Anahtarlar

Anahtarlar

Onu seviyorum! Sen ise bana saçma sapan şeyler anlatıyorsun! Dinlemek istemiyorum! Sadece kıskanıyorsun, o yüzden karışıp duruyorsun hayatıma! Beni rahat bırak artık! Kendi işine bak!

Meral bağırmıyordu, resmen haykırıyordu. Hatta apartmanın altındaki garajda uğraşan yaşlı komşu Nuri Amca duymuş olmalı ki dönüp bir baktı, kulakları ağır olsa da. O bile bakıyorsa, Meral gerçekten çok sesli konuşuyordu demekti.

Bunun bir sebebi vardı desek yalan olmaz. Daha doğrusu, ona öyle geliyordu.

Çünkü Meralin âşık olma hali, adeta ruhunun temel bir haliydi. Eğer arada bir onsuz kaldığı anlar oluyorsa da, o kadar kısa sürüyordu ki sadece onu en iyi tanıyanlar fark edebilirdi; yani annesi ve ablası. Annesi rahmete gitmişti, ablası Elif ise onu anlamaktan hep kaçınırdı.

Ve Meral, sevgisiz yaşamazdı; sadece sürünürdü. Bakışları donuklaşır, zihni dağılır, sinirleri gerilir, iş arkadaşları ise ona şöyle laf atardı:

Bir sakinleştirici içmek ister misin, Meralcim? Çok zor oldun son zamanlarda!

Meral iç çekip dişlerini sıkar, bu kadınlar hakkında iyi düşünmezdi.

Onların hayatı yolunda gidiyordu nasılsa! Evde bekleyen kocalar, ortada koşturan çocuklar… Onun ise evi de kocası da yoktu. Olacak gibi de değildi! Bir tek oğlu Serkan vardı ama ne yazık ki başarılı çocuk denemezdi. Kuzenlerine bakınca hepsinden gerideydi. Elifin çocukları hep daha akıllı, daha becerikliydi. Büyük olan Burak futbol oynar, derslerinde üstün başarı sergilerdi. Küçük olan Defne ise hem koroda şarkı söyler hem de dans eder, sürekli festivallere, yarışmalara giderdi. On yaşına varmadan gördüğü dünya, halasından çok daha fazlaydı.

Bu da Merale dokunurdu. Oysa kendisi de küçüklüğünde birçok kursa ve aktiviteye gitmişti ama hiçbirinde tutunamamıştı. Sıkılınca hemen bırakır, başka uğraş arardı.

Çünkü Meralin felsefesi buydu: İç sesini dinlemek gerekirdi, başka hayat yoktu ve mutluluk kimse tarafından altın tepside sunulmazdı. Al Meralcim, çekinme, hepsi senin için! diye kimse demeyecekti.

Bunu çok erken kavramıştı. Elif kitaplarına gömülürken, Meral hazırlanıp diskoya gitmeye hazırlanırdı:

Bak Elif, her şeyi ezberle! Kim seni alacak sonra? Hani anneanne derdi ya, kadın adamdan akıllı olmamalı diye! Erkekler sana bakmaz sonra!

Bırak şimdi, umurumda değil! Hem anneannen öyle söylemedi!

Ne dedi o zaman? Hatırlıyorum ben!

Sen yanlış hatırlıyorsun. Akıllı kadın farkını illa göstermez, hele sevdiği adama hiç göstermez, demişti. Fark var, anlasana.

Yoruldum senin laflarından! Gel şu saçımı topla. Berk bekliyor aşağıda!

Meral buluşmaya koşarak giderdi, Elif ise yeni romanı eline alır, iki saat evde bir sessizlik sağlanırdı.

