Yazarı Belirsiz: Kimliği Bilinmeyen Bir Eserin Hikâyesi

– Gelmeyeceksin, dedi Demir, ona bakmadan. Antrede aynanın önünde duruyordu, kravatını düzeltirken. Kravatı yeniydi, koyu lacivert, muhtemelen onun ismini bile tam bilmeyeceği bir İtalyan ipeğinden. – Kararımı çoktan verdim.

– Ne demek gelmeyeceğim? dedi Verda, elinde havluyla mutfaktan çıkıp yaklaştı. Az önce yemeğin bulaşığını yıkamıştı. – Demir, bu şirketin yirminci yılı. Ben de yirmi yıldır senin yanındayım.

– Tam da bu yüzden gereksiz, dedi Demir. Sesi net, iş toplantılarında kullandığı resmiyetteydi. Verda o sesi kayıtlardan bilirdi; bazen tarzımı değerlendir diyerek açıp dinletirdi. – Orada çok ciddi insanlar olacak, Verda. Yatırımcılar, İstanbuldan gelen ortaklar. Anlatabiliyor muyum?

– Hayır, dedi Verda. – Açıkla.

Sonunda ona döndü. Alışılmış ve biraz sıkılmış bir bakış attı. Eski bir mobilyaya, ya da rengi solmuş bir örtüye bakar gibi.

– Oranın formatına uymuyorsun. Bir dress-code var, sohbetler olacak, kolay kolay yakalayamayacağın bir ortam… Rahatsız olmanı istemem.

Verda havluyu yavaşça, çok yavaşça, komodinin üzerine bıraktı.

– Rahatsız olmamı istemiyorsun, diye tekrarladı.

– Evet.

– Yoksa, senin rahatsız olmanı istemiyorsun.

Yeniden aynaya döndü.

– Verda, lütfen. Bir saat sonra araba burada.

Verda, ona sırtını dönmüş halde duran adama baktı. O pahalı cekete, üç ay önce birlikte seçtikleri. Aslında ceketini kataloğunda bulup modeli yazmış, tenine en çok yakışacağını açıklamıştı. Demir, onun önerisini giyip memnun kalmıştı.

– Tamam, dedi Verda.

Tekrar mutfağa döndü. Çaydanlığı koydu. Pencere önü sandalyeye oturup aşağıdaki şehir ışıklarına baktı. Kasım, ıslak karı pervazlara dökmüş, sokak lambaları sapsarı lekeler gibi dağılıyordu.

Yirmi dakika sonra kapı şiddetle kapandı.

Verda hâlâ oturuyordu. Çaydanlık çoktan kaynamış ve soğumuştu. Çayını bile koymamıştı.

Üç hafta önce, bir dosyaya şifre koyduğunu düşündü. Dosyanın adı Gelişim Stratejisi. Teknoİmpuls. 20252030du. Dört ay uğraşmıştı. Demir uyurken geceleri çalışıyordu. Önce sektörden veri topladı, sonra modeller kurdu, üstüne yeniden çalıştı. Demir ona bazen not kağıtlarına karaladığı düşünce parçacıkları verirdi, Verda ise onları profesyonel raporlara çevirirdi; sonrasında analistler hayran kalırdı.

Şifreyi üç hafta önce koymuştu. O gün Demir ona bir elbise getirmişti.

Elbise griydi. Pamuklu. Uzun kollu ve upuzun yakalı. Sana aldım, evde rahat edersin demişti. Sıradan bir AVM poşetiydi. Ne kutu, ne kurdele; sadece poşet.

Aynı gün, Demirin takım elbisesinin fişini görmüştü. Takım elbisesi, kendi maaşı kadardı. Oysa Verda bir danışmanlık şirketinde evrak asistanı olarak çalışıyordu; küçük maaş, gösterişsiz görev. Aylar önce konuşulup kabullenilen o düzen.

Kalktı, soğuk su koyup içti. Bilgisayarını açtı.

Şifre Yontaydı. Artık var olmayan bir köyün ismi.

Yonta, şehre yüz altmış kilometre mesafede, yerel halk tarafından başka isimle anılan küçük bir derenin kıvrımında kurulmuştu. İki yüz on hane, sundurması çatlamış bir köy evi, yıllarca kırk kişiye düşen, yüz yirmilik bir ilkokul, herkesin adını bilen market sahibi Necla Teyze. Yaşamı sessiz ve sakin bir köydü. Yazları saman ve reçine, kışları duman ve sıcak ekmek kokardı.

Verda yedi yaşındayken, elma ağacından düşüp kolunu kırdı. Yan komşu Mukadder Hanım onu kucağında sağlık ocağına kadar taşıyıp, elma ağaçlarına saygı duymak gerek, onlar bizden yaşlı ve toprağın sırlarını biliyor, diye yolu anlatmıştı. Verda o zaman anlamadı ama sesindeki sıcaklığı hiç unutmadı.

