Başkalarının Beklentilerinin Baskısı Altında

Yabancı Beklentilerin Gölgesinde

Seneler önceydi. Her şey hâlâ dün gibi gözümün önünde. Şule, öfkesine hakim olamıyordu. Kızının karşısında dimdik durmuş, ellerini yumruk yapmıştı; gözleri Nemideye buz gibi dikiliydi. Sesi keskin, bakışları sanki kor gibi yakıyordu.

Sakın, aklından bile geçirme! dedi gür ve titremeyen bir sesle. Ne hayaller kuruyorsun öyle? Peki geleceğini düşünmüyor musun? Bugüne dek sana ne emekler verdim, hiç aklından geçirdin mi?

Nemide, yaşlarla dolu gözlerini annesine kaldırdı. Zordu, ama kırılmışlığını gizlemeye çalışarak konuşmaya gayret etti:

Anne Anlamıyorum seni! dedi sesi titreyerek. Bir an sustu, derin bir nefes aldı, devam etti: Sen değil miydin hep, erken yaşta evlilik olmaz, önce üniversite derdin? Birkaç adım yaklaştı, ellerini dua eder gibi kavuşturmuştu. Evet, hata yaptım. Sanırım gönül ile aşkı karıştırdım. Ama bütün hayatımı mahvetmek için yeterli mi bu? Daha on sekiz yaşındayım! Hayatı tam anlamıyla tatmadım, ne istediğimi bile bilmiyorum ki

Şule, kızının sözünü dahi bitirmesine izin vermedi. Yüzü dahit sertleşti, sesi dağlar gibi kararlıydı:

Ya evlenir bana torun verirsin, ya da çantanı toplayıp çıkarsın bu evden! Tek bir harfi bile tereddütsüz, buz gibi söyledi. Pencereye yürüdü, perdeyi sertçe çekti ve tekrar döndü: Ayrıca kendi kendine bakacaksın, senden sonra beş kuruş bekleme benden! Belki de torun sevecek son şansım. Gençliğim kalmadı, altmışıma dayandım. Biraz da ailemin devamını görmek istiyorum, biraz gülmek istiyorum!

Nemidenin içi daraldı, yutkunarak neredeyse sessizce fısıldadı:

Anne

Anne deme bana! diye kesti Şule, söz hakkı bile tanımadı. Tone acımasız, kalpsizdi. Ben Salihinle konuştum, biliyor musun, o da aynı fikirde. Cümlesinin sonunda kendinden emin bir gülüşle devam etti: İlk başta ayak diredi tabii ama ona da bir güzel anlattım derdimi. Halletmesini bilirim ben, gerekti mi herkes ikna olur!

Ne? dedi Nemide şokla geriye çekilip. Yüzü sapsarı kesildi, elleri titriyordu. Salihe de mi gittin? Anne, bu tamamen haddini aşmak! Birbirimizi sevmiyoruz bile! Böyle bir evlilik ikimiz için de cehennem olur! O bana dert olur, ben çocuğumla evde kös kös otururum, huzurumuz kalmaz! Böyle mi olsun istiyorsun? Bütün ömrüm acı içinde mi geçsin yani? diye patladı kız, gözlerinde tarifsiz bir kırgınlıkla.

Kendiniz ettiniz. Çocuk var, artık dönüş yok, dedi Şule kesinlikle. Dondurursun eğitimi, ben torunu alırım, büyütürüm. Her şeyi ayarladım ben! Sanki planı en başından hazırdı ve kendisini haklı görüyordu.

Nemide, annesinin neden birden böyle katılaştığını anlamlandıramıyordu. Annesi hep, Önce hayatını kur, diplomanı al, ayaklarının üzerinde dur, çocuk, aile sonra! derdi. Ama şimdi kendi ilkelerine gölge düşürüyordu. Dudaklarını sıkıp içine, durmadan büyüyen bir öfke gömüyordu. Öyle umutsuz hissediyordu ki, Keşke hiç söylemeseydim, diye geçirdi. Sessiz sedasız hastaneye giderdim, hepsi biterdi.

