Suçsuz Suçlanan
Kızını alıp gidiyorsun. Artık seninle hiçbir ortak yanımız kalmadı!
Ama, Oğuz…
Söyleyeceklerim bu kadar! Seni bir daha görmek istemiyorum!
Kapı o kadar sert kapandı ki, Elif olduğu yerde sendeliyordu. Oda gözlerinin önünde dalgalandı. Kulağında çınlayan bir ses, annesinin sesine çok benzeyen bir yankı duydu: Sakın yapma!
Bu ses, kendine gelmesini sağladı. Elif yavaşça birkaç adım atıp sandalyeye oturdu, tırnaklarını avuçlarına geçirmişti. Acı, ruhuna çökmek üzere olan kara bulutları uzaklaştırdı; ayakta kalması için ona yardımcı oldu.
Olmaz! Dağılmamak gerek! Ümitsizliğin ve karamsarlığın içine düşmek de yok! Ama insan ne kadar da istiyor bazen…
Sakın yapma! Bir Defne var! Ve… Hayır, şimdilik ona odaklanmak istemiyorum! Önce kendimi toparlayıp ne olduğunu anlamaya çalışmalıyım.
Oğuzu kendisinden bu kadar uzaklaştıran ne olabilirdi? Neden onu hayatından atıyordu? Oysa daha dün her şey yolundaydı…
Ya da, değildi?
Sonunda kafası çalışmaya başladı. Elif, ellerini açıp masaya koydu.
Peki! Annem ne demişti bana? Ne yapacağını bilmiyorsan, analiz et! Maddelere ayır, bir bir parmaklarını saydıkça düşün. Hatta kalem kâğıt al, yaz!
Ama kalemler başka odadaydı. Orada Defne uyuyordu…
Kızı çok hassas uyurdu, Elif asla onu uyandırmak istemezdi. Defne huysuzlanır, ağlarsa düşüncesini toparlayamazdı.
Şimdilik böyle idare edecek.
Ellerine baktı Elif. Yumruklarını sıkarken düşündü. Tırnakları uzun zamandır bir bakıma hasret, elleri nasırlı, teni güneşin altında bahçeyle uğraşmaktan çillenmiş… Kim derdi ki, Elif ev işlerine bu kadar heveslenecek ve annesinin bütün öğütlerini unutacaktı?
Elifim, sen bir kadınsın!
Hayır! Ben çocuğum!
Önemli değil! Şimdi çocuksun ama zaman geçtikçe önce genç kız, sonra kadın olacaksın. Tıpkı benim gibi. Ve biz dağılmış, ilgisiz olamayız! Hiçbir zaman! Ne olursa olsun, ellerin bakımlı olacak! Ellerin her şeyi anlatır, aldığın elbiselerden çok daha fazla! Boynunu yıkamadan üstüne mücevher takmak olmaz! Anladın mı?
Evet, anne! Sekiz yaşındaki Elif, annesinin rujuyla dudaklarını boyamaya çalışıyordu aynada.
Dur bakalım, daha zamanı var! Annesi gülerken elinden ruju alıyordu. Bu renk sana uygun değil! Ayrıca makyaj yapmak için çok erken. Sen zaten çok güzelsin. Her şeyin bir zamanı ve yeri var. Büyüyünce seçeriz sana uygun bir şeyler.
Ama anne…
Tartışmaya gerek yok! Son sözüm.
Annesinin bu son sözünü çok sık duymazdı Elif. Ancak duyduğunda, gerçekten tartışmanın anlamı kalmazdı. Annesi hep sözünün eri biriydi.
Her konuda…
Elif, ben gidiyorum. Bir süre babaannenle kalacaksın. Mecburum, kızım.
Anne, uzun mu sürecek? Elif, bir gün önce on yaşına girmişti ve elbisesinin eteğini buruşturmuş, ağlamamak için dudaklarını ısırıyordu.
Altı ay… Bana çok iyi bir iş teklifi ettiler. Ama orası çok soğuk ve seni götüremem. Babaannen yanında olacak, ben de hep arayacağım, mektup yazacağım.
Gitme anne…
Dayanamayıp ağlamaya başladı. Annesi onu susturmak için uğraştıkça sabrı tükeniyordu.
Yeter artık, Elif! Başka çarem yok. Şimdi bu işi kabul etmezsem, babaannenin evinden ayrılamayız! Senin kendi odan olsun istiyorum, birlikte tatile gidelim istiyorum! Baban yaşasaydı bunu düşünmek zorunda kalmazdım. Ama artık herkesin yükü bende!