Yine de ablası Elifi çok severdi, başkası yoktu ki. Hem Meralin mizaçını da bilirdi. Meral kötü biri değildi. Duyguları darmadağın, biraz toyluğa yakın, daima telaşlıydı belki ama kalbi yumuşacıktı. Sokaktan kedi köpek toplar, gözyaşlarıyla eve taşır ve anne babası kabul etsin diye ısrar ederdi. Sonunda, Evi hayvanat bahçesine çevirme, başka getirme! şartıyla izin verilmişti. Meral hem sorumluluğu aldı hem de hiçbir zaman Eliften hayvanların bakımı için yardım istemedi. Zaman zaman Elif düşünmeden edemezdi, acaba Meral insanlardan çok hayvanları mı seviyordu?

Meral, anneannene yardım etmek için gitmen lazım, anne öyle istedi.

Sen gitsene, benim işim var!

Nedir işin?

Ne önemi var, önemli işler! Boncuk topallıyor, veterinere götüreceğim.

Bir haftadır topallıyor zaten.

Ne olmuş yani! Boncuk bizim gibi kendini koruyamaz. Anneannem daha genç, kendi işini yapar! Boncuk ise masum!

Elif söylenir, Meral ise süslü bluzunu çıkarırdı. Aslında Boncuk bahaneydi, asıl mesele sıkıcı temizlik işinden sıyrılıp Berkle buluşmaya gitmekti.

Okulu da farklı tamamladılar. Elif dereceyle, Meral ise ortalama. Sıradan yani.

Meslek seçimi hiç söz konusu değildi. Meral küçükken pastacı olmak isterdi. Sanat eseri gibi pastalara, renkli tatlılara bakmaya bayılırdı. Kendisi yemekten çok onları incelemeye, sonra da plastilinden aynısını yapmaya çalışırdı.

Yolları hep ayrılmıştı. Elif, hasta olan anneanneleriyle kalmak için onun evine geçti. Evi, Elifin okuduğu üniversiteye de yakın olunca, her iki taraf da memnun oldu. Anneanne bakım gördü, Elif de sabahları daha fazla uyuyarak huzur buldu. Zaten onu çok sever, gözünden sakınırdı. Hatta nişanlısı Engini ilk ona tanıtmıştı.

Yer çok, beraber yaşayın çocuklar!

Mütevazı ama eğlenceli bir düğünle hemen evlendiler, anneannenin evinde yaşamaya başladılar. Anneanne, evi Elife bırakacağını hiç saklamadı.

Doğru olan bu, Elifim. Merale ise dedenin o eski odası, o da eski apartmanda. Size ve Engine bu ev. Torunlarınızı göremeyeceğim galiba Oysa çok isterdim!

İlk torununu, Elifin oğlunu hem gördü hem de kucağına aldı. İki yaşına girdiğinde anneanne vefat etti. Son senesini felç sonrası mücadeleyle geçirdi ama kalbine yenildi, Elif ise gözyaşıyla annesinin yerini dolduran anneannesini uğurladı.

Ailede kimse bu karar karşısında itiraz etmedi. Elif hakkıyla hak etmişti.

Meral de oralı olmadı. Tam o sırada yeni bir aşka kapılmış, kimin nereyi alacağıyla ilgilenmiyordu. Çünkü ona göre aşkı vardı!

Gerçi, aşk demek de güçtü. Meral adanmış gibi sevdikçe, sevgilisi ise ona pek ilgi duymaz, kendi işine bakardı. Meral onun evine gidip işler yapar, bir gece bile kalamazdı.

Ben yalnızlığa alışığım, Meral. Bana kolay gelmiyor, ne yapayım.

Atölyede Meralin portresi köşede tozlanırdı. Hayatı boyunca kimse onu resmetmemişti ve bu portre, değerli hissetmesini sağlayan tek şeydi.

O portreyi, sevgilisine çocuk beklediğini heyecanla söylediği gün hatıra olarak almıştı.

O gün sokakta yürürken güneş parıltılarıyla gülümsüyordu. Hayalleri öyle yüksekti ki, nefes almakta zorlanmıştı. Yeni bir hayat, beklenmedik mucizeye dönüşmüştü.

Ama sevgilisinin suratı asılıp, sözünü kestiğinde mucize bir anda kâbusa dönmüştü.

Ne çocuğu? Aklını mı kaçırdın sen?