Salih de şaşırtmıştı onu. İlk başta tüm sorumluluktan kaçmıştı halbuki. Benim ilgim yok, deyip işin içinden sıyrılmıştı. Ne demişti de annesi, bu adamı böyle köşeye sıkıştırdı acaba? Kız bir türlü öğrenemedi. Salih hep suratı asık, lafı dolandırıp gerçeği saklıyor, Ne zaman geleceğe dair konuşsa Nemide, o oralı olmuyor, kaçarak susuyordu.

Olanlar öyle çabuk olup bitti ki, sanki hayat bir düğmeye basmıştı. Salih onu sessizce nikah salonuna götürdü, görevlilerin karşısında hemen bir rapor koydu. Hiç tören yok, davetli yok, yüzükler ucuz, havası kasvetli. Nemide, sanki başkasının hayatıymış gibi hissediyordu hepsini. Duvarda soluk ışık, çalışanlar ilgisiz, ne bir tebessüm, ne bir alkış. Yalnızca pasaporta basılan mühür, hepsi o.

Şule tabii, yeni çifti kendi evinde tututurdu. Her gün kızının ne yediğini, ne kadar uyuduğunu, vitaminlerini sayıyor, adım adım kontrol ediyordu. Sabahlar aynıydı: Mutfağın köşesinde elinde bloknotla menü sıralıyor, hangi kitabı okuyacağını emrediyordu. Elinde kalın kalın çocuk gelişim kitapları, Nemide ikinci sayfada baş ağrısı çekerdi her defa.

Kız, kendi evinin içinde esir gibiydi. Kendi elbiseni bile seçememek ne demekmiş, işte o yıllarda anladım. Hangi çayı içerim, ne zaman uyurum, adım atmak bile dert olurdu. Nefes bile az az almaya başlamıştım ki annem kızmasın. Tabanına değen öfke ve acizlik hisleri büyüdükçe büyüdü ama duygularımı sakladım; bilirdim ki bir patlama annemi daha da ateşli kılar, kavgayı körüklerdi.

Her şeyi bırakıp gitmek isterdim ama elimde hiç para yoktu. Defalarca hayal ettim: Şu çantayı toplayıp yeni bir şehirde yeni bir hayata başlamak Fakat gerçek ayaklarımı yere geri bastırırdı. Kimileri İsteyince olur, hem çalış hem oku, annenin yanından uzaklaş! diye akıl verirdi. Ama iş öyle kolay değildi.

Bir gün, derdimi bir arkadaşımla paylaştım, bir destek aradım. Dinledi, sonra bana nispetle dedi ki:

Kimisi çocuğuyla dönüp duruyor hayatla, sen ise nazlanıp duruyorsun! Aklın eriyorsa çekip git, yurduna yerleş, iş bul, yolunu çiz. Hem şikayet edip durursun!

Nemide, içinin kaynadığını hissetti. Kolayına konuşuyordu oysa; ailesi yanında, paraya hiç dert etmemiş biri… Yurt desen şehirde bir tane vardı. Yanına yaklaşmak bile korkutucuydu, içinde yaşamak bir kabustu! Bir gün uzaktan geçmiş, kapıda sarhoş adamlar, ağız dalaşı, kavga, polis arabası Unutmak zor sahnelerdi.

Ev kiraları desen ateş pahası. Hesapladım: Haftanın her günü çalışsan, bir odalı yaşlı teyzede yatarsın ama geriye ne yiyecek, ne bir şey kalır. Düşünde hepsini yaşa, ama gerçek hiç kolay değil.

Babası desen, kendini sorumluluktan kurtulmuş sayıyor, ondan hiç ses yok. Ne anneanne ne dede, Nemidenin kimseyi yok Mecburen annesini dinler, sessizce para biriktirmeye çalışır. Belki bir yıl sonra kaçabilirdi.

