Yanlış Anlama
– Ciddi misin! İnanamıyorum buna!
Sibel bir anda direksiyonu kıvırdı, neredeyse kendi arabasının yanındaki park etmiş araca çarpacaktı. O sırada yanından geçen koyu renkli büyük bir SUV, ona fazlasıyla tanıdık geliyordu. Bunu nasıl unutabilirdi ki? Her sabah oğullarını okula bıraktığı komşusu Metinin arabasıydı bu.
Ancak Metinin yanında oturan kadın asla eşi değildi. Tamamen yabancı bir kadındı, dudakları dolgun, modaya uygun bir bereyle Sibele başka bir şey anlatmasa da fazlasını anlatıyordu.
– Vay be, Metin Bey! Bu kadarı da fazla! – Sibel park yerinden hızla çıkıp Metinin arabasının peşine takıldı. Biraz düşündü, böyle bir şeyi görmezden gelmek ona doğru gelmiyordu.
Sibel, sevdiği dedektif kitaplarından okuduğu tüm taktikleri uygulayarak yetişmeye çalıştı. Aralarına bir yabancı araba alıp, mesafeyi tam dengede tuttu. Metinin arabası gözden hiçbir zaman kaybolmayacak kadar büyüktü zaten, o “tankı” kendisi böyle takılırdı hep.
Metinin arabası, vefat etmiş babasından kalmıştı. O arabayı da başka bir şeye değişmek aklının ucundan geçmemişti hiç. Ne de olsa babasının hatırası
Metin, babasını iki yıl önce kaybetmişti ama hâlâ atlatamamıştı. Çünkü annesi Metin küçükken, daha iki yaşında bile yokken aniden mutfakta yere yığılmıştı. Babası eve bir şeyi unuttuğu için dönmüş, telefona cevap alamayınca endişeyle gelmişti. Oğlu ağlayarak üstüne koşarken, onu kucakladı, hemen ambulans çağırdı ama artık geç kalınmıştı.
Bu kayıp, profesyonel bir boksör olan babası için tam bir darbe olmuştu. Sevdiği, kalbi aniden duran kadın onu terk etmişti. Kadın hiçbir zaman hasta olmamıştı, sessizce gitmişti.
Babasının annesinden sonra verdiği karar netti: Oğlunu anneanne ya da babaanneye vermeyecekti. Kendi teyzesi bile almak istemişti Metini, ama babası “Oğlumun babası benim. Kimseye vermem, nasıl başarırım bilemem ama birlikte başaracağız.” demişti.
Çare bir şekilde bulundu. Karşı komşuları, emekli öğretmen, Meryem Hanım, Metini babası işteyken gözlemeye gönüllü olmuştu. Sonra çocuk yuvasına başladı, hayatları rayına oturdu. Metinin hayatında başka bir kadın hiç olmadı; Meryem Hanım onun yeni babaannesi olmuştu.
– Sen de benim babaannem misin?
– Hayır yavrum, sen biliyorsun senin gerçek babaanne ve anneannenin adını. Ben sana bakıcılık yapıyorum, ama istersen bana babaanne diyebilirsin.
Duygusal çocuk isteğine Meryem Hanım karşı çıkamamış, aileye bir babaanne daha katılmıştı. Öğretmenler ilk günler şaşırıp “Kaç babaannen var senin?” deseler de, sebebini öğrenince sormamaya başlamışlardı.
Metin büyüdü, üniversiteyi kazandı. Üniversitede içine kapanık, derslerinde ona yardım eden Mehtap vardı. Onun farkında değildi, ta ki Meryem Hanım devreye girene kadar. Mehtap bir gün Sibele not bırakmaya gelince Meryem Hanım açık açık konuyu açtı:
– Metinin kimseyi beklediği yok, Mehtap. Seviyorsan peşini bırakma. Böyle insanlar yüz yılda bir doğar.
Mehtap’ın kocaman açılan gözlerinde sevgi okunuyordu. Sonunda ilişkileri başladığında herkes mutlu olmuştu. Düğünleri sade ve nezih oldu. Çünkü Mehtap’ın ailesi zor durumdaydı, kimseyi utandırmak istemediler.
Zaman geçti. Mutlu aile oldular. Herkes çocuk bekliyordu ama yıllar geçti, olmuyordu. Mehtap sarsılıyordu, Metin bunalımdaydı. En sonunda Meryem Hanım sağduyusuyla ikisini çaya çağırdı.
– Sakinleşin evlatlarım. Bazen zamanı gelince olur. Kendi mutluluğunuzu harcamayın. Sevgi varsa her şey yoluna girer.
Meryem Hanım’ın konuşmaları bir ilaç gibi gelmişti; herkesin morali yerine geldi, çocuk için uğraşmayı bıraktılar. Ve o tam pes ettikleri yıl, Mehtap hamile kaldı. Bu büyük sürprizle gelen ilk çocuk kocaman ve sağlıklı doğdu. Mehtap, mini minnacık haliyle dört kilo aşkı doğurunca, hemen ikinciyi de yapmaya niyetli olduğunu söyledi.
Kısa sürede aile kalabalıklaştı. İkinci, üçüncü çocuk zamanında geldi, hiçbir sıkıntı yaşanmadı. Artık küçük ev yetmiyordu. Metinin babası hâlâ hayattayken şöyle dedi:
– Ev yetmez size oğlum! Hadi artık bir yer alıp ev yapalım!
Yazlık bir arsa aldılar, ama kriz sıkıntıları inşaatı geciktirdi. Metin ve babası şirketi ayakta tutmaya uğraştı, ellerindekini kaybetmemek için canla başla çalıştı.
