Kendine Ait Bir Hak
Sabah, her zamanki gibi sessizlikle başladı. Ama bu, evde herkes uyurken camdan gelen kuş seslerini duyabileceğin türden bir sessizlik değildi. Bu başka bir sessizlikti; yoğun ve alışılmış, eski bir koltuk gibi, artık göçüklerini bile fark etmediğin bir şey. Gülşen Hanım Yalçın, ocakta yulaf ezmesini karıştırırken, yakın odadan kocasının telefonda konuştuğunu işitiyordu. Onun sesi canlı, neredeyse genççeydi. Özellikle de hiç kendisine böyle konuşmadığı için bu ses yabancıydı.
Gülşen elli üç yaşındaydı. Yirmi sekiz yıllık evlilik, iki oğluçoktan kendi hayatlarını kurmuşlarve İstanbulda üniversite bitirmek üzere olan Ece adında bir kızı vardı. Yirmi sekiz yıl; bunun yaklaşık yirmi beşini eşinin gölgesinde geçirmişti. Kendi kendini yok etmiş, onun hayatına, işine, ihtiyaçlarına karışmış; sıcak suda eriyen bir şeker gibi. Artık suyun başladığı, şekerin bittiği yeri ayırt edemiyordu.
Burhan Bey mutfağa girdi, ona bakmadan. Gülşen onun fincanının yanına telefonunu koymuştu. Göz ucuyla ekrana baktı.
Yulaf hazır, dedi Gülşen.
Hı, dedi Burhan ve yine telefona gömüldü.
Önüne tabağını koydu Gülşen. Yüzünü buruşturdu Burhan.
Yine çok sulu olmuş bu. Daha koyu demiştim kaç kere.
Geçen salı da çok koyu olmuş demiştin, hatırlatırım.
O cevap vermedi. Telefonunda bir şeyler karıştırıp tabağı kenara itti.
Bu akşam geç gelirim. Şirket yemeği var, Engin düzenliyor.
Gülşen kaşığını tencereye bıraktı.
Ne zaman ayarlandı bu?
Epeydir belliydi. Firma günüymüş. Beni bekleme.
Sırtı, eskisi gibi gür olmayan saçlarına, üç gün önce temizlettiği pahalı ceketine baktı. Engin. Yıllardır Burhanın ortağı. Enginin eşi Ayşegülü de hatırladı; yorgun bakışlı, tatlı bir kadın. Acaba Ayşegül de gidecek miydi o yemeğe?
Aslında ben de gelsem olurdu, diye fısıldadı Gülşen, umutsuzca.
Burhan başını kaldırıp ona, çözülmesi zor bir soruya bakar gibi baktı.
Gülşen, orada hep iş konuşuluyor. Senin canın sıkılır.
Senin işinle ilgili her şey ilgimi çeker. Unuttun mu?
Burhan ayağa kalkıyordu bile, çağrı tuşuna basıyordu.
Sonra konuşuruz.
“Sonra.” Uzun zamandır aralarındaki uçurumun adı buydu.
Kocasının dokunulmamış yulafını izleyerek bir süre masada oturdu Gülşen. Sonra tencerenin kalıntılarını döktü lavaboya, akan suyun gri lapa kıvamını uzun uzun seyretti.
Eskiden bir tasarımcıydı o. Başka bir hayatında, yirmi beş yaşında, mimarlık fakültesini dereceyle bitiren genç bir kadın. Hocalar yeteneğini över, mekanları bir bütün olarak algılamasını, içinde bir insanın nasıl yaşaması gerektiğinin inceliğini hissetmesini anlatırlardı. O zamanlar ne demek istediklerini pek kavrayamaz, çiziyor, hissediyor ve gülümsüyordu.
Burhan, üniversitenin üçüncü yılında hayatına girmişti. O işletme okuyordu, iki yaş büyüktü, kendine güvenen, çevresiyle rahat bir adamdı. Gülşen, yirmi üç yaşın masumiyetiyle ona körkütük tutulmuştu. Bir yıl sonra evlenmişlerdi. Büyük oğulları Emrah hemen doğdu, Gülşen yeni başlamıştı küçük bir ofiste. O zaman hep geçici olduğunu düşünüyordu doğum izni bitecek ve dönecekti, sonsuza kadar evde oturacak değildi ya.
Ama sonra Burhan kendi işini kurma fikrini ortaya attı. Küçük, ama geleceği olan bir inşaat şirketi. Para lazımdı, bağlantı lazımdı, fikir lazımdı. Fikirler de Gülşenden çıkıyordu çoğu kez. Oğluyla evde otururken taslaklar, planlar, konseptler çiziyordu. Evler nasıl daha davetkar olur, sadece hızlıca üretilip geçici yerler değil, yaşanılası mekanlar olur, hep bunları düşünüyordu. Burhan dinliyor, not alıyordu.
Sonra ikinci oğlu Tolga doğdu. Birkaç yıl sonrası ise, sürpriz bir hamilelikle Ece’yi getirdi dünyaya; sevginin en son ve en özel armağanı olmuştu Ece.
