İkinci Sırada

İkinci Sırada

Bundan uzun yıllar önce, evimizin o küçük koridorunda, kalbim öyle bir sıkışmıştı ki, hâlâ o anı hatırladıkça içimi garip bir hüzün kaplar. O sabah, eşim Mustafa, yine evden çıkmaya hazırlanıyordu. Montunu giymiş, anahtarlarını eline almıştı. Niyetinin geri dönmeyeceğini hissetmiştim o bakışında. Ellerim farkında olmadan vestiyerin kapağına tutunmuştu, sanki elimden kaçacak bir güveni arar gibiydim.

Mustafa, yine mi gidiyorsun? dedim, sesim titrek ve isteğimden daha kısık. İçimdeki tedirginlik apaçık belliydi.

Evet, dedi kısa bir cevapla, arkasına bile bakmadan. Yaseminin acile gitmesi lazım. Küçük kızı yine ateşlenmiş, kendisi de zor ayakta duruyor.

O an içimde bir şeyler kırıldı. Bir adım attım ona doğru, sesimi sabit tutmaya çalıştım ama sesim çatladı:

Peki ya bizim çocuklar? Dün akşam Aliye park sözün vardı, Zeynep de yatmadan kitap okumanı bekledi. Hepsi bütün günü seni bekleyerek geçirdi. Kendi çocuklarına böyle ilgisiz olman doğru mu?

Mustafa gözlerini yere indirdi, saçlarını karıştırdı, belli ki zihninde kendini toparlamaya çalışıyordu. Suçlu değildi, sadece açıklamaktan hoşlanmayan, kendi iyilikseverliğinde haklı olduğuna inanan bir adamdı. Sonunda konuştu:

Ama Sema, anlamıyor musun? dedi derin bir nefesle ve bakışlarını kaçırarak. Kadıncağızın kimsesi yok, bir tek ben varım yardım edecek. Ali ile Zeynep başka gün oynarız, istersen sen okursun kitabı. Büyük meseleymiş gibi! Çocukların sağlık sorunu yok ya.

Sözleri havada asılı kaldı, ben ise göğsümde bir öfke ve kırgınlık dalgasının yükseldiğini hissettim. Bir adım daha atıp yumruklarımı sıktım istemsiz.

Çok yakında çocuklar seni unutacak! dedim sesim yükselerek, acım, kelimelere karışmıştı. Son kez ne zaman çocuklarınla vakit geçirdin, hatırlıyor musun?

Mustafa sessizdi. Bir yere bakıyordu, sanki başka bir cevabı orada bulacak ama kelimeleri bulamıyordu. Sonunda çok kısık, neredeyse fısıltı ile söyledi:

Onu bırakamam. Çok zor durumda Ona yardım etmem gerek. Hem senden, hem çocuklardan daha kötü durumda!

Acı bir kahkaha attım istemsizce. Kafamı iki yana sallarken gözlerim doldu, ama gözyaşlarımı tutmaya uğraştım.

Tabii, dedim, içimdeki acının ağır yüküyle Biz yine bekleriz. Her zamanki gibi

Bir şey söylemek ister gibi oldu; bakışları, ellerinin titremesi Ama sonunda hiç konuşmadan elini savurdu, sanki bütün sözleri bir kenara itiyor gibi. Sonra ardına bile bakmadan dışarı çıktı. Dairenin kapısı yavaşça kapandı, evde onun parfüm kokusu kaldı.

Oturma pufuna çöktüm, bacaklarım uyuşmuştu sanki. Omuzlarım düşmüş, kollarımla kendimi sarmış, içimde büyüyen o sızıyla baş başaydım. Gene gitti. Bizden çok, yabancı bir çocuğu önemsiyordu

Sonraki günler birbiri içine girdi. Sabahları Aliyi kreşe, Zeynepi okula bıraktım, sonra bitmeyen ev işleri: temizlik, yemek, çamaşır Akşamlar gittikçe daha yalnızdı. Mustafa artık eve daha az uğruyordu. Ara sıra, neredeyse uyurken, kapının anahtar sesi gelirdi kulağıma. Gözlerimi yarı aralayıp dinlerdim; sabah ise yine yastığı boş bulurdum sadece kahve kokusu kalırdı ardında.