Teyzem var! Elif başını sallıyor, hiçbir şekilde ikna olmuyordu.
Teyzenin de kendi sıkıntıları var, ona da yardım etmem lazım!
Annem, ne olur bana yardım et ve gitme! Elifin bu cümlesiyle annesinin bakışları bir anda buz gibi oldu.
Elif! Annesinin sesi buz gibiydi. Yalnız kendini düşünmek olmaz! Böyle yaparsan ileride kimse seni düşünmez. Şu an öncelikle senin geleceğini düşünüyorum. Sana her şeyin en iyisini sağlamak istiyorum. Sesi yumuşamıştı; Elifi kucakladı. Söz veriyorum bu ilk ve son olacak! Dayan biraz, küçük kuşum! Mecburum…
Elif başka çare bulamadı, kafasıyla onayladı. İçinde bir sürü öfkeli kedi pençeleriyle kalbini tırmalıyordu.
Elif annesine mektuplar yazdı. Haftasonları telefonu eline alıp, annesi gelsin diye bağırıp çağırıyordu. Annesine o kadar çok hasret duyuyordu ki, en sevdiği dondurmayı bile istemez olmuştu. Zaman geçmek bilmezken, bir gün babaannesiyle havaalanına annesini karşılamaya gittiklerinde Elif, mutluluktan gözyaşlarına boğuldu, sükûneti ancak bir taksiyle buldu…
Annesi sözünü tuttu. Bir daha Eliften bu kadar uzun süre ayrılmadı. Kısa iş seyahatleri oldu, ama onlar gerçek ayrılık sayılmazdı.
Daha sonra, babasından kalan küçük evden, biraz daha büyük bir daireye geçtiler. Elifin de bir odası oldu. Güzel bir şeydi bu; ama Elif neredeyse hiç orada vakit geçirmedi. Ne zaman annesi eve gelse, kitaplarını ve defterlerini alıp mutfağa gelirdi. Akşamları hep yan yana geçirirlerdi. Bazen annesi evde ek iş yapardı, o zaman sessiz otururlardı.
Böylece iyi vakit geçirirlerdi.
Gençlik döneminin sorunlarından da fazla etkilenmediler. Pek kavga ve tartışma çıkmadı, çünkü annesi sabırlı ve anlayışlıydı. Oğlu kadar sevgisiyle, kırılgan yapısına rağmen, kimsenin desteği olmadan hayatla baş edebiliyordu annesi. Babaannesi vefat edince tamamen yalnız kalmışlardı.
Elifin annesi, kardeşiyle pek görüşmüyordu.
Nedenini Elif fazla sormamıştı. Bir kere sorduğunda da net bir cevap almıştı.
Her şeyi affedebilirsin, ama ihaneti asla!
Teyzem kime ihanet etti?
Anneme… Yani senin babaannene. Onu son günlerinde çok görmek istedi, konuşmak, helalleşmek istedi. Ama teyzem gelmedi…
Neden?
Korktu. Yanında kalmamı isteyeceğimden korktu. Oysa onun da göreviydi. Annemi o halde görmek istemediğini bana açıkça söylemekten çekindi. Hastalığı, anneme bakmayı kaldıramayacağını düşündü… Ben de istemezdim ama elimde değildi. Annemdi o! Her şeye rağmen yanında olmalıydı… Tanıdık yüzleri yanında görerek son nefesini verdi. Gerçi kimseyi tanıyamaz hale gelmişti…
Bu yüzden mi beni onun yanına pek sokmuyordun?
Evet. Onu o halde hatırlamanı istemedim.
Biliyor musun, o halini hiç hatırlamıyorum… Hatırladığım, bana reçel yapmayı, üstündeki köpüğü almayı öğrettiği günler. Tabakta biriken en üstteki pembe köpüğü küçük kaşıkla yemem gerektiğini söylerdi, daha lezzetli olur diye…
Biz de çocukken teyzemle öyle yapardık…
Anlayamıyorum! Aynı anne sizi aynı şekilde büyüttü, aynı sevgiyi verdi. Neden bu kadar farklı oldunuz?
Böyle şeyler oluyor, Elifim. Annem teyzene küçükken çok hastalandığı için fazla kolladı. Her şeyden korumak kararı aldı. Ama mutlaka doğrusu bu muydu, bilmiyorum…
Sonuç ne oldu?