O zamana kadar Burhanın şirketi epey yol kat etmişti. Önce tadilat, sonra projelendirme, ardından da orta ölçekli konutlar derken portföy iyice genişlemişti. Şirketin imza projeleri, aslında Gülşenin evde, çocuklar uyurken çizdiği tasarımlardı. Mesela kendi aralarında “Yaşayan Mekan” dedikleri konsept: mutfağı salonla birleştiren, her dairesi gün ışığı alan, merdiven sahanlıklarında bile pencere ve bank bulunan sıcacık planlar. Bunları hep Gülşen çiziyordu; geceleri, Burhan uyurken.
Burhan bu fikirleri toplantılarda anlatıyor, ama kimseye asla kaynağını söylemiyordu. “Bizim konseptimiz”, “ben hep böyle hayal etmiştim” deyip geçiyordu. Gülşen o zaman alınmıyordu. Sanki bu işler, bu başarılar ortak; aile “biz”, isimler önemli değil
Ama öyle değilmiş.
Seneler geçtikçe çizmekten vazgeçmişti. Önce zaman bulamamıştı, sonra isteği kalmamıştı; Burhan bir gün ona “Senin artık çalışmana gerek yok, benim gelirim yeterli, evde ve çocuklarla ilgilen” deyince ciddi bir şekilde geri adım atmıştı. O da itiraz etmemişti. Şirketin ilk yıllarında muhasebesini tutmuş, ofis yokken müşterilerle evde görüşmüş, okumaya üşendiği sözleşmeleri okuyup düzenlemiş, iş yemeklerinde sofra kurmuştu. Tüm bu emekler, resmi evraklarda bir yerde yoktu.
Çocuklar büyüyüp evden uçunca, Gülşen üç odalı büyük evde kendini bir başına bulmuştu; yanında onu artık gerçekten görmeyen bir eş.
Burhanın o gün, o “şirket yemeği” için evden çıkmasından sonra, uzunca bir süre cam kenarında çay içti Gülşen. Bahçedeki yaşlı kadının minik kızıl köpeği gezdirmesini izledi, düşünmeden durdu uzun uzun. Sonra eski arkadaşı, üniversiteden beri dostu olan Saadeti aradı.
Bu akşam müsait misin? dedi.
Senin için hep zamanım var, diye yanıtladı Saadet. Bir şey mi oldu?
Yok, sadece görüşmek istedim.
Saadet onu iyi tanırdı. İki saat sonra elinde marketten alınma bir börekle geldi. Bakışları dikkatli ve ciddi.
Mutfakta oturdular; Gülşen döktü içini. İhanetten bahsetmedi, kesin bir şey bilmiyordu henüz. Sessizlikten, bakışlardan, evde adının en son ne zaman anıldığından, görünmezliğinden söz etti.
Gülşen, dedi Saadet yavaşça, Hiç düşünüyor musun acaba belki de
Düşünüyorum, diye sözünü kesti Gülşen. Ama hep paranoyak gibiyim sandım.
Şimdi?
Uzun duraksadı.
Emin değilim artık.
Saadet geç saatte ayrıldı. Burhan ise dönmedi. Gülşen, gece yarısı telefonunu şarja takıp tavana baktı. Saat neredeyse bir olmuştu, kapı açıldı.
Burhan doğruca banyoya gidip, hiç uğramadan uzunca duş aldı. Sonra yatağa, duvara dönerek uzandı. Onun üzerinden algılayabildiği bir parfüm kokusu vardı keskin değil, çok hafif. Yine de hissediliyordu.
Hiçbir şey demedi. Uyumuyormuş gibi yaptı, derin ve düzenli nefesler alarak yattı.
İçeride bir şey sessizce kırıldı o an. Bahar öncesi buzun çatırtısı gibi; önce belli belirsiz, sonra ise durdurulamaz.
Ertesi gün Emrahı, büyük oğlunu aradı. O, eşi ve küçük torunu Keremle Ankarada yaşıyor. Kısa bir konuşma oldu; Emrah işi aceleydi. Eceye mesaj attı, neşeyle karşılık verdi kız, arkadaşlarının partisinden bahsetti. Sadece ortanca oğlu Tolga akşam aradı:
Anne, iyi misin?
Fena değil oğlum. Biraz yorgunum.
Babam evde mi?
Yok, toplantıdaydı.
Duraksadı Tolga.
Anne, istersen bize gelebilirsin. İstersen hemen.
Gülşen hafifçe güldü, yoksa ağlayacaktı.
Her şey iyi, oğlum. Sağ ol.
O konuşmadan sonra pencere kenarındaki koltukta uzun süre oturdu. Tolga her zaman en duyarlısıydı. Belki de uzun zamandır olan biteni tahmin ediyordu. Bu düşünce ağırlık verdi; yorgunluk bir kat daha arttı.
