Zor Biriyle Evli Olmak: Eşinizle Uyum Sağlamanın Zorlukları

Gergin Bir Evlilik

Bugün hayatımın belki de en uzun günüydü. Gözlerimi açmaya çalıştığımda, başımdan geçenlerin gerçek mi yoksa rüya mı olduğuna karar veremedim. Sanki derin bir kuyunun dibinden ağır ağır yüzeye çıkıyordum; bedenim bana yabancı, kaslarımda tuhaf bir sızı, kulaklarımda inatçı bir çınlama…

Yanımda birinin konuştuğunu işittim:
Zehra Hanım, gözlerinizi açabiliyor musunuz? Cihazlara göre uyanıyorsunuz, hadi, bir deneyin, dedi kısık ve tok bir ses.

Göz kapaklarım ağırdı, kurşun gibi sarkıyordu. Nefesim zorlanarak çıktı, burnuma karışık ilaç ve dezenfektan kokusu doldurdu. Etraf bembeyazdı: tavan, duvarlar, üzerime bağlanan tüpler… Yanı başımda, saçları iyice ağarmış, derin çizgili yüzüyle bir adam eğiliyordu.
Nerede…yim? diye fısıldayabildim.
Yoğun bakımdayız, burası İstanbul Merkez Hastanesi, cevabını verdi. Cihazla oynarken sesi sakindi.
Kaza… dediğimde, kafama güneş vuruyormuş gibi bir sahne canlandı: araba, yol… Nereye gidiyordum?

Evet, trafik kazası geçirdiniz. Hatırlıyor musunuz?
Kontrole, hastaneye gidiyordum. Eşimle tüp bebek denemeye karar vermiştik…
Doğru hatırlamışsınız. Ben sizin doktorunuz, yoğun bakım uzmanı Hikmet Beyim. Ağır bir kaza geçirdiniz.

Kafam yavaş yavaş berraklaştı, anıların ağırlığı üzerime çökmeye başladı.
Eşim… Haberi var mı? O iyi mi?
Haberi var. Merak etmeyin, kocanız yara almadı. Arabada da yoktu zaten, kendi başınıza gelmiştiniz.

Aklım karışmış hâlde kaç gün geçtiğini sordum. O sırada cihazların sesi arasında Hikmet Bey derin bir nefes aldı.
Bunu söylemem kolay değil, biliyorum.
Söyleyin, lütfen…

Kaza olalı üç yıl oldu. Üç yıldır komadaydınız.

Yıkıldım. Sanki tekrar o kuyunun diplerine çekildim.
Hayır… Hayır, yanlış olmalı…

Hikmet Bey başını eğip devam etti:
Başınızdan şiddetli bir darbe aldınız, pek çok kemiğiniz kırıldı. Zor kurtardık sizi, açıkçası ümidi kesmiştik. Ama kan grubunuz çok nadir, uygun donör bulmakta zorlandık. Eşiniz uygun çıktı, kanını verdi, sizi hayata döndürdü.

Doktorun sözleri, sanki ağır duman gibi içime oturdu. Kocam, Emir… Kan grubu? Bildiğim kadarıyla uygun değildi. Sormaya gücüm yetmedi, gözlerimi tekrar kapadım, karanlığa teslim oldum.

Bir sonraki uyandığımda, odadaki alarmlar arka fonda hafif bir uğultuya dönüşmüştü. Yanımda biri daha vardı. Her zaman hafif acımsı, pahalı kokusunu tanıdım: Emir.
Yanıma iyice yaklaşırken yüzündeki soğukluktan tüylerim ürperdi.
Zehracığım, seni görmek güzel… dedi ama sesi alaycıydı, kısık fısıltıyla konuşuyordu.
Gülümseyerek,
Üç yıldır burada uyuyarak bana iyi bir miras fırsatı verdin, dedi.

Şaşkınlıkla bakakaldım.
Ne mirası?
Hani senin de imzaladığın yetki belgeleri… Gözün kapalı imzalardın ya, hatırlamıyorsun? Hepsini bana verdin. Babanın lojistik şirketi filan, hani hiç ilgilenmezdin? Ben üç yılda orayı altın yumurtlayan tavuğa çevirdim. Artık tamamen benim.

Kaskatı kesildim. Bir an, kazadan önce hastanenin acil girişinde imzaladığım kağıtlar gözümde canlandı. Emir, bana imzalatırken, sadece ameliyat için izin, formalite, demişti.
Şimdi her şeyin kendi kontrolünde olduğunu anlatıyordu.

Sırtıma delen bir soğukluk, korkudan çok ağır bir şey geldi. Benim tanıdığım Emir değildi bu.
Bunu bana yapamazsın… dedim kısık sesle.
Yaptım bile, diye burnunu havaya kaldırdı.

