Daha ne kadar zaman geçtiğini hatırlamıyorum Kar, çıplak ayaklarımı artık yakmıyordu; Şerife hissetmiyordu onları zaten. Soğuk lodos, çıplak yüzüne ve ellerine kırbaç gibi vuruyordu; gece gömleğiyle kapattığı göğsünden sızıp iliklerine giriyordu. Beyazlamış saçlarına dolanıp donan kar, sanki buzdan örgüler gibi saçlarını ağırlaştırmıştı. Tipi uğuldayıp savurdukça Şerife nerede olduğunu şaşırmış, kendi avlusunun içinde yolunu kaybetmişti. Sırtını buz gibi çit tahtalarına dayayarak ellerini göğsünde kavuşturdu, içini çekerek mırıldandı:
Bari ölüm gelsin artık! Allahım, yeter! Bari ölsem
O gece Şerife kesin ölecekti de, komşusu Fatma ineğine bakmaya çıkmasaydı; acaba doğuracak mıydı, diye kontrol etmeye gelen Fatma hanım, Şerifenin kapısının açık, içeriden ışık sızdığını görünce şaşırdı.
Şerife! Orada mısın? Karanlıkta ne yapıyorsun?
Fakat Şerife avlunun bir köşesinde, rüzgâr ve kar ağaçlar arasında hışırdayarak siper olmuşken, gözlerini sımsıkı kapatmış, hep aynı sözcüğün dilinde dönüp durduğunu Fatma duyamadı: “ölsem, ölsem…”
Fatma telaşla kendi avlusunu geçip Şerifenin kapısından içeri daldı.
Şerife! Neredesin? Şerife kadın, allah akıl fikir versin! Nerdesin?
Şerife cevap verecek durumda değildi. Birden inlemesiyle, çitin önünde büzüşüp yere kaydı; karmakarışık, bembeyaz saçlı başını dizlerine indirdi. Sırtındaki kemikler çıkmış, yorgun yüzü ağlamaklıydı. Sonra artık hangi güçle bilinmez, biri onu kucaklamaya çalıştı ama buz gibi kesilen vücudu kaskatıydı.
Eyvah, zavallı kadın! Dur bekle geliyorum! dedi Fatma, koşup kendi evinden kocasını çağırdı. Birlikte getirip Şerifeyi içeri aldılar, sedire yatırdılar.
O gece Şerife hasta düştü. Sabahına köydeki genç hemşire, Zehra geldi. Onun yaşında, doksan bir yaşında bir kadının soğuktan başka bir derdi olmamasına şaştı; yalnızca ayaklar donmuştu.
Şerife Hanım, hastaneye gitsek iyi olur. Ambulans çağıralım mı? dedi Zehra.
Şerife, kızın siyah saçlarına, yandan pembemsi yanaklarına üzüntüyle baktı ve kafasını kararlı bir şekilde salladı.
Beni bir yere götürme. Burada yatarım. Vakit kaybetme yavrum. Benimle uğraşma. Allaha emanet ol.
Bu halde iki hafta yattı. O gece neden çıktığı, bile isteye mi ölüme yürüdüğü sorusunun kesin cevabını kimse bulamadı. Herkes yaşlılığa verip unutsa da Şerife içinde bir sır, bir yazgı aradı. O akşam, sedire oturmuş, loş ampul ışığında ördüğü yün çorabı söküyordu. Kadıncağızın elleri işin ustasıydı, düşünceleri ise geçmişte geziniyordu. Gözleri donuk, duvarda bir noktaya bakıyordu. Uzaklara, hatıralara garip bir gülümseyiş yayılıyordu dudaklarından.
Çocukluğundan beri doğru dürüst bir güzellik değmemişti hayatına. Hep sıkıntı, hep çalışma Yalnızca bir defa, çok kısa bir sevinç sızar gibi olmuştu ömrüne; o da kısa ve acı tatlı bir sevdaydı.
