Evde kim var? Elif, sandaletlerini çıkarırken mutluluktan mırıldandı.
Çok güzellerdi ama rahatlıktan eser yoktu. Dış görünüşüne kapıldı ama sıcak havada bu işkenceye katlanmanın alemi yoktu. İncecik kayışlar, ayağa öyle bir batıyordu ki anlatamam!
Elif sandaletlerini eline alıp portmantoya koymak için eğildiğinde bir anda donakaldı. Kapının yanında, köşede iki yeşil göz ona merakla bakıyordu.
Sen de kimsin? diye fısıldadı Elif, neden bilmem sesi kısılarak.
O büyülü yeşil gözlerin sahibi sabit bakışını sürdürüp cevap vermek ya da yaklaşmak yerine daha da köşeye kıvrıldı, arka ayaklarının üstüne oturdu ve hafifçe tısladı.
Anladım… dedi Elif, hafif gülümseyerek.
Misafiri korkutmamak için sandaletlerini sakince yere bırakıp birkaç adım geri çekildi.
Sana dokunmayacağım. Rahat ol. Ben bi bakayım, sen niye buradasın, öğreneyim. Tabi izin verirsen… Sürpriz oldu!
Köşedeki can arkadaşımız, tehditvari bir şekilde boğuk bir ses çıkardı ve Elif dayanamayıp güldü.
Tamam tamam, aslanım! Burası benim evim, kimse kimseye zarar vermez burada. Endişe etme.
Anlaşılan kendisi de Elifin iyi niyetli olduğunu sezdi ve tıslamayı bırakıp koca patilerini yere koydu, hâlâ tetikte olsa da sinirini biraz olsun yumuşattı.
Elif koridordan geçip salon ve mutfağa göz attı. Temizlik ve sessizlik göze çarpıyordu, ki bu hiç alışık olduğu hal değildi. Çocuklar ortalığı karıştırdığı için genelde Elif eve gelirken ayaklarının altına dikkat etmek zorunda olurdu. Oğlunun legoları yeri delip geçecek kadar sivri, eşinin çocuklar için aldığı boyalar ise asla çıkmak bilmeyen cinstendi.
Çocukların oda kapısı aralıktı ama orası da süt limandı. Evde kimse yok sanmıştı Elif.
Ama yanılmış. Üç minik kuzusu odada, kocaman bir resim kağıdı ortaya serilmiş, birlikte bir şeyler çiziyorlardı.
Çok ilginç! Hiç kimse karşılamıyor mu artık annesini? diye gülümsedi Elif, iki kızıl başlı bir de koyu saçlı minnoşuna bakarak.
Toplu bir ayy! sesiyle kalemler dört bir yana savruldu, minik Zeynep ise kalemin üstüne atlayıp bitmemiş resmin üstünü vücuduyla kapatmaya çalıştı.
Anne! Bakma lütfen!
Elif kahkaha attı, elleriyle gözlerini kapatarak.
Bakmam. Ee, koridorda bir canavar var! Hırlıyor bana. Onu kim anlatacak?
Koyu saçlı Okan, bir bakışla diğerlerine işaret etti, yerinden kalkıp Elifin yanına geldi.
Anneciğim, affet bizi! Seni hazırlamadan yakalandık. O kediyi ben getirdim.
Tamam, neden bu kadar yabani?
Ayağı yaralı. Mahallenin köpeklerinden kurtardım.
Elif telaşlandı hemen.
Sana bir şey olmadı, değil mi? Neresi ağrıyor yavrucak?
Yok, bana bir şey olmadı anne. Köpekler de İkbal Teyzenin köpekleri. Sahipli, başıboş değil yani.
Elifin tanıdığı İkbal Teyzenin dört minik köpeği mahallelinin hem derdi hem eğlencesiydi. Kadıncağızın ayakları romatizmadan tutmazdı, köpekleri gezmeye çıkarmakta zorlanırdı; ama asla onlardan vazgeçmezdi. Bütün anneler sabah ondan öncesi çocukları dışarıya salmazdı sırf bu yüzden.
Elif, konu İkbal Teyzeyi biliyor ve başından geçen zorlukları da duyunca ona acıyordu.
Kadıncağızın eski kocası da, dışarıdan bakınca mis gibi bir adamdı; ütülü gömlek, kırışmayan pantolon, komşuları gülümseyerek karşılayan, torbalara yardım eden kibar biri. Ama evde neler olduğu, uzun süre sır olarak kalmıştı. Kadına şiddet, çocuğunu tehdit etmesi, İkbal Hanımın sırf oğlunu koruyabilmek için dişini tırnağına takarak her yere katlandığı… Tüm bunların üstüne kadın cezaevine bile düştü sonrası zor günlerden yeni hayata evrildi.
