Nikâh Masasına Bir Adım Kala

Nikahta Bir Adım

Seda, odasındaki aynanın karşısında dönüp duruyordu; sanki aynada kendine doyamayacaktı. Bir sağa, bir sola süzüldükçe, üzerindeki gelinlik vücudunda inci gibi dalgalanıyor, etekleri de en ufak harekette hafifçe salınıyordu. Seda, eteği bazen hafifçe kaldırıp, bazen bırakıyor, zihninde tören günü nikah masasına doğru yürüyor gibi hayallere dalıyordu. Suratında da kendiyle yarışacak kadar geniş bir gülümseme açılmıştı.

Kapıda ablası Cansu beliriverdi. Kapının pervazına yaslanmış, kollarını göğsünde kavuşturmuş, hafif muzip bir tebessümle kardeşini izliyordu.

Güzelsin, güzelsin, tamam da, dedi sonunda kahkaha atmamak için kendini zor tutarak, ama böyle kabarık bir elbiseyle bütün günü çıkarman imkânsız. Bir düşün: yemek, dans, onlarca misafir Sen de balerin gibi zıplayıp, eteğe takılıp kalırsın. Bak söylemedi deme.

Seda bir an aynadaki yansımasına dikkatle baktı. Ablasının sözleri beyninin içinde yankılanınca ister istemez ciddi ciddi düşünmeye başladı. Hakikaten, neden daha önce aklına gelmemişti ki? Elbise resmi tören ve fotoğraflar için tam hayal ettiği gibiydi: zarif, şık, tam anlamıyla gelinlik. Ama çılgınca dans edip eğleneceği, kucak kucak kucaklanacağı, aileyle dostlarla sarılıp güleceği geceye belki daha sade bir şey lazımdı. Mesela diz üstü sade beyaz bir elbise Hafif, rahat, tombalak gibi hareket etmektense özgür olmak güzel olurdu.

Ne dersin? deyip Seda, eteğini biraz kaldırıp hacmini ölçer gibi baktı. Yani, bana yardımcı olur musun?

Tabi ki! diye kafa salladı Cansu, sanki bir komutan edasıyla, Seni tanımaz mıyım ben? Ben yanında olmazsam mağazaları kepengini indirecekleri saate kadar ayakta dikilirsin, deneye deneye mahvolursun, sonunda hiç karar vermeyip mağazada yatılı kalırsın. Şu anki elbisen bile bir mucize!

Seda mahçup bir şekilde omuz silkerek güldü:

diktirdim, elbisenin çizimini bile beraber yaptık. Yoksa ben de düğün salonlarının arasında ömrümü bırakırdım. Vitrinler, kataloglar Hayatım gözlerimle kaybolurdu!

Aynadan uzaklaşıp yatağın ucuna ilişti, ablasına da umutla baktı.

Yarın boş musun? Kıyafet bakmaya birlikte gidelim mi? Yeminle, tek başıma asla işin içinden çıkamam.

Cansu kardeşinin yanına geldi, hayali bir kırışıklığı beyaz elbiseden düzeltti, yumuşacık gülümsedi.

Senin için ne işim varsa ertelerim! Şunun şurasında insanların hayatında kaç defa kardeşim evleniyor diyebiliyorum? Akşamı dans elbisesini bulmaya ayırıyoruz!

*******************

Seda, mutfak masasını beyaz zarflarla, kartpostallarla donatmıştı. Akşam çoktan olmuştu; dışarıda hava kararmış, içeride ise masa lambası loş bir huzur yayıyordu, ışığa dizili kartlar ve zarflar pırıl pırıl parlıyordu. Seda, eğilmiş, davetiye üzerine isimleri itinayla kaligrafik biçimde yazıyordu. Hiçbir davetiyeyi kuru kuru göndermek istememişti; el emeğiyle, el yazısıyla yazınca düğün daveti bambaşka olacaktı, diye düşünüyordu.

Annesi ve ablası en başta yardım etmeye kalkmıştı; ama Seda, Canım bu benim düğünüm, en azından şunu kendi elimle hazırlamalıyım! deyince pes etmişlerdi.

Az kaldı, neredeyse bitti, diye mırıldandı sessizce, bir davetiyeyi çevirirken. Eli, uzun süredir yazmaktan uyuşmuş, parmakları titriyordu. Ne zor bir şeymiş yazmak Kalem tutmaktan elimin kası kaldı.