Köy yedi yıl önce yıkıldı. Bir sanayi holdingi toprağı alınca herkes başka yerlere taşındı. Herkes tazminatını aldı. Mezarlık taşındı. Elmalar kesildi. İki yıl sonra orada depo ve tel örgülü bir beton duvar yükseldi.

Verdanın annesi yıkımdan önce vefat etti. Babası ablasının yanına göçmüş, üç yıl orada yaşadıktan sonra o da gitmişti. Verda bir kez köy yıkıldıktan sonra uğramıştı, sadece görmek için. Duvarın kenarında durmuş, yaşadığı sokağı nerede arayacağını çıkaramamıştı; her şey dümdüz ve tek tipti.

Demir o zaman, Çok abartıyorsun. O köy zaten kendi kendine yok olurdu. En azından bir işe yaradı, demişti.

O anı çok sonra defalarca düşündü: Neden o zaman durmadım, diye.

Ama durmamıştı. Çünkü bir kızları vardı, Derya, o zamanlar on altı yaşındaydı. Ve yeni aldıkları şehrin merkezindeki bu evi bırakmak istememişlerdi. İnsanların değişik olduğunu ama geçmişlerini bilince anlaşılabileceklerini sanıyordu. Demir, edebiyat öğretmeni babanın, müzikle uğraşan annenin çocuğuydu. Kültürlü ama fakir yetişmişti. Eğitimin ve bağlantının kurtuluş demek olduğunu gençken kafasına kazımıştı. Hep yoksulluğundan utanmıştı, bunu Verda anlıyor ve affediyordu.

Üniversitede tanışmışlardı. Verda yirmi iki, Demir yirmi beş yaşındaydı. Demir mezuniyet tezini yazıyor, hesaplamaları toparlayamıyordu. Ortak bir arkadaş akıllı, anlar diye Verdayı getirdi. Verda çözdü. Demir yakışıklıydı, düzgün konuşmayı bilirdi, Verda, işte beni duyan biri, diye düşündü.

Sonra anladı ki, Demir sadece ona ihtiyacı olduğunda duyuyordu. Bunu anlaması yirmi yılını aldı.

İlk yıllar iyiydi. İkisi de çalışıyordu. Demir adım adım yükseliyor, Verda küçük bir denetim şirketinde iyi bir maaşla takdir görüyordu. Sonra Derya doğdu. Sonra Demir büyük bir holdingden teklif aldı, artık sık sık yolculuk, akşam çalışmak gerekiyordu. Kreş erken kapanıyor, çocuk hastalanıyor, biri evde olmalıydı.

– Şimdi önemli bir dönem, dedi o zaman. – Şansı şimdi kaçırırsam, ikincisi gelmez. Kısa bir süre, ayakta durana kadar.

Verda yarı zamanlıya geçti. Sonra, Derya ağır bir hastalık geçirince tamamen işi bıraktı; aylar boyunca hastaneydi. İyileşince mesleğe dönmek istedi ama iki yılda çok şey değişmişti, yerine başkası geçmişti, yeni patronlar ona sıcak bakmadı. Demir o sırada evi rahatça geçindirecek kadar kazanıyordu.

– Kendini kasmaya gerek yok, dedi. Evinle ilgilen.

Evinle ilgilendi. Ama Demirin işlerine de bulaştı; çünkü daha iyisini yapabiliyordu. Malzemeleri inceler, hataları görür; yardım ederdi. Önce izin isterdi, sonra otomatikleşti. Demir de bunu kanıksadı.

Demir Teknoİmpulsta Strateji Direktörü olana kadar, imzasını attığı belgelerin yarısından fazlasını aslında Verda yazmıştı.

Hiç ses çıkarmadı. Aynı aileyiz, onun başarısı benim de başarım, önemli olan sonuçtur, kimin adı yazılı olduğu değil, diye düşünüyordu.

Ama üç hafta önce, gri elbise geldi. Ve bir şey yerinden oynadı. Sessizdi. Gürültüsüz. Sadece yer sarsılır gibi, bataklıkta yürürken birden ayağının beklediğinden derine gittiğini fark ettiğinde olduğu gibi.

Kurumsal geceden sonraki sabah, Demir geç döndü. Verda onun ayakkabılarını çıkarışını, onu uyandırmamaya çalışmasını duydu. Verda zaten uyumuyordu. Tavanda, lambanın gölgesini izliyordu.

Kahvaltıda neşeliydi.

– Her şey çok iyi geçti, dedi, ekmeğe tereyağı sürerken. – Genel müdür memnundu. İstanbuldan gelen yatırımcılar projeye ilgi gösterdi. Ocakta toplantı olacak.

– Senin adına sevindim, dedi Verda. Dil sürçmesiyle sevindim yerine sevindim dedi, sanki kendinden çok başkası için konuşuyordu.

