Kendinden Bir Mektup
Zarf turuncuydu. Öyle parlak ve komikti ki sanki Ocak ayında karların arasına düşmüş bir mandalina gibiydi. Posta kutusunda faturaların ve pizza broşürlerinin arasında yatıyordu; Nihal onu en sonunda çıkardı.
Üzerinde kendi el yazısı vardı. Kendi adresi. Kendi adı: Nihal Demirağ.
Zarfı ters çevirdi. Gönderen kısmında da yine aynı yazı, yine kendi adı.
Nihal, apartmanın giriş katında, sol elinde Migros poşetiyle öylece durdu, anlam veremedi. Kim nereden böyle bir şaka yapmıştı? Yazıyı inceledi tekrar. t harfinin uzun çizgisi, rdeki minik halka ömrü boyunca sadece kendisi öyle yazmıştı. Ortaokuldan beri. O zamandan beri, Türkçe öğretmeni Pınar Hanım, Nihal, senin yazın büyük kadın yazısı gibi. Bu bir iltifat, bak, demiş ve dördü vermişti.
Ve Nihal bir daha hiç değiştirmedi yazısını. Yirmi beş yıl geçti yine aynı t, yine aynı r.
Dokuzuncu kata çıktı, kapıyı açtı, poşeti mutfak tezgâhına koydu. Zarfı da yanına bıraktı.
Ev küçüktü, ama Nihal alışıktı. Bağcılarda tek odalı apartman, pencereleri batıya bakıyordu. Girişte tek bir kaban için askı, ayakkabılık, her sabah aynasına bakıp düşündüğü: İdare eder. İş görür. Ne güzel, ne dinlenmiş sadece iş görür. Ona yeterdi.
Her akşam odaya turuncu bir günbatımı ışığı süzülürdü sıcaktı, bal gibi, pencerenin önündeki kitaplıkta, sabah çayının kupasında, annesinin fotoğrafında gezinirdi.
Nihal masaya oturdu. Omuzlarını ovaladı. Yine yüksekti omuzları hafif kaldırılmış, sanki bir şey çarpacakmış gibi. Bu alışkanlık zamanla, uzun mesai yılları ve amirlerinden gelen endişeli mesajlarla yerleşmişti. Bedeni, zihninden hızlı tepki verirdi kötüye.
Ve zarfa baktı.
Turuncu. Kalın kâğıt. Hiç buruşmamış, sanki birisi itinayla taşımış. Parmaklarıyla kendi ismine dokundu.
Bu bir şaka değildi. Kendi yazısını, yüzünden de iyi bilirdi.
Zarfta üstteki kulakçığı usulca açtı. İçinde katlanmış sıradan bir A4 ve başka bir şey vardı; ince, parlak bir şey.
Kâğıdı çıkardı, açtı.
Merhaba. Bu sen. Mart iki bin yirmi beşten sen. Şu anda otuz yedi yaşındasın, mutfak masasında gece iki, çok kötüsün. Dört gecedir uyumadın. Bir şeyleri başaramayacağını düşünüyorsun. İşte, kendinde, bu şehirde her şey üstüne geliyor gibi.
Biri sana yazmalı, çünkü başka kimse yok. Yarın bir arkadaşın arar, ertesi gün annen. Ama şimdi gece iki, kimsesizsin, sadece sen varsın.
Söylemek istediğim şu:
Kendine söz vermiştin; o zaman başardın, şimdi de başaracaksın.
Kendini sev. Buna layıksın.
Eğer bu mektubu okuyorsan, bir yıl geçmiş demektir. Demek ki dayandın. Demek ki boşuna yazmamışım.
Nihal kâğıdı masaya bıraktı.
Boğazı düğümlendi. Ağlamaktan değil tanıdık bir histen. Yazı tamamen kendisiydi. Tonu, şimdiden sonra gelen virgüldeki hata, yeni bir paragrafa sadece diye başlaması her şey nihalcedi.
Ama hatırlamıyordu.
Ne yazdığını, ne o turuncu zarfı, ne de kağıt alırken hissettiklerini Bir yıl içinde hiç hatırlamamıştı.
Sonra, fotoğrafı gördü.
