Kendin Olma Özgürlüğü
Biliyor musun, bazen düşünüyorum da Ya o zaman o kadar cesur olmasaydım, ne olurdu? dedi Esra, sesi neredeyse bir fısıltıydı ve sanki kendisiyle konuşuyormuş gibiydi. Bardağındaki kahveye dalmış bakıyordu; sanki o koyu kahvenin içinde sorulmayan sorularının cevabını arıyordu.
Karşısında bilgisayarını açmış oturan eşim Kerem, onun bir anda değişen ruh halini hemen fark etti. Hemen ekrandan ayrıldı, bilgisayarını kapattı ve dikkatle ona baktı.
Ne düşünüyorsun? diye sordum yumuşak, hafifçe öne eğilerek.
Esra gözlerini kaldırıp bana baktı, hafif utangaç bir gülümsemeyle konunun böyle dönmesinden özür diler gibiydi.
Düşünsene, doğduğum şehirde kalsaydım. O küçük muhasebe ofisinde çalışmaya devam etseydim diye söze girdi, eski günleri hayalinde canlandırırken. Her gün annem ve anneannemden aynı cümleler: Kızım Esra, bak kendine biraz dikkat et, yoksa kimseye varamazsın. Hiçbir yere gitmiyorum Ve seni hiç tanımıyorum.
Sesinde hem hüzün hem şaşkınlık vardı; sanki yaşadığı bunca yılın bu hale geleceğine hâlâ kendisi de inanamıyordu. Bir an duraksadı, o hayatını kökten değiştiren kararını düşünerek.
Bilgisayarı kenara bıraktım, sandalye mi yavaşça ona yaklaştırdım, elini kendi ellerimin arasına aldım. Dokunuşumun sıcaklığında sanki sessizce Her şey güzel olacak sözünü verdim ona.
İyi ki kalmamışsın dedim, gülümseyerek. Çünkü sen harikasın. Sensiz bir hayat düşünemem.
O da gülümsedi fakat gözlerinde geçmişin gölgesi hâlâ okunuyordu, yıllarca içini kemiren o kırgınlık, zaman zaman kendini hissettiren o hafif huzursuzluk
Esra çocukken tombul yanakları, insanın dokunmak isteyeceği gamzeleri olan bir kızdı. Yemek yemeye bayılırdı sadece yerdi değil, her lokmadan keyif alırdı. En çok da anneannesinin vişneli çöreklerini severdi: taze, çıtır hamur, bol vişneli dolgu, dudağında ekşi-tatlı bir iz bırakırdı. Kahvaltıda bir tabak dolusu krep yiyip, sıcak sütle midelerine indirmeden sofradan kalkmaz, ardından bir de Biraz daha verebilir misin? derdi.
Anne ve babası ise o anları mutlulukla izlerlerdi.
Bırak, çocuk sevinsin, derlerdi birbirlerine göz göze gelerek. Çocukluk böyle zamanlar için zaten, küçük mutluluklar da lazım.
O vakitler iştahında bir sakınca görmemişlerdi, kızlarının iştahla yemek yemesinden, sağlıklı neşeli oluşundan keyif almaktaydılar.
Ama anneannesi, uzun boylu, ince yapılı, keskin bakışlı, özenli topuzuyla ciddi bir kadın, her fırsatta laf etmekten çekinmezdi. Pazar günleri evi naftalin kokusuyla doldurur, gelir gelmez Esrayı baştan aşağı süzerdi, sanki her defasında torunu daha da kilo aldı mı diye kontrol ediyordu.
Esracığım, biraz daha az yemelisin, derdi başını sallar, ondan başka kimsenin göremediği bir gerçeği biliyormuş gibi. Bak kendine, yakında kapıdan geçemeyeceksin. Kim alır seni böyle?
