Sivri Dilli Gelin

Rahatsız Gelin

– Ceren, listeye baktın mı hiç? Sana bir liste verdim, orada her şey yazıyor, – Ayten Hanımın sesi sanki anlamakta zorlanan biriyle konuşur gibiydi. – Orada yazıyor: üç farklı etten yapılan paça çorbası. Üç. İkiden değil, birden hiç değil. Üç.

– Ayten Hanım, listeyi okudum. Tam da bunu konuşmak istiyordum. Kutlama haftaya, ben de düşündüm ki

– Sen düşündün. – Kayınvalidesi kelimeyi havada bırakıp kısa bir duraksama yaptı. – Sen düşündün ama ben söylüyorum. Üç etten paça çorbası, lahana ve mantarlı börek, kıymalı enginar dolması, mercimekli kısır, rus salatası, bir de o yengeç surimi ile yapılan salatadan, ayrıca zeytinyağlı yumurta dolması, krepli yoğurtlu mezeler, elmalı ördek, patatesli rulo börek, peynirli fırın yemeği, Napolyon ve Kuş Sütü pastası. Bunlar asgarî, Ceren. En azından bu kadar. Kırk kişi gelecek.

Ceren telefonu kulağına tutmuş, pencereden dışarı bakıyordu. Kasımın nemli ve soğuk yağmuru dışarıda yavaşça yağıyordu, tıpkı bu konuşmanın ağırlığı gibiydi.

– Tamam, Ayten Hanım. Sonra tekrar ararım sizi, olur mu?

– Fazla oyalanma, Cumartesiye kadar zaman kalmadı.

Telefonu mutfak masasına bıraktı. Birkaç saniye sadece öylece oturdu. Kareli kağıda, Ayten Hanımın belirgin ve buyurgan el yazısıyla yazılmış liste tuzlukla bastırılmış olarak masada duruyordu. Ceren listeyi aldı ve tekrar okudu. On dört kalem. Her birinin yanında ev yapımı, hazır değil, geçen seferden daha iyi gibi notlar vardı.

Geçen sefer. Geçen sefer, baldızı Melisin beşinci evlilik yıldönümüne hazırlanmıştı. Ceren o zaman üç gün önceden başlamıştı. Üç gün uykusuz kalmış, ikinci günün akşamı ayakları artık onu taşımamış, elleri sürekli bulaşık yıkamaktan çatlamıştı. Engin, bu üç gün boyunca eve gelmiş, yemekleri tencerenin üzerinden atıştırıp televizyonun karşısına geçip uzanıyordu. Bir kez yardım ister misin diye sorduğunda Ceren Hayır, hallederim, dedi. Engin başını salladı ve çıktı. Kırgınlık yoktu, sadece gittiydi.

Asıl kutlamada Ayten Hanım paça çorbasını tattı, Cereni yanına çağırıp fısıldadı: Biraz tuzu fazla olmuş. Başka bir şey demedi. Konuklar övgüyle yediler, börekten bir daha istediler, uzun zamandır böyle güzel börek yememiştik dediler. Ayten Hanım başıyla onaylayıp, Bu bizde gelenektir, dedi. Cerenin adını hiç anmadı.

Şimdi, on dokuz yıldır Enginle yaşadıkları Müteahhitler Sitesindeki mutfakta, Ceren düşündü ki gelenek Ayten Hanım için çok somut bir şeydi: Gelenek, gelin yemek yapar. Gelenek, gelin evi toplar. Gelenek, gelin davet edildiği için şükreder.

Telefon titredi. Melis.

– Ceren, annemle konuştun mu? Bir garipti, dedi.

– Normâlim, sadece biraz yorgunum.

– Bak, haftaya kutlama var, alışverişe başlamamız gerekiyor. Ben Çarşamba gelebilirim, birlikte alışverişe çıkarız, torbaları taşırım. – Durdu. – Yok, Çarşamba olmuyor, manikürüm var. Perşembe?

