Sekiz Yılın Küçük Hesapları
Telefon sabah yedi buçukta çaldı. Elif, mutfakta, ocağın başında süt kaynamasını izliyordu. Ocak eskiydi, doğalgazlı, üstünde başkalarından kalma inatçı yağ tabakasıyla birlikte. Ne kadar uğraşsa da çıkmıyordu o leke. Her sabah bu yağ, ona birilerinin bir zamanlar burada yaşadığını, alışkanlıklarını, tencerelerini, hayatlarını hatırlatıyordu.
Ekrana baktı. Simay arıyordu.
Elif açtı telefonu.
Anne, yine mesajına cevap vermemişsin, dedi kızı, selam vermeden.
Günaydın, Simaycım.
Anne, ciddi söylüyorum. Bana dün gece yazdı: Annen beni görmezden geliyor diyor.
Süt kaynadı. Elif ocağı kapattı, ucuz siyah çaydan bir poşet attı küçük çaydanlığa. Artvin çayıydı, karton kutuda, kırk adet. Eskiden sadece dökme Rize çayı içerdi; bir zamanlar Vedatın Galatadaki özel dükkandan aldığı çayları.
Ne isterse desin, dedi Elif.
Anne, ne yaptığının farkında mısın? Bayrampaşada bir yerde oturuyorsun, ev kim bilir nasıl, yalnızsın, yakında altmışına geliyorsun
Elli sekizime yeni girdim.
O zaman nerdeyse altmış! Hem de düzgün bir adamdan, merkezde güzel bir evden, güzel bir hayattan vazgeçtin. Neden?
Elif pencereye baktı. Dışarıda, gri kasım göğü, yapraksız bir çınar, karşı binada kabarmış sarı sıvalar. Aşağıda tramvay geçti. Tramvay rayları eskiydi, her gece öyle gürültü olurdu ki; ilk iki gece uyuyamamıştı.
Alıştı sonra.
Simay, geç kaldım işe.
Hiç doğru düzgün konuşmak istemiyorsun!
Konuşmak istiyorum. Ama şimdi değil, böyle değil. Cumartesi uğrar mısın? Çorba yaparım.
O karanlık delikte mi? Hayatta gelmem.
Delik. Demek Simayın da dili alışmış. Muhtemelen Gültenden duymuştu.
Peki, dedi Elif sessizce. Sonra konuşuruz.
Anne
Simay, seni seviyorum. Kendine iyi bak.
Telefonu masaya bıraktı. Çaydanlığı alıp çayını ince belli bir bardağa koydu; mutfağın dolabında bulmuştu, başkalarından kalan tabaklarla birlikte. Bu cam bardaklardan otuz yıldır görmemişti. Bir yudum aldı. Çay sıcak, buruk, karton tadı var.
Bardağı ayakta, pencerenin önünde bitirdi.
Sonra giyindi, dışarı çıktı.
***
Apartmanda nem ve kediler kokuyor. Üçüncü katta hep gece miyavlayan bir kedi var, hiç görmedi. Asansör yok. Dört kat, metal posta kutuları, yerinden çıkmış kapaklar, köşede bir çift kızakgeçen kıştan kalma.
Dışarısı en fazla beş derece. Elif pardesüsünü ilikledi, metroya doğru yürüdü. Bayrampaşa’yı hâlâ tam bilmiyor; altı ay oldu ama yine sokaklarda kaybolabiliyor. Rami, Vatan, Demirkapı Buraların sokakları merkezden farklı. Daha sessiz, daha geniş, ağaçlı. İnsanlar hızlı yürüyor, birbirlerine bakmadanİstanbulda her yerde böyle ama burada merkezdeki sinirli telaş yok.
Bakkala uğrayıp bir şişe ayran, yarım ekmek aldı. Kasiyer kız, gözlerini kaldırmadı bile. Elif bozuklukları saydı, poşete koyup çıktı.
Metro sıcak ve kalabalıktı. Ayaktayken, projeyi düşündü. Dün Emrahla tadilatın ilk kısmını tamamlamışlardı, bugün bodrum katın tabanı için çözüm bulmaları gerekiyordu. Yüksek ihtimalle oradaki kirişler hâlâ eski İstanbul geleneksel ustalığıyla ayakta duruyordu.