Günler haftalara uzadı, ben ise içimde ağır, taş gibi bir duygunun biriktiğini fark ettim. Kendi kendimi, Bu da geçer, diye avutmaya çalıştım. Her gece yatağa girerken, Ya bu geçici değilse, ya böyle sürüp gidecekse? diye düşündüm.

Bir sabah, bulaşıkları yıkarken, sabunlu köpük tabakların üstünden akarken, durdum. Artık dayanamayacağımı anladım. Ne susabilirdim, ne de her şey yolundaymış gibi davranabilirdim. Elllerim titreyerek telefona uzandım, hayatım boyunca aramaktan çekindiğim bir numarayı aradım.

Merhaba, dedim kendimi zor toparlayarak Ben Sema, Mustafanın eşi.

Kısa bir sessizlik oldu. Benim için ise saatler geçti sanki. Elimi sıkı sıkı telefona, parmaklarım beyazlayana kadar bastırdım. Kulaklarımda sadece damarlarımın atışını duyuyordum.

Sonunda telefondan Yaseminin sesi geldi, ne sert, ne de yumuşak; hafif bir soğuklukla:

Evet, anladım. Nasıl yardımcı olabilirim?

Gözlerimi kapattım bir an; kelimeler ağzımdan öfkeyle döküldü:

Eşimin iyi niyetini artık kullanmaktan vazgeçebilir misin? sesimi yükseltmeden edemedim. Onun bir ailesi, iki çocuğu var. Onlar evde babalarını bekliyor!

Telefonun ucunda kısa bir sessizlik daha oldu. Yaseminin o an camdan dışarı bakışını, eşyalarla oyalanışını gözümde canlandırdım; sanki acımı zerre anlamadan orada oturuyordu.

Endişenizi anlıyorum, dedi Yasemin, sesi nazik ama bir o kadar da mesafeli. Ama Mustafa yardımı kendisi teklif ediyor. Kabul etmeme sebebim yok. Hastayım ve yalnızım.

Telefonu biraz daha sıktım. Biraz daha gevşetsem elimden kayacak, bu konuşma da bitecek, diye düşündüm. Yutkundum.

Sana kolay geliyor bu, dedim kısık sesle. Onun yardımseverliğinden yararlanıyorsun.

Gerçekten desteğe ihtiyacım var, dedi sakin ve temkinli bir şekilde. Ve Mustafa iyi bir insan. Olması gerektiği gibi.

İçimde acı bir kıskançlık ve öfke serpildi. Bir insanın, kocam hakkında böyle kolayca konuşabilmesine inanamıyordum.

Farkında mısın, bir ailenin dengesini yok ediyorsun? dedim, sesim titredi ama kelimeleri birleştirip güçle söyledim.

Uzun bir sessizlik oldu. Sonra, tonu daha soğuk biri halinde, dedi ki:

Ben bir şey yıkmıyorum. Sadece yardımı kabul ediyorum. Kararı veren Mustafa. Demek ki, onun önceliği siz değilsiniz. Ve lütfen bir daha beni aramayın.

Birden kapandı telefon. Elimde hâlâ telefonu tuttum birkaç saniye; sonra yavaşça indirdim.

Perdeyi araladım, alnımı soğuk cama yasladım. Dışarıda hayat devam ediyordu: insanlar yürüyordu, çocuk sesleri uzaklardan geliyordu, arabalar geçiyordu. Her şey normaldi. Ama benim dünyamda bir şey paramparça olmuştu.

Artık yeterdi. Daha fazlasını kabullenmeyecektim.

Ertesi sabah, eşya toplamaya başladım. Hiç acele etmeden, bir kaçış değil, uzun bir yolculuk hazırlığı gibi Çocukların kıyafetlerini, oyuncaklarını, Zeynepin sevdiği kitapları, Alinin arabalarını özenle valizlere yerleştirdim.