Esra henüz evlenmek neden bu kadar önemli? sorusunun cevabını anlayacak yaşta değildi. Onun dünyasında çok daha eğlenceli şeyler vardı: Sokakta mahalle arkadaşlarıyla oynadığı saklambaçlar, kendi aralarında uydurdukları gizli diller; uzak diyarları anlatan kitaplar; büyüyüp büyük maceralara atılacağı, kimsenin ona kaşık saydırmayacağı hayaller
Ama anneannesinin o duru, duygusuz sesiyle söylediği cümleler aklının bir kenarında çivi gibi çakılı kalmaya başladı. Baştan onları ciddiye almaz, Eh, işte, anneannem zaten hep bir şey der, diye düşünürdü. Fakat zaman geçtikçe o ses gitgide büyümeye, her tatlının, her kutlamadaki pastanın, her sandviçin ardından içten bir siteme dönüşmeye başladı.
Başka çocukların bakışlarını fark etmeye, fısıltıları duymaya başlamıştı. Okul bahçesinde koşarken arada atılan alaycı kahkahalar gitgide daha sık kulağında çınlar olmuştu. Esra başta önemsememeye çalışıyor, hayatın tadını çıkarmak istiyordu, ama içinin bir köşesinde, sanki yanlış bir şey yapıyormuş gibi rahatsızlık duymaya başlamıştı. Sanki çocukça yemek yeme sevinci ve hayata olan neşesi birer saklanılması, özür dilenmesi gereken şeylere dönüşüyordu.
İlerleyen yıllarda okulda işler iyice sarpa sardı. Başlangıçta aldırmamış, Çocukluk işte, geçer, diye düşünmüştü. Ama dalga geçmeler bitmedi, aksine ufak taşlar gibi sürekli omuzlarına birikmeye başladı; gün geçtikçe sırtına yük bindiriyordu.
Özellikle okulun önünde grup halinde takılan erkekler, ona takma isimlerle seslenmeden durmazlardı. Koridorda çelme takar, teneffüste ne yediğini bağıra çağıra tartışırlar, her fırsatta önünü keserlerdi. Esra içten içe küçülüyordu ama bunları dışa yansıtmıyor, daha fazla malzeme vermek istemiyordu.
Kızlar ise başka bir şekilde canını yakıyordu. Yüksek sesli alay, fiziksel dokunuş yoktu. Ama arkadan fısıldaşmalar, tuhaf bakışlar ve onun adımlarının ardından gelen sessizlik Bazen Yine dökümlü bir şey giymiş Neden biraz bakımlı olmuyor? gibi cümlelerin yarısını yakalıyordu. Ve bu ima dolu sözler, doğrudan hakaret kadar canını yakıyor, onu gerçekten de farklı, hatta yanlış biri olduğuna iyice ikna ediyordu.
Esra zamanla başkalarının ne düşündüğüne göre alışkanlıklarını değiştirdi. Dar şeyler giymez oldu, bol hırkalar, uzun etekler seçerek vücudunu saklardı. Beden eğitimi derslerinde hızla üstünlüğünü değiştirir, kimse göremeden çıkardı. Sonunda hastaydım bahanesiyle beden derslerini de bırakmanın bir yolunu bulmuştu.
Yemek araları tam bir sınavdı. Eskiden iki arkadaşıyla gülerek, şakalaşarak kantinde yemek yerdi. Artık çoğunlukla merdiven altındaki dar köşede, sessizce sandviçini kemiriyordu. Orası yalnızca yemek yiyebileceği bir saklanma köşesiydi.
Evde ise işler daha da karmaşıktı. Annesi, genellikle nazik ve ilgili, ama bu konuda duyarsızdı. Akşam yemeklerinde, tabağında pırt bıraktığında aynı muhabbet dönerdi:
Esracığım, biraz kendine bakmalısın. Bak Melek karşı komşunun kızı ne kadar zarif, sen de Belki sabahları biraz yürüsen, ya da bir havuza yazılsan?