O adamın adı Dursundu.
Dursun Dursunum diye mırıldandı Şerife, dudakları seyrekçe bir gülümsemede birleşti.
O akşam, ya bir düşmüş, ya da hatıraların ağırlığıyla, kendini köyün ilerisindeki çayırlarda, uçsuz bucaksız tarlalarda buldu. Gözlerini güneşten gölgelendirerek bekliyordu; o gelecekti, söz vermişti. İçinde korku ve umut birbirine dolanıyordu. Birden, buğulu tahıl tarlalarında bir erkek silüeti gördü. Çılgınca koşmaya başladı ona doğru: Dursun! Dursun!
Bu hayallerle uykuya dalmıştı. Gece yarısı ansızın uyandı; gövdesinden bir ürpertiyle kalktı. Pencereden dışarı baktı, tipi camı dövüyordu. Battaniyeyi atıp, ellerini önünde uzatarak, duvarı yoklayarak kapıya yürüdü.
Az dur, dönerim hemen
Hiç kendini bilmeden çıkmıştı dışarı, çıplak ayakla, karlı avluda. Öneriden bir elini ileri uzattı, sanki yalvarırcasına:
Dursun
Soğuk bütün vücudunu yaktı. Buz gibi basamakları geçti, gözünü çitlerden ayırmadan Dursuna ulaşmaya çalıştı, fırtınaya kafa tuttu.
Dursun! Buradayım! Dursun!
Çitin başına vardı, arkasına baktı, oraya buraya koştu O zaman ayaklarının donduğunu, bir daha oynatamayacak gibi olduğunu hissetti. Panikle, avlu boyunca kapıya koştu, hala gülümsüyordu.
Hemen Buradan bakayım
Ama kapıyı bulamadı. Avluda dönüp dolaşırken gözlerinde her şey kayboldu. Ne yana gitse bir ağaç, bir çit, dizlerine kadar kar Böyle kaybolduğu yerde komşuları buldu onu.
Fatma, kaynatılmış çorbayla gelir, sobayı yakardı. Hemşire Zehra pansuman yapar, ayaklarına kokulu merhem sürer, ısrarla ateşini ölçerdi. Şerife söyleneni yapardı, yalnız kalınca tavana boş boş bakar, sokaktan gelen sesleri dinlerdi: köpek havlaması, kağnı çıngırağı, okuldan dönen çocukların cıvıltısı
Çoğu zaman dalıp giderdi. Gözünü açınca ya günaydın olurdu, ya gece bastırmış Sobalık çıralar çıtırdasın, saçaklardan sular damlasın Allahım, ne zaman alırsın canımı? Bari ölsem! diye düşünürdü yine yine.
Çok küçükken öğrenmişti Şerife hayatın katı gerçeğini: Kaderi, kaygan topraklı, dikenli bir yokuştu; hep aşağı yuvarlanır, kök ve taşlara çarpa çarpa acıyla inerdi. Kimse kol kanat germeyecek, tutup kaldırmayacaktı. Bütün köy böyle yaşar, Şerife de alışmıştı. Hayatın uzun ve yorucu bir iniş olduğunu, dişini sıkarak sabretmesi gerekene de inatla inanıyordu.
O yıl bahar geç ve sert geldi. Ne şefkatli bir ılıklık, ne huzurlu gün; soğuk rüzgarlar ve dinmek bilmeyen yağmurlar yolları çamur yaptı. Kar ancak mayısta kalktı; gerisinde perişan toprak kaldı, eski bir deri gibi. Kavakların yaprakları bir türlü açılmaz, bahçe çıplak, kara iskelet halinde kalırdı. Şerife, başında ağır sırılsıklam yazmasıyla, kuyudan su almaya inerdi. Omuzundaki kova yokuşta sallanırken soğuk damlalar çatlamış ayaklarına vururdu. Yolun karşısında, yamuk çitin yanında adamlar sigara içer, omuzlarını yağmura çekerken kısık sesle konuşur, arada ona bakarlardı. Şerifenin gözleri yere çevrili, hiçbirine bakmazdı; zaten o çoktan bu solgun tablonun bir parçası olup çıkmıştı.
