Eşime Zor Bir Seçim Yaptırdım: Hangi Yolu Seçecek?

Kocama sert bir seçim sundum.
Anne, neden babaanne Sunaya gidiyoruz? Hiç istemiyorum, orası çok sıkıcı.

Dikiz aynasından Elife baktım. Kızım arka koltukta, pembe tabletine gömülmüş, soru sorarken başını bile kaldırmıyordu. Daha altı yaşında ama o tavırla, sanki sırf orada bulunması bile bize lütufmuş gibi konuşmayı öğrenmişti.

Çünkü bugün Kaanın doğum günü. Kuzenin. Onu hatırlıyor musun?

Hatırlıyorum. O çok kötü biri.

Elif! Döndüm arkama, ama Efe omzuma elini koydu.

Lütfen başlama. Bugün değil.

Kocama baktım. Direksiyonda elleri gergindi, sanki ailesinin yanına çocuk doğum gününe değil de, sorguya gidiyordu. Lacivert takım, altında sabah ben ütülediğim bembeyaz gömlek. Gömlekle yarım saat uğraşmıştım, bilirdim ki Suna Hanım tek bir kırışığı, en ufak hatayı görür, görmemiş gibi yapar ama öyle bir bakış atar ki herkes benim vasat bir kadın olduğumu anlardı.

Bir şey başlatmıyorum Efe. Sadece çocuğa neden oraya gittiğimizi açıklıyorum.

O tonla açıklama yapınca Elif zaten anladı: İstenmediğimiz bir yere gidiyoruz.

Biz orada isteniyor muyuz?

Cevap vermedi. Işıklarda sarıya dönen yeşili gördü, yavaşladı. Araba durunca, Elifin oynadığı oyundan para sesleri duyuldu. Etrafa sessizlik hâkimdi.

Bak, anlaşalım, dedi bana bakmadan. Gideriz, Kaanı kutlarız, iki saat bilemedin üç en fazla oturur çıkarız. Geçmiş muhabbeti yok, tartışma yok, hesap sorma yok. Sade bir aile günü. Olur mu?

Diyecektim ki, “Emin değilim olur mu,” çünkü her seferinde böyle karar verip öyle gidiyorduk, ama sonunda kendimi mutfakta Suna Hanımın laflarını dinlerken buluyordum: Nasıl çocuk yetiştirilir, neden bu kadar çok çalışıyorum, ailemize zaman ayırmıyorum Annem Allah rahmet etsin, bana Suna Hanım gibi yemek yapmayı hiç öğretmemişmiş. Hepsini ben dinliyordum.

Susup kafamı cama çevirdim. Dışarıda İstanbul Mayısının güneşe boğulmuş sokakları akıyordu. Hafif elbiseler giymiş kadınlar, kısa kollu gömlede erkekler, ellerinde dondurma olan çocuklar Tam parkta yürünecek, evde balkonda kitapla oturulacak gün, oysa biz tüm şehirde sevgi görmediğimiz insanların evine gidiyorduk.

Anne, Kaana çok mu hediye verilecek? sonunda Elif tabletini bırakıp sordu.

Sanırım verilecek. Bugün onun doğum günü çünkü.

Bana da bir şey verirler mi?

Yine döndüm. O büyük ela gözlerinde bekleyiş glasiriydi. Her kutlamada ona da bir şey hediye edilmesine alıştı; ben alıştırdım, şimdi anlıyorum. Her yılbaşı, anaokulu yılbaşısı, misafirlikler Hep Elife bir oyuncak ya da şeker.

Elifçiğim, bugün senin günün değil. Bugün Kaanın. Ona hediye verilecek.

Ama ben de istiyorum!

Bir dahaki doğum gününde sana da verirler. Bugün yalnızca Kaana hediye götürüyoruz. Dün birlikte aldık ya, hatırladın mı?

Hatırladım. Ama ben de istiyorum o oyuncağı!

Evde bir oda dolusu oyuncağın var, dayanamayan Efe araya girdi. Bir gün dayanamaz mısın?

Elif dudaklarını büzüp yine tablette kayboldu. Efeye baktım. Direksiyonu sıkınca ellerinin kemikleri bembeyaz olmuştu. Düşüncesinin ne olduğunu biliyordum: Elif sahnede bir kriz çıkarırsa, annesi hemen fark eder. Sonra ne diyecek? Efenin ablası Dileke neler anlatacak? İkisi birlikte beni ve anneliğimi haftalarca konuşacak.

Geri kalan yirmi dakika suskundu. Sadece tabletin sesleri ve arabaların uğultusu vardı. Apartmanlara, ağaçlara, bulutlara bakıyordum ve üç yıl önce kendime ettiğime yemin aklıma geliyordu: Bir daha asla o eve gitmeyecektim. O kavga sonrası, Suna Hanımın yüzüme “Sen hem iyi eş hem de iyi bir anne olamıyorsun” dediği gün.

Evden çıktım, kapıyı çarptım. Efe arkamdan gelip dönmem için yalvardı. Geri dönmedim. Eve taksiyle gittik, yol boyunca hiç konuşmadı. Ben camdan bakıp düşündüm: Belki de bu iş burada biter. Belki ablama taşınırım.

Ama gitmedim. Onu seviyordum. Aramızda Elif vardı. Yenilmedim, pes etmek bana göre değildi.