Ne oldu dersen, sen de biliyorsun. Teyzenin hayatı hep dalgalarla geçti. İki evlilik, üç çocuk… Her şey sanki boşluğa, kendisi için değil de başkası adına yaşanmış gibi… Belki annem teyzemi biraz daha kendi başına bıraksa, hayatı başka olurdu. Kendin tecrübeyle öğrenince hayatın kıymetini anlıyorsun. Sana söz veriyorum, ben de daima seni desteklerim. Ama dertlerini baştan sona çözmemi bekleme! Zor bir şeyle karşılaştığında önce düşün! Baktın ki başa çıkamıyorsun, ben yanındayım. Hiçbir zaman yanından ayrılmam. Anladın mı?
Anladım anne…
Şimdi de Elif oturmuş, bir bir parmaklarını sayarak neyin, nasıl yanlış gittiğini bulmaya çalışıyordu.
Dün Oğuzun doğum günüydü. Büyük bir kutlama yerine aile arasında kalmaya karar vermişlerdi. Yaz ayıydı ve Oğuzla Elifin geçen yıl tamamladıkları büyük evde rahat rahat oturuyorlardı.
Elifin annesi, kayınvalidesi, Oğuzun kız kardeşi ve ailesi gelmişti.
Defne mutlu mesut bahçede koşuşturuyor, zaman zaman annesini sıkıştırıyordu:
Anne, ne zaman gelecekler? Kim geliyor? Havuzda yüzebilecek miyiz? Peki…
O kadar çok soru soruyordu ki, Elif bir an cevap vermekten vazgeçti. Zaten Defne, soruyu kendi sorup kendi yanıtlayarak odasını topluyordu. Sonuçta, eve misafir alınacaksa dağınıklık olmazdı!
Oğuz pazara gitmiş, mutfakta hummalı bir hazırlık başlamıştı. Elifin annesi ona yardım ederken bir anda sordu:
Kızım, niye bu kadar kaygılısın? Bir şey mi var?
Anne, neden bu kadar telaşlısın? Bir şey mi oldu? dedi Elif sonunda.
Yok kızım, hiçbir şey yok! Annesi gülümsüyordu. Ne kadarlık oldu bakayım?
Elif onun neyi bildiğini o anda anladı. Gizleyecek hali yoktu; içi rahatladı, annesine sarıldı.
Çok yeni anne… Üç haftalık filan. Daha Oğuza bile söylemedim. Sen bunu nereden anladın?
Işıldıyorsun yavrum… Ateş böceği gibi, sakin ve huzurlu… Tıpkı Defneye hamileyken de öyleydin.
Anne, ne garip bir iç sıkıntım var. Oğuz günlerdir düşünceli, tuhaf… Anlayamıyorum artık.
Hiç sordun mu?
Cevap vermiyor.
O zaman doğru düzgün sormamışsın!
Anne!
Ne? Yanılıyor muyum? Kocan dertli, sen de ona kol kanat germiyorsun. Yanına gidip sor, anlatmazsa zorla sor! Aşk dediğin, biraz da sahip çıkmak değil mi? Sevdiğin insanı bırakmayacaksın! Bir kere bırakırsan bir daha döndüremezsin. Onun yerine başkasıyla konuşur, ne olur kim bilir…
Elif parmaklarından birini daha içinden saydı ve o an anlamıştı: İşte sorun buradan başlamıştı! Belirsiz bir tedirginliği vardı, ama üzerinde durmamıştı. Annesiyle konuşması olayların fitilini ateşlemişti.
Ama Elif fırsat bulamamıştı… Önce kutlama, sonra büyük bir temizlik derken kocasına zaman ayıramamıştı.
Ve sonra Oğuzun o cümlesi gelmişti: Kızını al git!
Bu ne demekti?
Elif yumruklarını daha da sıktı. Artık annesinin dediği gibi davranacaktı; ilk iş kocasıyla konuşmak olacaktı! Yeter artık!
Oğuz arabayı garajdan çıkarıyordu, gitmek üzereydi ki, Elif kapıdan dışarıya fırladı, sesini öyle bir yükseltti ki, bahçedeki serçeler bile uçuştu.
Dur Oğuz!
Basamakları geçip kapıya koştu.
Oğuz şaşkınlıkla bakıyordu, Elif gelip arabanın önünde kollarını çaprazladı.