Demir fark etmedi. Ya da öyle göründü.

– Bir tuhaflık oldu. Serhat Bey seni sordu. Hafif hastalandığını söyledim.

– Serhat Bey, dedi Verda. Onu sadece belgelerden tanırdı akıllı, sağlam adam. – İnanmış mıdır?

– Tabii. Neden inanmasın?

Verda fincanına kahve ekledi. Bir süre sustu.

– Demir, artık başka bir şey istiyorum.

– Sabah sabah mı? Saatine baktı.

– Evet. Şunu bilmeni istiyorum: Bundan sonra anonim olarak çalışmayacağım. Yazdığım belgelerde adım olacak.

Ekmeğin bıçağını bıraktı. İlginç fakat huzursuz bir şaşkınlıkla baktı. Sanki söylenen hem gülünç hem yersizmiş gibi.

– Verda, ciddi misin?

– Ciddiyim.

– Yani diyorsun ki iş belgeme ortak olmak istersin. Benim Strateji Direktörü olduğum şirkette, kimsenin seni tanımadığı, orada hiç çalışmadığın yerde.

– Kimsenin belgelerin aslında bana ait olduğunu bilmediği yerde, evet.

Ayağa kalktı. Bardağı alıp bulaşığa koydu. Yüzünü ona dönmedi.

– Bunu büyütme. Her normal kadın kocasına yardım eder. Bu aile olmak demektir.

– Aile, herkesin görünür olduğu yerdir, dedi Verda. Biri görünmüyorsa, başka bir adı vardır.

– Abartıyorsun. Her şeyin var. Dairen, araban, kartların. Derya devlet bursunda okuyor. Eksiğin nedir, söyle?

Uzun süre baktı. Sonunda dedi ki:

– İnsan yerine konulmayı istiyorum. Evin demiri gibi görülmeyi değil.

O, bunu anlatmaktan yoruldum tavrıyla iç çekti.

– Gidiyorum. Akşam konuşuruz.

O akşam konu açılmadı. Sonra bir akşam daha, bir daha. Demir konuşmaları ustaca yok edebilirdi, bunu da öğrenmişti. Belki de zaten böyleydi.

Verda stratejiyi çalışmaya devam etti. Çünkü başladığı bir işi yarım bırakmayı hiç becerememişti. Çünkü konu ilginçti. Çünkü artık ne yapacağını biliyordu, sadece günü kesinleştirmemişti.

O fikir bir geceye denk geldi. Mutfakta sadece bir abajur yanıyor, dışarıda kar ağır ağır yağıyordu. Varlık dağılımı bölümünü bitirdi, üç cümleyi düzeltti. Sonra dosya özelliklerine baktı, Yazar kısmında Demirin adı gözüküyordu; o dosya Demirin şirket laptopunda açılmıştı, her seyahatte evde bırakıyordu.

Dizüstünü kapatıp, pencereye yürüdü. Dışarıda ağır, kocaman karlar yağıyordu, şehir ışıkları yine uzak yıldızlar gibi.

Yontayı düşündü. Babası çocukken onu yanına alıp balık tutmaya götürdüğü zamanları. Sessizlik dolu zamanlar: sazlıktan hafif bir hışırtı, ilerden bir ördek sesi, su ve yosun kokusu. Babası nadir konuşurdu, bir keresinde, Unutma Verda, senin olan hep senindir, biri elinden alsa da gerçek değişmez demişti.

O zaman belki bir oltadan bahsediyordu, ama şimdi Verda çok daha başka bir şeyi anlardı.

Teknoİmpulsun yirminci kuruluş kutlaması cuma günü, şehrin ortasında bulunan Kuzey Yıldızı isimli restoran kompleksinde yapılacaktı. Burasını da aslında Verda bulmuş, karşılaştırmasını hazırlayarak Demire vermişti. O da yönetim toplantısında kendi fikriymiş gibi sunmuştu.

Üç gün kala, Demir menünün bir çıktısını getirdi.

– Vejetaryenler için az çeşit var, öneri isterim.

– Demir, menüde fikir soruyorsun ama geceye gelmemi istemiyorsun.

– İkisi ayrı konu.

– Evet, çok ayrı.

Üç ekleme yaptı, karaladı, geri verdi.

Teşekkür etmedi bile.

Cuma sabahı Demir gergin ve telaşlıydı. Kravatı iki kez kontrol etti. Manşetlerini sordu, şık görünüyor muyum, dedi.

– Evet, dedi Verda.

– Emin misin?

– Evet.

Dörtte çıktı, salonu hazırlayacağım, ekipman bakacağım dedi. Giderken son lafı: Beni bekleme, geç dönerim.