O kavgadan sonra bir sene boyunca ailesiyle görüşmedik. Sonra Efe yılbaşında ısrar etti, gitmedim. Sonra “Bari bayramda annemi ziyaret etsek” dedi, yine reddettim. Ancak Suna Hanım kalbinden hastaneye yatınca Elifle beraber uğradık. Meyve, çiçek aldık. Suna Hanım bembeyaz, yaşlanmış gözüktü ve içimde acımaya benzer bir şey hissettim.

Teşekkür etti, Elifin başını okşadı, “Çok özledim torunumu” dedi. Bir kelime özür yoktu, sanki o kavga hiç yaşanmamış gibiydi.

Dedim ki, belki böyledir hayat. Belki de yetişkinlik; kırgınlıkları yutarak, gülümseyebilmekte saklıdır.

Ama dün Efe akşam, “Yarın Kaanın doğum gününe davetliyiz” dediğinde, hiçbir şeyi unutmadığımı anladım. İçimdeki o sızı, iğne gibi batıyordu.

Geldik, dedi Efe. Geleceğe döndüm.

Ataköy’ün eski bloklarından birinin önündeydik. Efenin büyüdüğü, annesinin kırk yıldır yaşadığı bina. Benimse her zaman yabancı hissettiğim bir ev.

Elif, tableti kapat. Hadi, dedim, sesim sakin olsun istedim.

Arabadan indik. Efe bagajdan büyük, renkli paketteki oyuncağı çıkardı. Dün bir saat bu oyuncağı seçeceğimize tartışmıştık. Ben “Sade ve uygun bir şey olsun” dedim. Efe “ailede ayıp olur, iyi bir şey almak gerek” diye ısrar etti.

İyi dediğin nedir Efe, çocuk hediyesi bu, zenginlik göstergesi değil.

Biliyorum, ama annem dikkat eder. Dilek de fark eder.

Bastırdım. 5 bin liralık oyuncak alındı, bence fuzuliydi ama Efe haklıydı: Onların ailesinde her şeyin değeri ölçülürdü. Kim, kaç para verdi, çanta hangi mağazadan, market alışverişi hangi yerden.

Yürüyerek dördüncü kata çıktık. Asansör yine bozuktu. Elif “Çok yoruldum” diye mızmızladı, neredeyse kolundan çeker gibi götürdüm. Önümüzde Efe hediye ile gidiyordu; sırtı gergindi.

Daire kapısında durdu, bize döndü.

Hazır mısın?

Hayır diyecektim; gitmek istemediğimi, tekrar kandırıkçı bir tebessümle görünmek istemediğimi Söyleyemedim, hafifçe başımı salladım, zoraki gülümsedim.

Hazırım.

Zil çaldı. İçeriden kahkaha, müzik, sohbet Geç kalmıştık, Efe sırf ilk gelen olmayalım diye saati ona göre ayarlamıştı.

Kapıyı Dilek açtı. Efeden iki yaş küçük, ama görüntüsünde yıllarca süzen bir bakış, irice dudaklar, koyu boyalı kısa saçlar.

Geldiniz sonunda! kenara çekildi. İçeri geçin, biz başladık bile.

Merhaba Dilek, Efe ablasını yanağından öptü. Kusura bakma, trafik vardı.

Tabii tabii, trafik, bakışlarını bana çevirdi. Hoş geldin Handan.

Merhaba.

Zoraki sarıldık, elinin soğukluğunu hissettim. Ya da bana öyle geldi. Belki de soğuk olan bendim.

Bu güzellik kim? Elif mi? Dilek Elifin önünde eğildi. Ne kadar büyümüşsün! Tanıyamadım!

Elif sessiz, arkamda saklandı. Teyzesiyle en son üç yaşında görmüştü.

Cesur ol hadi, merhaba de, omzundan hafifçe öne ittim.

Merhaba, fısıldayıp yine saklandı.

Çok utangaç olmuş, Dilek doğruldu. Neyse, geçin. Annem mutfakta, Kaan salonda. Birazdan pasta kesilecek.

Evin içine geçerken o tanıdık lavanta ve elmalı kekin kokusu içimi sarstı. Suna Hanım, dolaplara hep kuru bitkilerden kese koyar, her Cumartesi mutlaka kek yapardı. Bugün de belli ki elmalı kek yapmış.

Antrede bir yığın ayakkabı: Çocuk spor ayakkabıları, kadın topukluları, erkek ayakkabılar Demek misafirler çoktan gelmiş. Sırf bugüne özel, siyah rugan sandaletlerimi, onlara inat almıştım, çıkarıp sade babete geçtim. Elif çıkarmamakta diretince, sessizce ayakkabılarını çıkardım, Dilekin üstümüzdeki tetkik edici bakışlarını umursamamaya çalıştım.

Efe, git salona, Kaan dayısını bekliyor, dedi Dilek. Biz de mutfağa geçelim, annem orada.

Kızlar, dedim içimden, içimden. On dokuz senelik evliyim, kırk iki yaşındayım, anaokulunda muhasebe müdürüyüm, ipotek ve vergi öderim, hâlâ bana kız diyorlar.

Efe bana “bir şey söylemeden” umutsuzca baktı, ben onay verdim. O hediye ile salona geçti, Elifin elinden tutup mutfağa girdim.

Mutfak geniş, güneşli, camı bahçeye bakıyor. Pencere kenarında sardunyalar, duvarda işlemeli havlular, masada dantelli örtü. Hep aynı, hep aynı düzen, ilk buraya gelin olduğum günkü kadar.

Masada Suna Hanım yanında tanımadığım bir kadınla sohbet ediyordu, ikisi de gülerken içeri girdik. Suna Hanım başını kaldırdı, yüzüne yapmacık bir tebessüm oturdu.