Çekil… Sesi kısık ama inatçıydı. Elif onun aslında gitmek istemediğini hissediyordu.
İnecek misin? Artık konuşalım; Defne uyanmadan! Bunu neden yaptın? Nereye gidiyorsun? Ben sana yabancı mıyım?
Elifin sesi yükseldikçe Oğuzun içi burkuluyordu.
Eğer Elifin umurunda olmasaydı, bu kadar çığlık atar mıydı? Gerçekten özgürlüğünü ister miydi? Defneyi de bırakmak ister miydi?
Oğuz arabadan indi; Elifin sorularına iç çekerek cevap verdi:
Sanki sen bilmiyorsun neden böyle davrandığımı!
Bilmiyorum Oğuz! O yüzden soruyorum! İki haftadır tuhafsın! Bugün iyice sınıra dayandın! Ne dedin bana? Kızını al git dedin! Defne sana ne oluyor? Sana ne oluyor Oğuz?
Anlamıyorum artık! Bana anlat! Defneyi kimden doğurdun? Defne’nin babası neden gizlice buluşuyor sizinle? Neden bunu bana söylemedin?
Ne diyorsun sen? Elifin ağzı açık kalakaldı. Aklını mı kaçırdın Oğuz?
Şehirde, Defneyi kursa götürdüğünde kimle buluşuyorsun?
Elif, bir an öfkesini bastırmaya gayret etti.
Şimdi anlaşıldı! Sana kim söyledi peki? Annem mi, yoksa kardeşin mi?
Annemden değil!
Tamam, Demet yaptı bunu!
O da benim kardeşim! Gördüğünü saklamak mı doğruydu? Hem de abisine!
Ben de senin karınım! Elifin gözlerinde öyle bir öfke vardı ki, Oğuz istemsizce geri çekildi. Herkese inanıyorsun, bana değil! Ben sana ne zaman yalan söyledim Oğuz? Ne zaman?
Parkta Defne ile haftada iki kere buluştuğun adam kim? Kim o?
Elif derin nefes aldı.
Sana anlatmıştım Oğuz! Ama hiç dinlememişsin… Defneyle kurstan döndüğümüzde sen futbol izlemeye geçmişsin. O gün demiştim: Eski sınıf arkadaşım Selimle karşılaştık; uzun süre şehir dışında yaşamış, şimdi annesi hastalanınca geri dönmüş. Benim babaannemin hastalığını biliyordu, bana annesinin durumu hakkında bilgi ve yardım istedi. Sonra birkaç kere daha görüştük. Senin kardeşin iyi baksaydı, yanımızda annemi de görürdü! Annemin yanında sevgiliyle buluşur muyum sanıyorsun? Anneme bu yapılır mı? Annem senden çok seni sever! Hep sana saygı duydu! Ama sen…
Elif elini salladı, burnunu çekti.
Ağlamayacaktı! Artık asla ağlamayacaktı!
Yani sen…
Oğuz! Her şeyi anlattım! Kötü bir iftiraya hemen inanıp, benim sevgimi de, çocuğumuzun adını da lekeledin! Ne yaptığının farkında mısın? Demet neden böyle bir şey yaptı, merak da etmiyorum! Dün gece evimizde bana gülümserken bana ne büyük kötülük hazırlamış! Ama asıl önemli olan, senin bana nasıl davrandığın. İstersen DNA testi yap! Hiç karşı çıkmam! Defne senin kızın, gözleri senin!
Elif bir an mutfağa kulak kabarttı.
Uyanıyor.
Kafasını çevirip içeri gitti, Oğuz ise şok içinde bahçede kaldı.
Bir müddet sonra Oğuzun arabasının uzaklaştığını duydu. Defne ona masallar anlatıyor, ilgi bekliyordu. Elifin ise içi fena hâlde yanıyordu.
Nasıl bu duruma geldiler? Nerede hata yaptı? Şimdi ne olacaktı? Annesini arasa mı? Yoksa biraz zaman mı tanımalıydı?
Bana asla Oğuzla tartışmalarınızı anlatma! Ancak kesin olarak bitti ve aranızda hiçbir şey kalmadıysa ara! O zaman koşa koşa gelirim! Ama öncesinde sus! Siz barışır mutlu olursunuz, ama ben ona olan öfkemi unutamam. Bir daha ona güvenemem. Çünkü benim evladımı üzdü!
Elif telefonu bir süre çevirdi, sonra kenara koydu. Henüz çok erkendi… Oğuzun tekrar baba olacağını ona söylemeliydi, sonra ne yapacağına karar verecekti.