Şerife! diye çağırdı köyün yaşlısı Emine Hanım, yıllardır aynı konakta birlikte elçilik yaptığı kadın. Sesi sert, buyurgan, emre derhal itaat isteyen bir çağrıdır. Çabuk koş bakkala! Ercana söyle, hanımefendiye en iyi basmadan alsın, desenlisi olsun! Hiç oyalanma! Bugün şehirden misafirler geliyor, akşama sofralar hazır olsun. Bahçeden de çiçek topla!
Şerife kovalarını dikkatle basamağa koydu, ardından ellerini önlüğüne silip yola düzüldü. Yirmi iki yaşındaydı ama ömrü epey öncesinde sanki tamamlanmıştı. On iki yaşında, anne babasının ölümünden sonra konağın cimri ve çatık kaşlı hanımı onu yanına ekmek parası için hizmetçi aldı. Sıska, korkak gözlü, ürkek, dövülmüş bir kız çocuğuydu. Yıllar içinde uzun boylu, sağlam, sert bakışlı bir kadına dönüştü; elleri nasırlı, başını eğik tutar, gözlerindeki parıltı tamamen sönmüştü.
Gün ağarırken başlar, karanlık çökene dek çalışırdı. Kulaklarında uğultu, bacaklarında taş gibi yorgunluk Sonbahar yağmurunda odun kırar, don Kışında keçi sağar, fırın için çamur yoğurur, buzlu suda elleri uyuşana dek çamaşır yıkar, yazın ortasında patlayan güneşte bahçeyi çapalardı. Kızarmış, sulu dutlar ve ahududular mis kokusuyla başını döndürür, ama tek bir tanesine bile el süremezdi. Konak hanımı her meyveyi sayar, birini eksik bulsa hemen ısırganla döverdi: Senin için yetişmiyor onlar, beleşçi! Şerife ise yan gözle bile bakmaz, inatla otları yolmaya devam eder, dudaklarını ısırır, ağlamamak için kendini zor tutardı. Tek derdi iyice çalışmak, hanımı memnun etmek; belki o zaman azarlanmaz, bir soluk olurdu. Her akşam çelimsiz sırtı bahçe yeşillikleri arasında kaybolur, sulu meyveler ağız sulandırsa bile dayanır geçerdi.
Cumartesileri hamamı o yakar, ağır kazanları nehirden getirir, taş sobayı ateşler… Buharla sarılı küçük odalarda, hanımının gevşek vücudunu lifle ovardı. Hanımefendi dönüp durur, bazen de iyi gününde yanağını okşar, harbi beygir gibi kadınsın diye takılırdı. Şerife alışmıştı; başka türlü bir hayat bilmez, ne elin lafına alınırdı Arasında tellere benzer bir dünya duvarı vardı sanki yorgunluk, umutsuzluk ve çoktan yeraltına gömülmüş eski hayallerden örülmüş. O yüzden, ne giydiği, kimle konuştuğu, bayram için verilen paçavralar umurunda olmazdı. İşsiz durmaz, köyün gençlerinin lafına, takılmasına da kulak asmazdı. Artık konak hanımı da onsuz yapamazdı.
Bir gün, Şerife tabureye çıkmış, bir köşeye asılı aynayı ovalıyordu. Konak hanımı onu izleyince dalgınlıkla sordu:
Şerife, seni evlendireyim mi? İster misin?
Tabureden indi, bezi sıktı, omuz silkti:
Siz nasıl uygun görürseniz.
Ya da ömür boyu bekar mı kalacaksın?
Bana fark etmez.