Esra cevap vermez, gözlerini tabağına dikerdi. Anlatamıyordu ki Her şeyi denemişti zaten: Sabah altıda kalkıp egzersiz, dergilerde yazan tarifler, metabolizmayı hızlandıran bitki çayları Hiçbiri işe yaramamıştı ve bu başarısızlık duygusu gittikçe ağırlaşıyordu. Her anne sözünde yetersizsin damgasını hissediyordu.
Yirmi iki yaşına geldiğinde Esra, hep aşağı bakan, içine kapanık bir kadın olmuştu. Gözlerine kimseyle uzun uzun bakamaz, konuşurken sesi alçak çıkar, hep tetikteydi. Küçük bir kasabada, bir muhasebe firmasında çalışıyordu. İşini de zaten tanıdıklar vasıtasıyla bulmuştu; iş görüşmelerinde kendini ifade edemiyor, gözlerin altında eziliyordu.
Hayatı bir döngü halini almıştı: Sabah kalkış, işe gidiş, ekrana sayılar girip eve kapanış, anne-babayla bir iki telefon konuşması ve ardından bilgisayar başında vakit geçirip uyku. Dış dünya küçücük odada, ekran ve rakamlardan ibaretti. Ara sıra sosyal medyada, arkadaşlarının paylaşımlarına bakar, gezilere, buluşmalara, kahkahalarla yapılan kutlamalara imrenirdi. Ya ben? Bana ne zaman sıra gelecek? diye düşünür, sonra o düşünceleri hemen bastırırdı. Sanki hayalini kurduğu mutluluk, erişemeyeceği bir yerde, çok uzakta kalmıştı.
Bir gün, işten sonra tamamen tesadüfen o kafeye girdi. Aslında kafasında eve gidip bir şeyler yiyip, bilgisayarın başına geçmek vardı ama öğle yemeği çok hafif geçmişti, karnı acıkmıştı. Kendine bir güzellik yapmak istedi; sessiz bir köşeye oturdu.
Cam kenarında bir masa seçti, alışkanlıktan diyet diye salata söyledi ve alışkanlıkla telefona gömüldü. Sosyal medya, arkadaş sohbetleri günü biraz dağıtıyordu fakat içindeki yorgunluk yine geçmemişti.
Tam bu sırada, yan masaya genç bir adam oturdu; Kerem. Çantasından bilgisayar, şarj aleti çıkarıp çalışmaya başladı. Ara ara birilerine gülerek telefonla konuşuyor, garsona şaka yapıyor, rahat ve hayat dolu bir hali vardı. Esra, onun her şeyden habersiz özgür konuşmasını biraz kıskandı: İnsan, topluluk arasında hiç gocunmadan, kafasına göre yaşamayı nasıl başarıyor?
Salata tabağını kenara çekerken yanlışlıkla Keremin bardağına değdi. Kahve masaya döküldü, birazı bilgisayarının klavyesine sıçradı. Esranın yüreği ağzına geldi.
Çok özür dilerim! İnanılmaz sakarımdır dedim heyecanla, ellerimle bardağı temizlemeye çalışırken titriyordum. Vallahi istemeden oldu, hemen sileyim
Kerem bir an bilgisayarına baktı, ardından bana Ve gülümsedi. Zoraki bir gülümseme değil, gerçekten içten, samimi bir gülüştü.
Hiç önemli değil, dedi sakin bir tonla. Sonuçta bu sadece bir alet. Sadece sen bir yere zarar görme, gerisi halledilir.
Böylesine sakin anlayış, beni bir anda rahatlatıverdi. Azarlayan, ukala bir laf beklerken, karşımdaki insanın içten iyiliğiyle karşılaştım.
Emin olun, hiçbir şey olmadı, diye ekledi, bilgisayarını bir kenara çekerken. Asıl ben bir kahve ikram edeyim, barış kahvesi olsun.
Yok, dedim utangaçça, Ben mahcubum, isterseniz bilgisayarınıza servis ücreti verebilirim.
Hiç gerek yok, dedi gülerek. Ben de sakarımdır, o yüzden üzerine koruma aldım. Bence bu bir tanışma vesilesi olsun. Ben Kerem bu arada.