– Melis, alışverişi ben hallederim.

– Peki. Sadece annem özellikle yeşil elmalı ördek istiyor, Granny Smithden, başka elma olmaz. O ekşilik veriyor, biliyorsun.

– Biliyorum.

– Ve paça çorbası bu kez berrak olsun. Geçen sefer biraz bulanıktı.

Ceren gözlerini kapattı. Üç çeşit etli, berrak paça çorbası. Elmalı ördek. İki pasta. Kırk kişi.

– Tamam Melis, duydum.

Telefonu cebine koydu, kalktı. Akşam yemeğine başlaması gerekiyordu. Engin yedide işten gelir, aç olurdu. Yemek yoksa, uzun sorgulayıcı bir bakış ve Bugün yemek yapmadın mı? cümlesi gelirdi. Kızgınlıkla değil, daha çok bir otobüse binip nereye gittiğini anlamayan birinin şaşkınlığıyla.

Buzdolabını açtı. Tavuk, soğan, havuç çıkardı. Tencereyi ateşe koydu. Hareketleri alışkın, neredeyse otomatikti. On dokuz yıl, aynı hareketler.

Ceren, Enginle yirmi altı yaşında tanıştı. Engin neşeli, hareketliydi, hep herkesi güldürürdü. Ayten Hanım, ilk tanışmada, Sen akıllı kızsın, hemen anlaşılıyor, dedi. Ceren bunu iltifat sanmıştı, ama sonra anladı ki akıllı, itiraz etmez manasına geliyordu.

Yirmi sekizinde evlendi. İlk yıl fena değildi. Sonra Eren doğdu. Eren büyüdü, başka bir şehirde okumaya gitti. Geriye bu kaldı: bir ev, bir mutfak, bir kareli kağıtta yemek listesi

Tavuk kaynadı. Altını kısıp odaya geçti. Annemi aramak istiyordu, sadece sesini duymak için. Ama telefon çalarken elimdeydi.

Arayan annesiydi.

– Ceren, – annesinin sesi kısık ama rahatsız edici bir şekilde tedirgindi. – Bugün yanımızda olabilir misin?

– Ne oldu?

– Baban kötü oldu. Hastaneye geldik, ambulans çağırdık.

Ceren ceketini giyerken çorbayı hatırladı, geri dönüp ocağı kapadı. Engine kısa bir mesaj yazdı: Babam hastanede, annemin yanına gidiyorum, yemek ocakta. Çantasını aldı, çıktı.

Hava karanlık ve nemliydi. Taksi çevirip yol boyunca sessizce karşıdan gelen farların ışıklarına baktı. Babası, Kemal Bey, yetmiş iki yaşında, hayatı boyunca kalbi saat gibi çalışırdı, hiç şikayet etmezdi. Hep, Ben size daha çok lazım olurum, derdi. Gerçekten o kadar kuvvetli olduğuna inanıyordu. Şimdi de öyle olmasını öyle çok isterdi ki.

Hastanenin antipatik temizlik kokusu ve uzun beyaz koridorları Annesi kabulde pencerenin yanında, paltosunu üstünden çıkarmadan, çantasını göğsünde sımsıkı tutarak bekliyordu.

– Anne.

Annesi çevrildi. Gözleri kuru ama öyle bir bakışı vardı ki Cerenin yüreği sıkıştı.

– Basıncı çok yüksekmiş. Beyniyle ilgili bir sıkıntıdan şüphelendiler. Koridorda düştü. Ben mutfaktan çıkınca yerdeydi.

– Şimdi nasıl?

– Tetkikler yapılıyor. Bekleyeceğiz dediler.

Sert plastik sandalyelerde beklediler. Annesi Cerenin elini tuttu. Eli küçük, serindi. Ceren, üç haftadır annesini ve babasını ziyaret edemediğini düşündü. Vakit olmuyor hiç. Sürekli bir şey çıkıyor. Alışveriş, yemek, temizlik, Ayten Hanımla menü tartışması

Bir buçuk saat sonra doktor çıktı. Genç, gözlüklü, yorgun.