Handan, hoş geldin! ayağa kalktı, saçları bembeyaz, iyice yaşlanmış. Sırtı hafif kambur, gözleri o bildik, sarsıcı bakışlarla.

Merhaba Suna Hanım, yanına gidip zoraki sarıldık.

Kızım, hoş geldin. Bu da torunum mu? Elifin önünde eğildi. Aman Allahım, tam bana çekmiş!

Yine benden saklanan Elifin başını okşadım.

Elif, babaanneye merhaba de.

İstemiyorum.

Havada sıkıntılı bir sessizlik oluştu. Suna Hanım yavaşça doğruldu, hayal kırıklığı ile karışık bir ifade vardı yüzünde.

Çocuklar çekingen olur, dedi sonunda. Normal.

Ama tonundan hiç normal olmadığı belliydi. Terbiyeli çocuk büyüklerin ellerini öpmeliydi. Anne olarak benim öğretmem gerekirdi.

Yoldan geldi, yorgun, dedim istemeden, savunmaya çekildim.

Tabii canım, anladım. Oturun, size çay koyayım. Veya kahve ister misiniz? İtalyadan aldık, çok güzel.

Çay, sağ olun.

Oturduk. Elif yanıma, öteki kadın gülümseyerek tanıştı:

Ben Ayşe, Suna Hanımın arkadaşı. Memnun oldum.

Handan, memnun oldum.

Suna Hanım, çay takımlarını çıkarırken onun sırtını izledim. Aklımdan “Ne konuşuyorlardı?” geçiyordu Çocuk mu, hava mı, yoksa ben mi?

Nasıl gidiyor Handan? Aynı yerde mi çalışıyorsun? arkasına bakmadan sordu.

Evet, aynı yerdeyim.

Çalışmak yoğun mu?

Yoğun ama alıştım.

Elifi işten geç çıkarsan kim alıyor okuldan?

İşte başlıyor, dedim içimden. Derin bir nefes aldım.

Ben. Çalışma saatim esnek.

İyi, iyi, ben de “Bakıcı mı tuttular” diye düşündüm. Şimdi herkes öyle yapıyor.

Yok, biz kendimiz hallediyoruz.

Çayı önüme koydu, karşıma oturdu. Uzun uzun baktı bana.

Zayıflamışsın.

Yok, aynıyım.

Yok kızım, yüzün çökmüş, biraz kilo almalısın. Erkekler dolgun kadın sever.

Dudaklarımı sıktım. Klasik laflar: Giydiğimden, kilomdan, tipimden Hep güya tatlı, ama içinde diken olan sözlerle.

İyiyim, teşekkürler.

İyi bakalım. Kızım sizi kendi evladım gibi severim. Dün Efe aradı, geleceksiniz diye çok sevindim. Unuttunuz sandım artık bu evi.

İşlerimiz vardı. Elifin okulu, kursları, bizim iş

Tabi, meşgulsünüz. Aileyi unutmamak lazım, aile en önemlisi.

Sustuk. Çay kaynar, Elif yerinde kıpır kıpır.

Anne, diğer odaya bakabilir miyim? kulağıma fısıldadı.

Bakabilirsin ama sessiz ol.

Fırladı gitti. Suna Hanım arkasından baktı.

Ne hareketli çocuk, aynen Efe küçükken.

Evet, çok hareketli.

Okulda nasıl? Öğretmenin sözünü dinliyor mu?

Çoğunlukla evet.

Çoğunlukla mı?

Çay bardağını masaya bıraktım.

Ara sıra yaramazlık yapıyor. Çocuk sonuçta.

Tabii çocuklar farklı. Mesela Kaan çok uslu. Dilek çok güzel yetiştirdi. Hem okulda hem evde çok yardımsever. Altın çocuk.

Ayşe Hanım kafasını salladı.

Evet, ben de gördüm, ne kadar uslu. Misafirleri hep kendi karşılıyor, hediye için teşekkür ediyor. Çok terbiyeli valla.

İçimde alttan alta kızgınlık birikiyor. Açık açık söylemedikleri ortadaydı: Kaan iyi çocuk, Elif bir tuhaf. Sebep de ben.

Salondan Efenin sesi, çocuklar gülüyor. Elifin de orada olup olmadığını düşündüm; Efe orada gülümsüyor, derli toplu aileymişiz gibi rol yapıyor.

Suna Hanım, ben Kaanı kutlamaya gideyim, kalktım.

Tabii kızım, git. Birazdan pasta kesilecek, fazla uzaklaşma.

Mutfaktan çıktım ve o anda üzerime tüm bakışların çevrildiğini hissettim. Koridorda bir duvar kenarına dayandım, gözlerimi kapadım. On dakikadır bu evdeydim, kaçmak istiyordum bile.

Cep telefonum cebimde titreşti. Efe: “Nasılsın?”

“İdare ederim,” yazdım. Yalan ama ne diyecektim? Annesi daha üç sivri lafını arka arkaya saymıştı bile. Burada sanki sınava girmiş ve baştan kaybetmiş gibiydim.

Salondan ellili yaşlarda, tanımadığım bir adam çıktı, bana başıyla selam verdi, lavaboya gitti. Kaç saat burada kalacaktım? İki, üç?

Teyze Handan?

Kapıda takım elbiseli küçük bir erkek çocuğu. Kaan. Fotoğraflarını görmüştüm ama canlı pek görüşmemiştik.

Merhaba Kaan, iyi ki doğdun!

Teşekkür ederim. Dayım bana hediye getirdi dedi annem.