İki hafta geçti böyle sessiz, gri günlerde. Burhan ya geç geldi ya zamanında; hep aşikâr bir uzaklık, soğukluk. Akşam yemeklerinde üstünkörü işten konuşuyor, sanki karşısında yabancı biri varmış gibi davranıyor. Ara sıra telefona bakıp gülümsüyor, öyle bir gülümseyiş ki, Gülşen aylardır onun yüzünde görmemişti.
Delil aramak için didiklemiyordu. Bir gün Burhan ondan bazı faturaları yazdırmasını istedi, notebook açık kaldı. Belgeleri yazdırırken birden farenin hareketine bastı. Ekranda kısa bir mesaj. “Zaten o gelmez. O senin çevrenden değil.”
O. Yani kendi hakkında. Ve Burhan buna onay vermiş.
Ellerinin hiç titremediğini fark etti sonra. Huzurlu bir şekilde kapattı bilgisayarı, evrakları masaya koydu, mutfağa geçip çay koydu.
Çaydanlık başında gözyaşlarının aktığını anladı. Sessiz, hıçkırık bile olmadan, sadece yaşlar akıyordu; silmek istemedi.
Aldatıldığı için değil yalnızca, ki o da acı vericiydi. Ama asıl canını yakan, tek bir cümlenin yıllardır bakmayı istemediği gerçeği su yüzüne çıkarmasıydı. O, kocasının utanıp, başkasının küçümsemesine göz yumduğu insandı şimdi. “Çevrenden değil”, üç çocuk, onlarca yıl, bütün fikirler, bir ömür emeği; hâlâ “onun çevresinden değil”.
O gece hiç uyumadı. Düşündü. Tıpkı eskiden projelendirdiği zamanlar gibi, metodik ve net: Ne hissettiğini, neyle yüzleştiğini, hiçbir duygusal patlamaya ya da vicdan azabına kapılmadan, olduğu gibi baktı her şeye.
Sabaha ne yapacağını biliyordu.
Önce Saadeti aradı.
Yardımına ihtiyacım var, dedi. Gerçekten ciddi.
Söyle, dedi Saadet hiç tereddütsüz.
Çok iyi görünmem lazım. Senin bildiğin profesyonel bir kuaför, stilist var mı?
Duraksama.
Gülşen, ne yapacaksın?
Burhanın şirket yemeğine gidiyorum.
Telefonda uzun bir sessizlik. Sonra:
O seni çağırdı mı?
Hayır. Ama etkinlik açık, birçok kişi ve müşteri davetli. Orada herkes beni tanır; sonuçta şirketin kurucusunun eşiyim. Gitmem için hakkım var.
Gülşen…
Saadet, yardım et; gerisini ben hallederim.
Saadet ertesi gün arkadaşı Yasemini, genç ve profesyonel bir stilisti getirdi. Yasemin, Gülşene şöyle bir baktı:
Kemikleriniz çok iyi, siz galiba uzun zamandır kendinizle ilgilenmiyorsunuz.
Hakikatti bu; almadı gücüne.
Beraber tüm günü evde geçirdiler. Yasemin, gençliğinde kullandığı gibi, koyu kestane arası karamel ışıltılar ekledi saçlarına. Ustalı bir makyaj yaptı; abartısız ama dikkat çekici; gözlerini vurgulayan bir yumuşaklıkla. Gardıropta bir elbise buldular; Gülşenin üç yıl önce Saadetle mağazaya gittiğinde, üzerinde mankende görüp anında âşık olduğu, lacivert parlak kumaşlı, tam oturan bir elbise. Aldıktan sonra Burhan “Bunu nerede giyeceksin? Bana fazla sade geldi.” demişti. Gülşen de askıya asıp unutmuştu.
Giyinip salona çıkınca Saadet sözünü kesti.
Gülşen harikasın. Cidden çok güzelsin.
Holde aynaya bakınca, hiç genç biri değil; elli üç yaşındaydı, ama enerjisi, içinde yeniden uyanan o eski kadın vardı.
Biliyorum, dedi sessizce. Bu bir övünme değildi. Başka bir şeyin, kaybettiği bir hissin geri gelişi.
Şirket etkinliğinin İstanbulda Nişantaşındaki şık bir restoranda olduğunu, Burhanın fırlattığı davet kartından öğrenmişti. Daha önce bir arkadaşının doğum gününde gitmişti oraya.
Taksi, gece sekiz buçukta restoranın önüne yanaştı. O an, ilk defa ürker gibi oldu; korku değil, ama dönüşü olmayan bir yolun başlangıcı gibi bir his.
Arabadan indi, omuzlarını dikleştirip kapıdan içeri girdi.
Danışmada genç bir kadın karşıladı.
İyi akşamlar, listede adınız olabilir mi?
Ben Gülşen Yalçın. Burhan Yalçının eşiyim, kurucu ortak.
Kadın isim aradı.
Listede göremiyorum
Sanırım eşim eklemeyi unuttu. Olabilir. İsterseniz onu arayın, ya da ben yukarı çıkarım.
Kadın tedirgin bir bakış attı; Gülşenin bakışları ise kararlıydı.
Buyurun, geçebilirsiniz.