Gözyaşı dökmedim. Zaten ağladığım kadar ağlamıştım. Şimdi güçlü olmak zorundaydım. Kendim için, çocuklarım için.

Taksi kapıda durduğunda, Zeynep sessizce izliyordu beni. Sonunda soramadığı soruyu sordu:

Anne, nereye gidiyoruz? sesi çok hafifti, ürkek.

Yanına çömeldim, ellerini avuçlarıma aldım:

Anneanneye gidiyoruz kızım. Orası çok iyi olacak. Anneneanneyi sevmiyor musun?

Başını salladı. Gözlerinde, sormaya çekindiği bir şey vardı.

O sırada Ali geldi; yüzü ciddiydi, gözlerinde küçük yaşına yakışmayacak bir olgunluk vardı.

Babam bizimle gelmiyor mu? dedi, gözlerimin içine bakarak.

İçimde bir şey ezildi. Elimi Alinin başına koydum, saçını düzelttim.

Bilmiyorum oğlum, dedim dürüstçe. Ama bir süre kendimize kalmamız gerek. Biraz zamana ihtiyacımız var.

O başını salladı; üstüne fazladan bir soru sormadı, sadece elindeki arabayı biraz daha sıktı sanırım en sevdiğiydi.

Etrafa son kez baktım. O evde hayatımın bir kısmı geçti; kahkahalar, hayaller, kucaklaşmalar oradaydı. Şimdi ama, bu duvarlar bana ait değildi.

Çantaları aldım, çocuklara yardım ettim, birlikte taksiye bindik. Taksi hareket ettiğinde, bir an olsun geriye bakmadım. Gözümü yola diktim. Geçmişte paramparça hayallerimiz kalmıştı, ama gelecekte şimdilik belirsiz de olsa yeni bir hayat vardı. Şimdi önemli olan buydu.

********************

Anneannemiz, yani annemiz bizi kapıda karşıladı. Hiç soru sormadan, sadece kollarını açtı ve önce Zeynepi, ardından Aliyi, en sonunda da beni sımsıkı sardı. O sarılışta her şey vardı: sessiz bir destek, Buradasınız, güvendesiniz, diyen bir sevgi.

Sanki üzerimdeki ağırlık, onun evine adımımı atmamla yavaşça çözülmeye başlamıştı. Kapı kapandığında, aniden içimde bir set yıkıldı. Sessiz, sıcak yaşlar süzüldü; annemin sandalyeye oturtup omzuna sokulmamı izin verdiğimde, çocukluğumdaki o saf rahatlama ile ağladım.

Annem saçlarımı okşadı. Sonra ağlamam dinerken mutfağa geçti, çay koydu. Demliğin sesi, taze çayın kokusu hayatıma yeniden sıcaklık getirdi.

Beş gün geçti. Mustafadan tek bir telefon dahi gelmedi. Sanki yokluğumuzu fark etmemişti.

Altıncı gün, telefonum çaldı. Mustafanın ismini görünce irkildim, açıp açmamayı düşündüm, sonra cevap verdim.

Neredesiniz? sesi şaşkın ve yorgundu.

Annemdeyiz. Evden ayrıldık, dedim sakin, ama içimden bir acı yükseldi.

Neden? Tonunda ne kaygı ne de merak vardı, sadece hafif bir hayret.

Derin bir nefes aldım. Düşündüğüm cümleler birbiri ardına döküldü:

Çünkü sen uzun zamandır bizimle değilsin.

Sessizlik. Karşıdan derin bir nefes geldi.

Şimdi geliyorum, diye kekelendi sonunda.

Gerek yok, Mustafa, dedim. O iki kelimeye tüm yorgunluğumu, umudumu ve tükenen sevgimi sığdırmıştım. Görmek istemiyoruz.

Telefondaki parlak ekran birkaç saniye daha yandı, sonra söndü.

Annem mutfakta sessizce oturuyordu; konuşmayı dinledikten sonra sadece şunu söyledi:

Anlayacak. Belki bir gün Ama değiştirebilir mi, orası meçhul.