Her şey, anlamsız bir boşluğa düşmüştü. Hayalleri kırılmış, kalbi paramparça olmuştu. Gururunu toplamadı bile, portresini hatıra diye isteyip çıkıp gitti.

O gece, hatıra diye aldığı tabloyu paramparça yaparken mırıldandı:

Benim de bir gün mutlu olacak günlerim olacak! Senin ise sanmam!

Eski sevgilisinin akıbetini hiç merak etmedi. Artık hayatında fazlası vardı. O özlemle beklediği çocuk doğdu ama Meral beklediği mutluluğu bulamadı Oğlunda babasının bir izini, bir yeteneğini aradı ama Serkan gayet sıradan, sessiz bir çocuktu. Yalnızca mahallede top oynar, satranç kulübüne gitmeyi seçmişti. Merale ise hep sıkıcı gelirdi:

Neden sevdin o satrancı? Sıkıcı değil mi?

Serkan içinse hiç değildi. Zorlu oyunu adeta bir dans gibi görüyordu. Öyle ki, bazen oyunu inceleyip coştuğunda kendi kendine odada dönüp hafifçe hareket ederdi. Tabii annesi görmediği sürece. Çünkü Meral bu danslardan hoşlanmaz, hatta korkardı.

Erkek adam dans etmez! Bırak şu hareketleri!

Serkanı en iyi kuzeni Defne anlardı. Aile büyüklerinden işte, akraba akrabaya muhtaçtır diye duymuştu ama annesi ile teyzesi arasındaki soğukluğun nedenini hiç anlamazdı. Ancak kuzene her derdini anlatır, Defne de onu samimiyetle dinlerdi.

O müziği duyuyor musun? Defne hayretle sorardı.

Evet, çok güzel bir şey…

Ben de duyuyorum, galiba. Gel göstereyim!

Ve ikisi odada döne döne hayallere dalarlardı. Serkan anlardı ki; hayatında hep onu anlayacak biri var.

Ama çocuklar kiminle ne kadar görüşeceğine çoğu zaman karar veremez. Ebeveynlerin kararları belirleyicidir. Meralin ise böyle kaprisleri boldu. Soğuk bir tartışmadan sonra oğluna kuzenleriyle görüşmesini defalarca yasaklardı.

Serkan ise annesinin dengesiz ruh haline kendi yollarıyla direnirdi. Direniş yöntemleri ise kısıtlıydı; yemekten kesilir, odasına kapanırdı. Bilirdi ki bir yerde annesi pes edip:

İstediğini yap, artık bıktım bu mızmızlıktan!

Meralin neden ablasıyla tartıştığını Serkan da uzunca bir süre anlamadı. Oysa doğumundan sonra, annesine Elif çok yardım etmişti. Fakat Meral, son ayrılığın ardından Elifi haksız bulmuştu.

Bu adil değil! Ben de torunum, ben de hak ediyordum!

Meral, annem ben istemedim ki! İstersen evi satalım, parayı paylaşalım! Tartışmak istemiyorum!

Hayır! Sadakaymış gibi istemem! Anneannem seni hep benden çok sevdi! Her şeyini sana verdi! Beni kimse sevmedi!

Meral, bu doğru değil! Ya ben? Annem, babam?

Sevmek başka, anlamak başka! Neden kimse beni anlamıyor? Ev istemiyorum! Sadece ailemin beni sevdiğini hissetmek istiyorum!

Meral…

Bırak! Hiçbir şey duymak istemiyorum!

Küskünlük kalıcı oldu iki kardeş arasında. Kümese dönmüş gibi dertleri kafalarında döner dururdu.