Kapıda Cansu belirdi, iki dakika kadar sessizce izledi, sonra geçip tam karşısındaki koltuğa oturdu. Bacak bacak üstüne atıp, Sedayı derin bir tebessümle süzdü.

Yardım edeyim mi, azcık? dedi, öne eğilerek. Baksana daha kaç tane var Ayrıca niye Emir yardım etmiyor? Davetlilerin yarısı da onun tarafı, unutma.

Seda kalemi bıraktı, ellerini esneterek sandalyesinde arkasına yaslandı.

Hep işte oluyor, dedi, zarfları bir kenara koyup, Yani, balayından önce bütün hesaplarını kapatmak zorunda. Yoksa tatilde kafası rahat etmeyecek. Sen de bilirsin, iş bitmeden evde huzur yok sendromu.

Kısa bir duraksamayla dudağında hayalperest bir gülüş belirdi.

Düğünden sonra kısa bir tatile gideceğiz. Sakin, kafa dinlemelik bir yere Her şeye yeniden başlamak istiyoruz. Kargaşadan biraz uzaklaşmak iyi gelir, değil mi?

Yine de bari şu davetiyeleri üç dakikada imzalasa ölmezdi! diye iç geçirdi Cansu, sesini fazla belli etmeden.

Cansunun içinde bir türlü silinmeyen o garip huzursuzluk Emir ilk tanıştıklarında da ona biraz fazla düzgün gelmişti. Seda mutluluktan ışık saçıyordu, nişanlısında adeta mükemmelliği bulmuştu. Ama Cansu bir türlü içinden atamıyordu; adamın yüzünde bazen öyle uzak, öyle başka bir yerde bakış oluyordu ki Sanki olan bitenin yarısını anlamıyor ya da anlamazdan geliyordu.

Ironik tarafı ise, evlilik fikrini ilk ortaya atan bizzat Emir olmuştu. Tanışalı henüz üç ay ya olmuştu ya olmamıştı Ama adam Kesin evlenmeliyiz! diye atılmış, düğün işlerini organize aşığına kesmişti.

Unutulmaz bir gece yaşamanı istiyorum, demişti Sedaya, masa üstüne istemediği gibi dekorasyon katalogları seren sepet. Pastel tonlar, canlı çiçekler filan Burası masal olacak!

Kaldı ki mekanı tutan, konukları çoğaltan yine Emirdi; uzak köydeki halasını bile çağırmıştı.

Akrabalar, Türkiyenin öbür ucundan gelmeyi göze alırken küçük bir kutlama olmaz, diyordu isimleri kontrol ederken. Bizim düğün, bizim şanımız olacak!

Seda ise, Emirin neyi niye bu kadar abarttığını hiç fark etmiyor, arada lafa dalıp sustuğunda, gözlerinin bazen bomboş bir noktaya baka kaldığını anlamıyordu.

Cansu tüm bu tabloya bakıyor, sonunda ne düşüneceğini bilemiyordu. Emir girişkendi, organizasyon için para harcıyordu. Ama çok mu rol yapıyordu? Sanki elinde ezberlenmiş kusursuz damat replikleri vardı ama hiçbiri içten değil gibiydi.

Belki de evlilik korkusudur, diye avunmaya çalıştı Cansu. Ama niye hislerim bu kadar rahat bırakmıyor, anlamadım.

Seda, farklı kumaş kartelalarını incelerken yüzünde çocuk gibi mutlu bir tebessüm vardı. Cansu ise derin iç çekti. Şu an tek önemli olan kardeşi mutlu olsun, gerisi zamana kalmış.

***********************

Seda, hazırlıklar süper gidiyor diye sevinip duruyordu. Emir, masrafların neredeyse tamamını üstlenmişti: lüks restoran, profesyonel fotoğrafçı ve sıcak ülkelere balayı planı Sedanın tek derdi ise gelinliği, makyaj-kuaförü ve birtakım küçük detaylar oldu. Düğün işinin stresi, Emirin cömertliğiyle pasta gibi bölünüp gitmişti; kızcağız da adamı yere göğe sığdıramıyordu.

Bir akşam mutfakta çay içerlerken Cansu sonunda dayanamayıp hafiften sordu:

Acele etmiyor musun sence, dedi, eliyle çay kaşığını çevire çevire, Daha yeni tanıştınız Aynı evde yaşamak bambaşka bir şey. Ne bileyim, lafta evlilik kolay, gerçek hayatta bambaşka. Belki önce aynı evde bir süre yaşayın. Sonra, birkaç ay geçince, düğün yapsanız?