Verda duş aldı. Saçlarını taradı. Gri elbiseyi değil, iki yıl önce kendine aldığı, zarifçe dikilmiş yeşil elbiseyi giydi. Kısa topuklu ayakkabılar, Deryanın ona İstanbuldan getirdiği küpeler. Küçük bir şişeden Artemis parfümü sürdü.

Kendine aynada baktı. Mukadder Hanımı, elma ağaçlarını düşündü. Toprağın bildiklerini düşündü.

Çantasını aldı, çıktı.

Kuzey Yıldızı tam beklediği gibi: kristal tavan avizeler, ışığın duvarlara renkli damlalar saçan yüksek tavan. Beyaz örtülü masalar, üç farklı boyda kadehler. Köşede hafif caz. Pahalı, beynine kazınan ama bir yandan da isimsiz parfüm kokusu.

Paltonu vestiyere verdi. Etrafa bakındı.

Seksen kişi kadar konuk vardı. Takım elbiseli erkekler, uzun elbiselerli kadınlar. Barın yanında biz buranın sahibiyiz edasında dört erkek. Hepsini yıllık raporlardan, özgeçmişlerden tanırdı.

Demir salonun karşı köşesinde, iki hafif renkli takım elbiseli adamla konuşuyordu. O daha Verdayı görmemişti.

Bir bardak su aldı, kolona yanaştı, izledi.

Demir kendinden emindi, bunu iyi yapardı. Konuşması ölçülü, jestleri dozunda, doğru zamanlamalı kahkaha, ilgiyle dinleyen duruş. Bunu ona Verda öğretmişti, kritik toplantılar öncesi nasıl durulur, nasıl konuşulur, ne sorulur.

Bakışı salonda gezindi, tekrar sohbetine döndü. Sonra durdu Verdayı gördü.

Bir anlık duraklama. Yüzünde kibar öfke diye tanımlayacağı bir ifade. Gülümsemeye devam ediyor ama gözleri değişmişti.

Dostlarından özür diledi, Verdaya doğru hızlıca yürüdü.

– Ne yapıyorsun burada? diye fısıldadı, çok alçak sesle – Sana söylemiştim.

– Geldim, dedi Verda aynı tonla. – Burada olmamam gerektiğini söyledin, kendim görmek istedim.

– Verda, şimdi zamanı ve yeri değil. Lütfen git. Rica ediyorum.

– Bu rica ediyorumu çok duydum. Devamında genelde şunu yapmanı istiyorum gelir. Neyin peşindesin, Demir?

– Bu geceyi mahvetmeni istemiyorum.

– Daha mahvolmadı, dedi Verda.

O sırada yaşlıca, uzun bir adam yaklaştı: Serhat Bey. Verda onu genel kurul raporundaki fotoğraftan tanımıştı.

– Demir Bey, eşinizle tanıştırır mısınız? Hiç tanışamamıştık.

Kısa bir duraksama. Demir gülümsedi.

– Serhat Bey, eşim Verda Hanım.

– Memnun oldum, dedi Serhat Bey, elini sıktı, dikkatlice baktı. – Analiz işinde çalıştığınızı duydum.

– Çalıştım, dedi Verda. – Hâlâ çalışıyorum.

– Hangi alanda?

– Demirin alanında: strateji, pazar analizi, veriler.

Demir hafifçe öksürdü.

– Zaman zaman yardımcı olur, dedi. – Ufak tefek şeyler.

– Ufak değil, dedi Verda nazikçe. – Son beş yılın stratejisinin tamamını ben yazdım. Az sonra sunulacak belgeyi.

Serhat Bey önce ona, sonra Demire, tekrar ona baktı.

– Bu ilginç, dedi. Sonra uzaklaştı.

Demir ona döndü. Gözlerindeki kibar öfke yerini düz bir öfkeye bırakmıştı.

– Ne yaptığını anlıyor musun? dedi neredeyse fısıltıyla.

– Evet, dedi Verda. – Anlıyorum.

– Derhal git.

– Sunumu bekleyeceğim.

Hızlıca uzaklaştı.

Verda, isim kartlarından birini aldı, çantasına koydu. Salonun kenarında toplanmış birkaç kadın – diğer müdür eşleriyle yanına gitti. Soğuk değil ama sıcak da olmayan bakışlar.

– Teknoİmpulstan mısınız? dedi biri, elinde büyük altın küpelerle.

– Hayır, Demir Ekincinin eşiyim.

– Aa, dedi kadın. Merakla baktı. – Eşi evde derdi hep.

– Artık evde değilim, dedi Verda. – Bugün dışarı çıktım.

Kadın kahkaha attı, samimi ve içten. Elini uzattı:

– Sibel. Eşim finans direktörü.

– Verda.

Bir süre konuştular. Sibel bankada çalışırken ilk çocuğunda bırakmış, sonra ikinci ve üçüncü gelmiş, on beş yıl geçmiş bir şekilde. Bazen merak ediyorum, o bilanço okumayı ilk bakışta anlayan kadın nereye gitti, dedi Sibel. Yakınmadan, sadece gerçek gibi.