Çocuk Tüm hayatını alt üst etmişti! Ne çalışmasına izin var, üniversiteye bile neredeyse gözcüyle gidip gelirdi. Aklını başına devşir, aptallık yapma! diyen annesinin dikenli bakışları üstünde

***

Salih, markete gitsene? dedi Nemide yorgun bir sesle. Anne, komşusuna gitmişti; evin tüm yükü Nemidenin üstüne yıkılmıştı. Hiç iyi hissetmiyorum, başım dönüyor, midem bulanıyor

Salih, bilgisayar başında, parmakları klavyede gezinirken hiç arkasını dönmedi.

Dışarıda dolaşırsan hava alırsın işte, dedi ekrandan gözünü ayırmadan. Oyun önemli, tabii! Benim bir ihtiyacım yok.

Nemide derin bir nefes aldı, kapı eşiğine tutundu:

Evliyiz, unuttun mu? dedi, kızgınca. Yumruklarını sıktı, gözyaşlarını tutmaya çalışıyordu. Ben baştan karşıydım ama annemin dediğini kabul eden sendin! Bana yardım edeceğine söz verdin, ama sabahtan akşama kadar oyun oynuyorsun!

Salih, sonunda ekrandan ayrıldı, sandalyesiyle döndü ve öfke dolu bir yüzle baktı.

Çocuğun bir yaşı gelsin, hemen boşanacağım senden, dedi küçümser bir ifadeyle. Annen de biliyor. Tek önemli şey, onun torununun evlilik içinde doğması!

Nemide sarsıldı, ciğeri sökülüyor gibiydi.

İnanamıyorum Ne aldı annen senden böyle? dedi Nemide, sesi burkulmuş, gözleri yaşlarla dolmuştu.

Arabayla. Sırf bil diye anlatıyorum, dedi hınzır bir tebessümle. Bizim ev fakir, böyle imkanı kaçıramazdım. Annen çocuk istiyordu. İki laf, bir teklif, bir araba Şimdi koca da oldum işte. Artık git oyunuma devam edeceğim.

Nemide devam etmedi. Sözler boğazına düğümlenmişti. Güçsüzce odadan çıktı, kapıyı yavaşça, sönükçe örttü.

Henüz dört aylık hamileydi, ama içindeki çocuğa ki Şule heyecandan havalara uçuyordu daha şimdiden öfke besliyor, bütün kötülüğün kaynağının o olduğunu düşünüyordu. Biliyorum, günahı yoktu, ama tüm acım onda odaklanıyordu, başka çaresizliği yoktu

Kendisini dışarı attı. Gözleri yerde yürüdü, ne baharın güneşini, ne çocuk seslerini, ne de caddede mis gibi açan ıhlamur kokularını fark etti. Kafası karmakarışıktı, adımlarını ezbere atıyor, kendini kenara çekemeden birden acı bir klakson sesi, ardından lastik sesiyle irkildi Arabayla burun buruna geldi!

***

Uyandınız mı? Bir kadının sesi, Nemideye sanki bir tülün arkasından geliyordu. Hemen doktoru çağırayım.

Buyur buradan yak, dedi Şule, yanına gelerek. Omzunda çantası, bakışları buz gibiydi. Yüzünde yorgunluk, gözlerinde uykusuz gecelerin izi, ama siniri iyice artmıştı.

Nemide, gözlerini kırpıştırıp odaklanmaya çalıştı. Kulağında uğultu, vücudu hafifliğini kaybetmişti. Annesinin sözleri uzaktan, boğukça duyuluyordu.

Neye vardın şimdi? Ne eksikliğin vardı da böyle oldun? Altına atlayacak kadar Seni öyle mi büyüttüm ben? Şule, her kelimeyi vurgulayarak hızlıca söyledi. Sus! Nemide konuşacak olsa da. Bak, akılsızlığının sonucu ne oldu? Çocuğu kaybettin! Torunumu! O kadar beklemiştim, artık hiç çocuğun olmayacak! Şimdi sıra ablanda O da sıkıysa kaçsın evden, ben ona da yolunu gösteririm!

Şule’nin sesi acımasızdı, taş gibiydi. Kendi kaybını, kızının kaybından daha önemli görüyordu adeta.