Evet, getirdik. Salonda olması lazım.

Büyük bir kutu, gördüm. Lego mu bu?

Sürpriz, gülümsedim. Az kaldı açılır.

Gitti sevinçle. Terbiyeli çocuk işte. Tam Suna Hanımın gözündeki gibi.

Odaya girdim; selam vermek, rol icabı mutlu olduğumu göstermek lazımdı.

Salonda on iki kişi vardı. Yetişkinler koltuklarda, çocuklar masa etrafında koşuşuyordu; pastalar, salatalar, dilimler Hediyeler köşede yığılmıştı. Yüzlerden bazılarını tanıdım: Efenin kuzeni, eşi, birkaç uzak akraba. Hepsi bana, meraklı gözlerle bakıyor.

Efe koltukta bir adamla sohbet ediyordu, beni görünce kalktı.

Handan geldi. Eşim. Tanışın, dedi.

Herkesle sırayla el sıkıştım, “Efe hep senden bahsediyordu”, “Sonunda tanıştık” gibisinden yalan sözler. Efe asla bizim aile hayatımızdan annesine bahsetmez. Annesi yanında susardı zaten.

Elif köşede tabletti. Yanına gittim.

Elif, tabletini bırak. Misafirlikte böyle ayıp.

İstemiyorum. Sıkıldım.

Elif.

Off anne!

Yükselen seslerimize birkaç kişi dönüp baktı. Yüzümde ateş bastı.

Hadi, bırak şu tableti.

Dudak büzdü ama bıraktı. Tableti çantama koydu, yine köşeye yattı. Yanına oturdum; bakışlar üzerimizde; “Kadın çocuğa sahip çıkamıyor” bakışı.

Dilek içeri girdi, tepside şarap ve meyve suyu servis etti.

Hadi, bir kadeh de oğlumuza, Kaana! Kaancığım, gel bakayım oğlum!

Kaan annesine gitti, kolunu sardı. Herkes fotoğraf çekmeye başladı.

Bizim canımız oğlumuz için! biri kadeh kaldırdı. Akıllı, başarılı, mutlu olsun!

En iyi notları alsın!

Ailemizi hep sevinçle yaşatsın!

Bardaklar tokuştu. Ekşimiş, ucuz şaraptan bir yudum aldım. Yanımda Efe, gene gergin.

Şimdi sıra hediyelerde! dedi Dilek. Kaana artık hediyeleri dağıtıyoruz.

Kaan ortada sandalyeye oturdu. Herkes sırayla çıkıp hediye verdi. Önce bir teyze, resim takımı. Kaan teşekkür etti, açtı, herkese gösterdi.

Sonra bir dayı, büyük bir kutu. İçinden uzaktan kumandalı robot çıktı. Çocuklar sevindi, Kaan gözleriyle ışıldadı.

Tam istediğim şey! Teşekkürler dayı!

Sonra kitaplar, legolar, masa oyunları, bir dolu kıyafet Her biriyle hediye yığını büyüdü. Kaan teşekkür ediyor, sarılıyor, öpüyor. Harika çocuk.

Göz ucuyla Elife baktım. Hediye yığınını izliyor, gözünde hoşuma gitmeyen bir parıltı vardı: Kıskançlık. Hırs.

Elif, fısıldadım, öyle bakma.

Neden onun bu kadar çok hediyesi var? kısık sesle sordu.

Bugün onun doğum günü.

Benimki ne zaman?

Dört ay sonra. Ekimde. Biliyorsun.

Daha çok var!

Sessiz ol, sonra konuşuruz.

Efe, kendi hediyesini Kaana verdi. Büyük kutu, kurdeleli. Kaan açınca coşkuyla bağırdı.

Vay, bu yeni model Lego! Anne bak, tam istediğim!

Dilek gülümsedi.

Tabi dayısı ve yengesi ne alacağını bilir. Sağ olun çok!

Kaan Efeye sarıldı, bana da geldi, utangaçça.

Teşekkürler Handan Teyze.

Güle güle oyna Kaan.

Kalabalık şamaşır oldu; biri, “Bu legolar bayağı pahalı!” dedi. Bir başkası, “Hem de çok gelişimsel” ekledi. Suna Hanım başını salladı.

Sağ olun, çocuğa önem vermişsiniz, belli.

Ellerimi yumruk yaptım. “Önem” sözüyle, sanki sadaka verdik.

Elif kolumu çekiştirdi.

Anne, bana da hediye var mı?

Hayır Elif, bugün misafir sensin, bugün Kaana hediye veriliyor.

Ama ben de istiyorum!

Sus olur mu Elif.

Ama söz dinlemedi. Ayağa kalkıp Kaanın önüne yürüdü, kalabalıkta bağırdı:

Kaan, bana da bir hediye verir misin?

Herkes sustu. Kaan şaşkınlıkla baktı.

Ne?

Senin çok fazla hediyen var, bir tanesini bana verir misin?

Yerimden fırlayıp Elifi tutup kaldırdım.

Elif, hemen çıkıyoruz. Şimdi.

Ama ben hediye istiyorum! Alacağım!

Elif!

Kendini yere attı, ağladı. Hem de öyle bir ağladı ki herkes dondu kaldı.

Hediye isterim! Bana da verin! Ben de Lego isterim! Robot isterim! İsterim!

Dilekin yüzü kireç gibi oldu. Suna Hanım kollarını göğsüne kavuşturdu; gözlerinde, “Bu çocuğun nasıl yetiştiğini bakın görün” ifadesi vardı.