Bak Meralcim, hatırlıyor musun, Elife de aynı bebekten aldılar, ama seninki turuncuydu, onunki pembe! Sen istemiştin, vermemişti! Unutulur mu o günler! Hayat böyle ayrıntılarla örülür işte. Bu bebekler, elbiseler, rujlar, istediğin ama Elife verilen hediyeler… Hepsi biriktikçe bir tuğlaya dönüşüyor; senin hayallerinin, umutlarının evi oluyor. Ama o ev yamuk, eksik, boş. Çünkü düzeltmeye, tamamlamaya yarayacak olanlar hep Elifin oldu! O senden daha mı iyi? Hiç sanmam. Ama onda asıl şey yok! O uçuş, o hayal, sonsuz yaşama arzusu sana ait, ona değil! O sevginin ne olduğunu bilmez! O mutlu olmanın anahtarlarını bilmez, sen ise onları arayıp duruyorsun!

Elifin içini az alsa da böyle kemiren şeyler çok yoktu ya da kolay unutuyordu; aralarındaki ağ zayıf ama kopmayan bir ip gibiydi. Elif, Meralin yanında durur, darılınca bile gönlünü almaya çalışırdı. Hayatta kardeşin yerini tutan kimse yoktu. Anne-babaları da, neredeyse arka arkaya kaybettiklerinde birlikte ağladılar.

Ah Elif, bu nasıl olur! Daha gençlerdi ya!

Meral, kader bu işler… Elden geleni yaptık, fazlası bizlik değil.

Bu haksızlık ama!

Hayat adil olmak zorunda değil. Kimseye beklentisi kadar vermez.

Meral bir süre sonra babadan kalan daireyle ilgilendi, ablasının hak iddia etmemesine ise buruk bir minnetle yaklaştı.

Onu da sen alsaydın ya.

Neden böyle diyorsun Meral? Biz düşman değiliz ki.

Bilmiyorum Elif, bazen kardeş gibi hissetmiyoruz çünkü hiç anlamadın beni.

Sen de beni! Ama bu kadar önemli mi bu?

Tabi ki! İnsanlar anlamayınca birlikte ne işimiz var?

Belki de biraz olsun birbirimizi anlamaya çalışmalıyız. Hayatta hiçbir şey kolay değil, en iyi sen biliyorsun bunu!

Biliyorum. Her şeyin kolay olduğu hayat senin ki zaten! Evin, kocan, çocukların, bana ise yalnızlık kaldı!

Meral, yanlış yapıyorsun… Peki, ya oğlun? Serkan ne olacak?

Serkan mı? O kendi hayatına bakıyor. Çalışıyorum, onu bile doğru dürüst göremiyorum. Sende kalıyor zaten!

Bizde rahat, huzurlu…

Gördün mü, yine aynı! Elif, çıldıracağım! Beni kötü anne mi diyorsun? Sana ne yaptım?

Meral, sakin ol! Ne zaman sana kötü anne dedim? Saçmalıyorsun!

Baştan beri! Sen mükemmelsin, çocukların da öyle! Ben ise eksik hep! Serkan da! Sanki istemeyerek bakıyorsun!

Allahım, Meral, kendi söylediklerini duyuyor musun?

Elifin eşi Engin, onu ağlarken buldu.

Neden bana böyle davranıyor? Neden?

Eşini sarmalayıp avutmaya çalışan Engin, şakaklarını çattı:

Hayat zorlamamış daha onu.

Bu lafı duyunca Elifin gözlerinden yaşlar kurudu.

Böyle deme Engin! Kim bilir başına bir şey gelirse? Onu çok seviyorum…

Sevmen güzel.

Neden?

Çünkü onu sevdikçe onun gerçekte kimin değer verdiğini anlayacak. Belki de hiç anlamaz.

Olsun! Yine de benim kardeşim! Sevmeye devam edeceğim! Çünkü kimse yok! Serkan daha ufak.

Kötü barış, iyi savaştan iyidir. Elif, kardeşiyle arayı düzeltmek için her yolu denedi. Aralarındaki bağ incecik, soluk bir ipe dönse de kopmasına izin vermedi.

Meralin hayatında erkekler gelip gidiyor, hiçbir iz kalmıyordu. O ne kadar sevecen, ne kadar verici olursa olsun, çoğu erkek sadece biz özgür takılıyoruz ya, Meralcim, baştan konuştuk demekle yetiniyordu.