Anne dedi Nemide, gözlerinden yaşlar süzülüyordu; hem fiziksel hem de içsel acı bir dalga yayıldı. Anlatmak, açıklamak istedi, kelime bulamadı.

Eşyalarını topladım, iyileşince alırsın, dedi Şule, gözlerini çevirmeden. Bana öyle bakma! Ben ömrümce bir oğlan istemiştim. Ama iki kız verdin bana, hiçbiri bir işe yaramadı! Pencereye gitti, sırtı Nemideye dönüktü. Sesi buz gibiydi. Bari biri oğlan doğurur, ben de büyütürüm dedim. Büyük hemen kaçtı zaten; Önce kariyer! deyip durdu. O da tutturdular yalnız yaşamaya Sana ise Salihi ayarladım. Sonunda beklediğim torun, Berk Ama sen onu da mahvettin! Artık sana verecek ne gücüm, ne param var. Bundan sonra kendi başının çaresine bak!

Bir sessizlik oldu, Şule mantosunu giydi, kapıya yöneldi. Ne dönüp baktı, ne el salladı Kızı arkasında kekre bir soğuklukla bıraktı.

***

İlk günlerinde sadece arkadaşı Melike yanında oldu. Melike, kötü haberi alır almaz hastaneye koşmuş, yanına meyve, bir battaniye getirip, uzun uzun elini tutmuştu. Hep destek olmuş, Nemideye yalnızlığını unutturmuştu.

Melikeyle baş başa küçük bir ev kiraladılar; huzurlu, samimi Melike, Nemideyi kendi çalıştığı şirkette yarım zamanlı bir pozisyona yerleştirdi. Kızcağız alışana kadar yükünü yavaş yavaş artırdı, her konuda yol gösterdi, destek oldu. Onun sayesinde Nemide ayağa kalkmaya, yeni hayata yavaş yavaş alışmaya başladı.

İş yerinde, departman yöneticisi Erhan Beyle tanıştı. İlkin ona sadece ciddi ve titiz bir amir gözüyle bakıyordu. Erhan Bey, ne bağırır ne küçümser, yapılan işi mantıklı gerekçelerle değerlendirir, işiyle ilgili hep açık ve net davranırdı. Ama Nemide onu izledikçe, saygısı arttı, yavaşça bir yakınlık hissetmeye başladı. Çünkü Erhan Bey herkese babacan davranıyor; kimin doğum günü yaklaşsa hatırlıyor, kim hasta görünse nazikçe soruyor, işler yığıldığında yardım eli uzatıyordu.

Erhan Bey ayrılmıştı eşinden. İki oğlu vardı Ayberk ve Cihan, biri dört, diğeri altı yaşında. Annesi çocukları bırakıp başka bir şehre yeni hayat kurmaya gitmişti. Erhan Bey, çocuklarına yüreğiyle sahip çıkıyor; hem iş, hem çocuk bakımı, yemek, alışveriş Zordaydı, çoğu zaman annesine bırakıyor ama yaşlı kadın da yorulmuştu.

Bir gün Nemide fazla mesai yaparken, Erhan Bey ona çay teklif etti ve hiç alışılmamış bir açıklıkla konuştu. Dinlenme odasında, iki bardak çay buğulanırken, dışarıda akşam kararmıştı. Onun sesi yumuşaktı ve bir yorgunluk vardı her tonunda.

Nemide, sizin ne kadar iyi kalpli biri olduğunuzu görüyorum, dedi gözlerinin içine bakarak. Size bir teklifim var: Benimle evlenin. Tutkudan, romantizmden değil tabii hayranlığım da var size ama aile olmak için. Oğullarıma anne olun. Size destek olurum, ister eğitimine devam et. Çocuklarım sıcak bir yuva ve anne sevgisine susamış.

Nemide dondu kaldı. Göğsü sıkıştı, boğazı düğümlendi. Teklif hem tuhaf, hem samimiydi. Onun gözlerinde yorgun, ama dürüst bir adamın saf niyeti vardı. Büyülemeye çalışmıyordu, yalan yoktu.