Efe yaklaşıp kızımızı yatıştırmaya çalıştı.

Elifçiğim, bak ben sana sonra anlat

İstemiyorum! Hediye isterim!

Kendini yere atıp yerleri tekmelemeye başladı. Alenen, gerçek bir kriz; çığlık, gözyaşı, burun akıyor.

Üstünde herkesin bakışını hissediyordum. Yargılayan, küçümseyen

Bir şey koptu içimde.

Elif, kalk, gidiyoruz!

Kolundan çekip kaldırdım. O bas bas bağırıyordu ama bırakmadım.

Handan, bekle, dedi Efe ama dinlemedim.

Elifi sürükleyip kapıya yöneldim, Suna Hanım önüme set oldu.

Handan, böyle birden gitmeyin, çocuğu sakinleştirin.

Göz göze geldik. Ağzımdan çıkmaması gereken şeyler döküldü, üç yıldır birikenler:

Suna Hanım, çocuklarınıza hep hediyenin kimden geldiğini, üstünlük sayılması gerektiğini öğretmeseydiniz, belki kızım da böyle krize girmezdi!

Dondu kaldı.

Ne dedin sen?

Duydunuz işte. Hepiniz kimin ne kadar harcadığını, kimin hangi marka giydiğini mesele ettiniz! O ortamı yaratan sizsiniz. Şimdi de kızımı ayıplıyorsunuz!

Dur, Handan! Efe kolumdan tuttu, silktim.

Hayır, yetti! Üç yıldır sustum! Üç yıl boyunca iğneleyici bakışlarınızı, laf sokmalarınızı sineye çektim! Neyim eksik, neye beceriksiz, hangi vasıfta yetmezim Bıktım!

Dilek öne atıldı.

Duyuyor musun kendini? Burada olay çıkarmaya hakkın yok!

Olay çıkarmıyorum, gerçekleri söylüyorum!

Neyin gerçeği? Kendi çocuğunun terbiyesizliğini bize mi yüklüyorsun?

Benim çocuğum yalnızca sevgi bekliyor! Hayatınızda gösterdiğiniz ilgi, hep Kaana, torununuzun annesi sizce ideal çünkü… Elif ise bana benziyor, bana kızgınsınız!

Suna Hanım ellerini kaldırdı.

Estafurullah, siz hep Elifi de sevdik.

Sevmek mi? Üç yılda üç kez gördünüz torununuzu! Geçen yıl doğum gününe “Başım ağrıyor” diye gelmediniz, Kaanın kutlamasına ise geniş aile toplandı!

Sen istemedin, gelsek de soğuk davrandın!

Çünkü her gelişinizde bana insanın moralini bozan bir şeyler buluyorsunuz!

Evde kimse konuşmuyordu. Bazıları mutfağa kaydı, bazıları gözlerini yere indirdi. Elif susup bana sarıldı, hıçkırıklarla.

Efe ortada bembeyaz, şaşkın.

Yeter artık Handan, lütfen.

Kendisine baktım. Benden sessizlik, geri adım bekledi. Her şeyi yutayım, özür dileyip sıfırlayayım.

Ama gücüm yoktu.

Efe, yoruldum. Sürekli suçlu hissetmekten yoruldum. Kendimi buraya ait hissedememekten yoruldum!

Kimse seni aşağılamıyor!

Herkes, en baştan beri! Ta buraya ilk geldiğimde, annen bana dedi ki: “İnşallah oğluma layık olursun.” Layık! Tahta aday gibi!

Suna Hanım başını salladı.

Onu öyle kasdetmemiştim.

Bilerek söylediniz. Her buluşmada imtihan gibi bakıyorsunuz bana. Artık umurumda değil. Çünkü size bir şey kanıtlamak istemiyorum.

Dilek dudak büktü.

Kendini ne sanıyorsun da böyle konuşuyorsun anneme?

Ben eşiniziniz oğlunun karısı ve kızınızın annesiyim. Saygıyı hak ediyorum!

Saygı kazanılır, dedi Dilek.

On dokuz yıl oğlu ile evliydim, kız doğurdum, çalışıyorum, evime bakıyorum, daha ne yapayım?

Yapman gereken tek şey uslu davranmak, Suna Hanım sesini yükseltti. Çocuk partisinde skandal çıkarma! Bizi bu halde suçlama!

Suçlusunuz, dedim düşük ama kararlı bir sesle. Siz bu aileyi böldünüz. Efeyi ikimizin arasında bırakıyorsunuz. Elifin bu evde değer görmemesinin sebebi sizsiniz.

Efe elini yüzüne kapadı.

Allah aşkına Handan, lütfen.

Durmadım. Kelimeler içimde patlayan barajdan dökülür gibi aktı. Üç yılın tüm acısı, unutulmuş kırgınlığı gözyaşlarıyla dökülüyordu.

Bir karar ver. Ben ve Elif mi, yoksa onlar mı?

Bet gibi oldu.

İkimizin ortasına seçim mi koyuyorsun?

Sen çoktan karar verdin Efe. Annen her laf ettiğinde hep susardın. Ablan bana laf dokundurduğunda görmezden geldin. Dayanmamı istedin, arkamda durmadın.

O da sustu, başı önde kaldı.

Bu kadar, dedim. Hadi Elif, gidiyoruz.

Elifi alıp koridora çıktık. Efe engel oldu.

Ne yapıyorsun?

Eve dönüyorum.

Handan, konuşabilir miyiz?

