Hanım hafifçe, suçlu bir edayla güldü. Her zaman bu şekilde “boşver yavrum” derdi.

Ali Bey dikkatlice kızını tek kolla sardı; kırışmasın diye.

Aferin kızım, dedi. Başka bir şey demedi; az konuşur, gereksiz sözleri gereksiz bulurdu.

Gülendam Hanım on dakika sonra girdi salona. İnsanların kendisine bakmasına alışkın biri gibi yürüyordu. Bordo ipek bir elbise, boynunda inci kolyeler, profesyonelce yapılmış saçlar. Elli beş yaşındaydı ama kırk sekiz gibi gösterirdi ve bunu da iyi bilirdi.

Elifciğim, yanaklarının yanında havaya öpücük kondurdu. Çok güzelsin. Cem de ne şanslı, böyle güzel bir eşini sıkı tutmalı.

Cem iş toplantılarında kullandığı o resmi gülümsemeyle gülümsedi.

Gülendam Hanım Elifin anne-babasına döndü. Bakışı büyütmeden, ölçüp biçen, belirgin bir kibir sergilemeden, soğuk bir hesaplama taşıyordu arka planında.

Hatice Hanım, Ali Bey, tanıştığımıza çok memnun oldum. Cem o kadar çok anlattı ki

Hatice Hanım gülümsedi, başını eğdi. Ali Bey sunulan eli sıkıca kavradı.

Davet masalarının ucunda, Elifin ailesi, Cemin kuzenine ve onun eşiyle yan yana oturdu. Birbirlerine kendi ev tadilatlarından başka bir şey konuşmadılar bütün gece.

Elif göz ucuyla izliyordu. Annesi dikkatlice yemeğini yedi, sanki yanlış çatal bıçak kullanmamak için caba harcıyordu. Babası bir tek rakı içti, sonra pencerenin dışındaki akşam karanlığına daldı. Arada annesiyle göz göze geldiler; o bakışlarda öyle çok şey vardı ki Elif gözlerini kaçırdı.

Sırasıyla kadehler kaldırıldı. Önce Cemin şahidi, genç, neşeli, pahalı saatiyle gösterişli bir adam. Sonra Elifin lise arkadaşı, iki yıl önce kursta tanıştıkları Sıla. Sonra başkaları Şampanya kaliteliydi, yemekler şık sunulmuştu. Garsonlar birer gölge gibi sessiz kayıyordu etrafta.

Saat sekizde Gülendam Hanım mikrofonu aldı. Yavaşça yükselerek konuşmaya başladı. Salonda bir sessizlik yayıldı.

Birkaç söz söylemek istiyorum, dedi. Sesi kararlı, yönetmeye alışık bir kadın sesi büyük toplantılarda alıştığı ton.

Birkaç kişi onaylayarak güldü.

Benim oğlum Cem, hep yardımsever biriydi. Çocukluğunda bile sokakta kedi yavrusu toplardı, komşuların çocuklarına derslerinde yardımcı olurdu. Bunu biraz babasından, Allah rahmet eylesin, biraz da benden aldı. (Kulaktan dolma küçük bir kahkaha.) Elifle tanıştığında açıkçası şaşırdım. Oğlumun önü çok açıktı, çok daha Neyse, kararı Eliften yana oldu. Köyden gelen sade bir kız Bizim dünyamıza yabancı. Asıl olan, kalbin iyiliği bence.

Elif yanında Cemin irkildiğini hissetti, ama kımıldamadı.

Elifin ailesi, emekçi insanlar. Emek bizim başımızın tacıdır. Temizlik görevlisi, şoför, hepsi önemli meslekler. Herkesin bir yeri var. Ama dürüst olalım: Her anne hayal ettiği gibi kızını böyle farklı bir hayata yollamaya cesaret edemez. Cesaret işi doğrusu. Ben de bazen kıskanıyorum, bu sadeliği. Ne kadar az beklediğin varsa o kadar rahat yaşıyorsun, değil mi?

Yumuşak, belirsiz bir kahkaha. Bazı yüzler hiç gülmedi, sadece tabaklarına baktı.