Düşünmem gerek, dedi Nemide titreyen sesle. Başarabilir miydi? Gerçek anne olabilecek miydi? Ama içinde bir umut kıpırdadı. Bir şeyleri denemek, şefkat vermek istiyordu.

Elbette, dedi Erhan Bey anlayışla. Cevap için acele etmeyin. Sadece neye karar verirseniz gönlünüz rahat olsun.

Nemide hafifçe tebessüm etti, ilk kez biri ondan beklentisiz, gönülden iyilikle yakınlık kuruyordu.

Bir hafta sonra kabul etti. Kolay değildi karar, gece gündüz düşündü. Ama denemeden, fırsatı kaçırarak yaşayamam diyordu kalbi.

Nikah sade oldu sadece bazı iş arkadaşı ve çocuklar. Nemide beyaz, sade bir elbise, Erhan ise şık ama abartısız bir takım elbise giydi. Ayberk babasının bacağına sarılmış, Cihan arkasına saklanmıştı. İkisi de Nemideye uzaktan uzaktan bakıyor, fısıldaşıp gülümsüyorlardı. Fakat birkaç gün sonra ona Anne Nemide, demeye başladılar. Öyle doğal, öyle içten davranıyorlardı ki, Nemide kendini onların gerçek annesi gibi hissetmeye başladı. Her geçen gün daha çok benimsedi çocukları; başarılarına sevindi, sürprizlerle onları sevindirdi bazen kuru üzümlü kurabiye, bazen renkli kitaplar buldu.

İlk kez hayatında, sadece birinin idealleri için değil, kendisi olduğu için sevildiğini hissetti. Yanlarında artık sempati, korku, utanç duymadan olduğu gibi davranabiliyordu: bazen yorgun, bazen hatalı Yine de ailenin gülü olmaya devam ediyordu.

Evde işleri bölüştüler, çocuk terbiyesinden bütçeye kadar ortak karar verirlerdi. Fakat zamanla duygusal bir yakınlık oluştu. Erhan, Nemidenin yorgun günlerinde çocukları okuldan alır, çamaşırı üstlenir, kadını rahatlatırdı. O ise çocuklarla geçirdiği vakitlerde hayata yeniden bağlanıyor, onların dünyasıyla parlaklaşıyordu. Erhan, Nemidenin Cihana ayakkabı bağlamayı öğretirken veya Ayberkin boynuna sarılıp fısıldadığı o gizli sözcükleri duyarken, mutluluktan içi titrerdi.

Bir akşam, çocuklar mışıl mışıl uyurken, Erhan yanına geldi. O ütüdeydi, odada yumuşak bir ışık, taze çamaşır kokusu ve dışarıdan hafif bir akşam sesi vardı. Birkaç saniye sustu, sonra kısık bir sesle dedi ki:

Biliyor musun, senden sadece çocuklarımın annesi olmanı istemiştim, ama sen bize üçümüz için de her şey oldun. Minnettarım hayır, ben sana aşığım. Gerçekten.

Nemidenin gözleri doldu. İçinde yıllardır katılaşmış ne varsa, eriyor gibiydi. Bütün acılar, hüsranlar geride kalıyor, bir ışık parlıyordu.

Ben de seni dedi kısık sesle. Böyle olacağını hiç düşünmemiştim. Bir çıkar anlaşması, gerçek bir aileye dönüşebiliyormuş demek.

Zaman geçtikçe, hakiki bir mutluluk yerleşti yuvalarına. Nemide hem uzaktan üniversiteye başladı hem çalıştı hatta Erhanın desteğiyle başardı da. Erhan ona kitaplar buldu, notlarında yardım etti, moral verdi: Sen yaparsın, inanıyorum sana, derdi.

Çocukları hayat dolu, güvenli bir ortamda büyüdü. Beraber kardan adam yaptılar, yazın çiçek toplayıp buket yaptılar, akşamları masal okudular. Ayberk sorular sorup dururdu, Cihan ise onları ikisine birden sarılır, Sizi çok seviyorum! derdi.