Afferin! dedi hanım, omzuna vurup. Bekar daha iyi kızım, çocuk doğursan yandık; yaramaz, sürekli gürültü olur. Zaten senin gibi kadın on çocuk birden taşır! Şanslısın, öbürü benim Polata çekmemiş.
Kızı aklına gelince elini göğsünde haç çıkarmak istedi, sonra vazgeçti. Bir taraftan gelin etmek isterdi Şerifeyi, diğer yandan iyi bir işçiyi kaybetmek içini burkardı. Suratını büzüştürüp yine bir işidir deyip kalktı.
Bu konuşma, Şerifende en ufak bir his uyandırmadı. Hali hazırda duygusuz, uysal bir ruh hali vardı; olabileceği her şeye katlanmaya razıydı. Ama onu diğerlerinden ayıran görünmez bir duvar vardı. O duvarın gerisinde, Şerife huzurlu ve sessiz yaşardı. Zamanla o çevredeki erkekler, gençler de onun duygusuz güzelliğine alışmış, kendilerince çekici bulmamışlardı. Yaşlı seyis Mehmet bile bir defa şöyle demişti: “Şerife’nin güzelliği dünyaya değil, Allah’a yazılmış.” Böyle giderdi, ta ki bir gün ansızın hayatın gerçekleri o duvarı delip geçmeseydi.
Haziran başıydı, gökyüzü sonunda ısınmış, kırlar yeşile boyanmıştı. Konağa konuklar bekleniyordu. Genç hanım, hastalıklı, solgun bir kız, şehirden gelecek bir beyin evlilik teklifi için hazırlık yapıyordu. Şerifeyi çayırdan papatya toplamaya gönderdiler. Dere kenarından aşağı inerken, yolu bir delikanlı kesti. Üzerinde işlemeli, gösterişli bir gömlek, ayağında boya gibi parlayan çizmeler vardı. Saçlarına briyantin sürmüş, gözlerinde alaycı bir parıltı Dursundu bu, yan çiftliğin seyisi. O da şehirden gelen genç beyin arabacısıydı. Şerifeyi baştan ayağa süzdü, haddini bilmezce bakışlarını gezdirdi.
Selametle güzel hanım dedi, tembelce gülerek. Elleri güçlü, göğsü sıkı sarmış eski bir bluzu öne çıkarıyordu.
Şerife bakmadı bile; sessizce yanından geçmek istedi. O da yolunu kesti.
Ne dikildin orda? dedi Şerife, başını eğerek.
Adın ne?
Kime lazımsa biliyor, sana gerek değil, deyip omzunun üstünden bakmadan yürüdü.
Dursun peşini bırakmadı, her hafta genç beyle beraber gelmeye başladı. Onun sesi avluda çınlar, Şerifeyi hep izlermiş gibi hissettirirdi. Üstelik her fırsatta önüne dikiliyordu; bazen kuyunun başı, bazen ambar, bazen arka basamak. Arada laf atar, şaka yapar, Şerife ise ne duyar, ne de yüz verirdi. Bir gün boş ambarın kapısından un almaya girdiğinde, Dursun onu yakalayıp çuvalların arasına sıkıştırdı. Şerife bağırmadı bile. Kadim bir içgüdüyle güçlüce itti, adam yere düştü, başını vurarak sendeledi. Şerife korkmadı. Yalnızca yukarıdan aşağı süzdü, sessizce;
İşine bak…
Başını onarıp, eteklerini sildi, çıktı gitti. Dursun bir süre yerde oturup, kızın ardından bakakaldı. Gözlerinde acı ve merak vardı. O alıştığı gibi ağlayan, teslim olan kızlardan değildi. Onun karşısında ağırbaşlı, bakışları soğuk, güçlü bir kadın vardı.
Şerife tamamen duygusuz değildi ama Dursuna karşı özgü bir ilgi de beslemiyordu. Yaşadıkları başka, yeni ve yabancıydı. Onu bir özlem ya da arzu nesnesinden çok, içindeki uykuda olan bir şeyi uyandıran bir etki gibi görüyordu.