Cemle Elif için! diyerek kadehini kaldırdı Gülendam Hanım. Bir ömür boyu mutluluklar. Ve bizim Elifimiz, geldiği yeri hiç unutmasın, çünkü onu farklı kılan tam da bu.

Kristal bardakların sesi yankılandı.

Elif kadehini kaldırmadı. Elinde tuttu, ileriye baktı. Göğsünde derin bir soğukluk vardı; tıpkı Aralık başında, kar daha düşmemişken donan toprak gibi.

Annesine baktı.

Hatice Hanım gülümsüyordu. O gülümseme o gecenin en acı şeyiydi. Nezaketen, zorla ve hareketsiz Kırıcı bir sözün yaldızlı cümlelerle paketlenmiş haline, karşılık veremeyecek kadar nazik bir insanın gülümsemesiydi.

Babası tabağına bakıyordu. Kravatı hala yamuk.

Elif kadehini masaya koydu.

Sonra ayağa kalktı.

Ben de bir şeyler söylemek isterim, dedi. Sesi hafifti ama salonda yankılandı.

Cem ona döndü. Gözlerinde endişe ya da belki bir tür rica vardı.

Elif mikrofonu bir garsondan nazikçe aldı.

Bugün burada olan herkese teşekkür ederim. Sesi titremedi. Buna kendi bile şaşırdı. Özellikle de anne ve babama teşekkür ediyorum. Annem, Hatice Hanıma, otuz yıldır başkalarının yerlerini temizlediği halde kendi evini bu restorandan daha tertemiz tuttuğu için. Babam, Ali Beye, kış-soğuk demeden direksiyon sallayıp bize ekmek götürdüğü için. Onlar buraya davetli oldukları için gelmedi. Benim ailem oldukları için geldiler. Ben onların köyden gelmiş kızları değilim. Bir yardım nesnesi hiç değilim. Onların kızıyım.

Sükûnet.

Gülendam Hanım duraksadı; yüzü tarifi zor bir ifadeye büründü.

Onur diye devam etti Elif restoranda ne yediğin, neyle geldiğinle alakalı değildir. Bunu iyi bilirim ki, çünkü burada sade denilen insanlarda her gün gördüm. Sade dedi, kelimeyi ağzında tartar gibi Evet, sade. Ekmek gibi. Su gibi. Dürüstlük gibi.

Mikrofonu masaya koydu. Atmadı, özenle bıraktı.

Sonra duvağını çözdü. Beyaz tül masa örtüsünün üzerinde, hiç dokunulmamış şampanya bardağının yanında kaldı.

Cem, dedi sadece adıyla. Yüzüne baktı.

O başını kaldırmadı.

O an, her şey Elife yetmişti.

Annesinin elinden, babasına başıyla selam verdi. Ali Bey usulca ceketini düzeltti, kalktı.

Üçü birden, acele etmeden, dimdik çıktılar salondan.

Dışarısı sıcaktı ve yasemin kokuyordu. Bahçeden akordeon eşliğinde yazlık bir şarkı duyuluyordu.

Elif, dedi annesi, başlamak istedi.

Anne, gerek yok. Her şey yolunda.

Peki, şimdi ne yapacağız?

Eve gidelim, dedi Elif. Baba, iyi misin?

Ali Bey kravatını yokladı, hafifçe güldü.

Gayet iyiyim, dedi.

Kırık dökük, gri renkteki eski Şahine bindiler, arabası Elifle yaşıttı. Ali Bey arabayı çalıştırdı. Motor ilk önce öksürdü, sonra alışıp güzelce devrini buldu.

Uğurlu Köyüne varmak üç buçuk saat sürüyordu.

Anne arka koltukta hafifçe uyukladı. Baba sustu. Elif, tarlalar geçerken camdan baktı; kafasında bir düşünce bile yoktu, sadece derin bir sessizlik akıyordu, boğulacak gibi.

Sabaha karşı, ufukta gün doğarken baba arka koltuktan sordu:

Pişman olur musun?

Elif düşündü.

Bilmem, dedi dürüstçe.

Baba başını salladı, başka da bir şey sormadı.

Ev onları eski ağaç kokusu ve bahçedeki leylaklarla karşıladı. Bahçe kapısında Tekir isminde yaşlı bir kedi onları sanki bekler gibi oturuyordu.