– Gitmedi, dedi Verda.

Sibel ona baktı.

– Öyle mi düşünüyorsun?

– Eminim, dedi Verda.

Sonra resmi bölüm başladı. Masalar kenara, küçük bir sahne ve ekran kuruldu. Verda iyi görebilecek bir yere geçti. Demirin reçetesinde oturacağı yere değil, isteyerek.

Genel Müdür uzun konuştu. Yirmi yıl, büyümek, ekibiyle gurur Ardından, Şirketimizin yeni beş yıllık strateji sunumunu Strateji Direktörümüz Demir Ekinci anlatacak.

Demir sahneye çıktı.

Gerçekten iyiydi. Takım, duruş, gülüş Verda, Yaratmaya yardım ettiğim bir adam var orada, diye düşündü. Her yönüyle değil, ama özgüven, topluluğa hitap becerisi, karmaşığı basite indirgeyen anlatımlar Bunun bir kısmını yıllarca ona kendisi vermişti.

Sunuyu açtı.

İlk üç slayt kolaydı. Piyasa, rakipler, genel akımlar. Demir ezbere bildiklerini konuştu, salon dikkatle dinliyordu.

Ana bölüme geçti. Beş yıllık strateji, detaylı modeller, finansal projeksiyonlar Dosya ekrandan şifre sordu.

Bir anlık, sonra gittikçe artan bir sessizlik. Demir birkaç tuşa bastı. Yanlış şifre.

Bir daha bastı. Yine yanlış.

Salonda mırıldanmalar başladı, teknik personel kenara koştu.

Verda oturuyordu; şifreyi sadece o biliyordu.

Demir bir noktada gözleriyle onu buldu. Anladığını fark etti.

Teknikten biri bir şeyler fısıldadı. Demir mikrofonu eline aldı:

– Küçük bir teknik aksaklık, dedi. Sesi sarsılmadı. – Özür dilerim.

Sahneden inip doğrudan ona geldi. Salon sessiz, herkes usuldan bakıyordu.

– Şifre, dedi fısıltıyla.

– Yonta, dedi Verda.

Bir an gözlerini kapayıp açtı.

– Bunu bilerek yaptın.

– Kendi belgeme şifre koydum, yasak değil.

– Şimdi değil, lütfen.

– Lütfen, dedi Verda. – Ama bu defa gerçekten.

Ayağa kalktı.

Etrafları bir boşluk değildi, ama salon ağız birliğiyle ne olursa olsun havasındaydı.

Verda, Demirin elindeki mikrofonu aldı. O bırakmak zorunda kaldı. Sahnenin ortasına yürüdü.

– Herkesten özür dilerim, dedi, sesi titremiyordu şaşırdı. – Dosyanın şifresi çocukluğumun köyü, artık olmayan bir yerin adı: Yonta. Bu belgeyi ben yazdım. Beş yıllık strateji. Dört aylık emek. Şifreyi şimdi vereceğim ve sunum devam edecek. Ama öncesinde, bu salonda kimin adı kapakta olmalı herkes bilsin istiyorum.

Tavanın yükseklerinde havalandırmanın uğultusu duyuluyordu.

– Benim adım Verda Ekinci, dedi. İktisat mezunuyum, on beş yıl strateji tecrübem var; son yılları görünmezdi. Dosya şifresi, Yonta. Büyük harfle. Teşekkürler.

Mikrofonu masaya bıraktı. Çantasını aldı. Demire baktı.

– Gidiyorum, dedi. – Bu bir gösteri değil. Artık görünmez olmam gerekmiyor.

Kapıya doğru yürüdü. Ne hızlı, ne yavaş bildiği yere giden insan normalinde.

Vestiyerde paltoyu beklerken görevlinin bakışı vardı üstünde; ya da ona öyle geldi. Paltoyu giydi, dışarı çıktı.

Yine büyük, tembelce kar yağıyordu. Derin bir nefes aldı, ilginç bir şey hissetti: Ne zafer, ne rahatlama Sadece sessiz ve biraz buruktu. Tıpkı bir zamanlar evin olduğu yeri izlerkenki gibi.

O gece Deryayı aradı.

Üçüncü çalışta açtı Derya. Saat gece yarısını geçmişti.

– Anne? Bir şey mi oldu?

– Hayır. Bir şey yok. İyiyim.

– Sesi değişik geliyor.

– Gayet iyi, dedi Verda. – Sadece seni duymak istedim.

– Anne, babamla bir sorun mu var?

Kısa bir duraksama.

– Evet, dedi Verda. – Sorun var. Anlatırım gelişte. Sadece bil ki ben iyiyim.

– Emin misin?

– Evet, tamamen eminim.