O zamandan sonra Şerife daha çok gülümsemeye başladı. O tuhaf, içte ağrıtan hissi yeniden duymak istiyordu. Sabahları güneş doğmadan kalkıyor, tarlaya bakıyor, sabah sisi çözülüp otların arasında çiğ parlarken dalıp kalıyordu. Oracıkta çimenlere yatıp gülmek, gençliğin coşkusunu tatmak istiyordu. Ama hemen aklı başına gelir, kendini tekrar çalışmaya verirdi. Böyle geçti bir ay.
Dursunun işi kolay olmamıştı; bir defa zorla öptüğünde Şerife ona okkalı bir tokat atmıştı. Ondan sonra o tür yaklaşmalara hiç yeltenmemişti. Fakat zamanla aralarında sessiz bir yakınlık oluştu; bir defasında Şerife ona hafifçe gülümsemişti, başka bir sabah onu atlarla ilgilenirken uzun uzun izlemişti. Bu ufak şeyler Dursuna umut verdi. Ama bu hikaye, hikaye dense de, kısa sürdü.
Bir gün Dursun, köyün çocuklarından birinin hanımın tarlasından bir şey çalarken yakalanıp dövülmesine engel oldu. Şerife ağlayarak araya girmek istedi, ondan zarar gelmesin diye; Dursun ise araya girip kırbacı sehise kaptırdı, onu uzaklaştırdı.
Kadınlar ağlaya ağlaya çocuğun yanına koştu, o ise annesinin yeni öldüğünü söyleyip bir köşeye büzüldü.
O an Şerife’nin çocukluğundaki acılar bir taş gibi üzerine bindi; boğazı düğüm düğüm oldu, gözyaşları içinde kendi odasına koştu. Hıçkıra hıçkıra yorganın altına gömüldü; tüm çocuk kederleri, öfke, bilmediği, tanımadığı bir özlemle yandı yakıldı.
Dursun onu buldu, usulca yatağın ucuna oturdu. Hiçbir laf söylemeden, sadece kollarıyla sardı Şerifeyi. İlk defa, Şerife onu itmedi. Kafasını onun göğsüne yasladı, genç adamın sıcaklığını hissetti, ağlaması dindi; soluk soluğa, içinden:
Orada, dağın ötesinde ne var Dursun? Sonrası ne? diye sordu.
Şehir… büyük dükkanlar, camiler, hanlar var.
Sonrası?
Ardından başka şehir; trenle gidiliyor. Söylerler ki, çok uzaklarda deniz var.
Şerife sustu. Daha denizi hiç görmemişti; nehirden korkardı. Ama şimdi görmek, buralardan gitmek, geçmişin acısından, dövülüp horlandığı, adının bile anılmadığı bu yerden kaçmak istiyordu. “İnsan olmak” diye bir şeyin özlemini, ilk defa bütün ruhuyla hissetti. Dönüp Dursunun yüzünü avuçlarıyla tuttu, ona ilk defa göz göze bakarak:
Beni götürür müsün? Seninle evlenir misin? diye sordu.
Dursun şaşırdı; maceracıydı, ama ciddi adım atmaya çekindi. Başını eğdi, beklemek gerek, dedi. Paraya ihtiyacımız var dedi. Ama Şerifenin gözü ne duymakta, ne görmekteydi artık; bir baraj yıkılmışçasına her şey değişmiş, sevimsiz cesaretiyle ileri atılmıştı. O gece çocukluğundan beri boynunda taşıdığı bakır küçük nazar boncuğunu kaybetti gece kopmuş, düşmüştü. Aramadı bile. Böyleymiş kader, dedi usulca; sesinde çarpık bir teslimiyet vardı.