Projeleri Fatihte, eski bir konak. Son dönem Osmanlı yapısı, ana bina artı iki müştemilat; bir de sonradan garajdan bozulan, kaç kere üst üste ek yapılmış bir bina vareski halini çıkarabilmek zor. İki yıl boş kalmış, sonra belediye kültür merkezi yapmak üzere fon bulmuş, Elif de ekibe baş mimar-restoratör olarak alınmıştı. Emrah ise yapı statiğiyle ilgileniyordu.
Gerçek bir işti bu. Vedatla birlikte geçirdiği son yıllarda aldığı küçük, acelesiz tadilatlar değil, yıllarını vereceği, tarihi olan büyük bir iş.
***
Emrah, Elif binaya vardığında sahadaydı. Gri montuyla, elinde şerit metre, tavanı inceliyordu.
Günaydın, dedi Elif.
Baksana şuraya, cevabını beklemeden köşeyi gösterdi. Sıva koca bir parça dökülmüş, tuğlalar açığa çıkmıştı. Tavanın tümüyle aşağı inmemesi bir mucize. Ana kirişte boydan boya çatlak var. Restore etmek değil, nerdeyse yeniden yapmak gerek.
Halk arasında çatladı mı diyorlar, yoksa lifinden mi ayrıldı?
Gel, göstereyim.
Güçlendirilmiş ahşap merdivenden ikinci kata çıktılar; her adımda, tahtadan ince bir çıtırtı. Elif, parmaklığa tutundu, burnuna eski tahta, toz ve başka bir şeyin kokusu; kelimelere dökemediği bir koku. Muhtemelen zamanın kokusu. Buradaki eski yaşamların.
O kokuyu hep severdi.
Emrah, kirişin çatlağını gösterdi. Elif çömeldi, el feneriyle çatlağı inceledi.
Lif açılmamış, bak; burası mekanik bir darbe. Sanırım ağır bir şey vardı burada.
Makine olabilir.
Ya da birkaç. Eskiden burası depo olarak işgal edilmiş.
Emrah da çömeldi. Kirişe baktılar. Dışardan rüzgâr esiyordu.
Değişeceğiz, dedi Emrah.
Aynı teknikle. Dün arşivde eski projeyi inceledim; çam kullanmışlar, ama iyi kurutulmuş.
Şimdi böyle çam bulmak
Buluruz. Pendikte tanıdığım bir firma var. Geçen sene Sirkecideki restorasyonda çalıştık. Ararım.
Emrah başını salladı, kalktı. Uzun boylu, biraz kambur dururdu; başı hafif eğik, dinlerken derine gidiyor gibi. Göründüğünden çok daha yakından dinlerdi, lafını hiç bölmezdi. Dört ayda Elif buna alıştı, hatta değerini biliyor.
Çay ister misin? Termos getirdim.
İsterim.
Koridora çıktılar, Emrah plastik bardaklara çay doldurdu.
Bugün farklısın, bakışın başka, dedi, bakışlarını onun üzerinde gezdirerek.
Nasıl yani?
Bilmiyorum. Biraz daha toplu, dinç.
Elif tebessüm etti.
Sabah mutlaka ya kızım ya ablam arar da ondan.
Emrah sormadı bir şey. Bardak uzattı sadece.
Elif aldı, bu defa poşet çay değil, bildiği lezzetli bir çaydı.
***
Gültenle, ablasıyla pazar günü görüşmüşlerdi. Habersiz gelmişti, aramıştı: Aç kapıyı, börek getirdim. Elif açtı.
Gülten üç yaş büyük, Kasımpaşada eşi Yavuzla yaşıyor, bir inşaat firmasının muhasebecisi. Bakış açısı, yıllarca değişmeyen bir kesinlikle gelip onu yokluyor. Salona girip şöyle bir süzdü, Elifin çocukluğundan beri bildiği bir ifadeyle: Biraz acıma, biraz da haklı çıkma duygusu.
Allah Allah, dedi Gülten. Bu banyo mu, kiler mi?
Banyo.
Fayanslar çatlamış.
Börek getirdin mi?
Getirdim. Mutfakta masaya bıraktı. Elif, bana anlat. Orada merkezi bir daire, üç oda, parkeler, yüksek tavan, sağlam bir adam. Kötü biri miydi? Dövdü mü?