Derya sustu, sonra dedi ki:

– Anne, uzun süredir sana söylemek istedim. Yaptıklarının farkındayım. Küçük değilim. Geceleri çalıştığını, babamda raporlar gördüğümü ve senin tarzını tanıdığımı biliyorum. Farketmediğimi mi sandın?

Verda birkaç saniye sessiz kaldı.

– Dikkat etmişsin, dedi sonunda.

– Evet. Ve senin tarafındayım, bunu bil. Hep.

Verda elini telefonda sıktı. Kar yağıyordu camın dışında.

– Teşekkür ederim, dedi. – Yat dinlen, sonra konuşuruz.

Demiri beklemeden yattı.

O gece saat iki gibi döndü Demir. Koridorda ayak sesleri, yatak odası kapısında durdu, sonra salona geçti ve kanepede uyudu. Tek kelime yoktu.

Sabah konuşmadılar. O çıktı, Verda kahvesini içerken düşündü. Demiri değil, bundan sonra ne yapması gerektiğini.

İki hafta ağır geçti ama klasik anlaşılan anlamda değil. Gözyaşı, feryat değil de, sanki taşınmadan sonra kutuları ayırmak gibi. Bir kısmı atılacak, ama hâlâ bakmaya gücün yok, öyle bir hal.

Demir geceyle ilgili tek söz etmedi. Bu da cevap oldu zaten. Özür de dilemedi. Hiçbir şey demedi.

Verda, Serhat Beye yazdı. Kısa, iki paragraflık bir e-posta: Kendini tanıttı, süreci anlattı, oluşturduğu raporun yazım tarihlerini gösterir ekler gönderdi, görüşmeye hazır olduğunu bildirdi.

Ertesi gün cevap geldi: Çarşamba görüşebilirsek memnun olurum.

Görüşmeye o yeşil elbisesiyle gitti. Serhat Beyin ofisi ferah, fazla eşyasızdı, camdan nehir ve bir köprü görünüyordu. Serhat Bey bizzat karşıladı.

– Gönderdiğiniz belgeleri inceledim, dedi. – Ve birkaçını tekrar kontrol ettirdim. Gerçekten sizin elinizden çıkmış.

– Evet.

– Demir bundan haberdar mıydı?

– Hayır. Ama bu konuşma onunla ilgili değil, benimle ilgili.

Serhat Bey bakışlarını ona dikti. Yorgun, ama dikkatli biri gibi.

– Haklısınız, kendi hikâyenizle ilgili, dedi. – Planlarınızı anlatır mısınız?

Anlattı.

Sonra defalarca. Aylarca görüşmelere gitti, kendini, yeteneklerini anlattı. Kolay değildi; on beş yıl görünmez yaşamanın izini dilinden hissediyordu. Sık sık biraz yardımcı olmuştum, veya az bir tecrübem var diye başlıyordu lafa. Eski alışkanlık. Yeni baştan öğrenmek zorundaydı.

Altı ay sonra boşandılar. Mahkeme, kavga, olay olmadan oldu. Demir evi teklif etti. Verda kabul etti ama birikiminin kendine ait payını istedi. Deryanın bulduğu genç bir avukat Net ifadeli, sakin sesli bir kadın yardımcı oldu. Demir koşulları kabul etti; belli ki başka türlüsünün daha sancılı olacağını anlamıştı.

Bir yıl geçmeden Verda kendi danışmanlık ofisini açtı. Küçük. İki çalışanı ve kendisi. Orta büyüklükte şirketlere strateji danışmanlığı. Teklifleri dikkatlice alıyor, yettiği kadar iş alıyordu. İlk müşteri şehir dışındaki bir üretim şirketiydi, pazar analizi ve üç yıllık plan istiyordu. Üç ay çalıştı, ortaya kendi de memnun kaldığı bir iş çıktı. Firma sözleşmeyi uzattı.

Sonra ikinci firma, sonra üçüncü.

Serhat Bey onu iki arkadaşına tavsiye etti. Sibel, Kuzey Yıldızındaki Sibel, sekiz ay sonra aradı. Bazen o rakamları ilk bakışta okuyabilen kadını düşünüyorum, demişti. Geri dönmeye karar verdiğini, danışmak istediğini söyledi.

– Kariyer danışmanlığı yapmıyorum, dedi Verda. – Şirketlerle çalışırım.

– Ya şirket ben isem? dedi Sibel.

Verda düşündü.

– O zaman çarşamba gel.

Ofis küçüktü. İki masa, bir kitaplık, pencere kenarında, ablasının gönderdiği örgü bir battaniye ile bir kanepe. Duvarda sadece bir resim: kendi bulup bastırdığı, sabah nehir kıyısı. Yontadaki dere gibi.

Diplomalarını, sertifikalarını asmamıştı; gereksiz olurdu.