– Durumunu sabitledik, – dedi. – Ama beyin kan dolaşımında bozukluk ihtimali var. En azından bir hafta burada kalacak.

– İyi olacak mı? annesi sordu.

– Takip edeceğiz, daha yorum yapmak erken.

Ceren annesini eve bıraktı, çay koyup yanında oturdu, annesi sandalyede kestirene kadar bekledi. Sonra çocukluğunun evinin mutfağında oturup sessizliği dinledi. Bu evde her zaman eski bir battaniye gibi yumuşak bir sessizlik olurdu. Camda annesinin her sene unutmadan çiçek açan saksı sardunyaları vardı. Duvarda bir fotoğraf: yedi yaşında Ceren, babasının elini tutmuş, uzaklara bakıyor. Babası ise Cerene bakıyordu.

Eve gece yarısı döndü.

Engin uyanıktı, telefonda bakınıyordu ama Cereni görünce telefonu bıraktı.

– Nasıl oldu?

– Kötü. Beyin kan dolaşımından şüpheleniyorlar.

– Ciddiymiş, – dedi. Durdu. – Hiçbir şey yedin mi bari?

– Hayır.

– Tavuk var tencerede, ısıttım. Al ye.

Ceren aldı, mutfakta ayakta, lavabonun başında yedi, sofrayı kuracak hali yoktu. Sonra yattı. Uzun süre uyuyamadı. Tavana bakıp babasının yüzünü, annesinin ellerini düşündü.

Sabah Ayten Hanım aradı.

– Ceren, dün akşam bir yerlere gitmişsin diye duydum. Engin söyledi, babanda bir şey mi varmış. Ama umarım anlıyorsun, kutlamaya altı gün kaldı.

– Ayten Hanım, babam hastanede.

– Ben duydum tabii. Ama ne var ki, hastane yakın. Sen hasta değilsin. Ne zaman başlıyorsun hazırlığa?

Cerenin içinde bir şey çok ağır, çok net bir hale geldi. Sanki bir ırmak akmayı bırakıp durmuş gibi.

– Şimdilik bilmiyorum.

– Nasıl yani bilmiyorum? – Ayten Hanımın sesine tanıdık bir şaşkınlık geldi. – Ceren, bu benim yetmişinci yaş günüm. Hayatta bir kere olur. Farkında mısın?

– Farkındayım. Babam da bir tane.

Sessizlik.

– Peki, – dedi Ayten Hanım sonunda. – Yetiştirirsin, zaten sürekli hastanede beklemene gerek yok. Ziyaret et, sonra serbestsin.

Ceren cevap vermedi. Vedalaşıp kapattı.

Engin mutfakta kahve içiyordu. Başını kaldırıp baktı.

– Annem aradı mı?

– Aradı.

– Ne dedi?

– Hazırlıkları sordu.

Başını salladı, kahvesini içti. Sonra dedi ki:

– Bak Ceren, onun hayatında bir kere böyle bir gün. Kırk kişi. İptal edilemez ki.

– Ben iptal edin demiyorum.

– O zaman. Yetiştirirsin. Babana tabii ki bak, ama hazırlığı da yaparsın, değil mi?

Ceren ona şöyle bir baktı. Engin telefona bakıyordu. Kaşları hafif çatık, onun dediğine değil telefondaki bir şeye.

– Engin, – dedi, – ya hastaneye yatan senin annen olsaydı?

Başını kaldırdı.

– Alakası yok ki.

– Ne yok?

– O başka, – dedi, işler açıklanmış gibi.

Ceren giyindi, hastaneye gitti.