Yanımıza gelen hemşire Güler Abla, ellili yaşlarında, yorgun ama sevecen gözlü damaramı değiştirirken fark etti gözyaşlarımı.
Kıyamam sana, yavrum, ağlama. Onun için değmez, dedi yavaşça.

Biraz sonra Güler Abla öylece yanıma eğilip kulağıma fısıldadı:
Dayan yavrum, güçlüsün. Bunca şeyi atlattın, bunu da atlatacaksın. Kocandan görmediklerini de başkası gösterdi sana? O adam, nice kadına yaptı aynısını. Sen sadece iyileş, sonrası kolay.

O gece kimseye belli etmeden ağladım. Emirin kahramanlığı da yalanmış bakışını, davranışını öyle göre göre artık içimde kalan sevgiden eser kalmamıştı.

Geceleri hastane cihazlarının sesi karanlıkta iyice büyüyordu. Düşünmekten uyuyamadım. Nasıl oldu da kendimi bu kadar kandırabilmişim? Emir dediğim adam, nasıl bu kadar bencil ve acımasız olabilmişti?
Hafızamın bir köşesinden, ilk tanıştığımız gün çıkıp geldi.

Dört yıl önce, İstanbul metrosunda, merdivenlerden aceleyle inerken topuğum kırılmıştı. Utanç içinde tek ayakkabıyla ayakta durmaya çalışırken, yanımda bir adam:
Demek ki bu sefer Sindirella sabrını kaybetti, ayakkabısını değil, diye takılmıştı bana.
Başımı kaldırdığımda, koyu lacivert palto, keskin, karizmatik bakışlar, üzerimde sımsıkı parfüm kokusu… O gün bana yeni bir ayakkabı alıp iş görüşmesine yetiştirmişti.

Bu jest bana tıpkı bir masal başlangıcı gibi gelmişti. Sonrası göz kamaştırıcıydı: pahalı çiçekler, akşam yemekleri, hafta sonu sürprizleri…
Kısa sürede evlendik. Emir beni eve uygun, toplumun gözünde örnek bir eş olmam için ikna etti.
Zehracığım, çalışma hayatı sana göre değil. Evin hanımı ol, resme, hayır işlerine yönel, derdi.
İnandım.

Babanın ölümüyle işler değişti. Annemiz yıllar önce vefat etmişti; ben ve kız kardeşim Elif babamızdan geriye kalan tek şey, şirketi, mirası taşıyorduk. Babam vefat edince, Emir tüm ilgisiyle işin hukuki kısmına odaklandı. Ben acı içindeyken o miras işlerinin detayında kayboldu.

Kazadan sonra üç yıl boyunca ben yoktum. Ama Emir hayatının fırsatını bulmuş meğer.

Yoğun bakımdan normal servise alınınca, Elif ziyarete geldi. Tanımak zaman aldı küçücük kız kardeşim üç yılda bambaşka birine dönüşmüş, yorgun, olgunlaşmıştı.

Zehra abla… diye boynuma sarılıp hıçkırıklarla ağladı.
Elif, noldu?
… Emir evde beni barındırmadı. Babanın evinde artık hakkım yokmuş, ablan hepsini bana devretti, bak kağıtlar burada dedi. Her şeyimizi aldı.

Sustu.
Ayrıca boşanma davası açmış.
Kâğıdı uzattı: Boşanma ve kişisel yetersizlik maddesiyle suçluyordu beni üstelik kendisinin hayatımı kurtaran kahramanlığına nankörlük etmekle.

Elif yurtta, bir arkadaşının yanında kalıyordu.
Dayan abla… biz güçlüyüz, dedi sessizce.
İçimde bir öfke, bambaşka bir kararlılık doğdu.

Taburculuğuma yakın işler karışıktı: Kendi hesabımdaki paralarım yoktu, kartlar iptal edilmişti. Emiri aradığımda,
Zehra, bak, üç yıl bekleyemem; avukatım seninle ilgilenecek, bana bir daha ulaşma, dedi soğukça.

Elifin eski kıyafetleriyle yurttaki daracık odaya taşındım. Hayatım boyunca ilk defa bu kadar küçük ve savunmasız hissettim. Ev kadınının asli becerisini değer görmemiştim; şimdi ise tek bildiğim oydu.

Çalışmak zorundaydık. Üç dil biliyordum, ancak bilgisayar başına oturup İngilizce bir metni Türkçeye çevirmek istediğimde kelimeler aklımda dolaşıyor, cümle kuramıyordum. Korkudan titredim.

Ertesi gün tekrar doktor Hikmet Beye gittim.
Beyin travması sonrası afazi… Anlama yetiniz yerinde fakat konuşmada ve çevirmede zorlanıyorsunuz. Sabredin, iyileşeceksiniz, dedi.
Ama hemen çalışmalıydım. Elif bana bakıp,
Abla, en düzenli, temiz, pratik kadınım sendin. Evde her detay elindeydi, dedi.
Belki o yetenekle yol alabilirim, dedim.