Ertesi sabah mutfakta otururken, pencere önünde bir anda zili duydum. Yavaşça kapıya yanaştım ve gözden Mustafayı gördüm.

Kapıyı açınca, yorgun düşmüş, solgun yüzlü bir adam buldum. Gözlerinin altı şişmiş, belli ki gecelerce uyumamış.

Ben daha yeni anladım yokluğunuzu, dedi zorlanarak.

Acı bir tebessüm ettim.

Bir hafta geçti, dedim kısık sesle. Seni ne ben ne de çocuklar hatırlar oldu da, fark ettin mi?

Mustafa saçlarını karıştırdı; kelimeleri toparlayamadı.

Belki arkadaşında olduğunu sandım dedi sonra ekledi: Yasemin, seni aradığını söyledi.

Kollarımı göğsümde kavuşturdum.

Ne dedi peki?

Kıskandığını söyledi. Ve üzgün olduğunu da.

Dayanamayıp acı acı güldüm.

Ona üzüntü değil, seni karada, ipte tutmak kolay geliyor, dedim.

O sırada, çocuklar içeri girdiler. Zeynep ürkek bir fısıltıyla konuştu:

Yine gidecek misin?

Ali, ellerini yumruk yapmış, dimdik bakıyordu.

Sen bizimle olacaktın, dedi, sitem değil, sanki bir gerçeği anlatır gibi. Ama hep başka yere gidiyorsun.

Mustafa’nın gözlerinde bir kırgınlık, bir pişmanlık belirdi. Çocuklara yaklaşmak istedi ama onlar geri durdu; Zeynep duvara yaslandı, gözlerinde yaşlarla ona bakıyordu.

Ali pencereye döndü, omuzları kasıldı.

Değişeceğim, diyebildi Mustafa, sesi zayıf, çabası güçsüz. İhtiyacı olan birisi var, başka zaman geçecek…

Başımı iki yana salladım:

Şanslarını tükettin, dedim yorgun ama net bir sesle. Her zaman başkasını seçen bir adamla daha fazla olamam. Çocuklara yine Babanız gelmeyecek, demek istemiyorum.

Ama sizi seviyorum! Mustafa yaklaşmak istedi, ellerini uzattı.

Öyleyse neden hep oradasın? dedim sadece, gözlerim yorgun, acılı Biz neden her zaman ikinci sıradayız?

Mustafanın sesi sustu. Söyleyecek kelimesi kalmamıştı.

Git artık, dedim sessizce. Ve bir daha gelme.

Mustafa, çocuklara bir kez baktı Zeynep sessizce ağlıyor, Ali öylece duruyordu. Sonra bana döndü ve yavaşça koridora ilerledi. Kapı kapanırken çıkan hafif ses, uzun bir hikâyenin son noktası gibiydi.

Zeynep ağlarken, yanına koştum, sarıldım.

Geçecek kızım, diye fısıldadım, hem ona hem kendime.

Ali, sessizce yanıma gelip elimi tuttu. Ah, o küçük avuçlar!

Biz birlikte güçlüyüz, diyebildim pencereden dışarıya bakarken. Dışarda, yağmurun tanıdık, yumuşak sesiyle Mustafa’nın silueti gözden kayboldu.

********************

Takip eden günler ağır aksak geçti. Her sabah, Bugün daha iyi geçecek, desem de, kolaylaşmadı. Ama her gün, çocuklarım ve kendim için bir şeyler yapmaya zorladım kendimi. Sessizde kalırsam, geçmiş beni tekrar yakalayacak gibiydi.

Günlerim işleriyle doldu: temizlik, çamaşır, yemek Sonra, evde çeviri işleri yapmaya başladım, bilgisayar başında saatler geçirdim. Annem, destekti; çocuklarla ilgilendi, yemekler yaptı, bana çay koydu. Sadece varlığı bile bana yetiyordu.

İki hafta sonra, yeni hayatımıza alışmaya başladığımızda telefonum yine çaldı. Arayan Yasemindi. Cevap verdim.