Bu kararı verince biraz rahatladı. Ve Oğuzun arabası ani bir frenle tekrar evin önünde durduğunda, Elif toparlanmıştı.
Kızını mutfakta beslerken Oğuz Demeti kolundan tutup içeri soktu.
Hadi gir! Elif, neredesin?
Buradayım… Elif hemen anladı: Defne bir kavgaya şahit olmamalıydı.
Kızım yemeğini bitirdin mi? Hadi yukarı çık, odanda çizgi film aç! Yardım ister misin?
Evet anne! Defne sebze tabağını itip hızla yukarı koştu. Merhaba babacığım! Merhaba Demet teyze! Anne bana çizgi film izleme izni verdi!
Çocuğun neşeli sesi ortamı biraz yumuşattı. Oğuz, Demetin kolunu bıraktı. Elif hemen araya girdi, tartışmalar daha fazla büyümesin diye.
Hadi Defne! Ben de hemen geleceğim!
Anne hemen gelme, olur mu? Defne Demete gülümseyip merdivenlerden zıplayarak çıktı.
Sonrasında ağır bir konuşma geçti aralarında. Demet ağladı, Oğuz somurtuyordu, Elif ise ne hissettiğini çözemiyordu…
Seni aldatmasından korktum! Anlıyor musun? O kadar çok çevremde böyle insanlar vardı ki, artık kimseye güvenemem!
Demet, beni arkadaşlarınla bir mi tuttun? Sen eşini aldatıyor musun mesela? Çocukların babası kim?
Demet irkildi, ağlamayı kesti.
Ne diyorsun sen?
Peki ya sen? Bu yaptığının nelere yol açacağını düşünemedin mi? Oğuz sana inandı. E tabii… Asıl mesele güven… Ve sen o güveni suistimal ettin. Neden Demet?
Bilmiyorum… Demet başını eğmiş, ağlıyordu. Sanki onu koruyorum sandım…
Benden mi? Bildiğin bir şey oldu mu?
Elif omuz silkti ve kocasına baktı.
Sorun çözüldü mü? Artık bana başka sorunuz yok mu?
Elif…
Hayır Oğuz! Artık ben kırıldım! Düşünüp taşınmam gerekiyor. Demet, seni de bir süre evimde görmek istemem, bunun sebebini açıklamaya gerek yok sanırım.
Elif, affet…
Düşünürüm… Şimdi sizi daha fazla tutmayayım! Elif antreye kadar yürüyüp kapıyı açtı ve kocasına başıyla işaret etti. Evet, sen de! Doğru anladın. Hadi…
Elif zamanla Oğuzu affedecekti. Ama hemen değil, hem de kendi şartlarıyla… Ailede Demet dışında bu yaşananları kimse bilmeyecekti. Her şeyi açık etmenin gereği yoktu; annesi bu ilkeden Elifin kalbine yerleştirmişti.
Ve bir gün annesi yeni doğan torununu kucağına aldığında, Sibel Hanım (Oğuzun annesi) ile torununun Oğuza benzerliğini tartışırken, Elife yanaşıp fısıldayacak:
Akıllı oldun, güzel kızım! İyi bir eş, iyi bir anne oldun…
Gerçekten mi?
Sana hiç yalan söyledim mi?
Anne, akıllı olmak ne demek? Ben öyle hissedemiyorum da…
Kadının aklı yavrum; sahip olduklarını korumasında. Çocuğunu, evini, ailesini, dostlarını… Sevgiyle bir çember oluşturabilmekte. Kimi hatırlayacağına, neyi unutacağına karar vermekte… Kolay iş değil. Ama sen bunu başardın.
Gerçekten mi?
Eminim! Haa, bu arada Selim aradı. Bir ay sonra düğünü var, bize davetiye gönderiyor.
Anne…
Anne deme bana şimdi! Çocuklara bakarım, siz rahat gidin. Ama senden bir ricam var, olur mu?
Nedir anneciğim?
Şu ellerini bir düzelt artık!
Tamam!
Elif annesine sıkıca sarılır, kocasına, Demete başıyla selam verip, Defneye göz kırpar:
Hadi bakalım, bana kardeşini uyutmada yardım eder misin?
Gerçekten mi anne? Defne gözleriyle minik kardeşinin yumruğunu okşar.
Elbette kızım, elbette…