Seda asla alınmadı; ablasının lafı hasetlikten değil meraktan kaynaklandığını biliyordu. Gözleri ışıl ışıl, dudakları da gülmekten şişmiş:

Dert etme Cansu, harika olacak! dedi, sanki kırk yıl sonrasını görür gibi. Güzel yemek yaparım, pişirmediğim şey yok. Evi pırıl pırıl severim, guru gibi temizlik yaparım. Emir işte olduğunda bana yardım edemez, ona laf bile etmiyorum. Zaten işin vaktiyle adam profesör; ben hallederim, olmadı temizlikçi tutarım!

Bir yudum daha çay aldı, sesi ciddileşti:

Çok sevdim! Daha önce hiçbir erkekten böyle bir heyecan duymadım Çok bekledim, ama bu şansı kaçırmam!

Cansu kardeşini dinlerken, içini kemiren şüpheleri göstermek istemedi. Seda her Emirden bahsettiğinde ışık saçıyor, gözleri parlıyordu. Evet, gerçek aşk bu olmalıydı: Her türlü pürüz önemsiz, gelecek ise adeta pamuk şeker.

Cidden bu kadar güveniyor musun? diye hafifçe yokladı Cansu, biraz umut arar gibi.

Elbette! dedi Seda dimdik. Az zamandır tanıyoruz, ama doğru adam olduğuna o kadar eminim ki Birbirimizi çok iyi anlıyoruz, hedefimiz de aynı: güzel bir yuva kurmak.

Cansu iç çekip kardeşinin elini tuttu:

Tamam, madem eminsin, sevindim. Yeter ki mutlu ol.

Seda minnetle ablasının elini sıktı:

Teşekkür ederim, Cansucuğum! Benim iyi olmamı istemenden başka bir şey yok zaten. Gerçekten mutluyum, ve biliyorum ki daha güzellerini göreceğim.

Emirin Sedaya iltifatı dillere destandı doğrusu. Her buluşma sinema filmi tadında Bazen kutu kutu çiçek, bazen eskiden kalan anı defteri, bazen de Sedanın çocukluğundan beri sevdiği acıbademli çikolata.

Ama en çok işyerindeki arkadaşlarını şoka uğratan, sabah saat dokuzda masasına gelen köpüklü badem aromalı En Güzel Kadına yazılı kahveydi. Seda kelimenin tam anlamıyla mahçup mahçup gülüp duruyordu o kahveler gelince.

Hele bir de her gün sabah özel aracıyla bırakıp, akşam tam vaktinde alışı yok mu! Ofisten bakan kadınlar, camların arkasından şaşkınlıkla izleyip birbirine Kız valla bulmuşsun kralını! Nereden buldun bu prensi? diyorlardı.

Seda ise gülmekten kırılıyordu. Hatta kendisi bile bazen gerçek olup olmadığına inanamıyordu.

Cansu tüm bu şatafatın içinde acaba boş yere mi dertleniyorum? diye kendi kendini yiyip bitiriyordu. Adam çok ilgili, gerçekten gayretli, dişiyle tırnağıyla romantiklik yapıyor. Ama derinde bir his, sanki o kadar süslü tablonun ardında tuhaf bir karanlık var gibi

Bir akşam, yine mutfakta baş başa çay içerken, Cansu hiç olmadığı kadar açık konuştu:

Evet Emir çok nazik, çok incelikli Ama yine de içim hiç rahat etmiyor. Sebebini açıklayamam, ama midemde bir ağırlık var.

Seda şaşkınlıkla gözlerini dikti:

Cansu, ne diyorsun? Adam zarif, düşünceli, resmen ayaklarımı yerden kesiyor

Cansu bir süre sustu, kelime seçip incitmemeye çalıştı.

Kötü biri demiyorum zaten! Sadece… Her şey fazlasıyla mükemmel. Gül, kutu, kahve; hepsi güzel. Ama yüzeyin arkasını da gör bence. Bak bir şey ters gidince ya da sinirini bozacak bir olay olunca ne oluyor? Onu izle.