Hayır.
Aldattı mı?
Bilmiyorum. Belki de aldattı, ama artık umursamıyordum.
O zaman niye? Bu yaşta, kafan dağılmış, anlasana.
Elif tabakları çıkarırken,
Gülten, bırak bu konuları, dedi.
Neyi bırakayım, Elif? Kardeşinim! Simay arıyor, ağlıyor. Adam arıyor, soruyor; bende ne derdi var? Yine de iyi adam.
Evet iyi adam. Başkası için. Hadi böreği keselim.
Sen hep böylesin. Böreği keselim. Konuşmak yok.
Konuşuyorum. Sana defalarca anlattım.
Hiçbir şey anlatmadın! Kötüydü… Herkesin hayatı kolay mı sanki? Ben Yavuzla her zaman iyi miyim? Kaçmıyorum ki, yaşlılıkta bir apartman dairesine.
Burada yalnızım, Gülten. Kimseyle paylaşmıyorum.
Yalnız! Gülten ellerini kaldırdı. Elli sekiz yaşındasın, tek başına, komik paraya çalışıyorsun. Buna iyi mi diyorsun?
Elif ablasına bakıyor. Koca, sıcacık, bej kazağıyla oturuyor, yüzünde gerçek bir şaşkınlık. Onu anlamadığını biliyor; ona kızamıyor bu yüzden.
Gülten, deyiverdi Elif alçak sesle. Bensiz hiçbir işin yürümez dedi Gülten.
Elif başını salladı: Yürütmem ama kendi yolumdan giderim.
Gülten dik dik baktı.
Ne diyorsun sen?
Hiçbir şey. Börek neyle?
Lahanalı. Gülten hâlâ şüpheli biçimde bakıyor. Elif, iyisin değil mi? Psikoloğa gidiyor musun?
Gidiyorum.
Noluyor orada?
Doğru kararlar veriyorsun, diyor.
Tabii derler. Zaten parayla konuşurlar.
Böreğin yanında çay içtiler. Gülten, Yavuzun sırt ağrısı, komşuların yeni köpeği, havlayan hayvan hakkında konuştu. Elif dinledi. Dışarıda hava kararıyordu, çınarın üstünde mor bir gökyüzü.
Çıkarken kapıda Gülten durdu.
Adamcağıza bir mesaj yollasan bari, üzüldü diyor.
Tamam, dedi Elif.
Ama mesaj atmayacağını biliyordu.
***
Vedatla sekiz yıl birlikte yaşadılar. Evlenmediler; Vedat evlilik cüzdanına karşıdır, bu da çok şey söyler, Elif ise geç anlamıştı bunu.
İlk iki yıl farklıydı. Ya da öyle sandı. Vedat ilgiliydi, dışarıda yemekler, tiyatrolar; İtalyaya, Praga gittiler. Elife zeki, zevkli derdi. Sonra, yavaşça, sıvaya yayılan ince bir çatlak gibi değişti her şey.
Küçük şeylerdi başta. Bir seferinde iş yemeği için en sevdiği yeşil elbiseyi giydi. Vedat baktı: Emin misin? dedi yalnızca. Elif, sustu, siyah elbiseyi giydi.
Sonra yemeğine, konuşmasına, arkadaşlarına laf etti. Bu işlerle uğraşıyorsun ama büyük bir şey yok, dedi. Hep yumuşak bir tonla, iyilik yapar gibi.
Elif, restorasyon bir yere varılmaz. Hedefsiz insanların işi bu.
Hedefim var.
Abartma. İyi uzmansın. Sadece sıradan. Herkes parlamak zorunda değil.
O anda cevap bulamamıştı. Susmuş, yan odaya geçip saate bakmadan duvara dalmıştı; birisinin iyilik dolu cümlelerinin bu kadar canını yakmasına şaşıyordu.
Hiç bağırmazdı Vedat. Dövmezdi. Kendi yöntemince, yavaş ve sistemli biçimde Elifi, onsuz hiçbir anlamı olmadığına ikna etti. Mesleğini küçümsedi, arkadaşlarını köylü buldu, giyimini, konuşmasını eleştirdi. Birlikte oldukları için Elifin ona minnet borçlu olduğu hissini aşıladı.