Kâğıdı çekerken zarfın içinden parlak tarafı masaya düşen bir fotoğraf. Nihal ters çevirdi.
Bir kadın Yüzü grimsi, göz altları karanlık, dudakları çatlamış, neredeyse çizgi gibi. Saçlar tepede ama sol yan gevşemiş, yanağına inmiş. Hırka gri, dirsekleri eskimiş, geçen yaz çöpe attığı.
O hırkayı iyi bilirdi. Yüzü de Kendi yüzüydü. Mart ayının Nihali. Geçen yılki.
Altta, küçük harflerle: Daha güçlüsün. Bana bak nereden geldiğini gör.
Nihal fotoğrafı mektubun yanına bıraktı. Günbatımının turuncu ışığı masaya ulaştı, fotoğrafın üzerinde oynaştı. Yüz sanki ısındı ama neşelenmedi.
Ve sonra hatırladı.
***
Mart iki bin yirmi beş. Gece iki. Aynı mutfak. Aynı masa. Masada ise gözleri yoran bilgisayar ekranı
Nihal, tişört ve pijama altıyla, çıplak ayakları buz gibi, satır satır taradı. Sosyal medya değil, haberler değil. Aradığı bir şey vardı, adı yoktu. Belki bir işaret. Belki sabah yataktan kalkmak için sebep.
O mart sabahları üç gün yataktan kalkamamıştı. Tembellik değildi. Tarifi yoktu, ağırdı, boğucuydu. Sanki biri göğsüne beton levha koymuştu da gitmişti.
Boşanmanın üstünden üç yıl geçmişti. Serdar yirmi üçte gitmişti, ofisten Melisle, yıllardır çalıştığı kadınla. Nihal ağlamamıştı. Eşyalarını iki bavula koydu, kapının önüne koydu, Al dedi. Adam aldı gitti.
Sonra ardı ardına çalıştı. Mesaisiz, izinsiz. Bir inşaat firmasında satın alma sorumlusu demek sabah sekizden akşam ona kadar tedarikçi aramak, arasında amirin, Piyasa kötü. İşten kaçan kendine kızsın, demelerini dinlemekti.
Nihal dayandı. Çekti, tuttu, şikayet etmedi.
Ama yirmi dördün sonbaharında bedeni yeter dedi. İlk bozulan uyku oldu. Sonra iştah. Sonra evden çıkma isteği. Ocakta televizyon açık olmadan uyuyamaz oldu, günde bir defa yemek yerdi, çoğunlukla annesine telefonda konuşurdu, o da zorla.
Annesi hissederdi. Meliha Hanım her akşam arar, Kızım, yemek yedin mi? derdi. Evet, anne, çorba, derdi Nihal. Oysa aylardır çorba pişirmemişti.
O gece Mart 2025te internete gelecekteki kendine mektup yazdı. Neden bilmeden. Bir reklam görmüş, aklında kalmış. İlk site: Zaman Kapsülü. Mektubunu yazıyorsun, gönderme süresi seçiyorsun bir aydan on yıla kadar. Ücretli teslim gerçek posta, gerçek zarf.
Nihal turuncu zarfı seçti. Kendi hayatında gri yetiyordu çünkü. El yazısıyla yazdı, fotoğraf çekip siteye yükledi. Masada otururken, bilgisayar ışığında bir de selfie ekledi. Ücretini ödedi, on iki ay seçti.
Bilgisayarı kapadı. Uyudu. Bir daha hiç hatırlamadı.
Çünkü o marttan sonra hayat tekrar hareket etmeye başladı. Yavaş, homurtulu bir apartman asansörü gibi.
Nisanda ilk defa psikoloğa gitti. Kısa saçlı kadının ofisi Kadıköydeydi, haftada elli dakika. Üçüncü seansta durmadan ağladı yirmi dakika. Altıncıda, altı ay sonra ilk defa güldü.
Haziranda terfi aldı. Kıdemli satın alma sorumlusu oldu. Amirleri, Nihal Hanım, şirkette en son siz sızlandınız. Ben bunu fark ettim, dedi. Nihal başını eğip yerine döndü sevinç ve korku kol kola girmişti.