Oğlu iyi bir eğitim alıp büyüdü, Egede mükemmel bir işe girdi, eşiyle birlikte mutlu bir yuva kurdu ama annesi Elif ve torunlarına her seferinde ben ayrı yaşayayım, sizi sıkmak istemem dedi durdu. Onun inadını kıran olmadı.
Geçen yıllar içinde İkbal Hanımın evi artık sadece kendi değil, sokağın kimsesiz köpeklerine de sığınak olmuştu. Her köpeğe İzi adını veriyordu; kimi ölüyor, yerine yeni bir İzi doğuyordu. Koca bir sürü dolaşıyordu artık onun penceresinden sızan ışığın altında.
Elif, arada bir et yemeği yaptı mı, kemik torbasını alıp çay bahanesiyle uğrayıp bir güzel oturuyordu İkbal Hanımın masasında çay içerken de torun resimlerine övgüler dizmek farzdı.
Mahallede herkes biliyordu ki Okan, Elifin biyolojik oğlu değildi. Ama konu hiç açılmazdı. Karaağaç Mahallesinde bütün kadınlar, Elifin eski eşinden olup olmadığını, hiç çekmemiş sana bu çocuk deseler de İkbal Hanım bir gün sesi kısılarak herkese pat diye şöyle dedi:
Size ne kime benzemiş? Kendi çocuğunuzu büyütün. Doğada her şey olur, eski insanların hikâyeleriyle doludur. Elifin dedesi de kara kaş, kara göz… Gözünüzde büyütmeyin. Güzel çocuk!
Söylentiler dindi. Çünkü Elif o gün İkbal Hanıma en içten haliyle her şeyi anlatmıştı.
Onlar evlendikten beş sene sonra çocukları olmamıştı. Doktorlar ikisinde de sorun bulamıyordu. Elifin kuzeni, Sibel, istenmeyen bir hamilelik yaşadı. Sevgilisi terk etti, hamilelik ilerleyince Sibel depresyona girdi; ailesi çırpındı, olmadı. Ben bu çocuğu doğurmayacağım, istemiyorum, doğarsa da bırakacağım dedi hep. Sonra doğum sırasında kaybettik Sibeli. Okan ise, minicik bir can, dünyada tek başına kaldı.
Elif gözünü kırpmadan aldı Okanı. Yabancıda büyüyemez! Anneleri sağ olsaydı, ona vermezlerdi. Elifin eşi, Serkan, tek kelime itiraz etmedi. Zaten birbirlerinin en güvenli limanı olmuşlardı.
O dönemde Elif zaten yöreden uzaklaştırılmıştı. Hamileymiş gibi davranıp çiftlikte kuzeninin yanında kaldı, resmi işlemleri ayarladı ve Okanı evlat edindi. Dönüşte, Ay ne zaman doğurdun? diyenlere gülümsedi. Elifin bu sırrını bir tek İkbal Hanım öğrendi ve o da Kimseye anlatma, bu çocuk senin ne kadar sahiplenilmişse senindir! deyip içini rahatlattı.
Sonra, Elifin iki kendi çocuğu daha oldu: minik Tuna ve afacan Zeynep. Mahallenin kedileri köpekleri birbirine karıştı; Elifin çocukları köpeklere kurabiye yedirirken, İzi ve arkadaşlarıyla sokakta kovalamaca oynuyordu. Her şey güzeldi.
Ama Okan büyürken beklenmedik bir şekilde diğer çocuklara karşı öfke göstermeye başladı. Kardeşlerine asla dokunmuyordu ama diğer çocuklarla hep kavga ediyordu. Elifin içi içini kemirdi; niye böyle yapıyor, hiçbir şey anlatmıyordu.
Psikoloğun klasik cevaplarından tatmin olmayınca Elif kendini yine İkbal Hanımın mutfağında buldu, beraber çay içip dertleştiler.
İkbal Hanım Elife, Oğlun büyüyor, bırak kafasını açsın, sakince sebebini sor, korkma. Onun için biricik annesi sensin. Konuşmazsa bile dinlemeye devam et, dedi uzun uzun.
O gece Elif, Okanın yanında oturdu, başını okşadı:
Neden sinirlisin oğlum, biri sana kötü bir şey mi yaptı?