Dursun iki defa daha geldi. Hep gizlice görüştüler samanlıkta, eski mahzende, köy dışında kavaklarda. Şerife’nin yürüyüşü bile değişti; kız gibi başı dik, bazen gülümseyerek dolanıyordu. Gözlerinde kıvılcım vardı, yanaklarında hafif bir al al. Hatta bazen, garip bir şekilde gülümsüyordu; utana utana, yeniden öğrenir gibi.
Sonrası, bir sonbahar akşamında bitti. Konaktaki düğün gösterişli geçti; genç bey hanımını aldı, şehre götürdü. Dursun da gitti. Şerife’ye haber veren bile olmadı; usta başı kadına, Seninki gitti Şerife, şehirde beyin yanında; bulmazsın artık dedi.
Şerife bekledi. Her akşam yolu tuttu, umutla uzaklara baktı. Akşam bastırıncaya, yıldızlar çıkana dek avluda elleri kavuşturmuş, ayakta bekledi. Yiyemedi, uyuyamadı. Eli yüzü soldu, gözleri çukura kaçtı ama içinde sanki bir ateş yanıyordu. Yaşlı Emine kızdı, “Deli misin sen kadın!” diye bağırdı ama Şerife sadece zamansız bir gülümsemeyle bakardı. O emindi: Dönecekti; çünkü eğer içini ısıtan bir sevgiyi tattıysa, o da dönmek isterdi. Sabretmek gerekirdi.
O yaz geçti; sonra uzun, slog bir sonbahar akşamıyla kasabaya hüzün indi. Şerife, uzakta göğe değen ormanı izlemeyi sevmişti. Saatlerce ufka bakar, Dursunun mutlaka döneceğine inanırdı. Onunla ilgili kim ne derse anlamaz, cevap vermez, hep gülümserdi. Bazı kötü güçlerin onu ayırdığına inanıyordu. Ama bir mucizenin yeterli olacağına gönülden inanıyordu. Sürekli düşüncelere dalar, çalışmadığı her an hızla işlerine sarılırdı. Günler, aylar, yıllar birbirine karıştı. Şerife bekledi.
Bir Ekim günü, ağaçlar yaprayıp çırılçıplak, tarlalar ıslakken bahçesini çapalayan Şerife, uzakta ormanın ucunda bir adam gördü. Kalbi deli gibi attı, acaba Dursun muydu? Elindekini bırakıp var gücüyle koştu, Dur! Dur! diye bağırdı ama adam arkasına bakmadan uzaklaştı. Şerife, taşkın derenin kenarında durdu; yüzmeyi bilmezdi, adam karşıda ilerliyordu. Küçük bir kütüğün üstüne tırmanıp gölgede ufalanan silueti görmeye çalıştı. Başını kaldırdı, gözlerini açtı ama yalnızca uçsuz bucaksız bir yeşillik gördü.
Onu orada, bahçede otururken komşusu Hacer buldu.
Ne yapıyorsun orda? Kaçıp gidiyorsun gene…
Dursun oradaydı, dedi Şerife arkasına bakmadan.
Hangi Dursun?
Beyin arabacısı… eskiden buraya uğrardı ya…
Şu öteki çiftlikten mi? kadın kafasını salladı. Ne bekliyorsun ondan?
Onu bekliyorum.
Boşuna bekleme, dedi kadın üzülerek. Duydum, yıllar önce evlenmiş, şuradaki köyde yaşıyor. Çoluk çocuğu var, geçenler başına bir kaza gelmiş, yatağa düşmüş. Belki de ölmüştür çoktan, Allah bilir.
Şerife kısık sesle, içinde uğuldayan bir çıldırışla:
Yalan söylüyorsun, dedi.
Kadın dua okudu; Allah akıl fikir versin, kadının hali perişan.