İlk hafta Elif odasından pek çıkmadı. Utandığından değil; ama içinde bir gariplik vardı, kaburgalarının altında bir yük gibi. Şehirde beş sene geçmişti, Cemle iki yıl hepsi bir gecede, biri televizyonu kapatmış gibi bitmişti.

Telefonunu ikinci gün kapattı. Cem ilk gün boyunca tam on iki kez aradı, sonra vazgeçmiş olmalıydı. Elif açmadı, kontrol etmedi.

Anne yanına çay taşıdı, soru sormadı. Annelerin asıl hüneridir; yanındaki suskunlukla huzur vermek.

Baba bahçedeki çitin tamirine girişti, çekiç sesi düzenli ve rahatlatıcıydı. Elif pencere kenarında Böyle olunmalı, diye düşündü. Hasar onarılır.

Sekizinci gün erken kalktı, kahvaltıdan önce çatıya çıktı.

Bir sandıkta, eski dergilerin arasında, babaannesinin kasnağını buldu. Yuvarlak, cilalanmış ahşaptan, onlarca yılın iziyle parlıyordu. İplikler Renk renk, özenle sarılmış, yıllardır orada bekliyordu sanki.

Elif getirdi, cam kenarındaki masaya koydu.

Anne çaydanlıkla girip kapıda kaldı.

Babaannenin diye fısıldadı.

Evet.

Sana güzel öğretmişti. Unutmadın mı?

Hiçbir şeyini unutmadım, dedi Elif.

İğneyi aldı. İpliği geçirdi. İlk dikişi yamuk oldu, eli titriyordu. İkincisi daha düzgün, üçüncüsü nokta atışı.

Elif küçüklüğünden beri dikiş dikerdi. Kanında mı vardı, kim bilir. Leman Hanım derdi ki: Her bir dikiş, bir sözdür. Her renk, bir duygudur. İnsan susar; iğneyle konuşur, kumaşan

İlk günler plansız işlemeler yaptı; elleri kendi yolunu buldu. Kırmızı iplik, sonra mavi, sonra altın sarısı Derken, yapraklar, bir kuş, sekiz yapraklı bir çiçek babaannesinin nazarlık dediğinden.

Bir hafta sonra komşu Zeynep Abla, bahar başından emanet makası geri vermek bahanesiyle uğradı.

Elif, bir göster bakalım kasnağı, dedi.

Elif gösterdi.

Zeynep Abla uzun süre kumaşa baktı.

Kızım, bunlar satılık. Kutuda saklamaya yazık.

Kim alır ki.

Ben alırım. Şimdi, hemen alırım. O kuş desenli olana ne kadar istersin?

Elif şaşırdı.

Zeynep Abla, ayıp ediyorsun…

Ediyor muyum? Sana merhamet değil, emek hakkı veriyorum. Arada çok fark var.

O an anladı hakikaten, merhamet ile hakkın arasındaki farkı.

Eylül ayında altı işi hazırdı. İki geleneksel motifli peşkir, kır çiçekli pano, köyün ardındaki ormanlığa bakarak yaptığı küçük tablo ve iki kuş desenli peçete.

Zeynep Abla kuşu ve bir peşkir aldı. Elif, sembolik bir ücret aldı ama ilk defa el emeğine para kazanmıştı. Tadı şehirdeki atölye maaşından başkaydı.

Eylül sonunda Mehmet geldi.

Elif kasnağıyla cam kenarında dikerken annesi çağırdı: Elif, biri geldi!

Kapının önünde, otuz beş yaşlarında bir adam duruyordu; sade bir mont, çamurlu çizmeler Uzun boylu, koyu saçlı, işçi elleri belli; hiç mimar eli değil.

Selamünaleyküm, dedi. Ben Mehmet. Derebaşından, yanı başımızdaki köyden. Zeynep bana sizin peşkirlerden söz etti.

İşliyorum, dedi Elif.

Anneme doğum günü hediyesi lazım. Makine işi olmasın. O gençliğinde kendi işlerdi, farkı anlar.

Elif baktı adama. Sade biri, bakışında ukalalık ya da merhamet yok. İçten bakıyor, neyse onu konuşuyor.