Elif çorbayı karıştırırken tuzunu sorgular oldu. Arkadaşlarını ararken fazla mı rahatsız ediyorum? diye düşündü. İş görüşmelerinde kendime fazla mı güveniyorum? dedi içinden. Bu kuşkucu, izin isteyen iç ses, hep Vedatın tonu ile konuşuyordu.
Sonra bir akşam geldi.
Vedatın arkadaşlarıyla, Nişantaşında. Konu yeni bir toplu konut projesine geldi. Elif eleştirdi: Cephe çok tatsız, müteahhit mimardan kıstı, zaten İstanbulun yeni modası bu. Sakin, gerekçeli.
Vedat, karşıdan bakıp o bilindik gülümsemeyle:
Elif iyi uzmandır ama teorikte kaldı; pratik işi kalmadı, dedi.
Bir an masada sessizlik, Ece göz ucuyla baktı, Cengiz şarabını yudumladı.
Elif gülümsedi. Yemeğini yedi, sohbeti sürdürdü, taksi çağırdı. Yol boyunca, Vedat mutlu bir şekilde işlerden konuşurken Elif, pencerede geçen geceyi izledi ve aklına sadece bir düşünce vardı: Artık gücüm yok.
Kötü adam olmadığını, mutsuzum olduğunu değil; sadece: Artık gücüm yok. Hayat duvarı, çıkış yok.
Üç ay sonra taşındı. Bu evi buldu. Eşyalarını iki arabada taşıdı. Vedat şehir dışındaydı; mutfağın üstüne anahtarı, bir kağıda yalnızca Affet yazıp bıraktı.
Niye Affet dedi, bilmiyordu. Öyle gelmişti.
***
Kasım ayının Bayrampaşası farklıdır. Yakındaki park, iş çıkışı eve dönerken ona dolaylı, ıslak yaprakların, kabuklu toprağın kokusunu sunar. Park sessizdir, bazen ıslak zemine basarken içine çeker bu havayıilaç gibi.
Ev soğuk. Eski apartmanda ısınma ya tam gümbür gümbür ya da kupkuru. Mutfak musluğu damlatıyor. Ev sahibini üç sefer aramış, usta göndereceğim diyor; gelen giden yok.
Elif, yapı marketten contaları aldı, kendi taktı. Kırk dakika, iki tırnak kırığı, ve boruya çarparken ettiği bir küfür. Sonra ellerini kuruladı, musluğu açtıartık damlama yok.
Bir gurur duygusu geldi. Garip bir iç coşkusu. Ama gerçek.
Akşamları mutfak masasını açar, projeleri yayar. Kendiyle getirdiği eski masa lambası; o çok sevdiği, bazen bozulmaya yüz tutan yeşil camlı başlık Vedat nefret ederdi o lambadan; dekoru bozuyor derdi. Merkezdeyken dolapta saklıydı. Burada masanın üstünde.
Konak işi ağır ama canlı ilerliyor. Önce ölçüm, sonra arşiv, hasar tespit, sonra konsept Elif, bu yavaşlığa değer veriyor; çünkü aldatmaca yok: Ya bina ayakta ya çürümüş. Gerçek ya var ya yok.
Arşivde konağa ait belgeler buldu. On dokuzuncu yüzyılda ev, tüccar Yılmazoğlunun; sonra kızı devralmış, sonra inkılap, sonra depo. Yılmazoğlunun kızı Haticeymiş. Arşivdeki fotoğraflardan birinde, ellisine gelmiş dik duran bir kadın; objektife bakarken bilmediğini bilen biri gibi bir bakış.
Elif o fotoğrafa epey baktı.
Sonra bırakıp projeye döndü.
***
Bir gün, Emrah sordu: Sen nasıl başladın restorasyona?
Arabada, motoru ısıtırken, dışarda ilk kar taneleri düşüyordu.
Doksanlarda yeni binalar çiziyordum; konut, ofis. Para vardı, iş vardı. Sonra bir gün tesadüfen Sarıyerde küçük bir caminin restorasyonuna uğradım. Sadece gezmeye ve o an tamamdı.
Tamam da ne oldu?