Konuşacak bir şey yok. Ne düşündüğümü söyledim. Buraya bir daha gelmeyeceğim.

Bunu yapamazsın!

Yaparım, yapıyorum.

Yanından sıyrılıp çıkarken Suna Hanım da peşimdeydi.

Handan, gidersen bunu hiç unutmayacağım.

Arkamı döndüm.

Ben de unutmayacağım. Kendi hayatınızı yaşayın, ama bizsiz.

Handan! Efe kolumu tuttu. Farkında mısın ne dediğine?

Farkındayım. Artık tahammülüm kalmadı. Ya bizi seçersin, ya onları.

Beyaz teni sarardı.

Beni böyle mi zorluyorsun?

Sen yıllardır kendi kendini zorladın Efe. Annene her lafında sustun, ablanın dokundurmasına sessizdin, bana “katlan” dedin.

Kısa bir an hepimiz sustuk.

Elif, gidelim, dedim.

Daireden çıktık. Elif hıçkırıyordu, ben de. Merdivenlerden inerken arkama bakmadım.

Sokağa çıkınca telefonla taksi çağırdım. Beş dakika sonra geldik. Adresi söyledim.

Şoför aynadan baktı.

İyi misiniz?

İyiyim, sağ olun.

Evimize doğru giderken Elif kucağımda, uyurken arada içini çekiyordu. Başını okşadım. Camdan evleri, ağaçları, insanları izledim.

Telefonum çalıyor. Efe arıyor, reddettim. Bir daha aradı, yine reddettim. Üçüncüde kapattım.

Evde Elifi kanepeye yatırdım, üzerini örttüm. Başında durup izledim. Ağlamaktan yanakları çizilmiş, gözleri şişmişti. O benim şımarık, inatçı, ama en çok sevdiğim kızım.

Ona bu kadar gevşek davrandığım için kendime hak vermiyordum. Haddinden çok kıymet verdim, oyuncak aldım. Ama yapamıyorum, çünkü kendi çocukluğumda bana verilmemiş olan dikkati vermek istiyordum. O kendini yalnız hissetmesin diye.

Ama nerede çizgi aşılır, şefkat zayıflık olur? Öyle bir yerde miyiz?

Cevabım yoktu.

İki saat sonra kapı anahtarı döndü. Efe geldi. Mutfakta karşılaştık.

O uyudu mu?

Evet.

Uzun bir sessizlik oldu.

Annem çok üzgünmüş, dedi sonunda.

Biliyorum.

Dilek, kendini kaybettiğini söyledi.

Belki de öyleydim.

Handan, ne dediğinin farkında mısın?

Çaydanlığa su koydum, demliği hazırladım.

Farkındayım. Doğruları söyledim.

Hangi doğruları? Annemi Elife soğuk olmakla suçladın!

Çünkü öyle.

O seviyordu Elifi!

Üç yılda üç kez gördü çocuğu. Bu mu sevgi?

O, yüzünü ovuşturdu.

Yaşlı, hastalıklı, kolay değil kalkıp gelmek.

Dileke her hafta gider ama.

Dilek aynı semtte!

Bizimki kırk dakika. İstanbul bu, öyle uzak değil!

Yutkundu. Karşısına geçip sandalyeme oturdum.

Kavga etmek istemiyorum. Ama artık bu duruma katlanamam.

Nasıl bir durum?

Senin ailenin beni asla kabul etmemesi. Beni üstten görmeleri. Her gelişimizin sınav gibi geçmesi.

Abartıyorsun.

Hayır, sen görmüyorsun. Ya da görmemeyi seçiyorsun.

Gözlerime baktı.

Ne yapmamı istersin?

Benim tarafımda olmanı. Arada, ortada değil. Annene bir laf dokundurduğunda susma, beni koru.

Koruyorum zaten!

Hayır Efe. Hep aramızı bulmaya çalışıyorsun, oysa annen barışmak istemiyor. Beni ona uygun şaşırmaz, sessiz, kullanışlı görmek istiyor.

O eski nesil, başka bir anlayışı var.

Ben de eski kafalı olmadığım için izin vermeyeceğim.

Derin iç çekti.

Yani benden ikisi arasında seçim istiyorsun.

Kendi aileni seçmeni istiyorum. Beni ve Elifi. Biziz ailen, annen değil.

O da ailem!

O annen. Ama ben eşinim. Benimle birlikte olmanı istiyorum.

Uzun süre sessizlik oldu. Çaylarımız soğudu, dışarıda karanlık çöktü.

Ne yapacağımı bilmiyorum, dedi birden.

Ben de bilmiyorum.

Annemle hiç görüşmeyelim mi diyorsun gerçekten?

Uzun düşündüm. Bunu istiyor muydum? Bilmiyordum. Sadece huzur istiyordum. Saygı, biraz değer Elifin bu evde istenmeyen biri olmadığını hissetmesini.

Eşit iletişim istiyorum. Annen bana emir vermesin, Dilek laf sokmasın. Elif de Kaan gibi değer görsün.

Peki ya kabul etmezlerse?

O zaman görüşmeyiz.

Başını salladı.

Bu bir ültimatom mu?

Sınır çizmem. Farkı bu.

Efe kalkıp pencereye gitti. Sokağa bakan camda, sokak köpeklerinin sahipleriyle gezmesini izledi.

Bilir misin, dedi arkasını dönmeden, ömür boyu iyi çocuk olmaya çalıştım. Annemi dinledim, yardım ettim, baktım. Hep doğru bildim.

Haklısın.