Salon büyük; altmış civarı kişi, özenli masalar, taze çiçekler, loş ışık. Müzik hafif fonda. Herkes kendi grubuyla konuşuyor, gülüyor. Gözleri Burhanı hemen buldu köşede; elinde şarap, gri ceketli biriyle sohbette. Yanında da otuzlarında, sarışın, kırmızı elbiseli genç bir kadın. Eğilip bir şeyler söylüyor, Burhan gülüyor.
Doğrudan gitmedi yanına. Bir garsona su söyleyip, salonun tanıdığı insanlarıyla konuşmaya başladı. Pek çok kişiyi tanıyordu zaten. Enginin eşi Ayşegül onu görünce içtenlikle sarıldı:
Gülşen! Geldin! Ne güzel olmuşsun!
Sen de şahane görünüyorsun, dedi Gülşen.
Eski müşteri Mehmet Bey geldi, elini sıktı, iltifat etti. Genç mimar Deniz vardı; Burhanın iki yıl önce işe aldığı biri, şaşkınlıkla selam verdi.
Burhan onu ancak yirmi dakika sonra fark etti. O an bir an durdu; sonra yüzüne bir gülümseme takıp, yanına yürüdü.
Gülşen, sen mi geldin? Sesi ölçülüydü ama altında büyük bir gerilim. Niye geldin…
Kendi şirketimin yemeğine geldim, ne tuhaf? Yasak mıydı?
Yok canım, ama…
Ama ne, Burhan?
Etrafa bakındı. Kırmızı elbiseli kadının bakışında alay vardı.
Sonra konuşuruz, dedi kısık sesle.
Tabii, sonra olsun, dedi Gülşen.
Yeniden Ayşegüle döndü.
Kritik an bir buçuk saat sonra geldi. O zamana dek birçok kişiyle sohbet etmiş, Mehmet Beyin yeni projesine mimar aradığını öğrenmiş, genç mimar Denizin aynı onun mezun olduğu okuldan yirmi yıl sonra mezun olduğunu konuşmuşlardı. Deniz, sunum çizimlerinde onun önerilerini hararetle dinliyordu.
Derken, Engin kısa bir konuşma yapmak üzere herkesi topladı:
Bizim başarı hikayemiz buradaki harika ekip sayesinde… Özellikle de ilk büyük konut projemiz “Yaşayan Mekan” konseptiyle başlamıştık.
Burhan yanında yazar edasında başıyla onayladı.
Gülşenin içinde bir şey hareketlendi. Öfke değil. Daha sessiz ama sağlam.
Kadehini kaldırdı.
Engin, müsaadenle ben de bir ekleme yapmak istiyorum.
Herkes ona döndü. Engin şaşırarak başını salladı.
Ben Gülşen Yalçın. Çoğunuz beni tanır. “Yaşayan Mekan” konseptinin şirkete başarı getirmesine sevindim. Çünkü o konsepti, çocuklarım küçükken evde ben geliştirdim. Planları, ışık düzenini, merdiven hollerini gece geç saatlerde çizdim. İlk üç yıl ofisin mutfağında yapılan o işlerin çoğu; üç çocuk büyütürken yediği yemekler, tuttuğum muhasebe bana aitti, çünkü profesyonel bir muhasebeci bile yoktu.
Salon sessizleşti. Burhan bembeyaz oldu.
Gülşen, burası yeri değil…
Doğruyu söylemek için mi yeri değil? Ses tonunu hiç yükseltmedi. Doğruyu söylemek için neresi yeri Burhan? Evde duymuyorsun zaten. Burada bir kriz yaratmaya gelmedim. Sadece olanı olan gibi anlatmaya geldim. Bu şirket benim fikirlerim ve emeğimle kuruldu. Adım hiçbir yerde yok. Özverimi aile diye yok saymak kolaydı herhalde, ama artık bir aile görünmüyor. Bari burada dürüst olalım.
Kadehi masaya bıraktı.
Teşekkür ederim Engin. Ayşegül, ara beni, tamam mı?
Ve ağır, güvenli adımlarla çıkışa yöneldi.
Burhan, vestiyerdeyken yanına yetişti.
Sen ne yapıyorsun?! Kendini zor tutan, boğuk bir sesti bu.
Bir şey yapmıyorum Burhan. Sadece doğruları söyledim.
Beni rezil ettin!
Sen beni bir hayata rezil ettin. Bu daha ağır.
Bu ne demek? Yani boşanmak mı istiyorsun?
Paltosunu giyerken, kemerini bağlarken:
Sadece yoruldum. Görünmez kalmaktan bıktım. Adını sen koy istersen.
Dışarı çıktı. Soğuk kasım havası yüzüne vurdu. Başını gökyüzüne kaldırdı; uzun zamandır böyle rahat nefes almıyordu. Düşünmeden, endişesiz.
Bir taksi çağırıp, Saadete gitti.