Sonbaharda eskiye göre daha iyi hissetti. Yine çorba kaynatmaya başladı. Haftasonları parka iner, kitap ve termosla bankta otururdu. Annesini kendisi aramaya başladı.
Ve mektubu tamamen unutmuştu. Sigorta poliçesi gibi bir kenarda var ama aklında yok.
Ta ki bugüne dek.
Oturdu masada, bir yanda mektup, bir yanda fotoğraf. Kadının, bir yıl öncesinin Nihalinin gri yüzü, mor göz altları ve eski hırkası. İç sesi, eski, tanıdık ses dişlerini gıcırdattı: Ne değişti ki? Yine kötüsün. Hiçbir şey değişmedi.
***
O iç ses yıllardır vardı. Belki boşanma sonrası, belki öncesi. Bağırmazdı. Sessiz, mantıklı, neredeyse şefkatli konuşurdu. Böyle olunca daha beterdi.
Terfi şanstı. Zaten daha iyisini bulamadılar.
Başardığını sanıyorsun? Şu haline bak. Omuzların kulağında, uyku dört saat, kahvaltı kahve ve endişe.
Yine işten çıkaracaklar seni. Zaman meselesi.
Nihal dinlerdi. İnanmak değil yapamamak meselesiydi. O ses hep olmuştu, sanki omuzu kaldırmak kadar alışkanlık, kendi el yazısı gibi. Artık nerede Nihal biter, o ses başlar, ayıramazdı.
Ertesi sabah on dokuz Mart alarm olmadan altıda kalktı. Duş, kahve, rimel. Her zamanki gibi.
Ofis gergindi. Koşuyolunda, altıncı katta, otuz masa üç haftadır havada ince bir sessizlik. Şubatta toplu işten çıkarma açıklanmıştı. İlk dalgada lojistikten beş kişi gitmişti. Herkes ikinciyi bekliyordu.
Asansörden çıktı, girişteki Sibel gülümsedi ama mecburen. Sibel de bekliyordu. Herkes bekliyordu.
Masasına oturdu, çantasını sandalyeye astı. Bilgisayarı açtı. Şifre annesinin doğum günü, otomatik yazdı. Mail kutusunda 114 okunmamış. Ayıklamaya başladı. Tedarikçi Bahçelievlerden ödeme ertelemiş, depo demir eksik yazmış, muhasebe hafta sonuna kadar bakiye istemiş. Alışık hayat. Eğer o sessizlik olmasa, gerçek hayata benzerdi.
Saat on birde amirleri toplantıya çağırdı.
İçeri girdi kısa, güçlü, tüylü kafası, kalemiyle oynama alışkanlığı. Oturdu, on sekiz kişiye baktı:
Kısa kesiyorum. Asuman, proje ekibinden ayrılıyor. Resmi olarak kendi isteğiyle. Gerçeği siz biliyorsunuz.
Asuman Yıldırım. Yirmi dokuz yaşında, üç senedir şirkette. Nihal uzaktan bilirdi onu bazen sabahları elmalı kurabiye getirir, mutfakta küçük not bırakırdı: Afiyet olsun! Geçen kış sigara molasında Nihale, işten kovulmaktan dünyada en çok korktuğunu anlatmıştı. Kredim var. Bir de Boncuk. Boncuku işten çıkarmazlar ya
Ve, dedi amir, Nisanda bir dalga daha var. Kim kalırsa çeyreğe göre bakacağız.
Nihal dik oturmuştu. Omuzlar yine kulakta, eller masanın altında kavuşuk. İç ses, soğuk soğuk: Gördün mü Sana dedim. Nisana kadar vaktin var.
Toplantıdan sonra koridorda, su makinesinin yanında duvara yaslandı. Gözlerini üç saniye kapadı.
Başında iki ses: Biri, O zaman başardın, şimdi de başaracaksın. Mektuptan. Turuncu zarftan. Geçen marttan.
Diğeri daha baskın: Tesadüf işte. Sıradan bir kağıt, kırk beş liraya siteye yazdığın. Kendini kandırma Nihal. Asumanı kandırmadılar Boncukla CV yollayacak yarın.
Gözlerini açtı. Sıcak su aldı, içti.
Masasına döndü. Tedarikçi tablosuna başladı. Çünkü çalışmayı iyi bilirdi. Ama sadece bunun yetip yetmeyeceğini bilmiyordu.