Söhbete daldık. Kerem yeni taşındığını, uzaktan çalıştığını, şehirde kendine iş dışında keyifli yerler aradığını anlattı. O kadar sade ve doğal konuşuyordu ki ben de rahatladım, gerginliğim dağıldı, hatta uzun süredir kimseyle şakalaşmadığım kadar şakacı davrandım.
Sizin işiniz ne? diye sordu, kahvesinden bir yudum alırken.
Ben Muhasebeciyim, dedim gözlerimi kaçırarak. Sıkıcı bir işim var deyip savunmaya geçmeye hazırlanıyordum.
Nesi var canım! diye karşılık verdi. Muhasebeci olmasak, dünya nasıl dönecek? Her şey kaos olur. O kadar önemli ki!
Gözlerimi kaldırıp hayretle baktım. Kimse bana böyle şeyler söylememişti. Genelde bu konuya ya ilgisiz kalınır, ya da hemen değiştirilirdi. Ama o, gerçekten dinlemiş, işimin değerini anlamak istemişti.
Cidden önemli mi sizce? dedim fısıltıyla.
Elbette, dedi samimi bir gülümsemeyle. Her iş değerlidir. Siz de çok sorumlu bir insana benziyorsunuz.
İlk defa birisi beni ciddiye almış, işimi küçümsememiş, aksine iyi ki varsın, demişti. O gün sohbet bitene kadar zamanın nasıl geçtiğini fark etmedik: Garsonlar masaları toplamaya başlamış, camların arkasında şehir iyice kararmıştı.
Kapanışta Kerem bana telefon numaramı sordu. Heyecandan neredeyse kelimelerim karıştı. Ertesi gün arayacağını söyledi; ertesi gün akşamında parkta dolaşmaya çıkardık bile.
Onunla her şey başkaydı. Daha önce bana yaklaşanlar gibi üstü kapalı şekilde zayıflamamı, şu diyeti denememi, biraz kendimi toparlamamı asla ima etmedi. Dış görünüşüme laf etmedi, eleştirmedi. Sadece yanımda oldu samimi, ölçüsüz, beklentisizdi.
Parkta dondurma yerken, o da keyifle dondurmasını yedi, üstüne damlatınca kahkahalarla güldü. Şakalarıma zoraki değil, içten, gözünden yaş gelecek kadar gülerdi. Sahilde yürürken, sanki her zamandır bunu yapıyormuşuz gibi, doğalca elimi tutardı.
Ne kadar hayat dolusun, dedi bir gün gözlerimin içine bakarak. Yanında kendimi çok hafif hissediyorum. Sanki seni yıllardır tanıyorum.
Başlangıçta böyle bir şeyin gerçek olduğuna inanamadım. Eski yıllara döndüm hep aklımda; insanların sözlerinden kırılıp biçildiğim günlere, kendimi sakladığım, sessizliğin içinde kaybolduğum yıllara Ama şimdi karşımda, Kerem, bana dünyanın en değerli kadınıymışım gibi bakıyordu.
Altı ay sonra nikah masasına oturduk. Sade ve huzurlu bir törendi. Aileden ve yakın dostlardan başka kimse yoktu. Esranın en sevdiği çiçekten buketiyle zarif bir gelinlik içinde yürürken ilk defa gerçekten mutlu hissetti.
Bir süre sonra Kerem başka bir şehre taşınmayı teklif etti. Orada iş olanakları daha iyiydi. Üstelik bana da yeni bir başlangıç lazımdı ailesinin ve çevremdekilerin beklentisinden, bakışlarından ve hiç bitmeyen serzenişlerinden uzak bir yerde özgürce yaşamak gibi
Aileme söyleyince annem derin derin iç çekti.
Kızım, bir daha düşün istersen, dedi. Zaten uzaktasın. O şehirde tanıdığın kimse yok, düzenin yok. Burada biz varız. Hep yanındayız, hep destek oluruz. Orada ne bulacaksın?