Boşanma süreci dört ay sürdü. Mallar çoktu, ama esas Burhanın ciddiye almaması, sonra direnmesi, sonunda direnci kırılıp pazarlığa girmesiydi. Saadetin bulduğu avukat orta yaşlarda, kısa saçlı ve dünyadan yılmış bakışlı bir kadın açık konuştu:
Beyinize kattığınız her şeyi mahkemede ispatlamak zordur. Taslaklarınız, e-postalarınız, eskizleriniz var mı?
Ertesi gidişinde üç klasör doldurmuştu Gülşen; yirmi yıllık çizim, Burhana attığı plan mailleri, “yardımın için teşekkürler” diye başlayan mesajlar. Genç mimar Deniz, şirket arşivlerinde Gülşenin imzası ve tarihi olan çizimleri gördüğünü samimiyetle bildirdi; tanık olarak destek oldu.
Sonunda ev bölündü, ev ona kaldı, Burhan başka bir eve taşındı, sonra sattı. Gülşenin içinden kutlamak gelmiyordu. Bu bir kutlamadan çok, ömrünün yarısına aldığı bir noktaydı.
İlk haftalar, Burhansız kendi evinde, tuhaf bir huzur içindeydi. Sessizlik aynı sessizliktiama artık boğucu değil, iç açıcıydı. İstediği yemeği istediği saatte yiyebiliyor, ya da hiç hazırlamıyordu. Akşam onda uyuyup sabah altıda kalkmanın bile hesabını kimseye vermesi gerekmiyordu.
Bir gün bir köşede eski kuru boya kutusunu buldu. Açtı, kâğıt aldı; rastgele oynamaya başladı. Hayali bir ev, ışık dolu salon ve kış bahçesi köşesi.
İki saat çizdi, zamanın nasıl geçtiğini fark etmedi.
Ertesi gün Tolgayı aradı.
Tolga, iç mekân tasarım pazarı şimdi nasıl sence? Küçük bir stüdyo açmak için ne gerekir?
Oğlan bir an durdu, sonra:
Anne, ciddi misin?
Çok ciddi.
Bir arkadaşım var, küçük işletmeler için danışmanlık yapıyor. Sana numarasını vereyim mi?
Olur.
Dört ay sonra Gülşen küçük stüdyosunu açmıştı. Şehrin merkezine yakın, sessiz bir sokaktaki eski bir apartmanın ikinci katında, yüksek tavanlı bir yer. Tadilatını kendi elleriyle, Saadet ve Ece ile yaptı; Ece, özellikle yardım etmek için hafta sonu İstanbula geldi. Boyaları sürdüler, rafları astılar, müşteri koltuğu nereye koysak tartıştılar.
Anne, harikasın, dedi Ece, bir akşam pizza kutusundan ısırık alırken. Farkında mısın?
Şimdi fark ediyorum, dedi Gülşen gülerek.
Stüdyosunun adını “Gülşen Yalçın İç Mekân Tasarımı” koydu. Saadet, markalı bir isim önerdi; ama Gülşen sonunda kendi adını seçti. Çünkü yıllarca başka birinin gölgesinde saklamıştı o ismi.
İlk müşterisi referansla geldi. Genç bir çift, iki artı bir dairelerinin dönüşümünü istedi. Gülşen dinledi, evi gezip üç ayrı taslakla ertesi gün yanlarında oldu. İkinci öneri üstünde karar kıldılar; “Aklımızdakini anlatamıyorduk, siz çizdiniz” dediler. Gülşenin işinin özeti buydu zaten: İnsanların dile dökemediğini duymak ve ona hayat vermek.
Sonra bir dergiden röportaj ettiler, ardından daha büyük bir dergiye çıktı. O geceki yemekte tanışılan Mehmet Bey aradı:
Gülşen, büyük iş! Dört blok, iki yüz daire. Tam senin tarzında bir konsept lazım bana. Var mısın?
Varım, dedi Gülşen.
Bu, yirmi beş yıl aradan sonraki ilk büyük, ciddi projeydi. Geceleri heyecanla çalışıyordu; zamanı yetmediği için değil, bırakamadığı için. Çiziyor, revize ediyor, referans bakıyor, başka şehirlere inceleme turlarına gidiyordu. Genç mimar Deniz, teknik çizimde yardım etmeyi önerdi ve harika bir uyum yakaladılar.
Proje onaylanınca Eceyi aradı.
Ece, başardım.
Aaaa! demesiyle bağırışı bir oldu. Anlat çabuk!
Uzun uzun anlattı; planlardan, ışık oyunlarından, bloklar arası yeşil alan fikrinden. Ece, coşkuyla karşılık verdi:
Anne, zaten sendeydi bu yetenek. Sadece izin verilmemişti.
Gülşen durdu.
Belki de önce ben kendime izin vermedim.
Şimdi veriyorsun. En önemli şey bu.
Stüdyo altı ay dolmadan tam kapasiteye ulaşmıştı. Üç sabit iş, iki devam eden, biri sırada. Küçük bir ekip: Deniz, yarı zamanlı; genç asistanı Seda yönetim kısmında yardımcı. Kazandığı para az ama kendine aitti. Her kuruşu aklıyla, elleriyle hak edip kazanmıştı.