Bunu yapmak istiyorum dedim, daha önemli geldi.
Bir süre sustu.
Bunları zamanında anlamak çok nadir, dedi.
Ya sen?
Ben geç anladım. Uzun süre iyi denileni yaptım. Sonra bir durdum.
Elif baktı Emraha. Dışarısı karlı, sileceklere yapışıyor.
Sonra?
Sonrası işte bu. Göz ucuyla konağın yönünü işaret etti. Bana bu yeter.
Araba sıcaktı, suni deri ve sabah kahvesi kokuyordu.
Arşive sürüp gittiler.
***
Vedat, çarşamba geldi.
Hiç beklemiyordu. Elif akşam projelerin başında yunan yoğurdu yemeğindeydi, kapı çaldı. Eski, zili bile kalın, aynı apartmandaki çoğu kapı gibi.
Ev sahibi ya da komşu sandı.
Vedat, kapıda kaşmir kabanıyla, elinde küçük bir krizantem buketiyle duruyordu. Krizantemi hiç sevmezdi Elif. Sekiz yıl anlamamıştı bile.
Merhaba, dedi Vedat.
Elif, bir süre cevap veremedi.
Adresi Simaydan öğrendim, dedi.
Yani Simay. Elif, bunu zihninin bir köşesine koyup sonraya attı.
Ne istiyorsun? diye sordu.
Konuşmak. Hafif bir tebessüm, o bildik bakışı. Beni içeri almayacak mısın?
Birkaç saniye düşündü. Sonra kapıdan çekildi.
Vedat içeri girdi. Hayretle dar koridora, çatlak duvar kağıdına, azıcık eğilmiş askıya, kapının yanındaki botlara bakıyordu
Burada mı yaşıyorsun, dedi. Soru değildi.
Evet, burada.
Elif Elini tuttu. Elif çekti, Vedat buketi öbür eline aldı. Bak. Sana zaman tanıdım tamam mı. Ama altı ay geçti. Yeter artık.
Neyim yeter?
Yalnız kalman, düşünmen. Bilemiyorum, nasıl denir Mutfağa girdi, projelere baktı. Hâlâ çalışıyorsun?
Çalışıyorum.
Hangi proje bu?
Fatihteki konağın restorasyonu.
Güzel. Yine o üstten tonda. Senin için iyi bir şey bu.
Hem benim, hem herkes için. On sekizinci yüzyıl konağı.
Çiçekleri masanın üstüne bıraktı, projelerin üstüne. Elif kenara çekti.
Elif, ne yaptığını anladın mı? Burada yaşıyorsun Elini gezdirdi. Bu evde.
Biliyorum, nerde yaşadığımı.
Senin geri dönmeni istiyorum.
Elif ona baktı. Vedat yakışıklıydı objektif olarak. Altmış beş, daha genç, bakımlı, uzun boylu. Kabanı üstüne tam oturuyor.
Neden? dedi.
O an şaşırdı. Bu soruyu duymak istemiyordu.
Ne demek neden?
Geri dönmemi istiyorsun. Neye ihtiyacın var?
Ben Durdu. Özledim seni.
Nereni?
Elif, bu nasıl konuşma?
Sıradan. Seni özledim dedin. Ne özledin, tam olarak ne?
Yüzünde o eski sabırlı, hafif sinirli ifade.
Varlığını. Koca sekiz yıl yaşadık.
Unutmadım.
Bitti mi yani? Birdenbire çekip gittin?
Birdenbire gitmedim. Kollarını kavuşturdu. Ev kıyafetiyleydi, eski bir kazak ve kot. Vedatın hatırladığı Eliften çok farklı. Sekiz yıl boyunca yavaş yavaş gittim. Bunu görmedin.
Anlamıyorum.
Biliyorum.
Açıkla.
Çok anlattım. Sesimdeki sakinliğe şaşıyorum. Altı ay önce, burada olsam ya ağlardım, ya da karmaşık konuşup özür dilerdim. Hani Ecelerle akşam vardı ya?
Hangi akşam?
O teorisyen, pratik iş çıkarmadı demiştin konukların önünde.
Bir süre düşündü.
Şaka yaptım herhalde. Pek hatırlamıyorum ama, kesin şakaydı.
