Torunumun doğumunda bulunmak için 12 saat yol geldim. Hastanede oğlum bana şöyle dedi: “Anne, eşim yanında sadece kendi ailesinin olmasını istiyor.”

Biliyor musun, tam 12 saat yol yaptım sırf torunumun doğumunda yanında olayım diye. Hastanenin önüne vardım, oğlum bana dedi ki, Anne, Elif sadece kendi ailesinin burada olmasını istiyor.

Dünyadaki en yüksek ses patlama ya da çığlık değilmiş aslında. İnsan, yanlış tarafından kaldığı bir kapının kapanma sesinin acısını hiçbir şeyde bulamazmış.

Benim kapım, İstanbulda bir devlet hastanesinin dördüncü katında, klasik o soluk sarı renge boyanmıştı. Koridor, insanın burnunu sızlatan o keskin dezenfektan kokusuyla doluydu. Normalde o koku temizlikle özdeşleşir ya, o gün bana sadece hoş geldin değil, artık gerek yoksun dedi adeta.

Otobüsle tam 12 saat camdan dışarıyı seyrederek yol geldim. Ayağım şişmiş, yeni aldığım mavi elbisemi torunumun doğumuna özel giyip gelmiştim. Yol boyunca kafamda hep torunumu ilk kez kucağıma aldığım o anı hayal ettim. Ama hastanenin loş ışığında anladım ki, ben buraya sevgiyi değil, bir hayaleti oynamaya gelmişim.

Oğlum Mert küçükken dizini kanadığında onu saran, gece gündüz çalışıp da üniversitede okutmak için dişini sıkan ben o gün yanımda duruyor ama gözlerime bakamıyordu.

Anne, dedi hafifçe. Ne olur ısrar etme. Elif sadece kendi ailesini istiyor.

Yakın aile. Bu sözler, şakaklarımda koca bir tokat gibi asılı kaldı. Sadece başımı salladım. Gözyaşıma bile izin vermedim. Annem eskiden söylerdi: Dünya seni küçük düşürmeye çalışıyorsa, sessizliğin en büyük zırhındır.

Döndüm ve diğer odaların önünden geçtim. İçeriden kahkahalar, balonlar, yeni nine olmuşların mutluluğu yükseliyordu. Ben ise gecenin soğuğunda, o büyük hastaneden dışarı, sanki kaçak bir mahkûm gibi çıktım.

Ucuz bir otelde geceyi geçirdim. Yan odamdan gelen televizyon sesleriyle uykusuz kaldım. O zamanlar bunun sadece bir kırgınlık değil, uzun bir savaşın başlangıcı olduğundan habersizdim.

Benim çektiğim acının bedelini anlamak için o otobüs biletinin fiyatını bilmelisin.

Benim adım Ayşe Demirtaş. Eskişehirde doğdum. Eşim, Hasan, iyi yürekli ama içine kapanık bir adamdı. Küçük bir bakkal dükkânı işletirdi. Mert on beş yaşındayken Hasan kalpten aniden gitti. Dükkânı kapatmak ve bir yandan gece temizlikçiliği, bir yandan gündüz sekreterlik yaparak oğlumu okutmak bana düştü.

Mert hayatımın güneşi oldu. Boğaziçini kazanınca, İlk yapacağım köprüyü senin adını koyacağım anne, derdi. Sonra İstanbula taşındı, hayat değişti. Aramalar azaldı, mesajları soğudu.

Sonra Elif çıktı karşısına. Düzgün giyimli, hali vakti yerinde bir ailenin kızı. İlişkilerini kurcalayasım gelmedi, saygı duydum ama onlar beni biraz uzak tuttular. Düğünde üçüncü sırada oturdum. Elifin annesi, Mert keşke benim oğlum olsaydı, deyince anladım ki, ben oğlumun unuttuğu bir anneymişim.

Ne zaman Elif hamile kaldı, bir umutlandım yine. Ama gene beni kenarda tuttular. Doğumunu Facebooktan öğrendim.

Ve yine de geldim. Yine hastane koridorunda, o mucizevi anı bekledim, ama olmadı.

İki gün geçti eve döneli, bir telefon geldi.

Hanımefendi, biz hastanenin muhasebe bölümünden arıyoruz. Kalan borcunuz on beş bin lira. Oğlunuz, sizin adınızı kefil olarak vermiş.