İçeri buyurun, hazır ürünler var, isterseniz özel de yaparım.

Mehmet içeri girdi. Teker teker işleri inceledi. Acele etmedi. Eline aldı, ipliğine, motifine, kenarına baktı.

Şu motif ne? diye sordu, kırmızı-siyah peşkir için.

O Türkmen motifi; bereket ve evi koruma için, babaannem öğretti.

Siz nerelisiniz?

Bu köylüyüm. Birkaç senedir şehirdeydim, şimdi yine buradayım.

Adam başını salladı, Neden döndün? diye sormadı. Elif bunu sevdi.

Şunu alayım, dedi Mehmet. Bir de şu. Biri anneme, biri eve Kızım desen seviyor, ona da bakar. Sekiz yaşında, herhalde geleceğin ressamı.

Adı ne?

Irmak.

Fiyatı konuştular. Mehmet pazarlık etmedi. Elif azımsanacak bir miktar söyledi.

Kapıdan çıkarken sordu:

Sadece tanıdıklara mı yaparsınız yoksa yine sipariş verebilir miyim?

Tabii, buyurun gelin.

O zaman geleceğim. Irmak atları çok sever. Ona at desenli ister.

Atlı desen de yaparım, dedi Elif, hafif gülümsedi.

Mehmet gitti. Annesi hemen mutfaktan göz kırptı:

Adam iyi adam, dedi.

Anne

Ne diyeyim? İyi insan, iyi.

İki hafta sonra Mehmet, annesine peşkir almak için Irmakla geldi. Irmak, sessiz, kara saçlı, kocaman ciddi gözlü bir kızdı. Kasnağa gidip başladığı desen işine uzun uzun baktı.

Bu at mı? diye sordu.

Daha değil, yeni başladım.

Ne zaman at olacak?

Bir haftaya kalmaz.

Irmak bilgisi varmış gibi onayladı.

Mehmet içeride Hatice Hanımla çay içti, uzun uzun konuşuyordu: hava, mahsul, bu sene yapraklar erken sarardı

Sonra Elife döndü:

Bu iş ciddiyet ister. Ben anlamam ama içimde hissediyorum; bir işin ruhu varsa belli olur.

Teşekkürler.

Satmayı düşündün mü? Sadece komşuya değil, internette de satılır. Benim rahmetli eşim çömlekleri öyle satardı, iyi giderdi.

Elif sustu bir süre.

Düşünüyordum ama başlamaya çekindim.

Yardımcı olurum, ister misin? Bir arkadaş anlatır, nasıl yapılır.

Neden yapmak istiyorsunuz?

Mehmet dürüstçe baktı.

Sebepsiz. İyi işler saklanmasın diye. Emeğe değer vermek gerek.

Elif bir kere daha gülümsedi. İçten ve sade.

Ekim yoğun çalışmayla geçti. Elif günde sekiz saat dikti. Irmak birkaç kez babasıyla, bir kez de yalnızca bisikletle köyü boydan boya geçip geldi; kasnağı izledi, hiç konuşmasa da o çocuksu suskunluk, Elife huzur veriyordu.

Mehmet internet sayfası açılmasına yardımcı oldu. Elif işleri beyaz fonda fotoğrafladı, kısa açıklamalar yazdı. Üç gün sonra başka bir şehirden ilk sipariş geldi, sonra biri daha Ekim sonuna kadar yedi sipariş.

Çalışırken Cem aklına geliyordu, bazen. Bazen geceleri, ani ve acı bir buruklukla En çok onun sessizliği, susması acıtıyordu Elifi; sözlerden çok suskunluğu.

Kasımda, ilk kar yağarken köy yolunda gri bir Alman cip belirdi. Başta yanlış köy olmalı dedi Elif, ama araçtan Gülendam Hanım indi; uzun kaban, topuklu bot, kar suyu anında çamurladı topukları Arkasında yavaşça gelen Cem; yaka yukarda, eller ceplerde.

Elif kapıya gitmedi. Kapıyı babası açtı. Eşiğe çıkıp baktı, hiçbir şey demedi.

İyi günler, dedi Gülendam Hanım. Elifle görüşmek istiyoruz.