O günden sonra herkes Şerifenin aklını kaçırdığını açıkça söyledi. Şerife sessizce çalışır, beklerdi, çok daha inatçı ve öfkeli Akşamları avlusunun basamağında oturup, ormanın ardında olduğunu sandığı denize bakardı. Gözlerinde öyle dipsiz bir boşluk vardı ki, herkes ondan çekinirdi.
Yaşı geçmeden, kuşluk vakti ulu kavağın altında siyah saçlarını tarar, üzerinde tertemiz bir gömlekle yamaçtaki çayıra uzun uzun göz dikerdi. Duruşunda öyle bir eski, köklü sabır vardı ki, yüzyıllardır orada bekliyormuş gibi olurdu. Sorana ise tebessümle:
Ben mutluluğumu bekliyorum. O ormanın arkasında. Dursun’um bugün gelecekti, derdi.
Zavallı kadın, derlerdi.
O sırada yalnızca rüzgâr ağaçların doruklarında uğuldar, ırmak ağır ağır akar; çok uzaklarda, Şerifenin hiç görmediği, sadece hayallerinde yaşattığı deniz uğuldar dururdu.
Ahşap kapısı gıcırdadı; Fatma sobayı yakmak için girmişti. Şerife, boyası silinmiş gözlerle ona döndü.
Nasılsın, bacakların daha iyi mi? dedi Fatma.
Yaşlı kadın anlaşılmaz bir sesle homurdandı. Fatma yaklaştı.
Efendim?
Ölsem de kurtulsam… Yok, gelmeyecek. Bana ölüm kalsın artıkFatma sessizce kadının yanına oturdu. Sobanın ilk alevleri loş odada titrek gölgeler oynatırken, Şerife’nin ince elleri yorganın üstünde hareketsizce kaldı. Birkaç dakika öylece sustular. Dışarıdan geçen çocukların cıvıltısı, uzak tarladaki horozun sesi duyuluyordu.
Sonra, Şerife birden başını kaldırdı. Gözleri hafifçe ışıldadı; odanın köşesine bakıyor gibiydi, ya da çok daha uzaklara, gözlerden gizli bir yere… Dudaklarında hafif bir çocuk gülüşü belirdi; gençliğindeki o korkusuz, dünyaya inat bakan halinden bir kıvılcım parladı. Bir anlığına, tenine renk geldi. Yavaşça mırıldandı:
Bak, Fatma… Bak şimdi… Orada, gökyüzünün ucunda… Biraz dursan, duyarsın… Dalgalar… Rüzgâr… Benim denizim… Dursunum bak, bana el sallıyor… Görüyor musun?
Fatma gözyaşlarını tutamadı, kadıncağızın elini tuttu. Şerife başını pencereye çevirdi. Dışarıda ilkbahar bulutları ağır ağır gökyüzünde sürükleniyor, esen rüzgâr yeni yeşeren kavak yapraklarını öpüyordu. Gözlerini kapattı. Bütün acılar, yılların yorgunluğu, o sönmeyen bekleyiş bir an için sustu. Dudaklarından son bir gülümseme geçti; titrek, sevinçli, tıpkı eski günlerdeki gibi.
O gece, Şerife’nin kalbi sanki son bir defa çırpındı; içinde yankılanan o deniz uğultusu, rüzgârın getirdiği umutla birleşip sonsuzluğa karıştı. Sabah Fatma sessizce yanına çöktü; kadıncağızın yüzü bembeyaz, huzur içindeydi. Parmakları avuçta kendiliğinden kenetlenmiş, dudaklarında hayattan çalınmış o eski masum gülümseme vardı.
Köylüler onun için uzun uzun dua etti. Kimse bilmedi, belki de Şerife sonunda, ormanın ötesindeki o mavi denize, beklediği sevgiliye kavuşmuştu.
Ve o günden sonra, kavağın altından geçenler, sabah sisiyle karışan hafif bir şarkı duyar gibi oldular:
“Bekleyenlerden eksilmez umut…
Bir gün, her yürek denize ulaşır.”