Bir gün Demir aradı. Marttı, Kuzey Yıldızı gecesinden neredeyse bir yıl sonra. Verda ofiste finansal model üzerinde çalışıyordu.

– Verda, dedi. Sesi başka, ne iş, ne öfke var. Biraz güvensiz. – Konuşmak istedim.

– Dinliyorum.

– Yeni bir proje var. Zor bir iş. Stratejik planlamada iyi birine ihtiyacım var. Belki…

– Hayır, dedi Verda.

– Daha anlatmadım bile.

– Anladım. Hayır.

– Verda, iyi ücret veriyorum. Resmi sözleşme. Eskiden…

– Demir, dedi. Sandalyede doğruldu. – Açık konuşayım. Güvenmediğim kişilerle çalışmam. İlkesel değil, sadece daha kolay.

Uzun bir duraklama.

– Anladım.

– Derya nasıl?

– Sınavları verdi. Çok iyi.

– Biliyorum. O söyledi. Sevindim.

– Ben de.

Bir duraksama daha. Daha yumuşak.

– İyi görünüyorsun, dedi. Geçen hafta merkezde gördüm seni. Farkedemedin.

– Demek ki yoğundum.

– Evet. Sanırım öyle.

Biraz daha sustu.

– Şunu söylemek istedim Hatalıydım. Bir gece değil, genel olarak. Anladım.

Verda duvardaki dere resmine, suyun kıvrımına, Yontadaki dereye bakar gibi baktı.

– Anlamış olman iyi, dedi. Bu önemli.

– Sadece bu mu söyleyeceğin?

– Evet. Sadece bu.

Telefona kapattı. Sonra içini sıkan, aynı anda sıcak bir şeyin geçtiğini bekledi; geçince tekrar finansal modellere döndü.

Düşündüğü bir şey daha vardı. Sık olmayan, ama aklından çıkaramadığı.

Yonta.

Bazen geceleri, uyuyamadığında, haritayı açar o yeri bulurdu. Beton dikdörtgen, düzleşmiş toprak. Hiçbir şey eskiyi hatırlatmaz; sadece haritalardan, derenin kıvrımını bulup burada bir ev vardı diyebilirsin.

Bazı şeyler, güçsüz oldukları için değil, birileri gereksiz gördüğü için kayboluyor. Köyler. İnsanlar. Yıllar.

Ama Temmuzda saman, sabahları dere kokusunu hatırlıyorsan, bir yerde var demektir; içimizde, önem verdiğimiz bir dosyanın şifresinde.

Yonta. Büyük harfle.

Nisanda yeni bir müşteri geldi. Otuz beş yaşlarında, küçük bir lojistik şirketinin kurucusu. Heyecanlı, hızlı bakışlı. Masaya belgelerini döktü, hızla konuşmaya başladı rakipler, yatırımcılar, büyüme şart Verda dinledi. Sonra sözünü kesti.

– Şu bölümü gösterin, dedi. Burada mevcut varlıklarınız mı?

– Evet.

– Amortismanınız yanlış hesaplanmış. Gerçek tabana göre yüzde on iki kayıp var.

Şaşkınca baktı.

– Nasıl bu kadar çabuk…

– Rakamdan anlarım, dedi Verda. – Yıllardır bu işi yapıyorum.

Bir süre sustu. Sonra gülümsedi, ilk kez.

– Tamam. Sizi dinliyorum.

Verda kalemini eline aldı.

– Baştan başlayalım.

Dışarıda ilkbaharın ilk sıcak günü. Ofisin penceresi avluya bakıyor: üç tane huş. Şimdilik çıplaklar, ama tomurcuklar kabarık, birkaç haftaya açılacak. O zaman tüm avlu hafif, belli belirsiz bir kokuya bürünecek yeni bir şeyin, başlayacak olanın kokusu.

Verda dosyadaki rakamlara bakıyor. Yanında kahvesi, biraz soğumuş. Yan odada asistanı Nihan telefonda fısıldıyor. Koridorda biri geçti. Sıradan bir gün. Sıradan bir iş.

Bütün gerçeklik de buydu.

O akşamda değil, kristal avizelerle salonun ihtişamında değil. Yonta şifresinde de değil. Hepsinin olması gerekiyordu, bir şeyin değişmesi için. Ama gerçeklik, bu odada, kitaplıkta, battaniyenin kenarında, soğumuş kahvede ve elindeki kalemdeydi. Karşısında oturan ve sizi dinliyorum diyen bir müşteriyle.

Yirmi yıl. Bazen sayardı. Pişman olmadan. Sadece sayardı. Yirmi yıl çok uzun. Hayatının yarısı neredeyse. Geri döndürülmezdi, gereksiz harcamıştı belki ama geçmiş bitti.

Ama şimdi burada. Kalemi, rakamları, ve pencerenin dışında sessiz bir nisan sabahı.