Evde, dedi Ali Bey.

Çağırır mısınız?

Kısa bir sessizlik.

Elif! dedi baba, arkasını dönmeden. Sana geldiler.

Elif çıktı, babasının yanında durdu. Üzerinde eski bir kazak, kot pantolon, örgülü saç, elleri iğne izli.

Elif, diye başladı Gülendam Hanım, artık başka bir ses tonuyla o akşamki gibi değil, yumuşak, neredeyse Ricacı. Sohbet etmek için geldik. Ne olur insani bir şekilde konuşalım.

Söyleyin.

İçeri girsek?

Elif sustu. Bir Ceme baktı. O yana bakıyordu.

Burada konuşun.

Gülendam Hanım derin bir nefes aldı, bir ayağı çamura gömüldü.

O gece yanlış açıldım, farkındayım. Fazla şey söyledim belki. Ama anlayışlısın, biliyorum. Hayatta bazen duygular ağır basar, gereksiz şeyler ağzımızdan çıkar. Her şey bozulmak zorunda mı?

Ne bozuluyor?

Seninle Cemin hayatı. Ev hazır, haberin var. Eşyalar alındı. Sana şehirde iş ayarlandı hem de tasarım işi, yetenek var sende.

Elif sustu.

Araba da alındı, dedi Gülendam Hanım, sanki son hamlesiydi.

Cem nihayet Elife döndü.

Elif, lütfen düşün Her şeye yeniden başlayabiliriz.

Sen sustun, dedi Elif.

Ne?

O gece restoranda sen sustun. Başını eğip sustun.

Cem yutkundu, konuşamadı.

Ne diyeceğimi bilemedim, dedi sonunda.

Ben biliyordum. Söyledim. Tek başıma. Sensiz.

Bir sessizlik uzadı.

Babanın omuzu Elifin yanında, güvenli bir duvar gibi hissediliyordu.

Gülendam Hanım, dedi Elif kararlı bir sesle, sağlıklı bir ömür dilerim size. Ceme de. Ama ben dönmeyeceğim. Neden? Çünkü ne istediğimi biliyorum.

Neymiş o? diye sordu Gülendam Hanım, o eski kibirden bir kırıntı sesiyle.

Kendi seçimimle yaşamak, dedi Elif.

Gülendam Hanım kısa bir süre baktı Elife. Sonra başını, farklı bir kabullenişle salladı.

Peki, dedi.

Araba çamurlu yolda zar zor döndü, bahçe çitine çarpmadan uzaklaştı.

Baba dudak büktü:

Böylesi daha iyi, dedi.

Eve girdiler. Anne koridorda, kapı eşiğinde, her şeyi duymuştu.

Aferin kızım, dedi ve başka bir şey demedi.

Elif kasnağını aldı. İğneyi buldu, ara verdiği desene bir dikiş daha attı.

Aralık ve ocak siparişlerle geçti. Şubat geldiğinde Elifin Türkiyenin farklı şehirlerinden yirmi üç işi tamamlanmıştı. Kuzeyden bir kadın uzun bir mail yazdı; yıldönümlerinde aldığı en kıymetli hediyenin bu peşkir olduğunu çünkü hayata dair bir sıcaklık taşıdığını yazmıştı.

Mehmet her hafta uğruyordu. Kimi zaman Irmakla, kimi zaman yalnız. Hiçbir zaman boş gelmezdi: kimi süt bırakır, kimi bal getirir, bazen bir odun külçesini kapının önüne koyuverirdi.

Sohbetleri derindi, samimiydi. Irmak büyüyordu, annesini hatırladığı kadar hep eksik kalan tarafını Elifte tamamlıyordu belki. Geçen bahar hastalıktan ölen karısı için Mehmet, Sessizce sönen bir mum gibiydi derdi. Mehmet köyde yeni bir el sanatları fuarı kurulduğunu duyurdu, Elife Mutlaka gitmelisin dedi.

Korkuyorum, dedi Elif.

Neden?

Bilmem. Dalga geçerler, köyden gelmiş diye.

Mehmet ona önemli bir şey söylermiş gibi güvenle baktı:

Elif. Böyle küçümseyen biri varsa asıl o komik. Senin işin, her kelimenin üstünde.