Babası dört kişilik odadaydı. İçeri girdiğinde bilinci kapalıydı, yine göğsünde bir şeyler büzüldü. Sonra hemşire sordu, Uyuyor dedi. Ceren yanında oturdu, yüzüne baktı. Kırışıklar, gri sakallar, battaniye üstünde dolma parmaklı eller. O eller Cerene küçükken hep tahtadan kuşlar yapardı. O eller bir gün onu bisiklet sürerken düştüğünde yakalamıştı.

Babası gözünü açtı. Ona baktı. Gülümsedi, ama gülümsemesi ürkekti, hayal mi gerçek mi emin olamayan biri gibi.

– Geldin, – dedi. Sesi kısık, bambaşkaydı. Normalde sesi gür, meydan okuyan bir adamdı.

– Tabii ki geldim. İyi misin?

– İyiyim. Biraz başım dönüyor, önemsiz.

– Önemi var, baba.

– Ya, – omuz silkti, olduğu kadar. – Bakacağız.

İki saat yanında oturdu. Çıktı, annesini aradı: Baba kendinde, konuşuyor. Annesi Çok şükür dedi, Cerenin gözleri doldu.

Eve otobüsle döndü. Buzlu cama bakarken, şu an en önemli şeyin babasının hastanede olması ve annesinin evde yalnız kalmaması olduğunu düşündü. Diğer liste Ayten Hanımın elma, paça çorbası listesi önemli değildi. Ve ilk kez bu kadar açık düşünmesine şaşırdı: Neden önceden bu kadar net düşünmemişti? Belki de düşünmeye izin vermemişti.

Akşam Engin iyi moddaydı, marketten ekmek alıp işten bahsetti. Ceren dinledi, başını salladı. Sonra dedi ki:

– Engin, ben kutlamaya yemek hazırlamayacağım.

Engin birden durdu, bardağını masaya bıraktı.

– Nolmuş hazırlamayacağım demek?

– Yani hazırlamayacağım. Babam hastanede, anneme yardım lazım. Üç gün mutfakta dikilemem.

– Ceren, – adıyla seslendi, öfkeli olduğu zamanlarda yaptığı gibi. – Kırk kişi davet edildi. Annem misafir bekliyor. Bu onun hayatının günü.

– Engin, babamda beyin kan dolaşımı bozukluğu var.

– Anlıyorum, ciddî. Ama burada doktorlar var, senin gece gündüz başında durman gerekmiyor.

– Hayır. On iki çeşit yemeği kırk kişiye, babam hastanedeyken yapamam.

Engin kalktı, mutfakta dolandı.

– Anlamıyor musun, annem daveti iptal edemez. Herkese haber verildi, Melis de duyurdu.

– Dışarıdan yemek söylesinler.

– Siparişte mi olurmuş? – Bunu söylerken Ceren ahlaka aykırı bir şey demiş gibi baktı. – Annem ev yapımı istiyor, biliyorsun.

– Biliyorum, – dedi Ceren. – Çok iyi biliyorum.

Engin baktı. Gözlerinde tanımlayamadığı bir şey vardı. Kızgınlık değil, daha çok, alıştığı bir şey çalışmayan birinin şaşkınlığı gibi.

– Ceren, kendin düşün. Bir kere olacak. Babana bakıyorsun, tamam. Ama mutfağa da girersin!

– Girmem.

– Girmez misin?

– Hayır, Engin.

Odaya gitti. Kısa bir süre sonra Melis aradı.

– Ceren, ne oluyor? Engin diyor, yemek yapmayı reddediyormuşsun? Kırk kişi bekleniyor, anlamıyor musun?

– Anlıyorum.

– Annemin yetmişinci doğum günü! Hiç mi anlamı yok?

– Var. Ama şu an babama bakmam gerekiyor, o da önemli.

– Daveti ertelesek olmaz mı?

– Melis, dışarıdan söyleyin ya da kendiniz hazırlayın. Tarif veririm.

Sessizlik. Sonra:

– Biz öyle yemek yapamayız ki.

– Öğrenirsiniz.

Telefonu kapattı. Ellerinin titrememesi şaşırttı. Korkacağını sanmıştı. Kararlı ve tuhaf bir huzur vardı sadece.