Sebep gözünün önündeydi; Okanın sınıf arkadaşları Sen evlatlıksın, diğerleri gerçek çocukları! diye onu dışlamışlardı. Sen annene benzemiyorsun, senin annen o değil! deyip durmuşlardı.
Elif oğlunun gözyaşlarını elleriyle sildi. Sıkıca sarılıp, Sen benim oğlumsun, bu böyle bilinsin! Senden bir tane daha yok. Kim ne derse desin, asla inanma ve lütfen kavga etme. Başka bir kez böyle hissedersen bana gel, olur mu? dedi.
Birlikte aile albümünü açtılar; Elif ona kendi anneannesiyle dedesinin, kuzeninin fotoğraflarını gösterdi. Bak, dedem de simsiyah saçlıydı, tıpkı senin gibi! dedi.
Okan gülümsedi, ilk kez rahatladı. Elif içinden geldiği halde her şeyi anlatmaya cesaret edemedi, zamanı şimdi değildi ama, hissettirdi.
Ertesi sabah İkbal Hanım, Okana mahallede rastlayınca, Aferin oğlum, annen baban seni iyi yetiştirmiş dedi, Okanın da içi ferahladı.
Günler geçti, Elif yine dertle dolduğunda ya da sevincini paylaşmak istediğinde İkbal Hanıma gitti. Ama bir gün kapı açılmadı, köpekler içeriden feryat etti. Meğer hastaneye kaldırılmış, kimseyi telaşlandırmak istememiş.
Elif hastaneyi buldu, anahtarı aldı, köpeklere baktı, Okanı sorumlu yaptı. Neyse ki, İkbal Hanım kısa sürede iyileşti, köpeklerle birlikte yaşamı eskisi gibi sürdü.
Bir gün Okan, mahalle köpeklerinin ağzından kurtarmış olduğu yeni bir kedicik getirdi. Kedi sokaklarda perişan olmuş bakımsız bir Brit yapılı kediydi. Korkmuştu, ama Okan ona sahip çıktı.
Küçükler eve yeni bir can gelmesini annelerinin tepkisinden çekinerek Elife hazırladılar önce onun için koca bir resme kedili Elif çizdiler.
Elif güldü, Hiç kedim olmadı, ne yapılır bilmem dedi. Ama Okan, İkbal Teyze bilir, deyince kapı çaldı; meğer İkbal Hanım gelmiş, elini ayağını nereye koyacağını bilemeden kedinin yarasını sardı.
Anne, kalabilir mi? dediler hepsi bir ağızdan.
Sahibi çıkmazsa kalsın tabii. Her can bir yuva bulmalı, di mi?
Kedi kalacaktı. Elif veterinerde kasadaki paraya üzülse bile, evde ışıl ışıl gözlerle dolaşan çocuklarına ve kucağında tatlı tatlı kıvrılan kediye bakıp Buna değer! diyecekti.
Kedi de evi benimsedi. Akşama doğru, çocuklar uyumaya yüz tutarken, Elif odalara göz gezdirecek, kedi sessizce dolanıp koridordan çocukların odasına süzülecekti. Okan kediyi yanına çekip sarılır, Elif başlarını okşar, İyi geceler! diye fısıldardı.
Evde sevgi, huzur ve sessizlik olacaktı o an; çünkü gerçek mutluluk, en çok sessizliği sever. Bir de sabah gelsin, yeni telaşlar, yeni gülüşler.
Bir gün, İkbal Hanım büyük oğlunun yanına gitmek için vedalaşınca, Elif ona sıkı sıkı sarıldı:
Sizi bekliyoruz, unutmayın, hem de sabırsızlıkla!
İkbal Hanım, yaşlı gözlerle çocukların el sallamasını izledi. Ona bakan kimse artık onun geçmişin huysuz kadını olduğunu düşünmeyecekti; içindeki iyilikten ve ellerinden taşan sevgiden herkes pay alıyordu. Hayat yeni başlıyordu ve yanında hep iyi insanlar, iyi dostlar olacaktı!
Yeni bir torun, beklenmedik bir taşınma ve kocaman bir bahçede kendi minik sürüsüyle mutlu, huzurlu günler. Her hafta torunuyla bilgisayar başına geçip Görüntülü konuşmayı açın, evlatlarım! diye sesi çınlayacak; uzaktaki ama kalpteki herkes bir daha, bir daha Merhaba Teyze İkbal! diyecek hep.
Ve kocaman gri kedi, büyüyen Okanın avucunun altında mırıldanıp başını dayayacak.
İşte hayat böyle güzel!