Ama eş olmaktan vazgeçtim galiba. Çünkü ona iyi oğul olmaya çalışırken, seni gözden kaçırdım.

Ayağa kalkıp arkasından sarıldım. Kafamı sırtına yasladım.

Efe, annenle iletişimi tamamen kesmeni istemem. Sadece, ilişkimizin temelinde saygı olmasını isterim. O kendi hayatını yaşasın, biz kendi ailemizi kuralım.

Ya anlamazsa?

Onun kararı. Biz önce kendi hayatımızın kararını verelim.

Efe dönüp sarıldı. Kalp atışlarını duydum.

Seni seviyorum, dedi.

Ben de seni seviyorum.

Ama ne yapacağız bilmiyorum.

Bir yolunu bulacağız.

Elife baktık gittik. O uyurken alnından öptüm.

Odamıza döndüm. Efe durmuş, telefona baktı.

Annem yazıyor, yarın eve gelip konuşalım, dedi.

Ne zaman?

Yarın, öğleden sonra.

Sen gitmek ister misin?

Bilmem. Sen gelir misin?

Düşündüm. Yine o masaya oturabilir miyim? Suna Hanımın yüzüne bakıp laflarını dinleyebilir miyim?

Sen yanımda olursan, senin desteğinle giderim.

Söz vereceğim. Hep yanında.

Tamam, ben de gelirim.

Yeniden sustuk. Ben yarınki konuşmayı, ne diyeceğimi, neyle karşılaşacağımı düşündüm.

Efenin telefonu titredi.

Dilek mesaj attı; Kaan üzülmüş, gün mahvoldu diyor.

Utanç bastı. Çocuğun doğum gününü mahvettim. Benim yüzümden, çocuk o günü tartışma ve tartışmalarla hatırlayacak.

Ona de ki, Kaanla telefonda özür dilerim. Yarın ararım.

Mesajı yazdı. Telefonu masaya bırakıp bana döndü.

Annemle de özür diler misin?

Uzun düşündüm. Ne için özür, gerçeği söylediğim için mi, kendimi tuttuğum için mi?

Şekil için özür dilerim. Söylediklerim için değil.

Başını salladı.

Belki de böylesi adil.

Uzun süre birbirimize baktık. Yorgun yüzüne, şakaklarındaki beyazlar yeni çıkmaya başlamıştı. Benim kocam, kızımın babası, on dokuz yıldır hayat paylaşan adamım.

Bir gün içinde, bugün yüzünden dağılır mıyız? Yoksa bu bir kırılma anı mıydı?

Efe, hiç boşanmayı düşündün mü?

İrkildi.

Ne diyorsun Handan, boşanmanın sırası mı şimdi?

Diyelim ki çözüm bulamazsak. Annen asla kabul etmezse. Bu gerginlikle sürersek?

Yana gelip ellerimi tuttu.

Beni iyi dinle. Boşanmak istemiyorum. Hiçbir zaman istemedim. Sorunlarımız var. Sana sahip çıkmadığım için suçluyum. Ama seni de, Elifi de seviyorum. Neyse gerekiyorsa yapacağım.

Nasıl yapacaksın?

Bilmem. Ama bulacağım.

Ona inanmak istiyorum. Her şey düzelecek, bir yolunu bulacağız, ailemiz yıkılmayacak, buna inanmak istiyorum.

Ama korku var içimde: Suna Hanım asla kabul etmeyecek, Efe arada kalacak, Elif hep bu ailede yabancı gibi büyüyecek diye.

Yatalım artık, Efe, dedim. Yarın bakarız.

Başımı salladım. Elifi odasına taşıdık, pijamalarını giydirdim, öptüm.

Yatakta tavana bakarak yattım. Efe yanında. Sarıldı.

Her şey iyi olacak, fısıldadı.

Nereden biliyorsun?

Bilmiyorum. Ama inanmak istiyorum.

Gözlerimi kapattım. Uzun süre uyuyamamıştım; gereğinden fazla düşünmüştüm bugünü, Efenin yüzünü, Elifin gözyaşlarını, Suna Hanımın yüzünü.

Sabah Elif yanıma sokularak uyandırdı.

Anne, bir daha babaanneye gitmeyecek miyiz?

Başını okşadım.

Bilmiyorum güzelim. Belki gideriz, belki gitmeyiz.

Gitmek istemiyorum. Orası korkutucu.

Neden korkunç?

Bağırdın. Herkes bana baktı.

İçim cız etti. Kızımı kendime yaklaştırdım.

Özür dilerim Elif. Böyle davrandığım için üzgünüm.

Neden babaanneme bağırdın?

Bir çocuğa nasıl anlatılır? Yetişkinlerin bazen yıllarca biriktirdiği kırgınlıkların bir anda patlayabildiğini?

Yorgundum kızım. Babaannen bazen bana üzücü şeyler söylüyor.

Ne gibi?

Büyüklerin işi, sen anlamazsın.

Biraz düşündü.

Anne, ben kötü mü davrandım dün?

Evet Elif, kötü davrandın. Başkasının doğum gününde hediye istemek ayıp.

Ama çok istedim!

Biliyorum. Ama bazen sıranı beklemen gerekir. Senin doğum gününde bol bol hediye verecekler.

Bol mu?

Seni sevenler kadar.

Biraz düşündü.

Babaannem beni seviyor mu?

Cevap verecek kelime bulamadım. Suna Hanım kendi çapında tabii ki seviyordur. Ama bu sevgi, benim üzerimdeki kızgınlığı yenmek için yeterli mi?

Seviyor, dedim en sonunda. Sadece göstermeyi bilmiyor.