O an elimde soğumuş çay bardağı ile karşısında oturuyordum. Annemin endişesini anlıyordum ama bu kez içimde köklü bir karar vardı.
Anne, bir şansımı denemek istiyorum, dedim kararlı bir tonda. Kendi yolumu bulmak zorundayım. Kendi hayatım için.
O sırada anneannem bastonuna yaslanarak salona girdi. Hâlâ dik bir bakış ve ifadesiz bir sesle konuştu:
Dikkat et, ileride seni ortada bırakmasınlar, dedi. Senin gibi olanlar zor bulur mutluluğu. Hayat masal değil kızım.
Bu sözler tekrar kalbime dokundu. Ama bu defa gözlerimi yere indirmedim. Derin bir nefes aldım, doğruldum ve anneanneme baktım.
Ben neyimi yaşıyorum, biliyorum dedim. Masal beklemiyorum. Kendim gibi olmak istiyorum.
Cevap vermedi. Başını sallayıp ağır ağır odadan çıktı.
Annemle yalnız kaldık. Bir süre ellerini yüzüne kapayıp öylece oturdu.
Eğer eminsen kızım, o zaman önünü kesmeyeceğim. Ama ara sıra ara mutlaka. Ve bir gün dönmek istersen, kapımız açık. Her zaman bekleriz.
Ayağa kalktım, anneme sarıldım.
Söz, diye fısıldadım. Ama ben geri bakmak istemiyorum. Ben ileriye gitmek istiyorum.
Taşınmak tam anlamıyla kurtuluş oldu. Yeni şehirde geçmişin acıları yoktu, kimsenin yükü yoktu. Burada yalnızca Esra vardım etiketlerden, dedikodulardan, geçmişin gölgelerinden arınmış olarak.
Büyük bir şirkette hemen iş buldum ve ilk defa işe alınırken gerçekten yeteneğim, deneyimim ve hayallerim soruldu. Sizi işe almak istiyoruz. Bize böyle insanlar lazım, dediler. İlk defa bakışlar yalnızca dışarımdakiyle değil, içimdekiyle ilgileniyordu. Çalışkanlığım övülüyordu, görüşlerim dinleniyordu ve patronum sık sık:
Esra, işinizde gerçekten iyisiniz, demekten geri durmuyordu.
Yeni hayatımda dostlar edinmeye başladım. Öğlenleri mesai arkadaşlarımla yemeğe çıktım, hafta sonları Kerem’le yeni parklar, kafeler keşfettik, şehirde birlikte küçük mutluluklar bulduk.
Bir gün, yoga dersleriyle ilgili bir ilan gördüm. Sırf denemek için yazıldım ve daha ilk derste içim huzur doldu. Bunu sırf kilo vermek için değil, hareket ederken gücümü, nefesimi dinlemeyi sevdiğim için yapıyordum. Her dersten sonra hem ruhum hem bedenim hafifliyordu.
Kilom yavaşça, kendiliğinden azaldı. Artık diyetlere, suçlu hissetmeye gerek yoktu. Hafif beslenmeyi canım istediği için seçiyordum; taze salata, bitki çayı benim seçimimdi. Dökümlü kazakların arkasına saklanmak yerine, sevdiğim, rahat ve bana yakışan kıyafetler giymeye başladım.
Sabahları yataktan huzurla kalkıyordum. Aynaya baktığımda eksiklerini değil, kendi değerimi görüyordum. Yıllar boyu duymaya alıştığım fazlalardan kurtulmuş, içimdeki sesi duymayı ve ona güvenmeyi öğrenmiştim.
Bazen anneannemin eski lafları aklıma geliyordu ama artık hiç acıtmıyordu. Şimdi onlar bana, ne kadar yol aldım, diye hatırlatan küçük anekdotlar gibiydi.