Kaybettiklerini geri alamaz. Ama önündeki yirmi yıl, ne anlama gelirse gelsin, artık aynı şekilde harcanmayacak.

– Pekâlâ, dedi Verda. Varlıklardan başlayalım.

***

Birkaç ay sonra Derya tatil için geldi. Akşam mutfakta çay içiyorlardı. Derya ona, bir şey sorup sonra duraksayan bakışlarla bakıyordu.

– Anne, dedi Mutlu musun?

Verda düşündü. Dürüstçe, acele etmeden.

– Mutluluk doğru kelime mi bilmiyorum, dedi. Ama kendime saygı duyuyorum. Bence bu daha önemli.

Derya yavaşça başını salladı. Fincanı iki eliyle tutuyordu.

– Bence bu da mutluluktur. Klasik filmlerdeki gibi değil sadece.

– Değil, dedi Verda. Farklı.

Dışarıda gece olmuştu. Şehir kendi sessiz uğultusunda devam ediyordu. Deryanın fincanında soğuyan nane çayının kokusu mutfağa yayıldı, ferah ve sade. Çok uzakta, orada, Yontanın yerinde de akşam vardı şimdi. Sessiz, ışıksız. Sadece toprak ve onun üstünde gökyüzü.

Verda çayını sıcak suyla tazeledi, elleriyle fincanı sardı. Sıcaklık porselenden yavaşça geçti.

– Bana okulunu anlat, dedi. Ekonomi nasıl gidiyor?

– Zorlanıyorum, dedi Derya. Bir vaka verdiler çözemedim.

– Göster bakalım, dedi Verda.

Derya sırt çantasını alıp bilgisayarını çıkardı, masaya koydu.

– Bak, burada.

Verda ekrana göz gezdirdi. Masadaki kalemini aldı, yaklaştı.

– Şurada, dedi. İyi bak…rakamların yerini değiştirmişler, dedi. Analizde taban yılını yanlış seçmişler. Sonra… Verda yavaşça kızının yanına, monitörün altına eğildi. Bak, şu formülü şuradan başlat. Rakamları yukarıdan kontrol et. Burası kilit nokta.

Derya başıyla onayladı, birlikte rakamları bir daha gözden geçirdiler. O an Verda, göz ucuyla kızının ekrana bakışını izledi; sabırla, dikkatle izleyen o bakış içinde kendi geçmişini, babasının ona tuttuğu eski oltayı, annesinin elmayı kucağına bırakışını fark etti.

Derya, rakamları tekrar çalışıp kafasını kaldırdığında hafifçe gülümsedi.

Haklısın, dedi, burasıymış.

Her zaman rakamların köküne bak, dedi Verda, sesi yumuşamıştı. Üstte ne görünürse görünsün, asıl kök aşağıda. Bunu unutma.

Bir süre sessizce oturdular. Mutfakta, soğuk çayın yanında, akan zamandan kopuk, kendi küçük dünyalarına ait bir parça bulmuşlardı.

Camın dışında, şehirde bir taksi uzaklardan geçti, loş farlarıyla gecenin koyuluğuna bir çizgi çizdi. Verda fincanını bitirdi, kalktı, pencereye döndü. Göğü izledi; doğuda sabaha yakın, belki çook uzakta bir kuşun gölgesinin geçip gittiği, rüzgârın sesiyle karışan bir mırıltının olduğu zamandı.

Elini kızının omzuna koydu.

Hayatta her şey sayılar kadar net olmayabilir, dedi. Ama bildiğin şeyi savunmaktan, kökünü unutmaktan korkma.

Derya başını uzatıp ona sarıldı. Kısa, güvenli bir sarılış.

Hiç korkmayacağım, dedi. Senin kızınım çünkü.

Mutfağın içinde, nane ve tarçın kokusunun arasında, Verda içinden derin, tuhaf bir huzur geçtiğini hissetti. Hayatın, kayıpların, yeniden başlamaların olmadığı bir an değil; tam da onların içinden geçen bir an. Bittiği, başlayıp döngüye kavuştuğu bir an.

Camdan baktı, yoldan geçen bir adam ceketinin yakasını kaldırmış, hızla yürüyordu. Hiçbir yere ait değil ama her yere gidebilecek biri gibi.

Verda mutfağa döndü, masanın köşesine ilişip kızının çözdüğü dosyaya göz attı. Kalemi aldı, ucunu sivriltti.

Şimdi, dedi, gerçek analize başlayalım.

Ve masa üstünde anneden kıza geçen bir bakış, pencerede yeni bir sabahın loş, gri ışığı, hayatın en sade haliyle, görünür ve hak edilmiş olan bir mutluluğun içine doğru, usulca aktı.

Rate article
Lifequest
Yazarı Belirsiz: Kimliği Bilinmeyen Bir Eserin Hikâyesi