Akşam yedi. Mutfakta karabuğday ve köfteyle oturuyordu. Telefon çaldı. Anne.
Nihal, nasılsın kızım? Meliha Hanımın sesi hafif boğuk, bahar nezlesinin izleriyle.
İyiyim anne. İş yoğun.
Yemek yedin mi?
Şimdi yiyorum. Karabuğday pilavı.
Aferin.
Kısa bir suskunluk. Annesi anlardı. Meliha Hanım, altmış dört yaşında, otuz yılını ilçe kütüphanesinde çocuklarla konuşmadan geçirmişti; her akşam kızındaki suskunluğu yakalardı.
Kızım, sesin hani biraz durgun.
Yorgunum anne.
Bunu bir yıl önce de söylemiştin. Yorgunum, demiştin. Sonra üç gün evden çıkmadığını öğrenmiştim.
Nihal gözlerini kapadı.
Anne, şimdi güzelim yorgunum. O zamanki gibi değil. Sadece iş gergin.
Biliyorsun, her zaman yanındayım kızım dedi annesi. İsterdim hafta sonu geleyim, sana güzel çorba yaparım, hazırdan değil.
Nihal bu sırada ilk defa o gün güldü.
Sağ ol anne. Gerek yok şimdilik.
On dakika daha konuşmuşlardı annesinin tansiyonu, yeni apartman kedisi Bastetin geceleri bağırması, annesinin balkondaki çuha çiçeklerinin Martta açması. Fotoğraf gönderdi: İstanbulda tıkılıp oturuyorsun; bak burası bahar oldu, yazdı. Dudaklarında bir gülümseme kıvrıldı. Sıradan sohbetti. Ve ondan kendini iyi hissetti.
Annesi asla baskı yapmazdı. Biriyle çıkıyor musun? demezdi, Evlenmeye ne zaman? demezdi. Meliha Hanım, otuz yıl kütüphaneci olmuştu; sessizliğin bazen laftan faydalı olduğunu bilirdi. Sadece yakındaydı, iki yüz kilometre ve bir telefon uzağında.
Telefonu kapattı. Tabağını kaldırdı. Masanın köşesindeki turuncu zarf ve fotoğrafı tekrar gördü.
Daha güçlüsün. Bana bak nereden geldiğini gör.
Fotoğrafı alıp yüzüne kaldırdı. Fotoğraftaki kadın doğrudan objektife bakıyordu yardım istemek istercesine, kime soracağını bilemeyen bir yüz.
Saat dokuzda Lale aradı.
Lale okuldan kırk yıllık dost. Sesi her zaman aynı alçak, sıcak, hafif boğuk, sanki yeni gülmüş gibi. Gülmese de sesi gülmeye yakın olurdu.
Nihanım, anlat.
Neyi anlatayım?
Her şeyi. Biliyorum işte işten çıkarma varmış. Melike yazmış sınıf grubuna, sizin şirket savaş alanıymış.
Nihal içini çekti.
Bugün biri daha gitti. Nisanda devamı var dedi amir.
Ya sen?
Beni henüz çağırmadılar. Ama henüz, kilit kelime.
Nihal, bak bana. Bir yıl önce beni aramıştın, gece. Dayanamayacağım demiştin. Hatırlıyor musun?
Nihal hatırlıyordu. Suda boğulmak gibi. Gece üçte aramıştı, Lale iki sinyalde açmıştı.
Hatırlıyorum.
Ne oldu sonra? Dayandın. Buradasın. Çalışıyorsun. Terfi aldın. Karabuğday kaynatıp benim aramama cevap veriyorsun. Bu son değil. Bu hayat.
Nihal sustu.
Nihan, beni dinliyor musun?
Dinliyorum.
Tamam, o zaman kendini gömmeyi bırak.
Lale sepser secerek konuştu işinden (mutfak dolabı satıyordu; rengi üçüncü hafta değiştiren müşterilere nefretliydi), yeni aldığı koltuğu parçalayan kedisi Patiden, cumartesi buluşup şarap içmekten bahsetti.