Şule, torun göremeden gitti dünyadan. Büyük kızı, onun despotluğundan kaçtı; yurtdışında kariyer yaptı, hayatta kendi yolunu çizdi. Bir ara kısa bir mektup yolladı: Anne, ben artık mutluyum. Artık kimsenin kurallarına uymayacağım. Şule mektubu okudu, kaldırdı, konu bir daha açılmadı. Aralarda telefonla aradı, ama sadece aradığınız kişi şu anda ulaşılamıyor sesiyle karşılaştı. Sonra da mesajlar… Önce emir gibi, sonra da öfkeli, sitemkâr Ama Nemide dönmedi. Artık başkasının gölgesinde, başkasının hayalleriyle yaşamak yoktu.

Nemide, sonunda bir aile buldu kendisi olarak, sevilmeye değer biri olarak. Artık onu hangi çocuğu doğuracak diye tartan yoktu; gülüşü, şefkati, varlığı için seviyordu yeni ailesi. İlk defa gerçek anlamda ait hissetmişti.

Bir kaç yıl geçti. Bir sonbahar günüydü Şehir parkında Erhan ve iki oğluyla yürüyordu Nemide. Yapraklar sarı, kırmızı, turuncu tonlarına dönmüş, yollara dökülmüş; hava serin, çevre mis gibi. Ellerinde Erhanın eli, peşlerinde koşan Ayberk ve Cihan Biri dev gibi bir yaprak buldu, heyecanla koşup:

Anne bak, en büyük yaprak bende! diye gösterdi. Yüzü gülüyordu, yanağı terlemiş, burnu çamurlanmıştı.

Nemide diz çöktü, gülümsedi, oğlunu kucakladı. Çocuğun teninde toprak, güneş ve sevgi kokusu vardı. Sonra Erhana baktı; o da ağacın dibinde gülümsüyordu. O bakışta öyle bir şefkat, öyle bir huzur vardı ki, Nemidenin kalbi burkuldu ama artık bu tatlı bir acıydı.

Cihan koşup elini tutarak bir su birikintisine çekti:
Anne! Hadi bulutları sayalım, bak bir gökyüzü yansıyor!

Nemide iki çocuğun elini tuttu, hep birlikte suya eğildiler. Erhan arkadan gelip omzuna dokundu. Beraber suya yansıyan bulutlara, sallanan ağaçlara baktılar.

İşte bu, diye düşündü Nemide. Gerçek gelecek, gerçek mutluluk burada. Etrafına baktı: Birlikte gülen bir eş, kollarına sarılan çocuklar… Her şey, olduğu gibi, canından değerdi.

O kadar mutluydu ki, kelimelerle anlatmaya sığmıyorduGöz göze geldiler; aralarındaki sessizlikta, kelimelere gerek kalmadan birbirlerini anladılar. Nemide, içindeki eski yaraların sessizce, sevgiyle sarıldığını hissetti. Bir zamanlar yabancı sandığı geleceği artık korkuyla değil, umut ve huzurla selamlıyordu.

Bulutlar gökyüzünde ağır ağır kayarken, suyun üzerindeki yansımaları çocukların neşesine karıştı. Erhanın sıcak avucu elindeydi, iki küçük el parmaklarının arasında. Hiçbir gelecek, hiçbir beklenti, kendi içinin sesinden ve sevdikleriyle paylaştığı sade anlardan daha değerli değildi artık.

Nemide derin bir nefes aldı; rüzgârı, çocuk gülüşlerini ve yeni hayatının sesini içine çekti. İçinden geçenleri, sessizce, sevgiyle mırıldandı:
Her şey gerçek, her şey benimve ben nihayet, aitim.

Yaşam, ona beklenmedik yollardan yeni bir yuva, huzur ve sevgi getirmişti. Gökyüzündeki bulutlar gibi, umut da dağılmıştı artık tüm gövdesine. Ve Nemide, kendi özgürlüğünün, kendi evi ve gönlünün kapılarını sonsuza kadar açık tutarak yürümeye devam etti
Yanında gülüşler, ardında gölgeler; ama ileride, sonsuz bir ışıkla.

Rate article
Lifequest
Başkalarının Beklentilerinin Baskısı Altında