Başını salladı, gömüldü. Biz öyle sarmaş dolaşken, Efe elinde tepsiyle girdi.

Benim güzel kızlarıma yatakta kahvaltı!

Tepside krep, kaymak, reçel, çay. Oturduk, gülüşmelerle yedik, Elif kahkahalarla ellerini reçele buladı. Dün hiç olmamış gibi bir Cumartesi sabahıydı.

Ama ben biliyordum, dün yaşandı. Ve bugün, korktuğum konuşma var önümde.

Kahvaltıdan sonra Efe,

Annemle konuştum, bizi saat ikide bekliyor, dedi.

Başımı salladım.

Tamam.

Hazır mısın?

Değilim. Ama gideceğim.

Sessizce hazırlandık. Dün giydiğim elbiseyi, Efe de aynı gömleği giydi. Elifi evde, ablamsa teslim edip çıktık.

Arabada konuşmadık. Dünkü yollar, bugün bulutlu ve kasvetliydi.

Daireye vardık. Efe zile bastı.

Kapıyı Suna Hanım açtı. Solgun, yorgundu. Bize uzunca baktı.

Buyurun.

Mutfakta dünkü masa; karşı karşıya oturduk.

Çay ister misiniz?

Teşekkürler, hayır.

Bir süre sessizce oturduk.

Hadi, dedi Suna Hanım. Dinliyorum.

Derin bir nefes aldım.

Suna Hanım, dünkü davranışım için özür dilerim. Bağırmamalıydım. Yanlıştı.

Başını salladı.

Kabul edildi.

Ama, devam ettim söylediklerim için özür dilemiyorum. Gerçekten size karşı bir soğukluk hissediyorum. Elife de.

Yüz ifadesi sertleşti.

Katılmıyorum.

Farkında değilsiniz ama öyle. Her seferinde bana kırıcı bir şey söylüyorsunuz: İşim, kilom, Elifi yetiştirme tarzım.

Ben sadece fikrimi beyan ediyorum.

Sizin sözleriniz resmen eleştiri gibi.

Uzun süre sessiz kaldı.

Belki fazla ağır konuşuyorumdur. Ama bu, sizi sevmediğim anlamına gelmez.

Suna Hanım, sevgi sadece sözle olmaz. Biraz ilgi, biraz saygı gerekir.

Saygı duyuyorum ben size!

Hayır. Efeye duyuyorsunuz. Bana tahammül ediyorsunuz, sevgi göstermiyorsunuz.

Yana dönüp pencereye baktı.

Duygularımı ifade edemem belki. Fazla disiplinliyim. Oğluma ve torunuma en iyisi için uğraştım.

Bir ailede en iyisi; huzur, saygı, sevgidir. Gerilim değil.

Bize döndü.

Efe, sen ne düşünüyorsun?

Efe başını salladı.

Haklı Handan. Böyle süremez.

Ne öneriyorsunuz?

Temiz bir sayfa açalım, dedim. Geçmişi geride bırakıp, yeni bir ilişki kuralım. Kayınvalide ve gelin değil, iki olgun kadın gibi. Önceliğimiz aile huzuru olsun.

Uzun süre bakıştık. Sonunda başını eğdi.

Peki. Deneriz.

Gerçekten mi? inanamadım.

Gerçekten. Ama benim de karakterimi bir günde değiştiremem. Ben buyum.

Ben de dört dörtlük değilim.

Ve ilk kez onun gözlerinde, yargı yerine anlayış sezdim.

Efe ikimizin elini tuttu.

Teşekkürler. İkinize de.

Biraz oturduk, Eliften, Kaandan, yaz tatilinden konuştuk. Tedbirli, az riskli bir sohbetti ama bu bile bir başlangıçtı.

Çıkarken Suna Hanım sımsıkı sarıldı. Bu kez sahte değil, gerçekti.

Önümüzdeki Cumartesi Elifle gelin, kek yaparım.

Geliriz.

Arabada Efe elimi tuttu.

Şimdi nasılsın?

Bilmiyorum, dedim. Bakalım gerçekten değişebilecek miyiz.

Umutlu musun?

Efeye baktım, yüzünde umut vardı.

Umut etmek istiyorum.

Eve vardığımızda Elif bizi karşılamaya koştu, elinde bir resim.

Anne, bak, ailemizi çizdim!

Resimde ben, Efe ve Elif yan yana, biraz uzakta Suna Hanım ve dedesi. Hepsi el ele.

Çok güzel kızım, dedim, onu öptüm. Gerçekten çok güzel.

O anda, belki de bir umut doğdu: Her şey yoluna girebilir. Kolay olmaz, ama zamanla.

Gece Elif uyuyunca, Efeyle ikimiz mutfakta çay içtik.

Sence ne olacak şimdi? diye sordum.

Omuzlarını silkti.

Bilmiyorum, Handan. Belki Suna Hanımla aramız düzelir, belki düzelmez. Ama en azından biz deniyoruz.

Yeter mi bu?

Deneceğiz.

Beni kolundan sardı, başımı omzuna yasladım.

Dışarısı tamamen karanlıktı. Biz mutfakta, sessizliğin içinde umutla bekliyorduk. İçimden “Şimdi ne olacak?” diye sordum. Efe hafifçe:

Bilmem. Sadece biraz zaman ver bana, dedi.

Zamanımız bol Efe. Sadece, gücümüz yeter mi?

Rate article
Lifequest
Eşime Zor Bir Seçim Yaptırdım: Hangi Yolu Seçecek?