Seda kısa bir düşünme molası verdi, sonra gülümsedi:

Sen hep böyle ciddi olmaya alıştın diye mi acaba? Gel, olmayan dertten sorun çıkarmayalım artık. Mutluyum. İnan, gerçek bu. Her şey güzel olacak.

Cansu iç geçirip başını salladı:

Hay hay, göreceğiz bakalım, dedi; ama içindeki ürperme bir milim azalmadı. Gönül gözünün sinyalini hiç bu kadar ciddi hissetmemişti. Meğerse yanılmamıştı. Başlarına öyle bir bela geliyordu ki Cansu, rüyasında bile düşünmemişti…

***********************

Seda birkaç gün sonra Emirin evine gittiğinde, çantasında düğün hazırlıkları için notlar, planlı programlı bir heyecan Gönlünde ise Şimdi detayları konuşuruz, birlikte eğleniriz, sonra bana pizza ısmarlar, keyifli bir çift akşamı geçiririz, düşüncesi.

Ama daha kapıdan girerken, havadaki huzursuzluk suratına tokat gibi indi. Emir, her zamanki gibi ne sarıldı, ne güldü. Eller cebinde, gözleri bir yerlere dikili, nemrut gibi.

Yani… Ne demek düğün yok? diye fısıldadı Seda, yutkunamayacak kadar şok halde. Dudakları varla yok arası hareket ediyor. Emir, ne oldu? Neden bu kadar soğuksun? Ben bir yanlış mı yaptım? Lütfen bir şey söyle!

Emir yavaşça dönüp bakınca gözlerinden tek zerre sıcaklık fışkırmadı. Suratı alabildiğine taş kesilmişti.

Yanlış bir şey mi yaptın… Bilmem, dedi buz gibi, Kadın olmak dışında bir suçun yok. Kadın milleti, para görünce gözleri döner zaten. Biri çıkar, daha iyi gibi görünür, bay bay demez, uçarsın! Hepinize ayar oldum zaten

Seda afalladı. Oyun sandı önce, anlamını çıkaramadı. Ben birini mi aradım sanki? Başkalarına mı baktım? Her şeyim sendin, diye aklından geçiriyordu. Düğün hazırlıkları yüzünden arkadaşlarını bile ihmal etmiş, işten bile izin almıştı.

Ben… Anlamıyorum, dedi bir daha, elindeki dosyayı sıkarak. Sen ne diyorsun? Hiç kimseyle ilgim yok ki. Bunu biliyorsun. Neden böyle söylüyorsun?

Emir güldü, pencereye bakıp omuz silkti:

Nereden bileyim? Her kadının gözünde bir başka adam parlıyor. Sen de şuradaki adamlara gıcık gıcık bakıyorsun, surata gülümsüyorsun görmüyor muyum, sanıyorsun…

Seda, karnında kocaman bir yumru hissetti. Cevap vermek, yalvarıp Yalan! demek istedi ama kelimeler boğazına düğümlendi. Karşısındaki adam o bildik Emir değildi. Yabancı, kırgın ve öfkeli, kaç yıldır içinde korku ve hayal kırıklığı biriktirmiş bambaşka biri…

Ama ben asla… deyiverdi, sesi cılız titrek.

Boş ver, savunma, diye tersledi Emir. Hepiniz aynısınız. Ben, farklı sandım. Ama yanılmışım.

Seda sersemlemişti. Onca hazırlık, hayaller… Birkaç dakikada hepsi çöp oldu! Dün bana aşık adam, bugün niye bana nefret saçıyor? diye aklından geçiriyordu.

Ben seni seviyorum, başkasını istemiyorum, dedi, yumruk yaptığı elleri titreyerek, Ne olur bana inan…

Emir aniden başını kaldırınca yüzündeki acı yıllar öncesinden bir yük gibi dışarı fışkırdı. Kendi geçmişinden gelmiş bir yıkım…

Birine güvenmiştim, ne oldu? dedi eliyle masayı yumruklayarak. Paralar, zaman, ömür… Sonra nikah masasında Sen bana yetmiyorsun, dedi! Yirmili yaşlarımda saf saf düğün planı yapıp, yüzük alan bendim. Düğün günü, herkesin önünde yüzüme bakıp, Kusura bakma, vazgeçtim, dedi! İşte bunlar hep insanı yakıyor…

Can acıtıyor öyle değil mi? dedi, bir noktaya boş boş bakarak. Nikahın bir adım öncesi bırakılmak… Misafirsiz bırakıyorum seni, dua et. Hadi, çık git. Bıktım artık.