Belki. Elif başını salladı. Ama o şakadan epey var. Ve ben hepsini hatırlıyorum.
Fazla hassassın.
Belki.
O zaman aşağılamak değildi.
Tamam, aşağılamak değildi. Ben yine de incindim.
Ufak şeylerden.
Sekiz yıl süren ufak şeylerden.
Vedat sustu. Yine mutfağa bakındı. Bardağa, eski lambaya bakıyordu.
Burada mutlu musun? Biraz kuşkuyla.
Elif düşündü. Onun için değil, kendisi için düşündü.
Bazen zor. Bazen yalnız. Petekler de pek ısıtmıyor. Ama burada önceki yerden iyi hissediyorum.
Yanılsama o.
Belki yanılgı. Ama bana ait.
Vedat, sandalyedeki kabanını aldı. Bir daha baktı Elife. İçinde bir şeyin yer değiştirdiğini gördü sanki; gerçek bir şey.
Ben sana yabancı değilim, Elif.
Hayır, dedi Elif. Yabancı değilsin. Ama artık benim değilsin. Hadi Vedat, git evine.
Bir süre durdu, sonra gitti. Kapıdan çıkarken döndü.
Pişman olacaksın, dedi.
Tehdit gibi değildi, neredeyse üzgün.
Olabilirim, dedi Elif.
Kapı kapandı. Elif, kapının deri döşemesindeki minik göz deliğine baktı. Sonra mutfağa geçti. Krizantemleri boş bir kavanoza koydu, su doldurdu. Sonuçta çiçek; atmaya kıyamadı.
Projelerine döndü.
Dışarda tramvay gürledi. Kısa, kesik, sonra sessizlik.
O sesi artık gürültü olarak algılamadığını fark etti.
***
Konsept sunumu aralık ortasına alındı. Müşteri ciddi, yanında kültür mirasından uzman ve takımca geldiler. Elif cevapladı soruları, Emrah teknik açıklamalar yaptı. Müşteri ikinci katın kirişlerinin ne zaman değişeceğini sordu, Elif de Kereste zamanında gelirse yetişiriz; gecikirse üç hafta sarkar dedi. Danışman kaşlarını çattı. Elif, Şimdi dürüst olayım ki, sonra erteleme gerekçesi söylemek zorunda kalmam, dedi.
Danışman başını salladı. En çok buna memnun oldu sanki.
Çıkışta koridorda sohbet ettiler. Emrah kağıt dosyaları elinde.
Sanırım onaylayacaklar, dedi.
Ben de öyle.
Emrah, koridorda göz göze geldi. Kalabalık, ceketli insanlar geçiyordu.
Akşam yemek ister misin? Yakında güzel bir yer var. Kutlayalım.
Elif baktı.
İsterim, dedi.
Aralık akşamının İstanbulunda, Fatihte, eski bir sokakta yürüdüler. Sokak lambaları yanmış, karlı saçaklar, eski evler Emrah hafif eğik boynuyla ilerliyor. Konu, sadece iş değil. Ağacın türü, danışmanın inatçılığı, aralıkta neden erken karardığı
Küçük, sessiz bir lokanta buldular. Ağır perdeler, ahşap masalar. Yemek, yanında birer kadeh kırmızı şarap. Konuştular uzun uzun; şehir, kitaplar, değişen şeyler Elif saate bakmayı unuttuğunu fark etti.
Çıkarken Emrah yardım etti paltosuna. Sıcak, sade bir hareketti. Elif kısmî anlam yükledi.
Dışarıda Emrah,
Birlikte çalıştığımız için çok memnunum, dedi.
Elif,
Ben de, dedi.
Metronun farklı yönlerine ayrıldılar.
***
Sunumdan üç gün önce akşam Simay aradı. Sabah değil, ilk kez akşam.
Anne, dedi sesi farklıydı; aylardır telaffuz etmediği bir sıcaklıkla. Gelebilir miyim sana?
Gel.
Simay, yanında bir şişe şarap ve kendince kesin bir karar vermiş gibi geldi. Annesine de benziyordu, aynı yüz hatları, aynı eller. Otuz iki, grafik tasarımcı, Taksimde sevgilisiyle oturuyor.
Mutfakta oturdular. Elif şarabı iki su bardağına koydukadeh yok, Simay Bardak da olur, dedi.