Sema, biliyorum duymak istemezsin ama sesi alışılmışın dışında yumuşak ve çekingendi Mustafa artık bana gelmeyecek.

Elimdeki telefonu daha da sıktım. Az önceki cümlesinde, geçmişin tüm acısı toplanmıştı:

Ee?

Bu süre boyunca benimle kaldı, yardım etti Ama dün eşya topladı ve dedi ki, Kendimi suçlu hissediyorum.

Acı acı gülümsedim.

Bana acıdığından mı söylüyorsun?

Hayır, dedi Yasemin ve bir iç çekişiyle devam etti. Yanlıştım. Sadece rahatlık için onu orada tuttum. Ama bir başkasının hayatına zarar vermek doğru değilmiş.

İyi ki söyledin, dedim Ama benim için önemi yok bunun.

Var, dedi Yasemin kararlı bir şekilde. Çünkü sizi, çocuklarını hâlâ seviyor.

Gözlerimi kapadım. Ama kendimi artık duygulara kaptırmayacaktım.

Sevseydi, bizi ilk sıraya koyardı. Bir hafta yokluğumuzu bile fark etmedi.

Uzun bir sessizlikten sonra Yasemin, Anlıyorum Affet beni, diyerek telefonu kapattı.

O gece, çocuklarım uyumuş, ben tek başıma kalmışken, biliyordum: bu bir sondu. Acının ya da anıların değil belirsizliğin sonu. Ve bu bile, tuhaf bir şekilde, içimi hafifletti. Çünkü artık, hayatı yeniden inşa edeceğimi biliyordum.

Bir ay sonra Mustafa yeniden göründü. Akşam yemek telaşesinde kapı çaldı, açtım. Karşımda, yağmurdan ıslanmış, yüzü yorgun bir adam duruyordu.

İçeri girebilir miyim? dedi pısıkça.

Neden? dedim düz, soğuk bir sesle.

Mustafa yere bakıp konuştu:

En önemli şeyi kaybettim, anladım Yasemine de söyledim, bir daha yardım etmeyeceğim diye. Size dönebilir miyim?

Zeynep arkamda, saklandı hemen. Ali sofradaki çorbasına bakıyordu, hiç kafasını kaldırmadan.

Çocuklar görmek istemiyor seni, dedim, sesimde sadece hüzün vardı. Ben de, her gün Acaba yine gider mi? diye yaşamaktan bıktım.

Bu defa gerçekten değişeceğim! dedi Mustafa, bir adım atıp yaklaşırken ben elimi duvar gibi kaldırdım.

Zaten gittin. Çoktan. Sadece sınırı geçtiğin anı fark etmemişsin.

Sözleri bulmaya uğraştı ama olmadı.

Onlar affeder mi? dedim, çocuklara işaret ederek. Ali, futbol oynarken seni bekliyor ve sen gelmiyorsun, çağırmıyor bile artık. Zeynep, sadece anne, anneanne çiziyor resimlerinde Sen, yavaş yavaş hayatımızdan silindin.

Tam bir şeyler diyecekken mutfaktan annemin, Sema, bana yardım etsene! sesi duyuldu. Yardım istemektense, Yalnız değilsin, demekti bu.

Mustafaya son bir bakış attım, onu olduğu gibi hafızama kazıdım.

Git artık, Mustafa. Biz artık senin ailen değiliz.

Bir süre öyle durdu, vazgeçmesini bekledim, ama ben sessiz kaldım. Sonunda arkasını döndü, kapıdan çıktı. Kapı kapanınca, evde bir huzur yayıldı.

Zeynep yanıma gelip sarıldı. Ali de elimi tuttu. Annem ise elini omzuma koydu.

Evde tekrar sessizlik oldu. Sadece yağmurun sesi, yeni hayatımızın ritmini çalıyordu.

********************

Altı ay geçmişti. Hayatım az çok düzene girmişti artık. Çok gösterişli olmasa da sıcak, küçük bir ev tuttum. İşe gitmek daha kolaydı; kalan zamanlarda çocuklarıma kitap okur, ödevlerine yardım eder oldum. Akşamları birlikte resimler yaptık, oyunlar oynadık.