Nihal dinledi. Düşündü; Lale de mektupta yazdığıyla aynı şeyi söyledi, neredeyse aynı kelimelerle. Bir yıl sonra, annesi, çocukluk dostu ve geçmişteki Nihal bir araya gelmiş de aynı anafikri tekrarlıyor: Buradasın, dayandın, kendine eziyet etmeyi kes.
Telefonu kapadığında saat ondu.
Evde sessizlik. Ne ağır, ne kasvetli; sıradan. Buzdolabı uğuldadı. Dışarıdan otobüs geçti. Alttan çocuk kahkahası geldi, incecikti.
Nihal banyoya gitti. Işığı açıp aynaya baktı.
Yüzü. Kırk yaşında, omuzlara dökülen hafif dalgalı kahverengi saçlar. Ne griydi teni. Hafif pembe, akşam çayından. Göz altı gölgeleri vardı, ama eski gibi değil. Yorgunluk gölgesi çalışkan insanların.
Mutfağa döndü, fotoğrafı alıp banyoya geçti, aynanın yanına bıraktı.
İki yüz.
Biri aynada canlı, sıcak, hafif yorgun.
Diğeri fotoğrafta gri, çatlak dudaklı, yardım dilenen gözlerle.
Arada bir yıl.
Alışılmış iç ses cümleye başladı: Hiçbir şey değişmedi. Fotoğraf yanıltıcı; ışık ters, sen farklı değildin
Ama Nihal sesini böldü. İlk kez, sesli.
Hayır.
Aynaya söyledi. Ve aynadaki kadın, fotoğraftakinden daha kararlı, daha toparlanmış, hafif şaşırmış bakıyordu.
Hayır, ben o değilim. Ben başkayım. Bak bir yıl önce kimdim, şimdi kimim.
Ses sustu.
Bir yıl sonra ilk kez notunu, yeterliliğini, geleceğinden korkmadan aynadaki haline baktı.
Sadece baktı.
Ve gördü. Dergilere konu olacak güçlü bağımsız kadın değil. Gerçek canlı, sıradan, yorgun gözlü, dağılmış bir tutam saçıyla. Son bir yılda 320 teslim tutanağı imzalayan elleriyle. Omuzları hala dikti ama düşmemiş, kırılmamıştı.
***
Gece ikilere kadar uyuyamadı, ama endişeden değil. Düşüncelerden.
Karanlıkta yatakta bir yılı düşündü. Olayları değil, hisleri. Uzun süre sonra ilk defa kahvaltı hazırlayıp tamamını bitirdiği anı. Parka yürüyüp bankta güneşi yüzünde hissettiği yirmi dakikayı. Psikologda, konuştuğu zamandan özür dileme alışkanlığına gülmesini.
Küçük, sıradan şeylerdi. Ama onlarla yıl tamamlanmıştı.
O eski ses, Ne olmuş? dedi. Herkes böyle yaşıyor. Zafer değil.
Ve Nihal sordu: Ya yalan söylüyorsa? Kötülükten değil. Bilmediğinden. Hiç penceresiz bir odada yaşayıp güneşi inkâr eden biri gibi. Çünkü hiç görmemiştir.
Yerinden kalktı. Mutfağa geçti. Masa lambasını açtı.
Turuncu zarf masadaydı. Ters çevirip düzünü çevirdi. Kalemi aldı mavi mürekkepli, işte formları doldurduğu kalemi.
Ve yazmaya başladı.
Merhaba. Yine senden. Mart iki bin yirmi altı Nihali. Otuz sekiz yaşındasın. İşler hâlâ stresli. Hayat hâlâ belirsiz. Ama idare ediyorsun.
Geçen yıl kendine yazmıştın ya, hatırlıyor musun? O zaman tam karanlıktaydım. Odada duvar yokmuş gibi geliyor, çıkışsız.
Bugün o mektubu aldım. Fotoğraftaki kendimi ilk bakışta tanıyamadım. Düşündüm, üç saniye sürdü o gri kadının ben olduğumu anlamam.
O üç saniye koca bir yıl.
Bu defa sana acıdan yazmıyorum. Sıcaktan, insan oluşundan.
Ve eğer bu mektubu okuyorsan, demek yine bir yıl geçti, yine dayandın.
Sev kendini. Hak ediyorsun.