Kendinde olan değişimi hissediyordu. Dışarıdan değilya da sadece dıştan değil. Dururken, konuşurken, içeri girerkenki tavrı farklıydı. Varlığından özür dilemek yoktu artık. Açık konuşmaktan, “hayır” demekten çekinmeyi bırakmıştı; bu, yıllarca bilmediği bir lüksmüş meğer.
Bazen stüdyo akşam nemli ve sessizken, çay bardağını pencere kenarına koyup geçmişi düşünüyordu. Kızgınlık yoktu artık; daha çok hafif bir hüzündenk gelmiş yağmura üzülmek gibi. Vakit geçti, zaman gitti, bir diploma ile başlayan, sonra gölgede silinen o genç kadın için üzülmüştü.
Ama o kadın tamamen erimemişti. İçerde bir yerdeymiş. Sabırla beklemiş, hayal kurmuş, çizmiş ve dayak yemeden çıkmayı başarmış.
Böyle bir gecede Burhan aradı.
Adını ekranda görünce bir süre baktı. Sonra cevapladı.
İyi akşamlar, dedi Burhan, sesi bir tuhaftı, yorgun.
İyi akşamlar.
Müsait misin?
Evet, stüdyodayım.
Stüdyon olduğunu duydum. Mehmet anlattı, övdü seni.
Teşekkür ederim, dedi soğukkanlıca.
Uzun, gergin bir sessizlik.
Gülşen, sana gelebilir miyim? Konuşmak istiyorum.
Hemen cevaplamadı. Görmek istemekten çok, Burhanın ne arayacağını ve kendinin buna hazır olup olmadığını yokladı içinde.
Yarın gel, stüdyoya. Saat üç gibi.
Olur, dedi Burhan, bir rahatlamayla. Teşekkürler, Gülşen.
Telefonu kapatıp uzunca sokak lambasının titrek ışığını izledi. Sokaktaki insanlar yakalarını kaldırıp alelacele yürüdü. Sıradan bir aralıklı akşam.
Burhan tam üçte geldi. Kendi açtı kapıyı, asistan Seda erken çıkmıştı. Burhan kısa holde durup etrafı inceledi: çizimlerle dolu duvarlar, malzeme örneklerinin dizili masası, öğrencilikten kalma mimarlık kitapları.
Yaşlanmıştı. Fark hemen görünür oldu. Eskisi kadar gür olmayan, solgun bakışlı adam. Ceketi biraz buruşuk, gözaltları torbalıydı.
Çok güzel olmuş burası, dedi Burhan.
Buyur, otur.
Müşteri koltuğuna geçtiler, Gülşen çay getirdi. Burhan bardağı iki avucuyla kavradı, sanki ısınıyordu.
Nasılsın? diye sordu.
İyiyim, dedi Gülşen samimiyetle.
Belli oluyor. Bakışlarını stüdyoya gezdirdi.Mehmet projeden övgüyle bahsetti, yılların en iyi işi dedi.
Cevap vermedi Gülşen, bekledi.
Burhan çayını masaya koyup yüzünü ellerine gömdü; çocukken başı beladayken yaptığı gibi.
Gülşen, sana bir şey söylemek istiyorum. Söylemem lazım.
Dinliyorum.
Kötüyüm. Sesi çok zayıf, kırgındı. Çok kötüyüm sensiz. Düşündüğüm gibi değilmiş. Yani… ne düşündüysem hiçbir şey anlamadım. Evde oturuyorum, kimseyle konuşamıyorum, işler de kötü, her şey dağılmış.
Dinledi Gülşen, susarak.
Dilara gitti, dedi Burhan. (Kırmızı elbiseli kadının adı.) Şubatta ayrıldı. Her şeyim olsun diye evlendiğini söylemişti. Ama sensiz o düzen işler yürümüyor. Savrulup gittiler. İşler de kötü, Engin ortaklığı gözden geçirmek istiyor, büyük iki müşteri başka şirkete geçti. Her şey karmakarışık. Sen nasıl idare ediyordun hepsini?
Benim için orası evdi, dedi Gülşen.
Başını salladı.
Gülşen, ne olur dön. Ne olur Şimdi anladım hepsini. Belki tam değil ama, senden önemli hiçbir şeyim yokmuş. Bunu ancak şimdi görebiliyorum.
Gözlerinin içine baktı. Bu adamda öfke yoktu, ilk büyük aşkıydı. O ona kızmıyordu; bu önemliydi. Yorulmuştu, içi acımıştıama hâlihazırda net bir şekilde bakabiliyordu.
Burhan, sana bir şey soracağım. Samimi cevap ver.
Sor.
Diyorsun ki kötüsün; işlerin bozuldu, müşteriler gitti, Dilara gitti. Ne kaybettin, gerçekten? Tek kelimeyle.
Uzun düşündü.
Yani seni kaybettim. Her şeyin yerinde kalmasını sağlıyordun. Hiç düşünmeme gerek yoktu, çünkü sen her şeyi düşünürdün.