Annem, başka şehre teyzeme taşındı. Her akşam yediye çeyrek kala telefonu çaldırır, çocukları sorardı. Küçük bir alışkanlık ama bana büyük bir güç oldu.

Zeynep, çocukluktan beri sahneye ilgisi vardı; sonunda drama kursuna yazıldı. Şimdi evimiz, onun provalarını, tiyatro hikâyelerini dinlediğimiz bir cıvıltı yuvasıydı. Şiir okur, skeç yapar, annesinin ve ağabeyinin karşısında minik bir tiyatro sergilerdi.

Ali ise satranca merak sardı. İnternetten kulübe üye olup oyunlarını analiz eder, arada bana da oynatır, ama ben hep kaybederdim. Yine de bu küçük seanslarımız, bizim için özel bir gelenek oldu.

Her şey mükemmel değildi elbette: buzdolabı bozuldu, Ali İngilizceden düşük not aldı, Zeynep tiyatroda başrolü alamadı Ama bunlar yalnızca hayatın olağan sorunlarıydı birlikte üstesinden geldik.

Bir akşam, işten epey yorgun dönerken Mustafayı apartman önünde gördüm. Eldeki bir poşetle bekliyordu.

Sadece sizi merak ettim, iyi misiniz, dedi utangaçça.

Bir iki adım ötede durdum; artık öfkelenmiyordum, sadece kararlıydım.

İyiyiz, çok şükür, dedim.

Sevindim, dedi içli bir üzüntüyle. Gerçekten sevindim.

Başımı salladım, gözlerimde yalnızca netlik vardı.

O zaman, artık gelmene gerek yok.

Bir şey sormadı, bir bahane aramadı; yalnızca usulca sordu:

Bir gün beni affeder misin?

Birkaç saniye düşündüm. Hem acıyı, hem eski mutluluğu hatırladım.

Zaten affettim. Ama geçmişi geri istemiyorum.

Başını eğdi.

Anlıyorum, dedi sadece.

Arkasını döndü, uzaklaştı. Ben içeri girdim. Koridorda, komşunun kek kokusu vardı. Eve girdim; Zeynepin sesi, Alinin satranç hamlelerini mırıldanması İçeri girip ayakkabılarımı çıkardım. O evde artık huzur vardı: gerçek, canlı, umutlu bir huzur.

Orası artık bize ait bana, Zeynepe, Aliye.

Yeni hayatımızaO gece, ilk defa aynada kendime uzun uzun baktım. Yüzümde yorgun ama umutlu bir ifade vardı; gözlerimin altında ince çizgiler, kaşlarımda belli belirsiz bir irade. Yaşadıklarım bir film şeridi gibi geçerken, içimden güçlü bir huzur duyumsadım: Kendi yolumu, çocuklarımla beraber yeniden kurmuştum.

Sabah oldu; güneş perdenin ardından süzüldü, mutfakta üç kişilik neşeli bir kahvaltı sofrası kurduk. Çocuklar tartıştı, gülümsedik, ben sessizce onlara baktım: Hayat, sahip olduğum bu küçük ve dağınık kahvaltıda yeniden başlıyordu.

O an Ali gözlerini bana dikti, sorar gibi değil, sanki yeni bir hayatı kabullenmişcesine:

Anne, artık hep böyle olacağız değil mi?

Güldüm, başımı salladım:

Evet oğlum, hep böyle. Birlikte ve en ön sırada.

Zeynep pencereyi açtı; baharın taze, umut dolu havası odayı doldurdu. Ben ise ilk kez geçmişte neleri kaybettiğimi değil, artık nelere sahip olduğumu hissettim.

Dışarıda hayat devam ediyordu ama bu defa, biz de içindeydik. Ve bilirim artık; bazı hikâyelerin en güzel kısmı, sonunda yalnızca yeni bir sayfa açıyor olmaktır. Bizim de hikâyemiz, gerçek bir başlangıçla orada başlıyordu.

Rate article
Lifequest
İkinci Sırada