Bir sabah, yatak odasında aynanın karşısında uzunca durdum. Klasik bir sabah rutiniydi; saçımı düzeltip üstüme ne giyeceğime karar verecektim. Fakat bu defa, birden çok daha fazlası oldu. Uzun süre kendime öylece baktım ve ilk defa, gerçekten şu anda kim olduğumu fark ettim.
Artık aynadaki, ürkmüş bir kız değil; güçlü, omuzları dik, bakışı berrak bir kadın vardı. Üstelik gözlerindeki ışıltının adı barıştı… Küçük bir tebessüm dudaklarımda doğdu, göz çevremdeki minik çizgiler bile bana güzellik gibi geldi; bunca yaşanmışlık, birikmiş hikaye
Bir elimi saçlarıma sürdüm, yakamı düzelttim ve içten bir kahkaha attım. Bu, yıllarca duyduğum endişeli kahkahalardan değil, özgür, sesi yankılanan bir rahatlamaydı.
Kerem, diye seslendim salona. O da koltukta kitap okurken gözlüğünü yukarı itti, bir anda gerçeğe döndü.
Ne oldu Esram? dedi.
Bugün tartıldım, dedim yine hafif gülümsememi saklamadan. Altı kilo gitmiş.
Kitabını bırakıp ağır adımlarla yanıma geldi, kolumu omzuna doladı, sımsıkı sardı. Onun sıcaklığı, bana hep huzur verdi.
Bilirsin, sen her halinle benim için mükemmelsin, dedi bana bakarak. Ama daha iyi hissetmene sevindim. Gerçekten mutluyum.
Başımı omzuna yasladım, gözlerimi kapattım ve derin bir nefes aldım. O an, yerli yerine oturdu her şey. İçim garip bir huzurla doldu; aradığım tam da buydu.
İnsanlar ne derse desin, bazen bir kelimeyle hayatımızı yıllarca şekillendiriyor. Kimi sözler öyle derin yaralar açıyor ki izi yıllar geçse de silinmiyor. Gizleniyoruz, kızıyoruz, kendi yansımamıza dahi küskün oluyoruz. Ama diğer sözler o içten, kalpten gelenler iyileştiriyor. Kafamızı dik tutmamızı, kendimize inanmamızı sağlıyor.
Bazı insanlar sizi saklanmaya itiyor, bazılarıysa açıyor.
Keremi daha sıkı sardım o anda. Teşekkürlerimi içimden söyledim: Ona, bu yeni hayata, nihayet kendi sesimi bulabilmeme
***
Aradan üç yıl geçti. Hayat çok şey değiştirdi, ama tek bir yer Esra için hep özel kaldı: Bir gün, rastgele oturup yollarımızın kesiştiği o küçük kafe O akşam ikimiz yine cam kenarındaki masada oturuyorduk.
Esra elinde kalınca bir fotoğraf albümüyle sayfaları ağır ağır çeviriyor, her fotoğraf bir tebessüme sebep oluyordu. Nikah günü sade beyaz elbisesiyle, kahkahalar içinde; dağda, rüzgarda yanakları al al, ellerinde sıcak çaylar; şömine başında, ben kitap okurken, o defterine bir şeyler karalarken…
Hatırlıyor musun, başı nasıl başlamıştı? diye sordum. Onun bakışında minnetle karışık, huzurlu bir nostalji vardı.
Kerem elindeki çay bardağını masaya koydu, albüme, sonra bana baktı. O eski bildik gülümseme Elimi tutup, avucunun içine aldı.
Unutur muyum hiç dedi sessiz ve net. Ve bil ki, bir gün bile pişman olmadım seninle olmaktan.
Esra avuçlarımı sıktı. Çok söze, büyük anlatımlara ihtiyacımız yoktu. Bu dokunuş, bu güvenli bakış yeterliydi.
Dışarıda yağmur şiddetlendi, damlalar cama vuruyordu, ama o kafede sıcaklık ve sessizlik vardı. Lambalardan yansıyan yumuşak ışık, her yere huzur serpiyordu. Karşımdaki kadına baktım ve hayatımda en önemli şeyin, seni her halinle gören, olduğun gibi seven biriyle yaşamak olduğunu anladım. Kimseyi, olduğundan farklıya döndürmeye çalışmayan birini bulmak…
Derin bir nefes aldım; içimde, o eski zamanlarda eksik kalan huzur tam yerini buldu.