Ertesi gün tekrar hastaneye gitti. Babası biraz daha iyi. Oturuyordu, sulu lapa yedi, burun kıvırdı ama yedi. Buradakiler anaokulu yemeği gibi besliyorlar beni, dedi. Ceren güldü. Sabah annesinin yaptığı tavuk suyunu termosla götürmüştü. Babası hepsini içti, Bak işte şimdi oldu, dedi.

Sonra annesiyle mutfaklarında çay içtiler. Minik bir mutfak, çiçek desenli perdeler, kulpu zar zor tutunan eski bir buzdolabı. İçerisi ekmek ve annesinin her yaz köyde toplayıp kuruttuğu nane kokuyordu. Bu koku benim kokum, diye düşündü Ceren, başkasının mutfağında, üç gün boyunca hazırlık yaptığım, adımın bile anılmadığı yemeklerin kokusu değil bu.

– Nasılsın, Ceren? – annesi sordu.

– İyiyim, idare ediyorum.

– Enginin ailesinde bir şey mi var?

– Kayınvalidemin kutlaması var cumartesi.

– Gidiyor musun?

– Belki, ama yemek yapmam.

Annesi sustu. Sonra, sanki uzun süredir söylemek istediği ama ertelediği bir şekilde nazikçe sordu:

– Ceren, orada mutlu musun?

Ceren annesine baktı.

– Ne demek istiyorsun?

– Yani Her geldiğinde yorgun görünüyorsun. Hep acele ediyorsun, hiç şöyle sakin oturmuyorsun. Şimdi bile iki kez telefona baktın.

Ceren telefona baktı; doğruydu.

– Alışkanlık.

– Anlıyorum, – dedi annesi. Daha fazla bir şey söylemedi. Sadece bir fincan daha çay koydu.

Çarşamba, Ayten Hanım aradı. Sesi çok özel bir tondaydı, en nadir kullandığı. Hafif titrek, alışılmadık bir sessizlik.

– Ceren, büyük insanlar gibi konuşmak istiyorum.

– Dinliyorum, Ayten Hanım.

– Babanın sağlığı ile ilgili sıkıntısını anlıyorum. Gerçekten üzgünüm. Ama anlamalısın ki, yirmi yıl beklediğim gün bu. Ben yetmiş yaşındayım. Tekrarı yok.

Ceren susuyordu.

– Bak, senden babanı bırakmanı istemiyorum. Sadece en iyi yaptığın şeyi yapmanı rica ediyorum. Yemekleri en güzel sen yapıyorsun, bunu sen de biliyorsun. Bu senin aileye katkın, değil mi?

– Ayten Hanım, – Ceren ağır ağır konuştu, – bu hafta bir şey fark ettim. Benim aileye katkım paça çorbası ya da börek değil. Babam hastanede yatıyor, yanında olmak istiyorum.

– Yanında ol, kim engelliyor? Sabah hastaneye git, akşam yemek yap. İmkansızı istemiyorum ya.

– Bu size imkansız gelmiyor olabilir. Ama bana göre tam da bu. Çünkü her şey yolundaymış gibi davranamam.

Uzun bir sessizlik.

– Her zaman biraz zor oldun, – dedi sonunda Ayten Hanım. Bir yargı değil, bir durum tespiti.

– Belki de.

– Engin çok üzülüyor.

– Biliyorum.

– Değiştin diyor.

– Olabilir.

Vedalaşıp telefonu kapattı. Elleri yine titremiyordu.

Perşembe sabahı, Ceren bir küçük çanta hazırladı. Kıyafet, şarj aleti, bakım eşyaları. Kimliği. Fazla düşünmedi, sadece yaptı. Oğluna mesaj attı: Eren, dedenin durumu iyiye gidiyor. Birkaç gün anneannenlerde kalacağım. Her şey yolunda. Eren hemen yanıt verdi: Anne, akşam arayacağım, kesin iyi misin? Ceren Gerçekten iyiyim, öptüm, diye yazdı.