Babam senden çıktığı gün aradı mı? diye sordu Simay.
Hayır. Bazen mesaj atıyor.
Ne yazıyor?
Karışık. Hep cevaplamıyorum.
Simay bardağı çevirdi.
Anne, adrese ben verdim. Kızdın mı?
Hayır.
Belki barışırsınız sandım Belki konuşur, toparlarsınız.
Konuştuk.
Ve?
Hiçbir şey olmadı. Gitti.
Simay sustu. Sonra, bardağa bakarak:
Anne, bütün bu zaman babamın tarafındaydım. Bunu biliyorsun değil mi?
Biliyorum.
Kendime Annem tuhaf, normale dönmeli diyordum. Ona acıyordum, yalnız, üzgün gibi geliyordu hep.
Çok güzel rol yapar.
Evet. Simay ilk kez gerçekten annesine bakıyordu. Sana hep mi kötüydü?
Çok.
Niye bana anlatmadın?
Elif düşündü.
Anlatması kolay değil. Ne döverdi, ne aldatırdı Kendi kendime neden kötüydü, adlandıramadım ki. Kızına, nadiren gören, hep güzel kısımlarına maruz kalana anlatamazsın.
Simay sandalyesinden kalktı, Elifi sımsıkı sardı. Şaşırttı annesini, sonra Elif de sarıldı. Simayın saçı, gençlikten beri aynı armut şampuanı gibi kokuyordu.
Sen aptal değilsin, dedi Simay omzunda. Teyze Gülten yanlış biliyor.
Elif hafifçe güldü.
Bunu bilmek iyi geldi.
Şarapları bitirdiler. Simay masadaki projelere baktı, konakla ilgili sordu. Elif anlattı, Hatice Yılmazoğlunun fotoğrafını gösterdi. Simay Sana benziyor, dedi. Elif tekrar baktı. Belki, diye düşündü.
Simay saat on bir buçukta gitti. Ertesi cumartesi için söz verdi.
Elif bardakları yıkadı, kağıtları topladı, pencerenin önünde durdu.
Tramvay artık bitmişti; geç olmuştu. Apartmanın bahçesi sessizdi, mavi lambanın ışığında sanki başka bir dünya. Karşı evde bir pencere açıktıbir gölge göründü.
Emrahı arayıp bodrum kirişini danışmayı düşündü. Ama geçti, sabaha bıraktı.
***
Sunum, firmanın toplantı salonunda yapıldı. Müşteri ciddi, yanında kültür danışmanı; zor sorular. Elif cevapladı. Emrah teknik detay ekledi. İkinci kata çıkış kirişlerinin değişimi sorulunca, Elif gerçekçi konuştu: Uygun ahşabı bulursak vaktinde biter, aksi halde üç hafta kayarız. Danışman kaşlarını kaldırdı. Elif: Doğruyu baştan diyeyim, sonra bahaneye gerek kalmaz, dedi.
Danışman başını salladı; sanki en çok buna sevindi.
Sonra koridorda Emrah dosya ile bekledi.
Bence onaylayacaklar, dedi.
Ben de öyle.
Kalabalık koridorda göz göze geldiler.
Bir şeyler yemeye ne dersin? Yakında güzel bir yer, kutlayalım.
Baktı Elif.
Seve seve, dedi.
Aralık akşamı İstanbulunda, eski sokaklarda, kandillerin altında, kar altı saçaklar, eski binalar. Emrah biraz başı eğik yürüyordu. Konuşmaları bazen işten, bazen şehirden çok farklı yerlere kaydı; kitaplar, yeni değişiklikler Elif, akrep yelkovanı unutmuştu.
Küçük, tenha bir lokanta: kalın perdeler, tahta masalar. Sıcak yemek, yanında birer kadeh kırmızı. Sohbet uzun sürdü. Sadece iş değil, hayat, şehir, kitaplar
Çıkışta Emrah paltosunu tuttu. Alçak gönüllü, ama Elif bir anlam yükledi.
Dışarıda Emrah dedi ki,
Böyle çalıştığımız için mutluyum.
Elif karşılık verdi:
Ben de.
Metronun iki farklı yoluna ayrıldılar.