Daha sonra Meryem Hanım bir öneriyle geldi:
– Benim üç odalı evim var, sizin evden büyük. Birlikte yaşayın, bana da yardım edersiniz. Biz de babanla daha küçük yere geçeriz, nasıl olsa iki odadan fazlası gerekmiyor.
Taşındılar. Metin işte yoğunken, Mehtap çocuklarla ve evin işleriyle uğraşıyordu. Bir süre sonra babası hastalandı ve hastalığı gizledi. Durumunun kötüye gittiğini anlayınca oturup Metinle konuştu, Evi Meryem Hanıma devretmek istiyorum. O bize her şeyini verdi, sonsuza kadar bizimle oldu. Onun hakkı bu.
Metin anlamıştı ve saygı duymuştu kararına.
Ne yazık ki, Metinin babası dördüncü torununu göremeden vefat etti. Aile büyük bir acı yaşadı ama hayat devam etti. Oğlu küçükken bir gün annesinin parfümünü hatırlatan bir kokuya rastlayınca, hiç görmediği annesini bir kez daha özlemle hatırladı. Annesinin geride bıraktığı tek hatıra buydu.
Günler iyi geçti, çocuklar büyüyordu. Mehtap yeni arkadaşlar edindi. Ama herkesle samimi değildi. Evin yanındaki parkta çocuğunu gezdirirken Nebahat ile tanıştı. Nebahat iki çocuk annesiydi, çok enerji doluydular. Mehtap ile sohbetleri ona rahatlama getirdi, zamanın nasıl geçtiğini anladı.
Nebahatın eşi, yakışıklı ama biraz çapkındı. Nebahat ise, “Bütün erkekler aynıdır,” diye kendini avutuyordu. Bu düşünceyi kabullenmiş, evini ayakta tutmaya çalışıyordu; çocukları için babalarından vazgeçmek istemiyordu.
Bir gün, Nebahat Metini yanında yabancı bir kadınla görünce, içi cız etti. Bu işte bir terslik vardı! Hemen Mehtapa haber vermeli miydi? Arabayı izleyip Metinin bir restoranda kadına kapıyı açarak içeri girdiğini görünce iyice tereddüt etti.
Ya yanlış anladıysa? Mehtap dört çocuklu, hasta bir kaynana ve evinde yardıma muhtaç bir anneyle boğuşuyordu. Olayın iç yüzünü bilmeden aileyi yıkmak Peki ya sadece iş arkadaşıysa? Ya bir iş bağlantısıysa? Ya küçük bir yanlış anlaşılma? Aptalca bir iftira ile bir aile dağılırdı, kimse mutlu olmazdı.
Sinirle direksiyona yumruk vurdu, korna birden öttü. Kuşlar havalandı, Nebahatin yüreği ağzına geldi.
Bir karar verdi. Evet, ne olursa olsun Mehtapa bu olayı anlatmayacaktı. Eğer biri gelip kendi eşinin başkasıyla olduğunu kesin kanıtlarla söyleseydi, o da affetmezdi. Dedikodu ayrı, gerçeği bilmek ayrıydı. Bazen tek bir kelimeyle insanın hayatı tarumar olur. Yol tabelası değişir, yol da…
Evine vardığında hâlâ kararsızdı, çocukları ve bakıcıyı düşünerek güç toplamaya çalıştı.
O sırada Metin aradı:
– Nebahat, bu akşam sizleri davet etmek istiyoruz. Mehtapın doğum yıldönümü. Gelir misiniz?
Şaşkındı. Daha yeni Metini bir kadınla görmüştü; şimdi ise ona kutlamalar için davet ediliyordu. Mehtap ile Metin yıldönümlerini hep başbaşa kutlardı, bu yıl büyük kutlama garip geldi. Ama, Nebahat süslenip, hediyesini alıp gitti.
Düğün salonu çok şık süslenmişti. Canlı çiçekler, beyaz örtüler, mavi ve gümüş renkler Mehtapın en sevdiği renklerdi. Nebahat içten gülümsedi, ama Metinin aldığı pahalı yüzüğü fark etmeden edemedi.
Kadınlar tuvaletine aşağı inerken, merdivenlerden çıkan organizatörü görünce bir an donakaldı: Metinle gördüğü kadındı bu! Farklı görünüyordu şimdi, ciddi bir kıyafet giymiş, saçları şık yapılmıştı.
– Siz?! Burada ne işiniz var?
Kadın hoş bir tebessümle cevap verdi:
– Ben bu gecenin organizatörüyüm. Metin Beyin şirketi bu kutlamayı bizim firmamıza verdi. Hatta kocam da dün bütün gece süslemede yardım etti. Yükseltide çalışmak yok bana artık, bebek bekliyorum çünkü!
Nebahat bir anda rahatladı; tüm gerginlikleri uçup gitmişti. Kadına sağlık diledi, çocukları konuştular. Hiç korkma, hele ki annen gibi azimliysen her şeyi başarırsın, dedi.
Tuvalete geçerken, Mehtapa seslendi:
– Mehtap, hızlı ol biraz! Herkes seni bekliyor, nikahtan sonra da çabuk ol!
O akşam Nebahat, kutlamalar sürerken, tek bir sözün, yanlış bir yorumun nasıl her şeyi yıkabileceğini düşündü. Masaların arasından geçen Meryem Hanımın Birbirinizi bırakmayın! seslenişi salonda çınlarken, çocukların uyumlu tören şiirinde duyduğu sevinçle gözleri doldu.
– Ufak bir yanlış anlama Nebahat kadehini bir dikişte bitirdi, kocasına döndü:
– Bizimki acı mı, tatlı mı?
– Hâlâ acı, Neboş! Ama belki yakında tatlı olur!