Engin işe gidince, mutfak masasına kısa bir not bıraktı: Anne-babamdayım. Arayacağım.

Bir anlık mutfağına baktı. On dokuz yıl, hep aynı masa, aynı ocak, tanıdık olmayan mutfak kokusu

Kapıyı kapattı, aşağıya indi, sokağa çıktı.

Kar durmuştu. Hava soğuk, açıktı; o şehrin geç sonbaharında sadece bir kaç kez görülen gri mavi gökyüzü vardı. Ceren durağa yürürken, on dokuz yılın ne kadar çok olduğunu düşündü. Hayatının neredeyse yarısı. Ve hayatı boyunca ona layık görülenin sadece bu olduğuna inandığını fark etti. Daha fazlası değil.

Anne evinde, Cereni nane ve sıcak koridor ışığı karşıladı. Annesi kapıyı açtı, çantayı görünce hiç bir şey sormadı, sadece yolu açtı. Sonra onu kısa, sıkı bir şekilde kucakladı. Ceren bu kucakta, içindeki sıkılıp duran bir şeyin biraz rahatladığını hissetti.

– Kalacak mısın? – diye sordu annesi.

– Birkaç gün. Eğer olur dersen.

– Eğer olur mu, dedi annesi hafifçe kızarak. – Burası senin evin.

Ceren dört gün anne-babasında kaldı. Her sabah annesiyle hastaneye gittiler. Babası gün geçtikçe daha iyi oluyordu. Daha düzgün konuşuyor, serumlara kızıyor, bana düzgün yemek getirin, diye söyleniyordu. Doktor tedbirli de olsa umut var dedi, takip ve bir miktar rehabilitasyon gerekecek.

O dört gün boyunca Ceren bol bol uyudu. Sanki on yıldır uyumamış gibi uyudu: alarm kurmadan, uyanana kadar. Annesinin yemeğini yedi, sade ve doğal. Tereyağlı bulgur pilavı, tarhana, sonbaharda köyden getirilmiş ekşi elmalı annesel bir kek. Kek öyle güzel kokuyordu ki yemekte gözü doldu.

– Ne oldu? – annesi sordu.

– Bir şey yok. Sadece çok lezzetli.

Annesi başını salladı, sormadı.

Engin aradı. İlk araması Cuma akşamıydı, sesi gergindi.

– Ne zaman döneceksin?

– Bilmiyorum.

– Ceren, yarın kutlama var. Herkes orada.

– Biliyorum.

– Annem panik oldu. Melis pişirmeye çalışıyor, her şeyi yakıyor.

– Sipariş verebilirler. Zaten söylemiştim.

– Annen çok alınmış.

– Biliyorum, üzgünüm. Ama ben burada kalacağım.

Uzun bir duraksama.

– Değiştin, – dedi. Neredeyse Ayten Hanımınkine benzeyen ama başka türlü bir sesle, sitemle karışık bir şaşkınlıkla.

– Galiba, – dedi Ceren.

Cumartesi kutlamaya gitmedi.

Sabah annesiyle bulgur çorbası ve sabaha karşı annesinin yaptığı çöreği götürdüler babasına. Hepsini yedi, anneler öğrenmiş pişirmeyi, dedi. Annesi gülüp görüşürüz, dedi. Ceren yanında oturup onların şakalaşmasını dinledi; kavga gibi görünür ama aslında yaşayan, birbirini çok iyi bilen iki insan arasındaki sıcak bir sohbetti. Babası yetmişini aşmıştı, annesi de öyle, ama hâlâ bunu yapabiliyorlardı.

Akşam Ceren koltukta kitapla oturdu. Okumadı pek, sadece tuttu. Annesi karşısında örgü örüyordu. Dışarıda kar yağıyordu, bu sefer tam olması gerektiği gibi bir Aralık karı. Telefon titredi. Melis Berbat oldu, misafirler geldi, yemek yok denecek kadar az, rezil olduk, diye yazdı. Ayten Hanım yazmadı. Engin tek kelime: Ee?