Evet, tam olarak bu, dedi Gülşen.
Burhan kararsızca baktı.
Sen rahatını kaybettin Burhan. Sana hizmet, muhasebe, fikir, teşekkürsüz görev olan bir kadını kaybettin. Hep orada, hiç yokmuş gibi. Hiç farkında olmadan.
Adaletsizce konuşuyorsun, dedi Burhan kısık sesle. Seni seviyordum.
Belki. Konforlu bir koltuğu seven gibi. Eksildiğini kaybedene kadar fark etmeyenler gibi.
Sertsin şimdi.
Değilim. Gerçeği söylüyorum. Şirket yemeğindeki konuşmamı duydun mu? Yirmi beş yıl seninle bedava çalıştığını? Yalanladın mı? Hayır, çünkü gerçek.
Sessizlik.
Sana kızgın değilim, dedi Gülşen. Önemli olan bu. Ne sana ne hayatına kötülük dilerim. Çocuklarımın babasısın. Hayatımda yerin büyük. Ama dönmeyeceğim. Çünkü kendime, o içimdeki kadına kavuştum. Artık onu bir daha bırakmayacağım.
Burhan uzun süre sessiz kaldı:
Mutlu musun?
Düşündü Gülşen, kısa bir an.
Evet. Her gün değil. Zorlandığım, yalnız hissettiğim günler oluyor. Ama artık kendi hayatımı yaşıyorum. Sadece seninkini, çocuklarınkini, başka kimseni değil. Sadece kendi hayatımı. Bu çok şey.
Sevindim, dedi Burhan, içtenlikle.
Bunu diyebilmen de iyi.
Ceketini aldı, ayakkabılarını giydi.
Çocuklar… nasıllar?
İyi. Tolga ve eşi daha büyük bir eve geçiyor, ikinci torunum yolda. Emrah ve Kerem yazın gelecek. Ece üniversiteyi bitirmek üzere, küçük bir firmada çalışıyor, memnunmuş.
Bir şey kıpırdadı Burhanın yüzünde. Belki kırgınlık, belki dışarıda kalmanın acısı.
İyi, bu haber. Tolga ile konuşabilirsin, özellikle o ister.
Başını salladı.
Teşekkürler Gülşen her şey için.
Rica ederim.
Kapıdan çıkarken durdu:
O konsept “Yaşayan Mekan” Onunla gurur duyabilirsin. Gerçekten iyi bir işti.
Biliyorum, dedi Gülşen.
Kapı kapandı. Çay bardağını mutfağa götürdü, yıkayıp rafa koydu.
Tekrar masasına döndü, masa lambasını açtı. Kâğıdı eline aldı.
Yarım saat sonra telefon çaldı: Ece.
Annecik, neredesin? Kaçtır arıyorum!
Stüdyodayım, çalışıyorum canım.
Tamam, yılbaşında sana geliyorum. Olur mu?
Tabii, ne demek canım.
Bir arkadaş getireceğim. Tanışmadın, iyi biridir.
Tabii ki gelsin.
Sen nasılsın? Gerçekten?
Kâğıdı bıraktı, pencereye döndü. Hava erken kararıyor, aralık ayıydı. Sokak lambaları yanmış. Bir adam, kırmızı bereli bir küçük kızın elinden tutup vitrinlere bakıyordu.
İyiyim Ece Gerçekten iyiyim.
Yalnız hissetmiyor musun?
Bir an durdu.
Hayır, yalnız değilim. Sen geleceksin yılbaşında. Tolga bu hafta davet etti. Saadet tiyatroya çağırdı. Deniz dün sürpriz çikolata getirdi. Sevdiğim işi yapıyorum ve bu çok değerli kızım.
Sen benim kahramanım oldun, dedi Ece.
Sen de benimki. Düzgün ye, uykunu aksatma, kalın giyin canım.
Hiç değişmemişsin.
Değiştim, dedi Gülşen. Ama beklediğin gibi değil. Başka biri olmadım, kendim oldum sadece.
Bir süre daha odada oturdu. Önünde yeni proje; genç bir kadın eski bir odasını ofis ve yoga alanına çevirmek istiyordu. Yine “yaşayan mekan” hayali çiziyordu Gülşen. Evin nefes almasını istiyordu; odaya girilince insan içinde mutluluğu duysun.
Çizmeye başladı.
Dışarıda kar yağıyordu; iri, yavaş, aralık karı. Sokak lambaları puslu ve narin. Bir alt sokakta kapı çarptı, bir araba geçti, buz çevrilirken çatırdadı.