Seni seviyorum Esra, dedim, usulca ama yürekten.
Küçük bir tebessümle avucumu öptü.
Ben de seni, dedi. Hep
İki kapuçino ve bir dilim çikolatalı pasta söyledik. Garson tatlıyı getirdiğinde, Esra bir çatal aldı; ilk lokmada yüzüne saf bir keyif yansıdı. O pasta hâlâ anımsadığı kadar lezzetliydi; yoğun, nemli, mis gibi kokan çikolata Gözlerini kapattı ve o kısa anda, hayatının nihayet olması gerektiği yere oturduğunu hissetti.
Kendine itiraf etti; nihayet gerçek yuvamdayım. Belirli bir şehirde değil, belli bir evde değil; kendi hayatımdayım. Adım adım kendi yolumu ördüm; korkuları, endişeleri, beklentileri aşarak. Yanımda ise, olduğum gibi kabul eden bir insan var.
Ve memlekette, uzaklarda annem ya da anneannem, hâlâ eski alışkanlıkla başını sallayıp Keşke Esra şöyle olsaydı Şöyle yapsaydı diyordur kim bilir. Ama artık bu sözlerin zerre önemi yok. Artık kendime hiç küsmüyorum.
Ve şimdi biliyorum: Gerçek güzellik, insanın kendisi olmaktan korkmadığı yerde başlar. Bunu öğrenmek bana hem huzur hem en sağlam desteği verdi tıpkı Keremin elinin daima elimde olması gibiO çatal pastanın ardından Esra, camın ardında ışıktan pırıltılı sokaklara baktı. Yağmur, caddede topuk seslerini ve arabanın tekerlek izlerini silerken, içinde yeni bir özgüvenle kıpırdayan yaşamı hissetti. Hayatı boyunca beklediği bu kendiyle barış hâli, geçmişin gölgelerine inat parıl parıl yanıyordu artık.
Bir an Keremin elini tekrar tuttu; o an, hayatın tüm ağırlığını, haksız yargılarını, içinden taşınan utançları silkelercesine hafif bir nefes verdi. Yavaşça güldü.
Şunu bilmeni isterim, dedi gözleri parlayarak, arada hâlâ küçük Esralar içimde saklanıyor. O eski korkular, özlemler… Ama artık onlara kızmıyorum. Çünkü hepsi, bugünkü beni var etti.
Kerem başını salladı, onu dikkatle dinledi. Ve bir şey gerektiğinde, yalnızca şunu söyledi:
Kendi olmayı seçmek, hayat boyu verilen en güzel mücadeledir. Sen başardın Esra.
Dışarıda yağmur hafifledi. İçerde, kahve kokusu ve tatlı yorgunluğuyla dolu huzurlu bir sessizlik vardı.
Esra, gözlerinden sıyrılan bir damla gülümsemeyle, geçmişin tüm masallarına, öğütlerine, yasaklarına içinden el salladı. Şimdi biliyordu; gerçek masal, başkası tarafından yazılmıyor, insan kendi yolunu sevgisiyle ve cesaretiyle örüyor. Olmanın en güzel haliyle, bütün korkularına rağmen gülümsüyor, kendi adımlarını kendisi atıyordu.
Ve o an, Esra aslında tüm yolculuğunun ödülünün, tam da burada, şimdi yaşadıkları bu sade mutlulukta gizli olduğunu anladı.
Son bir kez daha Keremin gözlerinin içine baktı. Ve dışarıda yağmur damlaları cama son bir kez vurduğunda, ikisi de kendi öykülerine daha güçlü bir sayfa ekledi; çünkü Esra, artık sonsuza dek kendi olma özgürlüğüne sahipti.