Ceren telefonu bıraktı, kitabı açtı.

Enginle konuşmaları birkaç gün sonra, tekrar Müteahhitler Sitesindeki daireye dönünce oldu. Eşyaları, evrakları, hayatı oradaydı. Babası o sırada normal odaya çıkarılmış, iyileşiyordu, annesi tek başına gayet iyi idare ediyordu.

Engin mutfaktaydı. Kapıdan girince baktı, bu hafta değişmişti sanki.

– Konuşalım mı? – dedi.

– Konuşalım.

Uzun uzadıya konuştular. Tartışmadılar, bağırış çağırış yoktu. Belki de ilk defa yıllar sonra gerçekten konuştular. Engin çalışmasından, Ceren yemekten konuştu; bu sefer Ceren gerçekten Yoruldum, dedi. Yıllardır fonksiyon gibi olduğunu, on dokuz yıl sadece uygun biri olmaya çalıştığını ve bunun bir adının bile olmadığını söyledi. Engin dinledi, bazen açıklama yaptı: Kötü düşünmedim, kendiliğinden böyle oldu, annem bambaşka biri. Ceren itiraz etmedi, sadece kendi penceresinden anlattı.

– Boşanmak mı istiyorsun? – dedi Engin bir ara. Doğrudan, saklamadan, baştan savmadan.

Ceren sustu.

– Farklı yaşamak istiyorum, – dedi. – Nasıl bir ad alırsa alsın.

Engin başını salladı, kalktı, su aldı.

– Ereni arayacağım.

– Tamam.

Eren iki hafta sonra geldi. Aramadan, bir sabah kapıda valiziyle belirdi; çocukluğundan beri konuşacak önemli bir şey olduğunda takındığı, ciddi bir yüz ifadesiyle.

– Anne, nasılsın?

– İyiyim, Eren. Gerçekten.

– Babam dedi ki, işler karışıkmış.

– Her şey dürüstçe, – dedi Ceren. – Farkı bu.

Üç gün kaldı. Çok konuştular. Önce biraz Cerene, sonra babasına kızdı, sonra sakinleşti, yanında oturdu. Giderken kapıda sarıldı:

– Uzun yıllardan sonra ilk defa yorgun görünmüyorsun.

– O kadar belli mi?

– Çok.

Boşanma sessizce, kavgasız bitti. İki insanın yan yana yaşarken artık birlikte yaşamadıkları bir hayat gibi. Engin Müteahhitler Sitesindeki evde kaldı. Ceren eşyalarını topladı, birkaç kutuyla bir süre aile evinde kaldı. Annesi hiç bir kelimeyle laf etmek şöyle dursun, odasını boşalttı, temiz çarşaf serdi, gece baş ucuna babasının eskiden oyduğu minik tahta kuşu koydu. Ceren odaya ilk girdiğinde fark etti, eline aldı. Kuş hafif, ince oyuklarla doluydu.

Babası Aralık başında taburcu oldu. Kendi ayaklarıyla, yavaş ama bastonunu kullanarak eve geldi. Kapıda durdu, Cerene baktı.

– İşte, – dedi. – Herkes evde.

Yeni yılı dört kişi kutladılar: Ceren, annesi, babası ve özellikle gelmiş olan Eren. Ağacı süslediler, eski filmler izlediler, annesinin rus salatasını ve lahana böreğini yediler. Sade börek, abartısız. Ceren yanında annesiyle masa üstünde börek hamuru açarken asıl yemek yapmanın anlamı bu, diye düşündü. Liste için değil, gelenek için değil. İnsanların kendisi için.

Şubatta küçük bir ev kiraladı. Tek oda, beşinci katta, sessiz bir avluya, iki ak ağaca bakıyordu. Daire çok mütevazıydı, mobilyasız, taze kireç ve hafif eski eşya kokuyordu. Ceren ilk taşındığında orta yerde biraz bekledi. Sonra cama gidip, ağaçlara baktı.