Çizerken, elli üç yaşında olmanın ne son ne orta, sadece insanın kendini nihayet tanıyıp artık gerçek ihtiyaçlarına uygun yaşamaya başladığı bir yer olduğunu düşündü. Kimseden izin beklemene gerek olmadığını anladığın bir yaş. “Keşke önce yapsaydım” demek geçti bazen içinden. Evet, başka türlü olabilirdi. Belki daha önce ayrılabilirdi, belki daha erken başlardı, belki daha önce gerçekleri anlatırdı. Ama suç duygusu yoktu içinde. Gençliğinde çok seven, çok çabalayan ama sevgiyle yok olmayı birbirine karıştıran bir kadının hikayesiydi bu. Sevgiyle erimek arasında fark var; insan hem sevebilir, hem de kendisi olmaya devam edebilir. Aileye hizmet harikadır, ama eğer kendi seçiminse; yok olup gitmeyince anlamlıdır.
Şimdi farkı biliyordu.
Saadet aradı.
Eee, nasıl geçti? Geldi mi yanına?
Geldi.
Peki?
Bir şey olmadı. Konuştuk. Dönmemi istedi.
Sen?
Reddettim.
Saadet sustu, sonra:
Emin misin iyi olduğuna?
Saadetcim, hiç bu kadar iyi olmamıştım galiba.
Oh, çok şükür, dedi Saadet; güldü. Ben seni tiyatroya çağıracaktım. Perşembe genç mimarların sergisi var. Gelir misin?
İçimden gelir.
Çıkışta kahve?
Mutlaka!
Bak, hayat güzelleşiyor!
Zaten güzel, dedi Gülşen.
Telefonu kapatıp yine kalemini aldı. Daire planı şekilleniyordu; buraya doğu ışığı, buraya köşe koltuk, buraya küçük pencere…
Bunları yapabiliyordu, çünkü bir mekânda insanın var oluşunu, rahatını, huzurunu teniyle, tüm bedeniyle hissedebiliyordu. Bu Gülşenin doğal yeteneği, yirmi beş yıl suskun kalmasına rağmen kaybolmamış olan bir şeydi.
Bir tasarımcıydı. Anneydi. Büyük ve zor bir hayatı, kırılmadan, bir şeyleri anlayarak taşımış bir kadındı.
Eşiyle ilişkisi hayatının bir parçasıydı, ama hepsi değildi. Aldatılması, sevgisizliği, görülmemişliği yakıcıydıama acı kimlik değildir. Acı, işarettir: Burada bir yanlış var, bak ve çöz. O da çözebildi. Sihirli kitaplar veya mucize terapiler değil; birkaç iyi terapist sohbeti elbette yardımcı oldu, ama asıl kendiyle yüzleşmekten kaçmamasıydı anahtar olan.
Asıl yıkıcı olan evdeki görünmezlik. Paranın, iş yükünün, yorgunluğun ötesinde, göz göze en yakının seni yok sayması, emeğine, hayaline, varlığına değer biçmemesi. İçten içe aşındıran da buymuş.
Ama o kaybolmadı. Artık bunu kesinlikle biliyordu.
Esnedi, kalktı. Zaman akmış; saat dokuzu geçmiş, eve gitmeli. Yarın müşterilerle görüşme, Deniz ile teknik telefon, ardından Saadetle öğle yemeği; Tolga hafta sonu davet etmiş, eşi özel bir yemek hazırlayacak, bebek adına karar verecekler.
Çok şey var, üstelik çok güzel şeyler.
Paltoyu giyip ışığı kapattı, pencereyi kontrol etti, çantasını aldı. Bir an stüdyonun kapısında durdu.
Dışarıda kar hafifçe devam ediyordu. Sokak lambaları sanki daha sessiz yanıyordu. Boş sokakta bir kedi yolun karşısına hızlı ve kendinden emin bir şekilde koşturuyordu.
Gülşen Hanım Yalçın, stüdyosunun kapısını kapattı, merdiveni inip sokağa çıktı.
Soğuk hava kar ve biraz çam kokuyordu; muhtemelen yakında yılbaşı hazırlığı için çamlar satılacaktı. Bayram için üç hafta vardı. Ece ve arkadaşı gelecek. Yemek planı yapmalı; sevdiği insanlara pişirmeyi seviyordu zaten, zorunluluktan değil, paylaşmaktan.
Acele etmeden yürüdü durakta. Şehrin ışıklarını, karın yere düşüşünü, pencere ışıklarını seyretti. Aklı yeni projedeufacık ama ışık dolu bir evde. Eceyi düşündü, iyi ki kendi yolunu çizmeyi erken öğreniyor diye sevindi.
Kendini düşündü. Elli üç yıl; içinde mutluluk ve acı, ihaneti, suskun yılları ve Aralık akşamında aldığı yeni siparişleriyle. Sonunda kendisini seçmişti. Geç oldu, ama hiç olmamaktansa iyidir. Bu güzel bir laf değil sadece, hayatın ta kendisi.
Tramvay yanaştı. Gülşen cam kenarında bir koltuğa oturdu, çantasını kucağına aldı. Şehir ışıkları kayıp gitti, kar evlerin, ağaçların, durakların üstüne indi.
Dışarıya bakarken içinde bir tür sadelik ve kararlılık hissetti. Coşku değil, huzurlu bir teslimiyet; nereye gittiğini bilen birinin sükûnetiyle.