Şubat ayı fuara götürdü Elifi.

Sekiz ürünüyle bir masa açtı. Naylon örtü değil, keten bez serdi. Yanına ayakta dikildi, bekledi.

Birinci müşteri beş dakikaya geldi. Yaşlıca, büyük çantalı bir teyze. Peşkirin birini uzun uzun inceledi.

Bunları kendin mi işledin?

Kendim işledim, teyze.

Anlaşılıyor. Bu işlerde hayat var.

İki peşkirle küçük panoyu aldı.

Günün sonunda sekiz işten üçü kaldı. Cebine geçen para, alıştığı maaştan farklıydı. Alınteri ile hak edilmişti.

Mehmet dönerken sordu:

Nasıldı?

İyi, dedi Elif. Sonra şaşkın bir kahkaha attı.

Mehmet de güldü.

Irmak, fuardan aldığı simidi çiğnerken sordu:

Elif, bana kuş işlemek öğretecek misin?

Söz, öğreteceğim.

Dışarıda kar tipisi vardı. Yol bembeyaz, boşluğa uzanıyordu. Elif ileriye, farın ışığına baktı; içi ilk kez sımsıcaktı.

Bahar geldi, adını dillendirmeye çekindikleri şey gerçekleşti.

Bir akşam, her zamanki ziyaret gününden farklı olarak Mehmet geldi. Anne hemen mutfağa çekildi, anneler anlar.

Karşısına oturdu, sustu, sonra dedi ki:

Ben doğrudan konuşurum, bilirsin. Düz konuşayım.

Konuş.

Seninle iyi hissediyorum. Irmak da Hemen teklif etmiyorum, ama bil: Benim içimde niyet var.

Elif onun usulca dizlerinin üzerinde duran ellerine baktı. Sakin ve aceleci değil.

Biliyorum, dedi Elif.

Yani?

Ben de iyi hissediyorum.

Mehmet başını salladı, şapkasını aldı.

Yarın tekrar gelirim, olur mu?

Gel.

Mayısta Elif, Derebaşına taşındı.

Haziranda düğün oldu; tam bir yıl önceki ilk Haziran gecesinin üstüne. Elif not aldı ama kimseyle paylaşmadı; kişisel, sessiz bir ayrıntıydı.

Nehrin kıyısında kutlandı. Masalar çimene, keten örtüye serildi. Herkes elinden ne geldiyse getirdi. Hatice Hanım lahana ve elmalı börek yaptı, komşular çeşit çeşit ikram getirdi. Mehmetin annesi Sultan Hanım ise, kısa boylu ama çakı gibi, mutfağın başına geçti, kimseyi oturtmadı.

Az davetli. Elifin ailesi, köylü komşular, Mehmetin akrabaları, Zeynep Abla ve eşi. Irmak, açık mavi elbiseyle papatya buketi taşıyordu.

Karşı köyden gelen Hüseyin Usta, akordeonuyla oynak havalar çalınca kimse yerinde duramadı.

Elifin üzerinde sade, beyaz, kendi işlediği keten elbise vardı. Motifi, kış boyunca kasnaktaydı; kuşlar, yapraklar, sekiz yapraklı bir nazar çiçeği Duvağı kendisinindi. İnce tül, köşelerinde mavi unutma beni çiçekleriyle.

Restoranda masada kalan gelin duvağından değildi, bu kendi seçtiğiydi.

Ali Bey, kızını ırmak kenarına götürürken ağlamamak için kendine hakim oldu; annesi gözyaşlarını yanağında sakladı.

Sultan Hanım, Elifi gelin kabul ederken kulağına fısıldadı:

Oğluma da Irmaka da lazımsın. Ama en çok kendine lazımsın, unutma.

Elif sarıldı kaynanasına.

Hüseyin Usta yavaş bir hava çaldı, çiftler çimen üstünde döndü. Mehmet, Elifi özenle tutuyordu. Irmak kendi kendine dans etti.

Nehir parlıyordu. Akşamın kızıllığında, her şey gerçek ve sıcaktı.

Hatice Hanım eşi Ali Beyin elini tutuyordu, yıllar önceki gibi. Ağlamadan sadece izledi kızını.