Nihalin, Mart iki bin yirmi altı.
Not: Eğer omuzlar yine kulakta geziniyorsa, indir. Şimdi. Aferin sana.
Mektubu dörde katladı. Sabah posta kutusundan çıkardığı turuncu zarfa koydu. Adres yazdı.
Sonra bilgisayarını açtı. Zaman Kapsülü sitesine girdi. Mart iki bin yirmi yediye randevuya gönderim ayarladı. Mektubun taramasını ekledi. Az tereddütle mutfak masasının ışığında selfie çekip yükledi.
Bu defa ekranda gördüğü yüz farklıydı. Gri değil. Normal, hafif yorgun, gözlerinin altında gölge ama canlı. Dudakları yarı gülümsemede, biraz huzurda.
Fotoğrafı yükledi. Ücretini ödedi. Bilgisayarı kapadı.
Pencereye yanaştı.
Gecenin İstanbulu camdan aşağıda parlıyordu; sokak lambaları, otomobil farları, komşu camlarından sızan ışıklar. Hava bahar başlangıcı, hafif serin, Mart, nemli asfalt kokusu.
Ayakları çıplak, omuzları ilk kez doğal halinde duruyordu. Kendi uğraşsız.
Ve iç ses bir şeyler daha demek istedi.
Ama Nihal dinlemedi.
Dışarıdaki şehre bakarken, bir yıl sonra turuncu zarfı alacak kadını düşündü. O kadın on iki ay daha yaşlanmış olacak. Belki yeni iş bulacak, belki taşınacak, belki hâlâ Bağcılarda yaşayacak, belki birini tanıyacak, belki yalnız kalacak. Bunlar önemsiz.
Önemli olan zarfta bir fotoğraf olacak, altında Bana bak. Nereden geldiğini gör yazacak.
Bir yıl sonraki kadın bakacak. Ve görecek.
Nihal gülümsedi. Işığı söndürdü. Kendi yatağına döndü.
Dışarıda Mart gecesi serin, ıslak asfalt kokulu.
Evde sessizlik.
Masada turuncu zarf, içinde yeni mektup.
***
Sabah yedide uyandı. Alarmsız. Doğu ışığına soluk, gümüş gibi sabah. Ne turuncu, ne eski günbatımı. Yepyeni.
Nihal kalktı. Mutfakta çay koydu.
Zarf masadaydı. Yanında geçen yılın fotoğrafı. Ve mektup.
Tekrar okumadı. Fotoğrafa tekrar bakmadı. Sadece yan yana koydu, dikkatlice saklanacak bir şey gibi.
Üst raftan küçük cam çerçeve çıkardı on beş yıl önce tatil fotoğrafı için alınmış ama kullanılmamış bir çerçeve. Fotoğrafı içine yerleştirdi. Kitaplığın yanına koydu.
Gri yüz. Mor göz altı. Dağılmış topuz. Eski kazak.
Acıyı hatırlamak için değil; yolu unutmamak için koydu.
Çaydanlığı indirdi. Bardağı iki eliyle tuttu ellerini sıcak porselene sarmaladı. Pencereye yaklaştı.
Ve kendi yansımasını gördü, sabah göğünde. Makyajsız, ev kıyafetinde, ellerinde sıcak bardakla.
İç ses suskundu.
Çayını bitirdi. Giyindi. Çantasını aldı. Evden çıktı.
Kapıda duraksadı. Omuzlarına baktı.
Alçaktaydılar. Sakin, doğal, gevşemişti. Sıradan. Kendi omuzlarıydı.
Nihal kapıyı çekip işe gitti.
Masada yeni mektubu ve yeni fotoğrafı ile turuncu zarf kaldı. Gönderime hazır.
Gelecek yıl ulaşacak. Açacak, bugünkü kendine bakacak. Belki yine tanıyamayacak. Çünkü bir yılda her şey değişebilir.
Ya da neredeyse her şey.
El yazısı aynı olacak. tde uzun, rde halka. Her zamanki gibi.
Ve zarfta yine o aynı cümle duracak: O zaman başardın şimdi de başaracaksın.
Ama bu kez karanlıktan değil,
Işıktan yazılmış olacak.