Her yeni tanıştığı kişi hep aynı şekilde uyarırdı:

Henüz ciddi bir ilişki istemiyorum. Her şey çok karışık. Beni anlıyorsun değil mi?

Meral başta hep uyum sağlardı ama sonra kendi duygularına yenilip yine neden terk edildiğine anlam veremezdi.

Meralin ruhu hep birine anahtarı teslim etmek istedi, ama kimse almak istemedi.

Serkan ise, annesinin aşk maceralarında genellikle Elifte kalırdı. Engin ve Elif de ona öz çocukları gibi bakar oldu. Burakın odasında ranzanın üst katı Serkana ayrıldı, bilgisayar başında kardeş gibi oyunlar oynar, Defneye seslenirlerdi:

Defne! Seninle oynamak zor! Takımda oynayalım, sana karşı baş edemeyiz!

Elif, her görüşte Merale oğlunun başarılarını anlatırdı:

Çok akıllı çocuk Meralcim. Onu matematik okuluna alsak diyorum.

Böyle iyi, Burakla aynı okulda olması kolaylık. Durumu da ona göre.

Eğer bizimle kalınca daha iyi uyuyabiliyor.

Senin yanında kalsın biraz daha. Durumu biliyorsun, yeni toparlanıyoruz.

Tamam, tabii. Kalsın.

Çok sağ ol! Can, çok iyi biri! Serkanı da benimsedi, aile olmak istiyoruz!

Teklif etti mi peki?

Henüz değil ama yakında! Beni destekleyin lütfen, şansımı kaçırmak istemiyorum!

Elif ise içten içe Cana hiç ısınamadı. Biraz kibirli, tuhaf bir mizah anlayışı vardı. Şakalaşmalarında bazen hangi anlamda konuştuğu anlaşılamıyordu. Meral gözünü bürüyor, oğlunun kapanmasına ise hiç aldırmıyordu.

Sonunda beklenen oldu. Meralin yeni sevgilisi Can, ondan anne-baba evini satmasını istedi.

Elif bu durumu tesadüfen öğrendi. İşten yorgun dönerken girişte çocukların ayakkabısını görünce sinirlendi:

Çocuklar! Evde kim var? Bu ne rezillik?

Defne, erkek çocukların odasından çıkıp panikledi.

Anne

Ne oldu? Sorun ne? Ne var, Defne? Söylesene!

Serkan… Serkanın yüzü şişti, buz tuttuk ama inmemiş…

Elif bir an bile durmadan oğlanların odasına koştu. Serkan, ranzanın üstünde, yüzüne bastırdığı buz torbasıyla sırtını dönmüştü.

Serkancığım? Ne oldu?

Bir şey yok

Elif kokuyu aldı; bir sorun vardı. Serkan hep açık sözlüydü, Elife ise sır saklamazdı.

Elif, ranzanın basamağına oturup oğlunun başını okşadı.

Gel, biraz konuşalım.

Sormayın!

Artık iş büyüktü. Elif çocukları mutfağa yolladı, sonra üst kata tırmanıp yanına yattı, yüzündeki morluğu hafifçe okşadı.

Can mı yaptı?

Serkan başını evet anlamında sallayıp ağladı. Ona kucak açan Elife içini döktü. Çünkü adalet, annesini korumak isterken yetişkin bir adamın tokadını yediği an tükenmişti. Can, annesinin kolunu çevirirken Sen kim oluyorsun bana akıl veriyorsun! diye bağırmıştı.

Serkan öyle bir adama ilk kez tanık oldu, annesinin ise göremediği buydu; Can da ona sevgiyi sunmuyordu, başka bir çıkarı vardı.

Defnenin bir lafı gözünün önünde canlandı:

Sevgi müzik gibi, duyulur görülür, aksini anlamak zor mu Serkan?

Çok zor…

Oysa sen o müziği görüyorsun, biliyorum.