Melis bir kez aradı, Martta. Sesi hem küskün hem barışçıl, karmaşık bir karışımdı.

– Ceren, nasılsın? Annem yani, o tabii hiçbir şey demez ama merak ediyoruz.

– Biliyorum.

– Şimdi noluyor?

– İyiyim, Melis. Yaşıyorum.

– Bazen gelsen bayramlarda en azından. Kendi başımıza çok zorlandık.

Ceren gülümsedi, Melis göremese de.

– Bakarız, – dedi. – Duruma göre.

– Bari paça çorbası yapabiliyorsun. Biz denedik, bulanık oldu.

– Melis, tarif atıyorum. Önemli olan iki kat tülbentten süzmek. Dene.

– Cidden mi?

– Cidden, gayet kolay. Kendin halledersin.

Tarifi attı. Melis şaşkın bir emoji yazıp bir daha aramadı.

Babası yavaş iyileşti, ama iyileşti. Bahar gelince bastonsuz yürüyordu, doktorlara kızıp bahçeye gideceğim diye tutturuyordu. Doktorlar bakalım diyordu, o ise ben kararımı verdim. Sonunda toprak ısınınca Mayısta Ceren arabasıyla götürdü, ev açıldı, ısıtıldı. Bahçede nane, mayıs çiçeği Verandada mavi çerçeveli kupalarla çay içtiler.

– Baba, – dedi Ceren, – bana tahtadan kuş yapardın, hatırlıyor musun?

– Hatırlamaz mıyım. Hep kaybederdin ama.

– Birini kaybetmedim. Hâlâ bende.

– Biliyorum, annen söyledi. – Kısa durdu. – Sen iyi kızsın, Ceren.

– Neden?

– Sadece iyi. – Kupayı veranda korkuluğuna koyup çiçeklere baktı. – Hayat uzun. Kendini gereksiz yere harcama.

Ceren başını salladı. Uzakta kuşlar öter, hava mis gibi toprak kokardı.

O bahar Ceren çalışmaya başladı. Eskiden muhasebeciydi, sonra neredeyse yükümlülüğü olmayan bir pozisyona geçip aileye öncelik vermişti; Ayten Hanım aile önemli der, Engin ses çıkarmazdı. Şimdi sessiz, küçük bir şirkette işe başladı. Başlarda tempoya alışmak tuhaf geldi, sonra alıştı. Uzun zamandır ilk defa günün kendisine ait olduğunu hissetti.

Hafta sonları ailesini ziyaret etti. Bazen gece kalıyordu. Annesiyle börek yapıyorlardı; liste yoktu, kırk kişi için değildi, sadece evde ne varsa böreği. Babası yanlarında oturup gereksiz fikirler veriyordu, annesi ben sensiz de yaparım, diyordu. Masadaki kuş sessizce duruyordu.

Bir akşam Eren aradı, sohbet için.

– Anne, nasılsın?

– İyiyim, Eren. Gerçekten iyiyim.

– Bak, – kısa sustu, – senin adına seviniyorum. Şimdi bambaşka gibisin.

– Başka oldum, – dedi Ceren.

– Daha iyi biri.

Güldü.

– Eren, sen neler yapıyorsun?

– İyi. Arkadaşlarla falan işten, yaz planından bahsetti, Ağustosta geleceğini söyledi. Ceren, pencereden baktı. Avludaki ağaçlar tam yapraklanmış, yemyeşildi; sanki doğa binanın tavanına kadar dolmuştu.

– Gel mutlaka, – dedi. – Sana tarhana çorbası yaparım.

– Sade tarhana mı?

– Annemin tarhanası. Başkasına benzemez.

– En iyisi zaten, – dedi Eren. – Söz, geleceğim.

Rate article
Lifequest
Sivri Dilli Gelin