O sözler Seda’nın yüreğine bıçak gibi saplandı. Yavaşça arkasını döndü. Söyleyecek bir şey bulamadı. Kapı çıt sesiyle kapandı, Emir yalnızlığına gömüldü. Yorgun bir şekilde kanepesine çöktü, elleriyle yüzünü kapadı.

Valla delirdim galiba, psikoloğa görünsem yeridir, diye buruk bir gülümsemeyle iç geçirdi.

Aslında, Sedayı gerçekten seviyordu. Kız iyi kalpli, güleryüzlü, iyi dinleyici, şakalarını anlayan, mercimekli köftenin tarifini ezbere bilen biri Ama iş ciddileştikçe, karşısında eski sevgilisi Nihanı görür oldu. O Nihan; mavi gözlü, cilveli, güler yüzlü…

Her başbaşa konuşmalarında geçmişinin gölgesi, yeni sevgilisine bakarken de onu acıtır olmuştu. Şimdi bana böyle bakıyor, ama bir gün yine Yenisi çıktı, affet, zenginliği kaçırmak istemem, diyebilir mi? korkusu yüreğini kemiriyordu.

Sonunda, telefona sarıldı. Ekranda kontaklara baktı, birini seçti.

Merhaba, ben Emir, dedi kekeleye kekeleye. Yardıma ihtiyacım var. Korkuyorum. Her şey tekrar edecek gibi geliyor. Yalnız kalmaya dayanamam. Yardım istiyorum.

Karşıdan yumuşak bir ses:

İyi ki aradınız. Beraber çözeriz. Ne zaman gelebilirsiniz?

Emir, alacakaranlıkta ufka bakıp kısık bir sesle yanıt verdi:

Yarın bile gelebilirim

**********************

Bir yıl sonra, Seda, güneş ışığı içinde parlayan bir düğün salonunda, etrafı sevdikleriyle çevrili, o eski gelinliğiyle dans pistinin ortasındaydı.

Müzik çalmaya başladı, Emirle ellerini kenetleyip ortaya çıktılar. Emir hafifçe gülümsedi, onu kollarına aldı ve döndürmeye başladı.

Nasılsın bakalım, sayın eşim? dedi Seda kıkırdayarak.

Eh, değişik, dedi Emir gözlerini kısıp. Aynı ama bambaşka.

Çünkü bu sefer gerçek, deyip Seda, Ne geçmiş var, ne ya başıma gelirse.

Bundan tam bir yıl önce Seda, Emirin o kapkara bakışıyla evi terk ettiğinde her şey bitti sanmıştı. Ama işte, o kriz ona yeniden doğmak gibi güç vermişti.

Ertesi gün elinde valiz, kapıyı bir daha çaldı. Ne sitem ne de isyanla, dosdoğru konuşmaya geldi.

Ben gitmem, konuşmadan gitmem, dedi gözünün içine bakarak. Çünkü biliyorum; korkuyorsun. Geçmişten, terkedilmekten, rezil olmaktan. Ama benimle de karanlığa gömülmek zorunda değilsin. Bir çözüm arayalım.

Emir uzun süre suskun kaldı. Sonra, boğuk bir sesle:

Tekrar ezilmek istemiyorum, anlamıyorsun…

Ben de korkularına mahkum olmanı istemiyorum, dedi Seda. Beraber bir çare bulalım.

İlk defa o gün bir uzmanın kapısından girdiler, Emir adım adım açılıp, çocukken kırılmış kalbini, utancını döktü.

Seda ise hep yanında oldu; görev edindiği gibi değil, sevgisiyle, anlayışla. Onu gözünden düşürmeden, yargılamadan, sabırla bekledi, birlikte büyüdüler.

Ve şimdi… Birlikte pistte dans ederken, Emirin gözlerinde ne bir buz, ne bir korku. Sıcacık bir bakış, minnet ve güven vardı.

İyi ki vazgeçmemişsin, dedi Emir, avucunu sıkıca kavrayıp.

Ben de, dedi Seda, başını onun göğsüne yaslayarak. Artık şunu biliyorum: Aşk, korkudan daha güçlüymüş.

Müzik yavaşladı, ama onların dansı, hayatları boyunca devam etti Her adımda, birlikte, el ele.

Rate article
Lifequest
Nikâh Masasına Bir Adım Kala