Belki de herkes göremiyor

Serkan, annesinin savunmasına geçtiğinde kolunu tuttu, sonra çekildi ve valizini yavaşça topladı. Kendi kendine, Ben uğraşmayacağım, teyzeme giderim dedi.

Elif dinledikten sonra hemen Merali aradı, ulaşamayınca Engini aradı:

Şimdi Maralin evine gitmem gerek, çabuk iniyorum.

Çocukları Serkanın yanına gönderip Merale gitti. Orada, Can son bir kez bağırıp çıkmış, Meral ise oturmuş, hayatını, şansını, sevgisini ağlayarak suçluyordu.

Anlamıyorsun! Ben ona aşığım!

Kim, Meral? Oğluna vuranı mı seviyorsun? Akıllan! Serkanı niye harcıyorsun? Annesi sensin!

O artık benim değil senin oğlun! Her şeyi elimden aldın! Hayatımı, anahtarlarımı!

Neyin anahtarı?

O anda Elif kendine geldi, dışarıdan izler gibi onları izledi. Haykıran iki kız kardeş… Aileleri, anneanneleri, kim olduğuna dair her şey bir anda sorgulandı ve Elif, Merale sarılarak:

Gel buraya! Ah Meral! Neden böyle…

Aptalım çünkü, değil mi? Aptalım, onu mu diyeceksin?

Elif onu daha sıkı sarıldı.

Hiç değil, sadece hassassın, çok incinensin. Ama bir ricam var; bir daha oğlunla sevgi arasında seçim yapma Meral! Anahtarları benden almadın! Ben kendi anahtarımı korumakla meşgulüm. Sen de öyle yap. Aramızdaki fark bu.

Nasıl yani?

Sen anahtarını hep birine vermeye zorluyorsun, ben ise kendi cebimde tutuyorum.

Hangisi doğru?

Bilmem. Zaman gösterir.

Ama hayat bunu gösterdi… Peki şimdi ne olacak? Kimseye lazım değilim.

Bana lâzımsın. Serkana lâzımsın! Yetmez mi?

Bilmem…

Oradan başla. Sonrası gelir. Yoksa anahtarın asla uymadığı kapının önünde bir ömür bekleyeceksin.

Hayır!

O zaman akıllısın! Oğlunun yanına gidecek misin?

Beni affetmez ki…

Meral… Senin Serkan hayattan senden çok şey öğrendi, inan bana. Konuşmak zor olacak, ama bunu yapmalısın.

Biliyorum…

Haydi artık! Anne misin, yoksa akraba mı? Hadi arabaya bin! Engin, eline bir mendil ver, yüzünü hadi temizle! Hadi, çocuklar bekliyor!

Serkanın üvey babası olacak adam ancak aylar sonra geldi hayatlarına ve Meral en büyük hayalini yaşamaya başladı. Oğlu gene Eliflerle yaşamayı seçti, belki yeni evde bebek kardeşi ağlayacak ama Serkan sevgisinin ve yeri olduğunu hissedecekti. Meralin hayatını paylaştığı adam, Serkana sabırla yaklaştı; zaman geçti, gerçek bağlarını kurmayı başardılar.

Ve askere gidiş günü, tren garında Serkan tüm ailesine sarıldı, üvey babasına sağlamca elini uzattı.

Anneme iyi bak, dedi kısık sesle.

Adam başını ciddiyetle salladı.

Sen de kendine dikkat et, oğlum. Hepimiz seni bekleyeceğiz!

Biliyorum.

Günlüğümün bugüne ait satırında hissettiğim şey şu: Hayatta herkesin aradığı bir anahtar var, ama gerçek mutluluk, o anahtarın hangi kapıyı açacağını anlayınca gelir. Zor olsa da anahtarlarımızı hak edene vermeyi, sevdiklerimize sarılmayı öğreniyoruz. En önemlisi ise: Uğrunda kendimizden vazgeçecek kadar sevmek değil, değerimizi bilecek insanlara kalbimizin kapısını açmak Ben bunu yaşadım, öğrendim.

Rate article
Lifequest
Anahtarlar