Bu, kurmaca değil; bizzat yaşanmış bir öyküydü, ancak yaşanarak öğrenilen.

Sonbaharda Elif kendi atölyesini açtı.

Mehmet, evin eski ahırını atölyeye dönüştürdü: büyük masa, raflar, geniş bir pencere, bol ışık Irmak kapıya kırmızı tebeşirle minik bir kuş çizdi. Yamuk çizildi ama canlıydı.

Elif iki öğrenci aldı: Sibel, on beş yaşında, komşunun kızı, büyük gözlerle kasnağa bakıyordu. Diğeri elli iki yaşında, emekli öğretmen Emine Hanımdı; hayat boyu denemek istemiş, vakit bulamamıştı.

Atölyenin küçük bir köşesinde camekan dükkân açıldı. Siparişler internetten geldi, bazen yolcular uğradı, köylüler alışveriş yaptı.

Bir gün yerel televizyon ekibi çekime geldi. Sonra il programına çıktı, ardından ulusal bir kanala Anadolunun El Emeği programında yer buldu.

Elif bunu Zeynep Abladan öğrendi, sevincini telefonda paylaşırken: Elif, seni gösteriyorlar! Aç kanalı, bak!

Ama Elif atölyedeydi; Sonra izlerim, dedi. İzlemedi. Bir gelinlik örtüsü yetiştirmesi gerekiyordu.

Aynı saatlerde, Derebaşından iki yüz kilometre uzakta, büyük bir şehirde, yeni bir apartmanın on ikinci katında bir kadın televizyon başındaydı.

Evi genişti, avize, yüksek tavan, camdan şehir manzarası Mobilyalar pahalı, bir iç mimar tarafından özel seçilmiş. Gerçek ressamdan alınmış tablolar duvarda. Orkideler haftada bir değişip yenileniyordu.

Gülendam Hanım yumuşacık bir sabahlıkla, elinde kadeh, neredeyse hiç içmeden, haberi izliyordu. Cem iş seyahatindeydi, ya da öyle söylemişti. Artık fazla sormuyordu. Oğlunda, geçen seneki olaydan sonra bir şeyler değişmişti. Artık konuşmaları daha kısa, bakışları uzak.

Alışılmıştı, geçer diye bekliyordu.

Televizyonda halk sanatları programı vardı. Köyler, ustalar Pek ilgisi yoktu, sadece sessizlikte huzursuzdu.

Bir kadın sesi duyunca başını kaldırdı.

Ekranda Elif vardı.

Parlak atölyede, büyük bir masa başında, elinde kasnak. Saçları toplanmış, kolları sıvanmış. Yanında öğrenciler, köşede bir kız çocuğu deftere resim çiziyordu.

Arka planda sorulan soru:

Nakış yolunuz nasıl başladı?

Babaannemle, dedi Elif, gülümseyerek. O derdi ki, iğne alet değil, sohbetin ta kendisi.

Sunucu devam etti:

Atölyeniz bir yıldır var. Siparişler Türkiyenin dört bir yanından geliyor. Sizin için asıl değer ne?

Bir an düşündükten sonra Elif:

Yaşanmışlık. Her iş bitince sıcaklığını taşıyor. Bana göre en önemlisi bu.

Kamera biraz yayını açınca uzun boylu bir adam (Mehmet) yanı başına gelip Elifin omzuna elini koydu. Irmak, cama yakın arkada kameraya bakıp el salladı.

Elif gülüyordu; içten, gözleri kapalı, neşeli bir kahkaha.

Gülendam Hanım hareketsizdi.

Kadehindeki şarap dokunulmamıştı.

Program devam etti. Motifler, röportajlar Gülendam Hanım izlemiyordu. Ekrana bakıyor ama anlatılanı duymuyordu.

Kumandaya uzanıp televizyonu kapadı.

Sessizlik.

O evde hep sessizlik vardı. Buna alıştığını sanırdı.

Yan masaya kadehi bıraktı. Ellerine baktı. Sağ elinde elmas bir yüzük; üç yıl önce kendi doğum gününde kendine hediye almıştı. Çünkü hediye alacak kimsesi yoktu.