Bir ajansa başvuruda bulundum. Sekretere derdimi anlatınca
Büyük ev yönetmişsiniz… Yani ev hanımlığı… Aslında deneyim değil, ama… dedi burun kıvırarak.
Yerinizde aktif çalışan arıyoruz.
Ne olur, herhangi bir iş kabul ederim, yemek pişiririm, temizlik yaparım, çocuklara bakarım, deyince
Zor bir yer var, geçici; Cerrah Sinan Beyin kızı için çocuk bakıcısı, dedi.

Sinan Beyin evinde sanki zaman durmuştu. Kalabalık, lüks dairede buz gibi bir sessizlik vardı; anne kazada ölmüş, baba hastanede ölüyordu sanki her gün.
Zehra Hanım, bilgi verdiler. Oda ileride. Kızım İnci orada. Tutun, alışın, deyip odasına geçti.

Odaya girdiğimde, küçük, zayıf, iki minik örgülü bir kız çocuğu vardı; elinde tabletle dünyadan kopuktu.
Merhaba İnci. Ben Zehra. Sana derslerinde yardımcı olacağım, dedim.
Yanıt yoktu. Sapsarı bir sessizlik.
İlk günler böyle sürdü: sabahları Sinan Beyin gidişi, gece geç saatte dönmesi… İnci hiç konuşmadan, tüm gün odasında tabletle geçiriyordu.

Üçüncü gün, içeride ona yaklaşınca,
Ben küçükken çamurla oynamayı çok severdim. Sen de sever misin? dedim.
Rafında bozulmuş bir kil kutusu buldum, yere oturdum.
Prenses için bir kale yapmak ister misin?

Cevap gelmedi, ama beni izledi. Parmaklarım hamuru unutmuş, yeni başlıyormuş gibi yürümüyor… Fakat pes etmedim.

Bir süre sonra İnci
Kulesi yanlış, dedi;
Prensesin kulesi en yüksek olmalı, diye hamurdan koca bir kule yamadı. O an ufak bir bağ kurduk.
Sonra annesinin eskiz defterini gösterdi; anne özel çocuklar için yaratıcı oyuncaklar tasarlamış.
Annem farklı çocuklar mutlu olmasın diye oyuncak yapmak isterdi; babam inanmıyordu, dedi İnci.

O gece karar verdim: Bu hayali gerçekleştirmeliyiz.

Ertesi akşam Sinan Bey işten döndüğünde mutfağa geçtim.
Defteri ortaya koyup
Bu çizimler çok kıymetli, dedim.
Bana buz gibi bakıp
Lütfen yerine bırakın. Burası sizin alanınız değil, dedi.
Ama kararlıydım:
Kızınız o deftere dokununca gözleri gülüyor… dedim.
İnci kapıda belirdi:
Baba, tırsmayalım artık, annemin çizdiği oyuncakları Zehra ablayla yapacağız, dedi cesaretle.
Sinan Bey hafifçe başını eğdi, kabullendi:
Ne yaparsanız yapın; para yok, ben karışmıyorum.

Ertesi gün Elifi çağırdım.
Sen tasarım okuyorsun, bize yardımcı olur musun?
Elif şaşırdı,
Tabii ki, dedi.

İlk maaşımdan bir miktar biriktirip kil, ahşap, kumaş aldık. Elif evin küçük köşesini atölyeye çevirdi. Üçümüz gece gündüz çalıştık, prototipleri oluşturduk.
Bir psikolog, İncinin annesinin arkadaşı, elindekileri görünce gözyaşlarıyla
İlk defa oğlum Mert ilgilendi, dedi.

Siparişler arttıkça, Stüdyo İnci’yi kurmaya karar verdik.
Sinan Bey ilk başta karışmasa da, bir akşam kapıdan bakarken yüzü yumuşadı; oyun oynayan çocukları izledi, bana teşekkür etti.

Aradan geçen bunca acıdan sonra, yeni yolum, yeni ailem olmuştu. Şimdi, aramızda koca duvarlar gibi duran onca yalandan ve ihanetten sonra, gerçek bir şey bulduğumu hissediyorum.

Belki hayat yeniden başlayabilir. Tahta oyuncakların cılız sesi, çocukların gülüşü… Hepsi bana umut veriyor.

Demek ki her kayıp, yeni bir şeyin kapısıymış. Masksız, kendi ayaklarım üzerinde, gerçek bir hayatım olsun istiyorum artık.

Bu satırları bir gün yeniden okuduğumda, zor olanı atlattığımı görebilmek istiyorum. Kudretli değilim belki ama; yeniden başlama cesaretini buldum.
Hayat, yaşayınca öğreniliyor.

Rate article
Lifequest
Zor Biriyle Evli Olmak: Eşinizle Uyum Sağlamanın Zorlukları