Odaya alınmadım, düğüne çağrılmadım, torunumun yanına buyur edilmedim. Ama iş ödenecek borca gelince anne lazım oldu.

O an içimde bir şey kırıldı.

Yanlışınız var, dedim. İstanbulda oğlum yok benim. Ve telefonu kapadım.

Üç gün boyunca arka arkaya çağrılar yağdı.

Anne, telefona bak.
Anne, bizi zora sokuyorsun.
Anne, nasıl yaparsın?

Ve son mesaj: Hep bencilsin zaten.

Ben, geceleri yerleri silen, oğlum kitap okusun diye gecelere katlanan ben!

Bir satır yazıp bıraktım:

Sen aile yardımlaşır dedin. Ama ailede saygı da olur. Beni kendine yabancı ettin. Ben banka değilim. Anneye ihtiyacın varsa buradayım. Cebine lazımsam başka yerde ara.

Cevabı soğuktu: Elif senin ne olduğunu haklıymış demek ki.

Ağladım. Oğlumu sonsuza kadar kaybettim sandım.

Altı ay sonra yeni bir arama geldi.

Sosyal hizmetlerden biri.
Konu torununuzla ilgili. Elif ağır doğum sonrası depresyonda. Mert işsiz kaldı. Evden çıkarıldılar. Ve biz acil bir süreliğine Meteye bakacak birine ihtiyaç duyuyoruz. Aksi halde Mete yurda verilecek.

Yani, torunum sahiplenilmezse devlet yurduna gidecek. Hayır demem gerekirdi. Ama geliyorum dedim.

Hastanede Mert perişandı. Beni görünce ağladı, yine o eski çocuk haliyle. Sarıldım, kırgınlıkları unutup teselli ettim.

Mete, çocuk esirgeme kurumunda yerde oyuncakla oynuyordu. Kucağıma aldım, sıcacık, gerçek bir torundu. Benimdi.

Küçük bir ev kiraladık Ümraniyede. İki hafta boyunca hem anne, hem babaanne oldum. Mert, babalık öğrenmeye çalışırken ben her zaman yanında durdum. Havalı, burnu havada oğlumun o eski kibri yavaşça eriyip, yerini gerçek şefkate bıraktı.

Elif taburcu olduğunda eve solgun ama kırıktı. Soğuk değildi, yıkılmıştı. Yere oturup ağladı:

“Kötü biri olmaktan, yeterince güçlü görünememekten korktum. O yüzden size yaklaşmak istemedim.”

O an anladım; katılığı kibirden değil, korkudandı.

Bir ay daha kaldım. Onlara hızır gibi uygun bir ev bulduk. Mert daha mütevazi ama onurlu bir iş buldu. Elif tedavi gördü, toparladı. Açıkça konuştuk; canımızı, geçmişi, yanlışlarımızı

Dönüp İstanbuldan ayrılacağım vakit Elif dedi ki: Lütfen yılbaşında gelin. Artık bu lafı ederken içten olduğunu biliyordum.

Yıllar geçti.
Mete büyüdü, bana Babaanne Ayşe der. Koşa koşa gelir boynuma atılır. Mert daha yumuşak, anlayışlı ve vefalı biri oldu. Dört başı mamur aile takıntısı yok. Sadece gerçek hayat, sahici insanlar var artık.

Ben mi?
Ben de huzurluyum. Sessiz ve derinden mutluyum.

Buzdolabımda dört kişilik bir aile fotoğrafı var şimdi. Ne pozlu, ne kusursuz Ama gerçek, canlı.

Ve şunu biliyorum:
Bir kapı kapanınca olay bitmiyor. Bazen başlangıcın ta kendisi oluyor.

Bazen eski bir köprü yıkılır ki, yerine daha sağlam bir tane kurabilesin.

Ve eğer şu an sen de kapının diğer tarafında bekliyorsan, ne olur dil dökme.
Çekil kenara,
Kendi yolunu çiz.

Seni gerçekten sevenler, mutlaka yolunu sana bulur.

Olmazsa da, kendinle baş başa kalırsın.
Ve inan bana; bu, çoğu zaman yeter de artar bile.

Rate article
Lifequest
Torunumun doğumunda bulunmak için 12 saat yol geldim. Hastanede oğlum bana şöyle dedi: “Anne, eşim yanında sadece kendi ailesinin olmasını istiyor.”