Yüzüğün üstünde abajur ışığı bir kıvılcım saçtı tavana.

O kıvılcımı izledi.

Elifi düşünüyor muydu? Hayır, Elifi değil.

Kendini düşünüyordu; yıllar önce, gençken ne çok şey istemişti! Parası olursa her şey sırayla gelecektir diye düşündü. Kaç yıl şirket için, kazanç için uğraştı. Sonra bollaşan zamanlarda, oğlunun bile içine kapanmasında, kocaman evde soğuk orkideler içinde hiçlik hissetti.

Dışarıda şehir ışığın içindeydi. Pencereden binlerce pencere; her birinde başka bir hayat. Kiminde börek, kiminde tartışma, kiminde barış, gülüş Kim bilir, nerede sıcak bir elin emeğiyle kumaş işleniyor, bir babaannenin öğrettiği motifle?

Kendi annesini düşündü. Babası şehirde emekli, annesi köyden gelme, hayat boyu tezgâhta Ellerinde her zaman çatlak. Onları koynunda saklardı. Yıllar boyunca Hatice Hanımı, evdeki huzuru özlemiş miydi? Evet, ama hiçbir zaman yüksek sesle söyleyemedi.

Oturduğu koltuktan kalkıp, pencereye yürüdü. Şehir hâlâ canlıydı. Birileri aşağıda, sokağın bir köşesinde şimdi mutlu, şimdi telaşlı, neşeli Kim bilir, Elifin atölyesinde minik kasnakla bir kız çocuğu yeni motif öğreniyor, bir adam Elifin yanında oturup sessizce çay içiyor.

Ne garip, dedi Gülendam Hanım, kime dediğini bilmeden.

Kendine söyledi galiba.

Kadehi tekrar eline aldı, minik bir yudum alıp tekrar masaya bıraktı.

E, ne olmuş yani, diye kendi kendine mırıldandı. Yani ne olmuş?

Yıllarca doğru yaşadım diye düşündü. Her şeyin en iyisini al, kimse tepeden bakmasın, kimse laf etmesin. Hayat boyu böyle biriktirdi her şeyi. Hepsini satın aldı, hepsini

Ama şimdi, bir sabahlıkla koltukta, pahalı evinde, yalnızca ekrandaki bir genç kadın ve kasnak düşünerek, elmas yüzüğün taşındaki kıvılcığa bakarak kaldı.

Bir zamanlar annesi olsa şimdi? Büyük ihtimalle hiç konuşmadan çay demlerdi, yanına bırakırdı.

Boğazında bir şey düğümlendi. Ne gözyaşı, ne üzüntü; yalnızca kuru, sıkıntılı bir şey.

Peki, dedi yavaşça, sanki annesine cevap verir gibi. Peki.

Kadehi mutfağa götürdü. Kendi yüzünü yansıyan camda izledi: bilge, yorgun, yalnız.

Ne mutsuz Ne tam mutlu.

Hayatta eşyaların bedelini iyi bilen, ama asla ölçülemeyenlerin değerini az bilen bir insanın yüzü.

Söndürdü mutfak ışığını. Uyumaya gitti.

Derebaşında, ahşap atölyede son mum da sönüyordu. Elif masayı topladı, iplikleri yerleştirdi, yarım işini kasnağa bıraktı. Yan odada Mehmetin sesi geliyor; Irmaka kitap okuyordu, uykulu çocuk kahkahasıyla.

Elif mumu söndürdü.

Ev karanlıktı; tanıdık, sıcacık. Keten, mum ve dışarıdan gelen kuru ot kokusu vardı.

Cam önünde bir süre durdu.

Gökyüzü açıktı, Ekim yıldızlarıyla. Hepsi yerinde. Hepsi ışığında.

Elif evine, kocasına, çocuğuna, kendi seçtiği hayata döndü.

O akşam günlüğüme şöyle yazdım: Hayatta insanı tamamlayan, başkasının sesi değil, kendi adını kendi sesiyle çağırmasıdır. Ben, sesimi buldum. Susmanın, asıl hakkının kendine ait olduğunu öğrendim.

Rate article
Lifequest
Susma Hakkı: Sessiz Kalma Özgürlüğü